|

İLKER KANOĞLU/Almanya
SORU 1: Derginize iki seneden beri üyeyim. Her ay dergiyi en başından en
sonuna kadar okuyorum ve çok beğeniyorum. Tabi ki Kur'an'ı da okuyorum
ve anlayıp hayatıma geçirmeye çalışıyorum. Nisa süresinde (4/34) geçen,
kadınların ıslah olmazlarsa dövülebileceği ayetini nasıl anlayabiliriz?
Aynı şey erkekler için de geçerli olabilir mi? Şimdiden teşekkürler.
CEVAP :
Bahse konu olan ayet mealen şöyledir:
"Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve
mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve
koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın
korunmasını istediği şeyi (namuslarını) kocalarının olmadığı zamanda da
koruyanlardır. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin,
(bununla hallerini düzeltmez iseler) onları yataklarda yalnız bırakın ve
(bunlarla da yola gelmez iseler, hafifçe) dövün. Eğer size itaat
ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah
yücedir, büyüktür." (4/34)
Bu ayette üzerinde durulması ve anlaşılması gereken üç kelime vardır ve
bunlar Kavvam, Nüşuz ve Darabe kelimeleridir.
Kavvam, "Kame" kökünden gelmekte olup "kame ehlehu" ailesinin, ehlinin
görüp gözetilmesini üstlenmek, geçimini çıkarmak, "Kame ale'l-mer'e"
kadının geçimini üstlendi, geçimini sağladı demektir.
"El Ricalü kavvamune alennisau", erkekleri kadınlar üzerine gözetici
kıldık demektir ki bu, ailede erkekleri ailenin geçiminden,
korunmasından ve her türlü ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumlu
kıldık demektir. Kelimenin mübalağa kalıbıyla kullanılmış olması da
kelimenin "her halükarda onlara kol kanat geren, kollayıp gözeten
anlamına geldiğini gösterir. İnsanın ailesi için ne denli fedakarlıklara
katlandığını düşündüğümüz zaman Kavvam kelimesinin de ne denli kapsayıcı
olduğunu görürüz.
Nüşuz kelimesi "neşeze" kökünden mastar olup, asi olma, evlilik
ilişkisinin gereği olan sorumluluklarını yerine getirmeme anlamına
gelmektedir. Bu hem erkek için hem de kadın için geçerlidir. Aynı
surenin 128. ayetinde "kadın kocasının kendisine karşı evlilik
ilişkilerinin gereğini yapmadığı (nüşuzen) veya kendisinden yüz
çevirmesinden korkarsa, aralarında anlaşma yapmalarında bir günah
yoktur" ibaresinde de aynı kelime kullanılmaktadır. Bu da eşlerden
birinin diğerine karşı sorumluluklarını yerine getirmemesi hali
demektir. Bu nedenle kadın ve erkek, aile hayatının gerektirdiği görev
ve sorumluluklarını yerine getirmeme halidir. Bu bir suçtur ve bir
biçimde düzeltilmesi gerekir. Aksi halde ailede düzen ve huzurdan eser
kalmaz.
Bunun düzeltilme biçimi ile ilgili kısmında kadın için 4/34'de üç
merhalede gerçekleştirilen bir yöntem önerilirken; erkek için 4/128 de
aralarında anlaşmaları önerilmektedir. Erkeğin "nüşüzu" halinde de kadın
ona müdahale ederek anlaşma isteme hakkına sahiptir.
Darebe kelimesi ise, darabe, yadribü, darben şeklinde ifade edilir ki,
kelimenin mastarı Türkçe'de de "darbe, darp, darb-ı mesel" şeklinde
kullanılmaktadır. Kelimenin kök anlamı "vurmak" tır. Ancak bu köke bağlı
olarak kullanıldığı yere göre şu anlamlara gelmektedir:
Sad 38 /44'de "Eline bir demet sap al da onunla (eşine) vur/ "fadrib
bihi", yeminini bozma (dedik). Gerçekten biz onu sabırlı (bir kul
olarak) bulmuştuk. O ne iyi bir kuldu. Daima Allah'a yönelirdi."
Müzzemmil 73/20'de "Bir kısmı Allah'ın fazlından rızık aramak için
yeryüzünde dolaşacak/yol tepecek "yadribune fil arz." Yasin 36/13'de,
"Onlara şu şehir halkını misal olarak anlat/Vadrib lehüm meselen." Yine
36/78'de misal getirmek "ve darebe lena meselen", Nisa 4/101 de "yer
yüzünde sefere çıktığınızda/savaş için yürüdüğünüzde demektir. "Ve iza
darabtüm fil arz" şeklinde ifade edilmiştir.
Kuş için kullanıldığında yem aramaya çıkmak, gece için kullanıldığında
gecenin uzaması, iki şeyi bir birine katmak, eliyle işaret etmek, soğuk
veya sıcak vurmak ve benzeri anlamlara gelmektedir. Dikkat edilirse
darabe fiili ile ifade edilen yerlerin hepsinde eylemin vurmak ile
alakalı bir tarafı bulunmaktadır. Ancak kullanıldığı bağlamla ilgili
uygun bir çeviriyle ifade edilmektedir. "Ve darabe lena meselen" bize
laf ile vurdu demek uygun düşmediği için "bize misal verdi" şeklinde
çevrilmektedir. Yine: "yadribune fil arz" arza vurmak, yer yüzünde
sefere çıkmak olarak ifadelendirilmiştir.
Devamla, ayakları yere vurmak, baş örtülerini yakaları üzerine koymak
(24/31), aşağılık damgası vurulmak (2/61), tartışmak (43/58) kulaklar
üzerine ağırlık koymak (18/11), sefere çıkmak/savaşa çıkmak (5/106,
4/101) gibi manalara gelmektedir.
Ancak Nisa 34'de nüşuz etmiş (eşine isyan etmiş) bir insan için terbiye
etmenin son çaresi olarak önerilen bir eylem olması nedeniyle vurmak,
hafifçe dövmek anlamı verilmesi uygun düşmektedir. Arap: "Ya ali vadrıb
Hasanen" dediği zaman: "Ey Ali! Hasanı döv" demiş olmaktadır.
Bu hususu değerlendirirken bazı kıstasları yeniden hatırlatmak
istiyoruz. Burada bahsedilen şahıs masum biri değildir. Eşine karşı
isyan etmiş ve bu hususta önüne konulan nasihat ve yalnız bırakılma
bariyerlerini de devirip geçmiş birisidir. Burada masum bir insandan
bahsedilmiyor. Suç işlemiş ve işlemeye de devam eden birisinden
bahsediliyor. Hiç bir hukukta yasalara uymayan kimse cezasız bırakılmaz.
Bu yasayı koyan kainatın yaratıcısı olan Allah olunca, O'na boyun eğmek
ve itaat etmek tüm inananlar için bir görevdir. Çeşitli suçlar için
konulan had cezalarını uygulamak nasıl kaçınılmaz ise, burada da kadının
isyanını sona erdirmek, tedip ve terbiye etmek maksadıyla yapılması
önerilen bir cezadır.
İslam'ın bu ve benzeri hükümlerini kendi bağlamından koparmadan
bulunduğu şartlarda ele alarak değerlendirmek gerekir. Burada olay
tamamen aile içi bir durumla alakalıdır. Ailenin mahremiyeti dışa
yansımadan başvurulması gereken tedbirler cümlesindendir. Allah
insanları birbirinden farklı kabiliyette yaratmasından ve de erkeklerin
aile geçimini temine görevlendirdiğinden, onları o ailenin sorumlu
yöneticisi kıldığını beyandan sonra; iyi kadınların özelliğini dile
getirerek onların itaat eden ve kocalarının yokluğunda da Allah'ın
korunmasını istediğini koruyan kimseler olarak vasıflandırıyor. Burada
korunması istenen şey, bir ailede ne varsa hepsini kapsamaktadır. Mal,
can, namus ve aile sırları ve mahremiyetidir. İşte iyi kadınlar bu
hususlar da güvenilen kadınlardır. Bunlar her zaman sevgi ve saygıya
layık kimseler olarak teslim ediliyor.
Aile içi ilişkilerde itaatsizlik eden kadınlara gelince; evin idarecisi
olan kimseye Allah, o kadınlara nasıl davranılacağı ile ilgili bir
yöntem veriyor: "önce onlara nasihat edin" yani söz ile öğüt verin. Bu
onları vazgeçirmez ise yine eşine hitaben, "onları yataklarında yalnız
bırakın." Bu hali de bir müddet deneyin. Hala itaat etmiyor; halini
düzeltmiyorsa aile içi son tedbir olarak "onları dövün." Bu işin ailede
çözümlenmesinin son aşamasıdır. Hala baş kaldırmaya devam ediyorsa olay
artık aile dışına taşacak boyuta gelmiş demektir. İşte burada devreye
35. ayetteki kadın ve erkeğin ailelerinden birer hakemin çözümüne
bırakılıyor. "Bekara kadın boşamak kolaydır" derler. Böyle bir durumu
yaşayan insanlara sorsanız, "iş buraya kadar gelip, yuvam yıkılmasaydı
da herşeye razıydım!" diyecektir.
İslam'ın olayı ele alış biçimi son derece makul mantıklı ve olması
gerekenin tabii seyridir. Aile içi sorunların çözümünde en ideal bir
çözüm yoludur. Bu olayları inanmayan, evlilik yoluyla böyle bir sorun
yaşamayan, kocasından ve evlatlarından ayrılmanın acısını tatmayan
kimselerin anlaması mümkün değildir. Aile faciasının yaşanmaması için
Allah her yolu denetiyor. Hala sorun devam ediyorsa; tarafların
anlaşamayacağı kesinleşmiş ise, iş ayrılığa ve mahkemeye intikal
ettiriliyor ve ayrılık gerçekleştiriliyor.
İkincisi ise bu hükmün Allah tarafından konulmuş olması meselesidir. Bu,
Allah'ın bizler için koyduğu bir hüküm ise (ki öyle) buna itiraz etmek
gibi bir hakkımız olamaz. İnanmak ve itaat etmekten başka yapılacak bir
şey yoktur. Burada cezanın verildiği şahıs bir suç işlemiştir. Suçun
boyutuna göre de ceza verilmektedir. Dünyanın neresine gidersiniz gidin
suç cezasız bırakılamaz. "Kızım Fatıma da hırsızlık yapsaydı onun da
elini keserdim" diyen bir peygamberin ümmetiyiz. Bu nedenle bu iş ne
size göre ne de bize göredir. Bu iş Allah'ın işidir ve Allah'a göredir.
Kur'an'da verilen hükme boyun eğmek ise inananlar olarak bizim
işimizdir.
"Bir konuda Allah ve Resulü hüküm verdiği zaman kadın ve erkek
müminlerin muhayyerlikleri yoktur" (33/36) hükmünü düşünmeliyiz. Bu
noktada akıllı insanın yapacağı bir iş vardır o da işi buraya kadar
tırmandırmadan çözmektir. Buraya gelmeden önce ilk iki tedbir mutlaka
uygulanmalıdır. Bunlardan sonuç alınamaz ise sonuncusuna
başvurulmalıdır. Kendini bilen, itaatkar ve Allah'ın korunmasını
istediği şeyleri gizli açık koruyan kadınlar için saygı ve sevgiden
başka bir şey düşünülmediği gayet açıktır. Allah onları "iyiler" olarak
vasıflandırarak taltif etmektedir.
İslam dini kadar aileye ve kadına değer veren hiçbir dünya görüşü
yoktur. Sosyal hayatın bu kısmını ince bir dantel gibi işleyerek;
evlenirken, evliliğin devamı için, evliliğin sona erdirilmesinde ve
çocukların, eşlerin sosyal ve ekonomik durumlarının gözetilmesi gibi
konularda koruyucu yasalar koyarak teminat altına almıştır.
Fert ve toplumun düzeltilmesi için Allah, koymuş olduğu yasalarının
uygulanışında, "sizi sahte bir merhamet tutmasın" buyuruyor. Ne gariptir
ki bu toplum suçluya merhamet ediyor da mazlumu hiç düşünmüyor. Binlerce
insanın katiline acıyor da, binlerce öldürülen insana ve yakınlarına
acımıyor. İnsaf ve merhametin ölçüsü bu mudur? Bunun için "Bunlar
Allah'ın yasalarıdır. Allah'ın yasalarını uygularken sizi sahte
(Re'fetün) bir merhamet tutmasın" buyuruyor.
Burada şöyle bir gerçek vardır: insanlık Allah'a ve yasalarına savaş
açmıştır. Bunu açıkça ifadelendirmekten kaçarak sahte bir merhamet
maskesinin arkasına sığınıyorlar. Bu merhamet anlayışı(!) tüm insanlığın
fesada gitmesine, mal, can, inanç ve namus kavramlarının hevalarına göre
talan edilmesine sebep oluyor. İnsanlık gün gelip bu enkazın altında
kalacaktır. Allah'ın geçmiş kavimlerin hayat hikayeleriyle ilgili
Kur'an'da yeterince örnekler verdiğini görüyoruz. "Onları efsane yaptık;
şimdi sizin kafirleriniz daha mı hayırlı?" (54/43) buyuruyor.
Biz inanıyoruz ki kafirler hiçbir zaman hayırlı değillerdir. Onlar
küfrünün, inananlar da imanının gereğini yapmaya devam edecektir.
Allah'ın her hükmü bizim için hidayettir. Ondan gayrisi ise batıldır.
Batılda koşanların nasıl bir hayat yaşadıklarını ise dünya alem
bilmektedir.
MUHARREM ŞENER / İzmir
SORU 1: Namaz dua olduğuna göre namaz kılanın yani dua edenin önünden
geçmenin hükmü nedir?
CEVAP 1:
Öncelikle namaz ile duayı bir birinden ayırmamız lazım. Namaz belli şart
ve rükünler ile yerine getirilen bir ibadet iken duanın her halükarda
yapılması mümkündür. Namaz gibi şart ve rükünleri yoktur. Kur'an'da
namaz kastedilen her yerde "salat" kelimesiyle ifade edilirken, dua
"dea" (2/186) kelimesiyle ifade edilmiştir. Namazın, duayı, tesbihi,
hamdi, istiğfarı ve ila ahir bir çok şeyi bünyesinde bulundurması
nedeniyle dua olarak ifade edilmesi doğru değildir.
Namaz kılanın önünden geçmenin hükmüne gelince, namaz kılanın önü
ayağını bastığı yer ile secde ettiği yer arasında kalan kısımdır. Bu
kısımdan geçmek namaz kılanın huzur ve huşuuna mani olacağı gerekçesiyle
mekruh sayılmıştır. Mekruhun anlamı hoş görülmeyen, kerih görülen
demektir. Bunun sonucunda ne namaz kılanın namazını bozar ne de önünden
geçen günahkar olur. Öncelikle namaz kılan kimsenin bu ihtimalleri hesap
ederek böyle bir yerde namaza durmaması gerekir. Veya önüne bir şey
koyarak namaza durması uygun olur.
SORU 2: Namazı müşrik ve inkâr edenlere Allah'ın büyüklüğünü kabul
ettirmek için mi kılıyoruz? Namaz da ezan gibi İslâm'ı tebliğ midir?
Kuvvet ve saltanatı elinde bulundurup en büyük olanın kendileri ve
ilâhları olduğunu söyleyen kibirli kâfir ve müşriklere "Allahuekber-En
Büyük Allah'tır" nidası ile namaz rekâtı arasındaki "Semî Allahu limen
Hamide-Övgülere ve yüceliklere mazhar olan Allah bizi duyar." Ve
"Subhane Rabbi el Âlâ ve Subhane Rabbi el Azim-Yüce-Yüksek olan Rab
noksanlıklardan münezzehtir." "Rabbena lekel hamd-Övgü sanadır Ey
Rab!"denmesi o kimselere bir cevap mıdır? Sonunda da "Esselâmu Aleykum
ve Rahmetullah-Esenlik ve Allah'ın merhameti üzerinizdedir" hitabı
müminlerin birbirine temennisi midir?
CEVAP 2:
Namaz henüz müşrik ve kafirler yok iken ilk insan ile birlikte var olan
bir ibadettir. İnsanı kötülüklerden ve aşırılıklardan alı koymak,
Allah'a kulluğunu gereği gibi yapabilmek için, sürekli ve vakitlerle
farz kılınmıştır. Bu duruşun beraberinde getirdiği bir takım sonuçları
da elbette olacaktır. Kendilerinden farklı bir davranış ve duruş
sergileyen Şuayib (as)'a halkı: "Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın
taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı
terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok
akıllısın!" (11/87) Böyle sonuçları olabilir ancak sadece buna
indirgemek doğru değildir. Eğer böyle olsaydı namazı sadece müşriklerin
bulunduğu yerde kılmamız gerekirdi. Halbuki namaz müminlere vakitlerle
farz kılınmıştır.
Ezan tebliğden çok vaktin geldiğini bildiren bir ilandır. Bunun yanında
bu ilanı tevhid ve şahadet kelimeleri ile yapmak ayrıca bir güzelliktir.
Namazın tebliğ oluşu ise insanın bir düşünceyi yaşayarak göstermesi
yönüyledir. İslam'ın ilk günlerinde Hz. Muhammed (as) bunu Kabe'de namaz
kılarak diliyle söylediklerini haliyle de söylüyordu. Bu görsel bir
tebliğdi. Kabe'ye gelip gidenlerin dikkatini çekiyor ve nedenini sorup
sonuca gidenler oluyordu. Rivayetler doğru ise Ebu Zer'i Gıfari bu
şekilde Müslüman olmuş. Namaz da dahil İslam'ın davranışlar ile hayata
geçirilmesi en etkileyici tebliğdir.
Namazdaki tekbir, tesbih, tahmid gibi ifadeler kıyam rüku secde ve
kaidede okunması öncelikle bu ibadeti yapanın Rabbine kendisini ifade
etmesidir. İkincisi ise "söz gider yazı kalır" ifadesinde olduğu gibi
söz ile ifade edilenler davranışlar ile de onaylanarak insan üzerindeki
etkisi kalıcı hale getirilmektedir. Diliyle ifade ettiğini ayakta,
eğilerek ve alnını yere koyarak tekrar tekrar yapıyor. Bunun üzerinde
düşünülür ise ne müthiş bir şey olduğu anlaşılacaktır. Bunu idrak eden
kimsenin bundan sonra Rabbine baş kaldırması oldukça zordur.
Bundan başka yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi bizim bu ibadetimize
vakıf olan insanlar için (inanan inanmayan) cevabi bir boyutunun varlığı
da düşünülebilir. Bizim nasıl bir ilaha kulluk ettiğimizin bilincinde
olduğumuzu bu ifadelerle dile getiriyoruz. Bizim ilahımız duyan, gören,
bilen ve her şeye kadir olan Allah'tır diyoruz.
Selam kelimesinde kullanılan "aleyküm" ifadesindeki 'küm' zamiri
zannederim durumu belirleyicidir. Bu zamir çoğul ve muhatap/o an
karşımızda olan kimseler için kullanılan bir kalıptır. Namazı bitirmenin
ilanı olarak bu ifade dile getirilerek sağında ve solunda bulunanlara
selam ile namazdan çıkıldığı bildirilmektedir. Bir Müslüman sağında ve
solunda meleklerin varlığına 82/11-12 deki beyan gereği inanmakta,
insanları da görmektedir. İşte bu hazır bulunanlara selam vererek
namazdan çıktığını bu güzel bir temenni ile bildirmektedir.
SORU 3: İkinci soru ile alâkalı olarak Kur'an'ın indirildiği zaman
başlangıçta tebliği söz ile olduğundan farz namazlarının ilk iki
rekâtındaki surelerin sesli okunmasından yola çıkılarak vakit
namazlarının hepsi iki rekât mıydı? Çünkü sabah, Cuma, Ramazan bayramı
ile Kurban bayramı namazlarının hepsinin iki rekât olması bu duruma
delil olur mu? Eğer böyle ise tebliğ yönünden öğle ve ikindi
namazlarının ilk iki rekâtı da sesli mi okunuyordu?
CEVAP 3:
Namazların rekat sayılarıyla alakalı Hz. Aişe (ra) dan şöyle bir rivayet
vardır: Allah Teala namazı farz kıldığında akşam namazı hariç bütün
namazlar Hicret-i Nebevi'ye kadar ikişer rekat idi. Hicretten sonra
(yaklaşık bir yıl sonra) sefer namazları aynı bırakıldı da hazar
namazlarına ikişer rekat ilave yapıldı. (Buhari/Kitab'us-Salat, 228)
(Sabah namazının iki kılınmasının sebebinin kıyamdaki kıraatin uzun
olmasındandır denilmektedir).
Kıraatin açıktan okunması ile ilgili 17/110. ayetin nüzul sebebiyle
alakalı olarak İbn-i Abbas'dan bir rivayet gelmektedir: İslam'ın ilk
yıllarında Peygamberimiz namaz kıldırırken açıktan okuyordu. Müşrikler
de duyunca gönderene ve kendisine gönderilene küfrediyorlardı. Bunun
üzerine: "Namazında sesini yükseltme, tamamen de gizleme. İkisinin
ortası bir yol izle" ayeti geldi. (Buhari/ c.11 no:1713)
Gündüz namazlarında gizli okuduğu ile ilgili de Habbab Bin Eret'ten
sorulmuş: "Rasulullah öğle ve ikindi namazlarında Kur'an okur muydu? O
da: "evet" demiş. Devamla, "Bunu nereden anlardınız?" deyince de:
"Sakalının oynamasından" cevabını vermiş. Yani gizli olduğu için
kıraatini duymuyorlar fakat sakalının oynamasından okuduğunu
anlıyorlar.(Buhari / c.2 no: 418)
Namaz gibi fili bir sünnetin kitlelerce kesintiye uğramadan kuşaktan
kuşağa peygamberimizden itibaren bozulmadan gelmiş olduğuna inanıyoruz.
Vakitleriyle, rekatlarıyla, açık ve gizli kıraatiyle, kılınış şekliyle
her hangi bir değişme olmamıştır. Bunun nakli ümmetçe ittifakla kabul
edilmiştir. İmam Malik'in Medine halkının uygulamasını delil olarak
kabul etmesi ve aykırı rivayetlere itibar etmemesi gibi, bizlerde
ümmetin bugüne kadar uygulamış olduğu şekle itibar ediyoruz. Aksi bir
uygulama olsa idi bugün bu ittifak olmazdı.
SORU 4: Kur'an'da geçen "Allah'ın Yardımı" moral ve maneviyat mıdır?
İman edip Müslüman olmuş kimselerin beraber hareket ederek muvaffak
oldukları her durum için sevinip kuvvetlendiklerini hissetmeleri ve
birbirlerine maddi ve manevî her sahada kenetlenmeleri midir Allah'ın
yardımı?
CEVAP 4:
Evet, hem bunlardır, hem de Allah, bizatihi bin melekle (8/9), üç bin
melekle (3/124), beş bin melekle (3/125), rüzgarla ve görülmeyen
ordularla (33/9) yardım ettiğini bildirmektedir. "Allah bunu ancak bir
müjde olsun ve kalpleriniz onunla yatışsın diye vermiştir. Zafer yalnız
güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir." (3/126)
Ancak Müslümanlar samimiyetle inanıp, bütün güçleriyle ellerinden geleni
yaptıkları takdirde güçlerini aşan konularda Allah gerekli yardımlarda
bulunacağını onlarca ayette vaat etmektedir. Yukarda vermeye
çalıştığımız ayetlerde bahsedilen yardımlar sadece o güne münhasır
değildir. Her zaman ve zeminde aynı samimiyetle Allah'ın dinini
ila/yüceltmek için çalışanların, sahih iman, salih amel ve nebevi bir
yöntemle hareket ettikleri takdirde, nasıl bir yardıma ihtiyaçları
olursa Allah, Onlar için de gereken yardımı dilediği gibi dilediği
yoldan yapar.
"Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter." (8/64)
"Bizim uğrumuzda mücahede edenlere gelince, elbette biz onlara
yollarımızı gösteririz ve şüphesiz ki Allah her halde Muhsinlerle
beraberdir." (29/69)
"Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle
beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir." (47/35)
Bugün Müslümanların içinde bulunduğu durumun nedeni şudur: Allah'ın bir
topluma yardım etmesi için koyduğu ilkeler vardır. Bu ilkeleri korumayan
bir topluma Allah yardım etmez. Allah: "hepiniz birden Allah'ın ipine
sarılın, ayrılığa düşmeyin, aksi halde gücünüz kuvvetiniz gider"
buyurduğu halde bölük pörçük olmuş bugünün Müslümanlarına Allah yardım
eder mi? Allah'a Allah'ın istediği gibi teslim olmayana Allah asla
yardım etmez. Bunu bilmek zorundayız. Peygamber ordusunda bile emri
tartıştıkları için Uhud'ta zaferi hezimete döndürmüştür. Önce biz
üzerimize düşeni hakkıyla yapmaya çalışacağız; gücümüzün tükendiği yerde
ise Allah'ın yardımı yetişecektir.
SORU 5: Küfrün geçmişte ve şimdiki zamanda çoğunlukta ve maddi
imkânların da genellikle onlarda olması ne ile açıklanabilir?
CEVAP 5:
Allah eşyayı yaratmış ve bunlara çeşitli özellikler vermiştir. Bu
özelliklerden istifade etmeyi de belli sebeplere bağlamıştır. Kim bu
sebeplere gereği gibi tevessül ederse onlardan istifade eder. Bunun için
düşünmek, başarmak için el birliği ile çalışmak, sabretmek ve
sonuçlarına katlanmak gerek. Bunu kim yaparsa eşyadan/dünya ve
içindekilerden azami derecede onlar istifade eder demektir.
Bu ümmetin asırlardır içine düştüğü atalet, geçmişiyle övünüp durma,
dinini ve kitabını arkasına atma, kuruntularla avunma, hiziplere
ayrılarak her hizbin kendisindeki ile kıvanması, batılı hakka tercih
ettikleri halde sureti haktan görünme ve şairin özetlediği gibi: "Bir
elde rakı bir elde Kur'an, ne tam gavur olduk ne tam Müslüman" halini
hala sürdürüyor olmamız bizi perişan ederken, eşyadan istifade etmenin
sebeplerine sarılanlar dünyayı peşine takmışlardır.
Ancak bu onların arzu ettikleri gibi bu dünyadan istifade etmeyi temin
ederken yarınlarının da böyle olacağı anlamına gelmiyor.
"(Ey Muhammed) İnkar edenlerin diyar diyar dolaşması sakın seni
aldatmasın. Az bir faydalanmadan sonra varacakları yer cehennemdir.
Orası hazırlanmış ne kötü bir yerdir." (3/196-197)
"Sakın inkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin onlar için
hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz sadece günahları çoğalsın diye mühlet
veriyoruz. Onlar için küçültücü bir azap vardır."(3/178)
Bununla birlikte "onlar sonunda cehenneme gidecekmiş" diyerek bizim
bulunduğumuz hale razı olmamızı temin etmemeli. "Geçmiş ümmetlerin
başına gelenler sizin de başınıza gelmeden kolayca cennete gireceğinizi
mi zannediyorsunuz?" ikazını dikkate alarak Müslüman gibi Müslüman
olmanın yolunu tutmalıyız. Onların cehenneme gitmesi bizim cennete
gideceğimizin garantisi değildir.
SORU 6: Gönüllü olarak Batı devletlerinden silah alanlar onların
ekonomisine katkıda bulunuyor. Genelde Orta Doğu ve Afrika'daki halkı
müslüman memleketler buna katkıda bulunmasa bu defa da komşusu veya bir
batı devleti bu memleketin üzerine çullanıyor; halkını katlediyor,
rejimini değiştiriyor veya orayı parçalıyor. Nihayetinde batılı
devletler silahlarını her halükârda pazarlıyorlar. Bu duruma ne
dersiniz? Allah'ın Selam'ı üzerinize olsun.
CEVAP 6:
Demokrasinin değer ölçüsü çıkardır, menfaattir. Bunu temin için
tezgahını kurar ve pazarını oluşturur. Bu nedenle Batı özellikle de ABD,
iki şey yapıyor. Birincisi film çeviriyor. İkincisi ise silah üretiyor
ve bunları tüm dünyaya pazarlamaya çalışıyor. Demokrasinin güler yüzünü
göstererek kalkınmadan, iş birliğinden, modernize etmekten dem vurarak
bunları satıyor. Yerli üretimleri yok etmek için bütün gücünü kullanıyor
ve pazara tek başına sahip oluyor. Bunu kendileri de böyle açıklıyor. Bu
yazıyı okuyalı yıllar olmuştu o günün savunma bakanı şöyle diyordu:
"Biz ürettiğimiz silahları birbirine muhalif iki ülkeden birine satarız;
sonra da diğer ülkenin kulağına fısıldarız; 'bu silahları bu ülke sana
karşı kullanmak için alıyor' diye. Hemen o da koşar gelir, ona da
satarız. Sonra bunları modernize olmuşlarıyla defolandırırız ve yine
satarız. Tıkanacak olursak belli bölgelerde savaşlar çıkartırız.
Sanayimizi yaşatmak için buna muhtacız."
Şimdi dünyaya hükmeden zihniyet bu. Bunların sultasından kurtulmak için
silahlarına alternatif bir silahla karşı durmak gerekir. Bu silah
fikirdir. Fikir silahlara hükmeden bir silahtır. İnsanlık tarihi boyunca
toplumları değiştirmeye talip olan Peygamberler bu silahı kullanarak
imparatorlukların üstesinden gelmiştir. Daha İslam'ın tebliğ edilmeye
yeni başladığı yıllarda Peygamberimiz: "Allah yolunda sabır ve sebat
ederseniz, Bizans'ın ve Sasanilerin hazineleri sizin elinize geçecek"
buyuruyor. Bunu üzerinde bulunduğu düşüncenin nelere kadir olacağını
bildiğinden söylüyordu. O gün bu söze gülüp geçenler otuz yıl geçmeden
gerçekleştiğine şahit olmuşlardır. Bu bir ütopya değildir; tarihin bir
dönem şahit olduğu bir hakikattir. Aynı cevher elimizin altında,
istifade etmek için Muhammedi bir inanışla kucaklamak gerekiyor.
Bizi ve halkı Müslüman olan ülkeleri vuran, Batı’nın silahı değil
aramıza soktukları batıl fikirleridir. Önce güler yüzleriyle fikirlerini
sundular, sonra da ölüm kusan silahlarını. Çare silahlarından önce
fikirlerinden kurtulmaktadır diyoruz. |