Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 341 | Mayıs  2007

                   

 

 


İLKER KANOĞLU/Almanya

SORU 1: Derginize iki seneden beri üyeyim. Her ay dergiyi en başından en sonuna kadar okuyorum ve çok beğeniyorum. Tabi ki Kur'an'ı da okuyorum ve anlayıp hayatıma geçirmeye çalışıyorum. Nisa süresinde (4/34) geçen, kadınların ıslah olmazlarsa dövülebileceği ayetini nasıl anlayabiliriz? Aynı şey erkekler için de geçerli olabilir mi? Şimdiden teşekkürler.

CEVAP : Bahse konu olan ayet mealen şöyledir:
"Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın korunmasını istediği şeyi (namuslarını) kocalarının olmadığı zamanda da koruyanlardır. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, (bununla hallerini düzeltmez iseler) onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla da yola gelmez iseler, hafifçe) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür." (4/34)
Bu ayette üzerinde durulması ve anlaşılması gereken üç kelime vardır ve bunlar Kavvam, Nüşuz ve Darabe kelimeleridir.
Kavvam, "Kame" kökünden gelmekte olup "kame ehlehu" ailesinin, ehlinin görüp gözetilmesini üstlenmek, geçimini çıkarmak, "Kame ale'l-mer'e" kadının geçimini üstlendi, geçimini sağladı demektir.
"El Ricalü kavvamune alennisau", erkekleri kadınlar üzerine gözetici kıldık demektir ki bu, ailede erkekleri ailenin geçiminden, korunmasından ve her türlü ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumlu kıldık demektir. Kelimenin mübalağa kalıbıyla kullanılmış olması da kelimenin "her halükarda onlara kol kanat geren, kollayıp gözeten anlamına geldiğini gösterir. İnsanın ailesi için ne denli fedakarlıklara katlandığını düşündüğümüz zaman Kavvam kelimesinin de ne denli kapsayıcı olduğunu görürüz.
Nüşuz kelimesi "neşeze" kökünden mastar olup, asi olma, evlilik ilişkisinin gereği olan sorumluluklarını yerine getirmeme anlamına gelmektedir. Bu hem erkek için hem de kadın için geçerlidir. Aynı surenin 128. ayetinde "kadın kocasının kendisine karşı evlilik ilişkilerinin gereğini yapmadığı (nüşuzen) veya kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, aralarında anlaşma yapmalarında bir günah yoktur" ibaresinde de aynı kelime kullanılmaktadır. Bu da eşlerden birinin diğerine karşı sorumluluklarını yerine getirmemesi hali demektir. Bu nedenle kadın ve erkek, aile hayatının gerektirdiği görev ve sorumluluklarını yerine getirmeme halidir. Bu bir suçtur ve bir biçimde düzeltilmesi gerekir. Aksi halde ailede düzen ve huzurdan eser kalmaz.
Bunun düzeltilme biçimi ile ilgili kısmında kadın için 4/34'de üç merhalede gerçekleştirilen bir yöntem önerilirken; erkek için 4/128 de aralarında anlaşmaları önerilmektedir. Erkeğin "nüşüzu" halinde de kadın ona müdahale ederek anlaşma isteme hakkına sahiptir.
Darebe kelimesi ise, darabe, yadribü, darben şeklinde ifade edilir ki, kelimenin mastarı Türkçe'de de "darbe, darp, darb-ı mesel" şeklinde kullanılmaktadır. Kelimenin kök anlamı "vurmak" tır. Ancak bu köke bağlı olarak kullanıldığı yere göre şu anlamlara gelmektedir:
Sad 38 /44'de "Eline bir demet sap al da onunla (eşine) vur/ "fadrib bihi", yeminini bozma (dedik). Gerçekten biz onu sabırlı (bir kul olarak) bulmuştuk. O ne iyi bir kuldu. Daima Allah'a yönelirdi."
Müzzemmil 73/20'de "Bir kısmı Allah'ın fazlından rızık aramak için yeryüzünde dolaşacak/yol tepecek "yadribune fil arz." Yasin 36/13'de, "Onlara şu şehir halkını misal olarak anlat/Vadrib lehüm meselen." Yine 36/78'de misal getirmek "ve darebe lena meselen", Nisa 4/101 de "yer yüzünde sefere çıktığınızda/savaş için yürüdüğünüzde demektir. "Ve iza darabtüm fil arz" şeklinde ifade edilmiştir.
Kuş için kullanıldığında yem aramaya çıkmak, gece için kullanıldığında gecenin uzaması, iki şeyi bir birine katmak, eliyle işaret etmek, soğuk veya sıcak vurmak ve benzeri anlamlara gelmektedir. Dikkat edilirse darabe fiili ile ifade edilen yerlerin hepsinde eylemin vurmak ile alakalı bir tarafı bulunmaktadır. Ancak kullanıldığı bağlamla ilgili uygun bir çeviriyle ifade edilmektedir. "Ve darabe lena meselen" bize laf ile vurdu demek uygun düşmediği için "bize misal verdi" şeklinde çevrilmektedir. Yine: "yadribune fil arz" arza vurmak, yer yüzünde sefere çıkmak olarak ifadelendirilmiştir.
Devamla, ayakları yere vurmak, baş örtülerini yakaları üzerine koymak (24/31), aşağılık damgası vurulmak (2/61), tartışmak (43/58) kulaklar üzerine ağırlık koymak (18/11), sefere çıkmak/savaşa çıkmak (5/106, 4/101) gibi manalara gelmektedir.
Ancak Nisa 34'de nüşuz etmiş (eşine isyan etmiş) bir insan için terbiye etmenin son çaresi olarak önerilen bir eylem olması nedeniyle vurmak, hafifçe dövmek anlamı verilmesi uygun düşmektedir. Arap: "Ya ali vadrıb Hasanen" dediği zaman: "Ey Ali! Hasanı döv" demiş olmaktadır.
Bu hususu değerlendirirken bazı kıstasları yeniden hatırlatmak istiyoruz. Burada bahsedilen şahıs masum biri değildir. Eşine karşı isyan etmiş ve bu hususta önüne konulan nasihat ve yalnız bırakılma bariyerlerini de devirip geçmiş birisidir. Burada masum bir insandan bahsedilmiyor. Suç işlemiş ve işlemeye de devam eden birisinden bahsediliyor. Hiç bir hukukta yasalara uymayan kimse cezasız bırakılmaz. Bu yasayı koyan kainatın yaratıcısı olan Allah olunca, O'na boyun eğmek ve itaat etmek tüm inananlar için bir görevdir. Çeşitli suçlar için konulan had cezalarını uygulamak nasıl kaçınılmaz ise, burada da kadının isyanını sona erdirmek, tedip ve terbiye etmek maksadıyla yapılması önerilen bir cezadır.
İslam'ın bu ve benzeri hükümlerini kendi bağlamından koparmadan bulunduğu şartlarda ele alarak değerlendirmek gerekir. Burada olay tamamen aile içi bir durumla alakalıdır. Ailenin mahremiyeti dışa yansımadan başvurulması gereken tedbirler cümlesindendir. Allah insanları birbirinden farklı kabiliyette yaratmasından ve de erkeklerin aile geçimini temine görevlendirdiğinden, onları o ailenin sorumlu yöneticisi kıldığını beyandan sonra; iyi kadınların özelliğini dile getirerek onların itaat eden ve kocalarının yokluğunda da Allah'ın korunmasını istediğini koruyan kimseler olarak vasıflandırıyor. Burada korunması istenen şey, bir ailede ne varsa hepsini kapsamaktadır. Mal, can, namus ve aile sırları ve mahremiyetidir. İşte iyi kadınlar bu hususlar da güvenilen kadınlardır. Bunlar her zaman sevgi ve saygıya layık kimseler olarak teslim ediliyor.
Aile içi ilişkilerde itaatsizlik eden kadınlara gelince; evin idarecisi olan kimseye Allah, o kadınlara nasıl davranılacağı ile ilgili bir yöntem veriyor: "önce onlara nasihat edin" yani söz ile öğüt verin. Bu onları vazgeçirmez ise yine eşine hitaben, "onları yataklarında yalnız bırakın." Bu hali de bir müddet deneyin. Hala itaat etmiyor; halini düzeltmiyorsa aile içi son tedbir olarak "onları dövün." Bu işin ailede çözümlenmesinin son aşamasıdır. Hala baş kaldırmaya devam ediyorsa olay artık aile dışına taşacak boyuta gelmiş demektir. İşte burada devreye 35. ayetteki kadın ve erkeğin ailelerinden birer hakemin çözümüne bırakılıyor. "Bekara kadın boşamak kolaydır" derler. Böyle bir durumu yaşayan insanlara sorsanız, "iş buraya kadar gelip, yuvam yıkılmasaydı da herşeye razıydım!" diyecektir.
İslam'ın olayı ele alış biçimi son derece makul mantıklı ve olması gerekenin tabii seyridir. Aile içi sorunların çözümünde en ideal bir çözüm yoludur. Bu olayları inanmayan, evlilik yoluyla böyle bir sorun yaşamayan, kocasından ve evlatlarından ayrılmanın acısını tatmayan kimselerin anlaması mümkün değildir. Aile faciasının yaşanmaması için Allah her yolu denetiyor. Hala sorun devam ediyorsa; tarafların anlaşamayacağı kesinleşmiş ise, iş ayrılığa ve mahkemeye intikal ettiriliyor ve ayrılık gerçekleştiriliyor.
İkincisi ise bu hükmün Allah tarafından konulmuş olması meselesidir. Bu, Allah'ın bizler için koyduğu bir hüküm ise (ki öyle) buna itiraz etmek gibi bir hakkımız olamaz. İnanmak ve itaat etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Burada cezanın verildiği şahıs bir suç işlemiştir. Suçun boyutuna göre de ceza verilmektedir. Dünyanın neresine gidersiniz gidin suç cezasız bırakılamaz. "Kızım Fatıma da hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim" diyen bir peygamberin ümmetiyiz. Bu nedenle bu iş ne size göre ne de bize göredir. Bu iş Allah'ın işidir ve Allah'a göredir. Kur'an'da verilen hükme boyun eğmek ise inananlar olarak bizim işimizdir.
"Bir konuda Allah ve Resulü hüküm verdiği zaman kadın ve erkek müminlerin muhayyerlikleri yoktur" (33/36) hükmünü düşünmeliyiz. Bu noktada akıllı insanın yapacağı bir iş vardır o da işi buraya kadar tırmandırmadan çözmektir. Buraya gelmeden önce ilk iki tedbir mutlaka uygulanmalıdır. Bunlardan sonuç alınamaz ise sonuncusuna başvurulmalıdır. Kendini bilen, itaatkar ve Allah'ın korunmasını istediği şeyleri gizli açık koruyan kadınlar için saygı ve sevgiden başka bir şey düşünülmediği gayet açıktır. Allah onları "iyiler" olarak vasıflandırarak taltif etmektedir.
İslam dini kadar aileye ve kadına değer veren hiçbir dünya görüşü yoktur. Sosyal hayatın bu kısmını ince bir dantel gibi işleyerek; evlenirken, evliliğin devamı için, evliliğin sona erdirilmesinde ve çocukların, eşlerin sosyal ve ekonomik durumlarının gözetilmesi gibi konularda koruyucu yasalar koyarak teminat altına almıştır.
Fert ve toplumun düzeltilmesi için Allah, koymuş olduğu yasalarının uygulanışında, "sizi sahte bir merhamet tutmasın" buyuruyor. Ne gariptir ki bu toplum suçluya merhamet ediyor da mazlumu hiç düşünmüyor. Binlerce insanın katiline acıyor da, binlerce öldürülen insana ve yakınlarına acımıyor. İnsaf ve merhametin ölçüsü bu mudur? Bunun için "Bunlar Allah'ın yasalarıdır. Allah'ın yasalarını uygularken sizi sahte (Re'fetün) bir merhamet tutmasın" buyuruyor.
Burada şöyle bir gerçek vardır: insanlık Allah'a ve yasalarına savaş açmıştır. Bunu açıkça ifadelendirmekten kaçarak sahte bir merhamet maskesinin arkasına sığınıyorlar. Bu merhamet anlayışı(!) tüm insanlığın fesada gitmesine, mal, can, inanç ve namus kavramlarının hevalarına göre talan edilmesine sebep oluyor. İnsanlık gün gelip bu enkazın altında kalacaktır. Allah'ın geçmiş kavimlerin hayat hikayeleriyle ilgili Kur'an'da yeterince örnekler verdiğini görüyoruz. "Onları efsane yaptık; şimdi sizin kafirleriniz daha mı hayırlı?" (54/43) buyuruyor.
Biz inanıyoruz ki kafirler hiçbir zaman hayırlı değillerdir. Onlar küfrünün, inananlar da imanının gereğini yapmaya devam edecektir. Allah'ın her hükmü bizim için hidayettir. Ondan gayrisi ise batıldır. Batılda koşanların nasıl bir hayat yaşadıklarını ise dünya alem bilmektedir.

MUHARREM ŞENER / İzmir

SORU 1: Namaz dua olduğuna göre namaz kılanın yani dua edenin önünden geçmenin hükmü nedir?

CEVAP 1: Öncelikle namaz ile duayı bir birinden ayırmamız lazım. Namaz belli şart ve rükünler ile yerine getirilen bir ibadet iken duanın her halükarda yapılması mümkündür. Namaz gibi şart ve rükünleri yoktur. Kur'an'da namaz kastedilen her yerde "salat" kelimesiyle ifade edilirken, dua "dea" (2/186) kelimesiyle ifade edilmiştir. Namazın, duayı, tesbihi, hamdi, istiğfarı ve ila ahir bir çok şeyi bünyesinde bulundurması nedeniyle dua olarak ifade edilmesi doğru değildir.
Namaz kılanın önünden geçmenin hükmüne gelince, namaz kılanın önü ayağını bastığı yer ile secde ettiği yer arasında kalan kısımdır. Bu kısımdan geçmek namaz kılanın huzur ve huşuuna mani olacağı gerekçesiyle mekruh sayılmıştır. Mekruhun anlamı hoş görülmeyen, kerih görülen demektir. Bunun sonucunda ne namaz kılanın namazını bozar ne de önünden geçen günahkar olur. Öncelikle namaz kılan kimsenin bu ihtimalleri hesap ederek böyle bir yerde namaza durmaması gerekir. Veya önüne bir şey koyarak namaza durması uygun olur.

SORU 2: Namazı müşrik ve inkâr edenlere Allah'ın büyüklüğünü kabul ettirmek için mi kılıyoruz? Namaz da ezan gibi İslâm'ı tebliğ midir? Kuvvet ve saltanatı elinde bulundurup en büyük olanın kendileri ve ilâhları olduğunu söyleyen kibirli kâfir ve müşriklere "Allahuekber-En Büyük Allah'tır" nidası ile namaz rekâtı arasındaki "Semî Allahu limen Hamide-Övgülere ve yüceliklere mazhar olan Allah bizi duyar." Ve "Subhane Rabbi el Âlâ ve Subhane Rabbi el Azim-Yüce-Yüksek olan Rab noksanlıklardan münezzehtir." "Rabbena lekel hamd-Övgü sanadır Ey Rab!"denmesi o kimselere bir cevap mıdır? Sonunda da "Esselâmu Aleykum ve Rahmetullah-Esenlik ve Allah'ın merhameti üzerinizdedir" hitabı müminlerin birbirine temennisi midir?

CEVAP 2: Namaz henüz müşrik ve kafirler yok iken ilk insan ile birlikte var olan bir ibadettir. İnsanı kötülüklerden ve aşırılıklardan alı koymak, Allah'a kulluğunu gereği gibi yapabilmek için, sürekli ve vakitlerle farz kılınmıştır. Bu duruşun beraberinde getirdiği bir takım sonuçları da elbette olacaktır. Kendilerinden farklı bir davranış ve duruş sergileyen Şuayib (as)'a halkı: "Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!" (11/87) Böyle sonuçları olabilir ancak sadece buna indirgemek doğru değildir. Eğer böyle olsaydı namazı sadece müşriklerin bulunduğu yerde kılmamız gerekirdi. Halbuki namaz müminlere vakitlerle farz kılınmıştır.
Ezan tebliğden çok vaktin geldiğini bildiren bir ilandır. Bunun yanında bu ilanı tevhid ve şahadet kelimeleri ile yapmak ayrıca bir güzelliktir. Namazın tebliğ oluşu ise insanın bir düşünceyi yaşayarak göstermesi yönüyledir. İslam'ın ilk günlerinde Hz. Muhammed (as) bunu Kabe'de namaz kılarak diliyle söylediklerini haliyle de söylüyordu. Bu görsel bir tebliğdi. Kabe'ye gelip gidenlerin dikkatini çekiyor ve nedenini sorup sonuca gidenler oluyordu. Rivayetler doğru ise Ebu Zer'i Gıfari bu şekilde Müslüman olmuş. Namaz da dahil İslam'ın davranışlar ile hayata geçirilmesi en etkileyici tebliğdir.
Namazdaki tekbir, tesbih, tahmid gibi ifadeler kıyam rüku secde ve kaidede okunması öncelikle bu ibadeti yapanın Rabbine kendisini ifade etmesidir. İkincisi ise "söz gider yazı kalır" ifadesinde olduğu gibi söz ile ifade edilenler davranışlar ile de onaylanarak insan üzerindeki etkisi kalıcı hale getirilmektedir. Diliyle ifade ettiğini ayakta, eğilerek ve alnını yere koyarak tekrar tekrar yapıyor. Bunun üzerinde düşünülür ise ne müthiş bir şey olduğu anlaşılacaktır. Bunu idrak eden kimsenin bundan sonra Rabbine baş kaldırması oldukça zordur.
Bundan başka yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi bizim bu ibadetimize vakıf olan insanlar için (inanan inanmayan) cevabi bir boyutunun varlığı da düşünülebilir. Bizim nasıl bir ilaha kulluk ettiğimizin bilincinde olduğumuzu bu ifadelerle dile getiriyoruz. Bizim ilahımız duyan, gören, bilen ve her şeye kadir olan Allah'tır diyoruz.
Selam kelimesinde kullanılan "aleyküm" ifadesindeki 'küm' zamiri zannederim durumu belirleyicidir. Bu zamir çoğul ve muhatap/o an karşımızda olan kimseler için kullanılan bir kalıptır. Namazı bitirmenin ilanı olarak bu ifade dile getirilerek sağında ve solunda bulunanlara selam ile namazdan çıkıldığı bildirilmektedir. Bir Müslüman sağında ve solunda meleklerin varlığına 82/11-12 deki beyan gereği inanmakta, insanları da görmektedir. İşte bu hazır bulunanlara selam vererek namazdan çıktığını bu güzel bir temenni ile bildirmektedir.

SORU 3: İkinci soru ile alâkalı olarak Kur'an'ın indirildiği zaman başlangıçta tebliği söz ile olduğundan farz namazlarının ilk iki rekâtındaki surelerin sesli okunmasından yola çıkılarak vakit namazlarının hepsi iki rekât mıydı? Çünkü sabah, Cuma, Ramazan bayramı ile Kurban bayramı namazlarının hepsinin iki rekât olması bu duruma delil olur mu? Eğer böyle ise tebliğ yönünden öğle ve ikindi namazlarının ilk iki rekâtı da sesli mi okunuyordu?

CEVAP 3: Namazların rekat sayılarıyla alakalı Hz. Aişe (ra) dan şöyle bir rivayet vardır: Allah Teala namazı farz kıldığında akşam namazı hariç bütün namazlar Hicret-i Nebevi'ye kadar ikişer rekat idi. Hicretten sonra (yaklaşık bir yıl sonra) sefer namazları aynı bırakıldı da hazar namazlarına ikişer rekat ilave yapıldı. (Buhari/Kitab'us-Salat, 228) (Sabah namazının iki kılınmasının sebebinin kıyamdaki kıraatin uzun olmasındandır denilmektedir).
Kıraatin açıktan okunması ile ilgili 17/110. ayetin nüzul sebebiyle alakalı olarak İbn-i Abbas'dan bir rivayet gelmektedir: İslam'ın ilk yıllarında Peygamberimiz namaz kıldırırken açıktan okuyordu. Müşrikler de duyunca gönderene ve kendisine gönderilene küfrediyorlardı. Bunun üzerine: "Namazında sesini yükseltme, tamamen de gizleme. İkisinin ortası bir yol izle" ayeti geldi. (Buhari/ c.11 no:1713)
Gündüz namazlarında gizli okuduğu ile ilgili de Habbab Bin Eret'ten sorulmuş: "Rasulullah öğle ve ikindi namazlarında Kur'an okur muydu? O da: "evet" demiş. Devamla, "Bunu nereden anlardınız?" deyince de: "Sakalının oynamasından" cevabını vermiş. Yani gizli olduğu için kıraatini duymuyorlar fakat sakalının oynamasından okuduğunu anlıyorlar.(Buhari / c.2 no: 418)
Namaz gibi fili bir sünnetin kitlelerce kesintiye uğramadan kuşaktan kuşağa peygamberimizden itibaren bozulmadan gelmiş olduğuna inanıyoruz. Vakitleriyle, rekatlarıyla, açık ve gizli kıraatiyle, kılınış şekliyle her hangi bir değişme olmamıştır. Bunun nakli ümmetçe ittifakla kabul edilmiştir. İmam Malik'in Medine halkının uygulamasını delil olarak kabul etmesi ve aykırı rivayetlere itibar etmemesi gibi, bizlerde ümmetin bugüne kadar uygulamış olduğu şekle itibar ediyoruz. Aksi bir uygulama olsa idi bugün bu ittifak olmazdı.

SORU 4: Kur'an'da geçen "Allah'ın Yardımı" moral ve maneviyat mıdır? İman edip Müslüman olmuş kimselerin beraber hareket ederek muvaffak oldukları her durum için sevinip kuvvetlendiklerini hissetmeleri ve birbirlerine maddi ve manevî her sahada kenetlenmeleri midir Allah'ın yardımı?

CEVAP 4: Evet, hem bunlardır, hem de Allah, bizatihi bin melekle (8/9), üç bin melekle (3/124), beş bin melekle (3/125), rüzgarla ve görülmeyen ordularla (33/9) yardım ettiğini bildirmektedir. "Allah bunu ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz onunla yatışsın diye vermiştir. Zafer yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir." (3/126)
Ancak Müslümanlar samimiyetle inanıp, bütün güçleriyle ellerinden geleni yaptıkları takdirde güçlerini aşan konularda Allah gerekli yardımlarda bulunacağını onlarca ayette vaat etmektedir. Yukarda vermeye çalıştığımız ayetlerde bahsedilen yardımlar sadece o güne münhasır değildir. Her zaman ve zeminde aynı samimiyetle Allah'ın dinini ila/yüceltmek için çalışanların, sahih iman, salih amel ve nebevi bir yöntemle hareket ettikleri takdirde, nasıl bir yardıma ihtiyaçları olursa Allah, Onlar için de gereken yardımı dilediği gibi dilediği yoldan yapar.
"Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter." (8/64)
"Bizim uğrumuzda mücahede edenlere gelince, elbette biz onlara yollarımızı gösteririz ve şüphesiz ki Allah her halde Muhsinlerle beraberdir." (29/69)
"Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir." (47/35)
Bugün Müslümanların içinde bulunduğu durumun nedeni şudur: Allah'ın bir topluma yardım etmesi için koyduğu ilkeler vardır. Bu ilkeleri korumayan bir topluma Allah yardım etmez. Allah: "hepiniz birden Allah'ın ipine sarılın, ayrılığa düşmeyin, aksi halde gücünüz kuvvetiniz gider" buyurduğu halde bölük pörçük olmuş bugünün Müslümanlarına Allah yardım eder mi? Allah'a Allah'ın istediği gibi teslim olmayana Allah asla yardım etmez. Bunu bilmek zorundayız. Peygamber ordusunda bile emri tartıştıkları için Uhud'ta zaferi hezimete döndürmüştür. Önce biz üzerimize düşeni hakkıyla yapmaya çalışacağız; gücümüzün tükendiği yerde ise Allah'ın yardımı yetişecektir.

SORU 5: Küfrün geçmişte ve şimdiki zamanda çoğunlukta ve maddi imkânların da genellikle onlarda olması ne ile açıklanabilir?

CEVAP 5: Allah eşyayı yaratmış ve bunlara çeşitli özellikler vermiştir. Bu özelliklerden istifade etmeyi de belli sebeplere bağlamıştır. Kim bu sebeplere gereği gibi tevessül ederse onlardan istifade eder. Bunun için düşünmek, başarmak için el birliği ile çalışmak, sabretmek ve sonuçlarına katlanmak gerek. Bunu kim yaparsa eşyadan/dünya ve içindekilerden azami derecede onlar istifade eder demektir.
Bu ümmetin asırlardır içine düştüğü atalet, geçmişiyle övünüp durma, dinini ve kitabını arkasına atma, kuruntularla avunma, hiziplere ayrılarak her hizbin kendisindeki ile kıvanması, batılı hakka tercih ettikleri halde sureti haktan görünme ve şairin özetlediği gibi: "Bir elde rakı bir elde Kur'an, ne tam gavur olduk ne tam Müslüman" halini hala sürdürüyor olmamız bizi perişan ederken, eşyadan istifade etmenin sebeplerine sarılanlar dünyayı peşine takmışlardır.
Ancak bu onların arzu ettikleri gibi bu dünyadan istifade etmeyi temin ederken yarınlarının da böyle olacağı anlamına gelmiyor.
"(Ey Muhammed) İnkar edenlerin diyar diyar dolaşması sakın seni aldatmasın. Az bir faydalanmadan sonra varacakları yer cehennemdir. Orası hazırlanmış ne kötü bir yerdir." (3/196-197)
"Sakın inkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz sadece günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için küçültücü bir azap vardır."(3/178)
Bununla birlikte "onlar sonunda cehenneme gidecekmiş" diyerek bizim bulunduğumuz hale razı olmamızı temin etmemeli. "Geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden kolayca cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?" ikazını dikkate alarak Müslüman gibi Müslüman olmanın yolunu tutmalıyız. Onların cehenneme gitmesi bizim cennete gideceğimizin garantisi değildir.

SORU 6: Gönüllü olarak Batı devletlerinden silah alanlar onların ekonomisine katkıda bulunuyor. Genelde Orta Doğu ve Afrika'daki halkı müslüman memleketler buna katkıda bulunmasa bu defa da komşusu veya bir batı devleti bu memleketin üzerine çullanıyor; halkını katlediyor, rejimini değiştiriyor veya orayı parçalıyor. Nihayetinde batılı devletler silahlarını her halükârda pazarlıyorlar. Bu duruma ne dersiniz? Allah'ın Selam'ı üzerinize olsun.

CEVAP 6: Demokrasinin değer ölçüsü çıkardır, menfaattir. Bunu temin için tezgahını kurar ve pazarını oluşturur. Bu nedenle Batı özellikle de ABD, iki şey yapıyor. Birincisi film çeviriyor. İkincisi ise silah üretiyor ve bunları tüm dünyaya pazarlamaya çalışıyor. Demokrasinin güler yüzünü göstererek kalkınmadan, iş birliğinden, modernize etmekten dem vurarak bunları satıyor. Yerli üretimleri yok etmek için bütün gücünü kullanıyor ve pazara tek başına sahip oluyor. Bunu kendileri de böyle açıklıyor. Bu yazıyı okuyalı yıllar olmuştu o günün savunma bakanı şöyle diyordu:
"Biz ürettiğimiz silahları birbirine muhalif iki ülkeden birine satarız; sonra da diğer ülkenin kulağına fısıldarız; 'bu silahları bu ülke sana karşı kullanmak için alıyor' diye. Hemen o da koşar gelir, ona da satarız. Sonra bunları modernize olmuşlarıyla defolandırırız ve yine satarız. Tıkanacak olursak belli bölgelerde savaşlar çıkartırız. Sanayimizi yaşatmak için buna muhtacız."
Şimdi dünyaya hükmeden zihniyet bu. Bunların sultasından kurtulmak için silahlarına alternatif bir silahla karşı durmak gerekir. Bu silah fikirdir. Fikir silahlara hükmeden bir silahtır. İnsanlık tarihi boyunca toplumları değiştirmeye talip olan Peygamberler bu silahı kullanarak imparatorlukların üstesinden gelmiştir. Daha İslam'ın tebliğ edilmeye yeni başladığı yıllarda Peygamberimiz: "Allah yolunda sabır ve sebat ederseniz, Bizans'ın ve Sasanilerin hazineleri sizin elinize geçecek" buyuruyor. Bunu üzerinde bulunduğu düşüncenin nelere kadir olacağını bildiğinden söylüyordu. O gün bu söze gülüp geçenler otuz yıl geçmeden gerçekleştiğine şahit olmuşlardır. Bu bir ütopya değildir; tarihin bir dönem şahit olduğu bir hakikattir. Aynı cevher elimizin altında, istifade etmek için Muhammedi bir inanışla kucaklamak gerekiyor.
Bizi ve halkı Müslüman olan ülkeleri vuran, Batı’nın silahı değil aramıza soktukları batıl fikirleridir. Önce güler yüzleriyle fikirlerini sundular, sonra da ölüm kusan silahlarını. Çare silahlarından önce fikirlerinden kurtulmaktadır diyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...