Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 341 | Mayıs  2007

                   

 

 


Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve “İktidarın Dayanılmaz Hafifliği”*

11. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde yaşanan ve ardından hükümetin öne alınmış bir seçime gitme yönünde karar beyan etmesiyle yeni bir boyut kazanan gelişmeler, Türkiye'deki siyasi sistemin yapısı, siyasal partilerin bu sistem içindeki rolleri, demokrasinin mahiyeti ve iktidar ilişkileri gibi önemli konularda pek çok ders çıkarılabilecek hususlar taşımaktadır. Bu nedenle, süreç içerisindeki gelişmelerin dikkatli bir şekilde takip edilmesi ve medyatik yorumların tuzağına düşülmeden, hadisenin gösterdiği temel gerçekliklerin üzerinde durulması gerekmektedir. Bu bağlamda, gelişmelerin ana boyutlarını tekrar incelemek yararlı olacaktır.
Bilindiği gibi, 11. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, sadece siyasi partilerin birbirleriyle rekabeti açısından değil, rejim açısından da sorunlu geçeceği öteden beri tahmin ediliyordu. Çünkü mecliste çoğunluğu elinde bulunduran AKP'nin, Cumhurbaşkanı'nı kendi partisinden seçme konusunda şartları zorlamayı deneyeceği belliydi. Ve bu noktada Tayyib Erdoğan'ın aday olma ihtimali ilk seçenek olarak ortada duruyordu. AKP, aylar öncesinden başlattığı kamuoyu yoklamaları ve parti içi anketler yoluyla, tabanının nabzını yokladı ve doğal olarak tabandan da Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması yönünde mesajlar geldi. İşte bu noktada önemli bir sorun ortaya çıkacaktı ve bu belliydi. Bu sorun, Tayyib Erdoğan'ın eşinin 'türbanlı' olmasından kaynaklanacaktı. Her ne kadar 'bireysel tercih' olarak hemen hiç kimse bu duruma itiraz etmemesine rağmen, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması durumunda, Cumhuriyet'in sembolik (fakat en üst) kurumunun 'imajı' ile ilgili bir sorun baş gösterecekti. Çünkü bazı kız öğrencilerin üniversitelere alınmama gerekçesi olan 'türban', bu kez rejimin en tepe kurumuna başka bir yoldan girmiş olacaktı. Bu ise, laik kesimlerin bu konuda bugüne kadar verdikleri mücadelenin bir şekilde yara almış olması anlamına gelecekti. İşte bu nedenle, rejimin farklı kurumları bir kampanya başlatma kararı aldılar ve 'sembolik' önemi olan bu konuyu öne çıkaran (ve fakat arkasında siyasal hesaplar da bulunan) bir 'gerginlik' politikası izlediler. Seçim sürecinin başlamasına birkaç gün kala, tartışmayı, Genelkurmay Başkanı'nın 12 Nisan tarihli konuşması başlattı. Orgeneral Yaşar Büyükanıt, basın toplantısında, yeni cumhurbaşkanının Cumhuriyet'in değerlerine "sözde değil özde bağlı olması gerektiğini" ifade etti. Aslında Büyükanıt'ın söylemi, hükümetin 'ılımlı' olarak algılayabileceği şekilde ayarlanmıştı. Nitekim böyle de oldu. Hükümet, bir anlamda ordunun konuya 'doğrudan' müdahil olmayacağı şeklinde bir intibaya kapıldı. Bu konuşmanın hemen ardından, 13 Nisan'da, Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademileri'nde bir konuşma yaptı ve "Türkiye'de siyasal rejim, Cumhuriyet kurulduğundan beri, hiçbir dönemde günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır" diyerek, cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik bir kampanyanın başlatılmış olduğunun ilk açık işaretlerini verdi. Sezer'in açıklamasından 1 gün sonra da bu kez laik ve sol kesimlerin organize ettiği Tandoğan mitingi yapıldı. Bu mitingde, organizasyon komitesi adına yapılan konuşmalarda, Tayyib Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olamayacağı ve bunun laik rejim için ciddi bir sorun doğuracağı ifade edildi. Havanın gerildiği bu vasatta, 16 Nisan günü Meclis Başkanı Bülent Arınç: "Meclis bu kez dindar bir cumhurbaşkanı seçecek" diyerek kampanyanın hız kazanmasına bir anlamda yardım etmiş oldu. Bu arada, CHP'de süreci siyasi kanattan destekliyordu. CHP, bazen kimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle de Tayyib Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olamayacağını söylese de, girişimin özünde 'türbanlı eş' meselesinin yattığı açıktı. Önceleri "türban, başbakanın ayıbını örtmeye yetmez" diyen Baykal, bu kez, türbanlı eşi olan bir Cumhurbaşkanı'nın "rejim krizine neden olacağını" söyleyerek, tavrını sertleştirdi. Arınç'ın konuşmasından bir gün sonra, partisinin grup toplantısında, Erdoğan'a hitaben: "sakın ha Cumhuriyetle hesaplaşmak için oraya çıkma!" şeklinde bir 'uyarı' da gönderen Baykal, bir yandan sürecin siyasi kanadının liderliğini yürütürken, bir yandan da Tandoğan mitinglerine dolaylı destek vererek, 'muhtemel' bir müdahalenin partisine vereceği zararları önlemeye yönelik bir politika izliyordu. Daha önce 'ılımlı' bir açıklama ile Erdoğan'ın adaylığına karşı olmadığını ifade eden Tüsiad Başkanı Arzuhan Yalçındağ'ın, 17 Nisan'da: "Bence Erdoğan aday olmayacak. Erken seçim zorunlu" şeklinde bir açıklama yapması da, iş çevrelerinin gergin süreci 'dikkate aldıkları'nı gösteriyordu.
Ve bütün bu gelişmeler üzerine, Erdoğan, cumhurbaşkanlığına niyeti olmasına rağmen, kararından döndü. Adaylık sürecinin bitmesine bir hafta kala da, aday olmayacağına dair işaretler vermeye başladı. "Kararımı balıkçılar biliyor" diyerek, 'halk istediği için' başbakan olarak kalacağı mesajını vermeye çalıştı. Ancak burada Erdoğan'ın önemli bir karar vermesi gerekiyordu. Bütün sorun 'türban' konusu üzerinde odaklandığı için ve kendisi de bu sorun nedeniyle aday olamadığı için, ya seçimlerin yaklaştığı bir vasatta oy kaybını göze alıp Vecdi Gönül gibi, nisbeten 'sorunsuz' addedilecek bir adayı öne sürecekti ya da partide etkili olan ve yine eşi 'türbanlı' olan bir kişiyi aday olarak gösterecekti. Erdoğan ikincisini tercih etti ve bir anlamda krizin devamını getirecek bir karar alarak Abdullah Gül'ü 24 Nisan'daki grup toplantısında AKP'nin cumhurbaşkanı adayı olarak ilan etti. Gül'ün 'ılımlı' kişiliği nedeniyle, CHP, adaya çok fazla itiraz etmedi ama bu kez de seçim için toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiğini ifade ederek, gerginlik politikasını sürdürdü. Meclis'teki ilk tur oylamada Abdullah Gül için 361 oyun çıkması üzerine Anayasa Mahkemesi'ne başvuran CHP, bir yandan da "eğer mahkeme oylamayı iptal etmezse çatışma çıkar" diyerek, mahkeme üyelerini baskı altına almaya çalıştı. Bu arada, sürece asıl müdahil olan ise Genelkurmay Başkanlığı oldu. Gül'ün adaylığının açıklanmasından 3 gün sonra (meselenin özünde 'türban' konusunun yattığını doğrularcasına) Genelkurmay Başkanlığı'nın resmi internet sitesinde sert bir bildiri yayınlandı. "E-muhtıra" denilebilecek bu bildiride laikliğin tehdit altında olduğu söylenerek, doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin bir 'tavır' ortaya konuldu. Bildiride, laiklik konusundaki tartışmaların Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmekte olduğu belirtildikten sonra: "Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur" denilerek, doğrudan hükümeti hedef alan bir tutum benimsendi. Bu bildiri, açıkça, siyasetin açıklanmış kurallarına müdahale anlamına geliyordu ve siyasi partiler başta olmak üzere bütün taraflar bu mesajı aldı. Fakat hükümet, kendinden farklı bir tavır alacağını bekleyenleri şaşırtarak, e-muhtıraya karşı sert bir açıklama yaptı. Bu da ortamın iyice gerilmesine neden oldu. Hükümet direneceği yönünde işaretler verirken, nihayet Anayasa Mahkemesi, üzerindeki baskılara dayanamadığından olsa gerek, CHP'nin talebi yönünde Meclis'te yapılan ilk oylamayı iç tüzük ihlali olarak değerlendirip, ilk tur seçimini iptal etti. İşte bu son hamle, artık mevcut meclis ile cumhurbaşkanın seçilemeyeceğini gösteriyordu. Ve derhal erken seçim tartışmaları başladı. AKP, bu noktada da bir inisiyatif ortaya koyarak, ülkenin artık mümkün olan en kısa zamanda bir 'öne alınmış seçime' gideceğini ilan etti.
Bu noktada, gelişmeleri doğru okuyabilmek için, neden bu noktaya gelindiğine ilişkin bazı değerlendirmeler yapmak gerekmektedir. Bunların başında da, Türkiye'nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce de, bir seçim dönemine aslında fiilen girmiş olduğu hususu gelmektedir. Eğer bu temel nokta yeterince anlaşılabilirse, cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlar da daha iyi değerlendirilebilecektir. Sürece daha dikkatli bir gözle bakıldığında, AKP'nin, bir yandan gerginliğe meydan vermeyecek bir politika izlerken, bir yandan da gerginliği besleyebilecek bazı adımlar attığı görülebilecektir. Örneğin, cumhurbaşkanlığı adaylığına eşi türbanlı bir kişinin gösterilmesinin ortamı gereceği bellidir. AKP'nin bunu hesaplayamaması da düşünülemez. Peki bu hesap yapıldıysa, niçin başı açık bir milletvekili cumhurbaşkanlığına aday gösterilmemiştir? Bu sorunun cevabını, yaklaşan seçimlerde aramak gerekir. Dikkat edilirse, AKP, bu süreçte eli güçlü olan taraftır. Bu yüzden çok karta sahip bir oyuncu olarak, farklı seçenekleri, uygun durumlara göre kullanabilme imkanı vardır. Aslında, bu politik taktiği, kendini güçlü hisseden bütün devletlerde de görmek mümkündür. Örneğin ABD, Ortadoğu politikalarında çok-değişkenli bir strateji izler. Bunu, güçlü olduğu inancıyla yapar ve bugün desteklediği bir grubu veya devleti yarın desteklemeyebilir. Öyle görünüyor ki, AKP de, cumhurbaşkanlığı sürecinde benzeri bir politika izlemiştir. Bir yandan cumhurbaşkanlığı seçimini, normal süreçleri izleyerek tamamlama siyaseti güderken, öte yandan yaklaşan seçimleri dikkate alarak, gerginlik üzerinden kazanımlar elde etmeyi amaçlayan bir strateji de izlemiştir. Önce normal süreci izlemesinin de gayet makul bir nedeni vardır: çünkü böylece ülkede düzene hakim olduğunu ve kontrolün kendi elinde olduğu imajını verebilecektir. Eğer bu politika tutmazsa, işte o zaman devreye 'B Planı' girecek ve erken seçimi hedef alacak bir siyaset izlenecektir. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin hararetli yaşandığı bir aylık dönem boyunca AKP'nin uygulamalarına bakıldığında, bu sonucu çıkarmak mümkündür.
Gelinen son aşamada, AKP, kendini rahatlıkla 'mağdur' bir parti olarak gösterebilecektir. Erken yapılacak bir seçimde AKP'nin oylarını artıracağına kuşku yoktur. Bu sonucun, gerginlik politikası izleyen laik kesimler tarafından öngörülebildiği ise şüphelidir. AKP'nin, Genelkurmay bildirisine karşı 'dik' duruş sergilediği yönünde kamuoyuna verdiği imajın oya tahvil olacağı bellidir. Ayrıca yürütülen kampanya sonucunda bir 'mağduriyet'in söz konusu olduğu yönündeki intiba da kamuoyu tarafından açık bir şekilde algılanmıştır. Bu nedenle, AKP'nin, yapılacak bir erken (veya 'baskın') seçimin galibi çıkacağına kuşku yoktur. Ordu, Anayasa Mahkemesi ve laik kesimlerin desteğini alan CHP'nin ise, gergin ortam yüzünden oylarını artırabilme ihtimali olsa da, bu konu da o derece kesin görünmemektedir. CHP'nin bu süreçte izlediği siyaset, demokrasi kriterleri açısından kendisiyle çelişir bir tablo sergilediğinden, belli düzeyde bir oy kaybı bile yaşayabilir. ANAP ve Doğruyol Partisi'nin ise, cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kötü siyasi performansları yüzünden, oy kaybına uğrayacakları bellidir. Partilerin birleşme veya ittifak türü arayışları, oy oranlarında kısmi değişikliklere neden olabilirse de, bunların, AKP'nin avantajlı pozisyonunu değiştirmesi zordur.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: bütün bu gerginlik politikasının amacı, eğer cumhurbaşkanının bir AKP'li olmasına engel olmak ise, laik kesimler şimdilik bu amaçlarına ulaşmış görünmektedirler. Fakat eğer amaç daha farklı ise (örneğin AKP'yi yıpratmak ve yapılacak seçimlerde de önünü kesmek ise) bu durumda, laik kesimlerin (ordu dahil) sürece müdahil olma yönündeki tavırları devam edecektir. Burada ordunun tavrı önemlidir. Çünkü muhtıra vermiş bir kurum olarak, bunun devamını getirmemesi durumunda, zorda kalacaktır. Ancak eğer mevcut meclis, bir şekilde erken seçim kararı alırsa, bu süreci kesintiye uğratmak da, başka bir açıdan orduya zarar verecektir. Bu nedenle, önümüzdeki süreçte ordunun durumu kimi zorluklar içermektedir. Ve bu haliyle de, Avrupa Birliği sürecini destekleyen kesimlerin, kendisinden yeni 'tavizler' isteyebileceği bir pozisyon içerisinde bulunmaktadır.
Bütün bu gelişmelerin gösterdiği gerçeklere gelince, işte asıl bu konuların üzerinde durulmalıdır. Bunların ilki, iktidar ilişkileriyle ilgilidir. Bilindiği gibi, her ülkedeki iktidar bloğu, rejimin temel yapısıyla ilgili sorunlar çıktığında, egemenliklerini ihsas ettirici bir takım icraatlarda bulunurlar. Örneğin Amerika'da 11 Eylül hadisesinden sonra, güvenlik kaygıları öne çıkmış ve siyasi yapının en merkezi meşrulaştırıcı kavramı olan 'özgürlük'ten bazı tavizler verilmesi normal görülmüştür. Çünkü ikiz kulelerin yıkılması Amerikan ekonomisine neredeyse hiç zarar verici bir etkide bulunmasa da, olayın 'sembolik' önemi uzun vadede ciddi yaralar açacak özellikler taşıdığı için, Amerikan iktidar bloğunun bu hadiseye karşı gösterdiği tepki sert olmuştur. Türkiye'deki 'türban' tartışmaları veya cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşananlar da benzeri bir mahiyete sahiptir. Esasında eşi 'türbanlı' bir cumhurbaşkanının sisteme somut hiçbir zararı olmamasına (hatta sistemin kitleler nezdindeki meşruiyetine katkıda bulunacağı belli olmasına) rağmen, 'türban'ın Çankaya köşkünün sınırları içine girmesi, laik kesimin bugüne kadar izlediği politikanın bir anlamda aşındırılmış olacağı yönünde 'sembolik' bir mana taşıyacağı için, laik ve Kemalist kesimler sert bir tepki ortaya koymuşlardır. Bu tepki aslında şuna işaret etmektedir: dini sembollerin siyasi alanda daha çok görünür olması, bu kesimleri 'iktidar alanları'nın daraldığı yönünde bir korkuya sevk etmektedir. Koparılan bütün yaygaranın altında işte bu husus yatmaktadır. Çünkü meselenin esasında, türbanlı veya tesettürlü olmak değil, türbanın veya tesettürün temsil ettiği siyasi anlayışın bu iktidar alanına tehdit oluşturduğu düşüncesi bulunmaktadır. İşte bu yüzden, laik ve Kemalist kesimler, türbanın toplumsal ve siyasal alanda yaygınlaşmasından endişe duymaktadırlar. Yoksa türbanın temsil ettiği düşüncenin bu alana dair bir talebinin olmadığı yönünde 'garanti'ler verilebilse, örneğin İslam'ın da Hıristiyanlığın geçirdiği dönüşümün bir benzerini gösterebileceğine dair güçlü işaretler alınabilse, laik ve Kemalist kesimlerin büyük çoğunluğu buna itiraz etmeyecektir. Bu, Batı'da Protestanlık ile tecrübe edilmiş bir şeydir ve Türkiye'deki iktidar eliti, bu garantiyi alabileceğini gördüğü anda, türbanı veya tesettürü toplumsal ve hatta siyasal alanda serbest bırakmaya razı olacaklar, hatta bunu isteyeceklerdir. Fakat onlar da bilmektedirler ki, tesettürün temsil ettiği dinin, 'özü itibarıyla' siyasi bir mahiyeti vardır ve bu gerçeklik, fırsat bulduğunda kendi varlığını göstermek istemekte, hatta siyaset alanını kendisi belirlemeye çalışmaktadır. Bütün sorun da buradan çıkmaktadır. Bu sorunu çözmek için "demokrasi İslam'la bağdaşır" tarzı 'iğdiş edici' söylemler yaygınlaştırılmaya çalışılmakta ve kısmen bu çabaların sonuçları da alınmaktadır; ancak Müslümanlar arasında İslam'ın özü itibarıyla siyasal talepleri olduğunu savunan bir kesim de sürekli var olagelmektedir. İşte bu nedenle, laik kesimlerin 'İslam endişeleri' hiç bitmemektedir. Son cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kuralsız, hırçın ve ilkesiz tavırlarının altında da bu endişeleri yatmaktadır. Bu konuda en küçük bir tavizin bile ilerde başlarına bela olacağı düşüncesiyle de, dini bir 'sembol'ün siyasal alanda temsiline izin vermek istememektedirler. Kısacası, sorun, türbanla ilgili değildir, bir 'iktidar' sorunudur. Bu krizden çıkarılması gereken birinci sonuç budur.
İkincisi ise, Türkiye'deki siyasi sistemin işleyişi ile ilgilidir. Laik ve Kemalist kesimler, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde izledikleri gerginlik politikasından kısa vadede küçük bir siyasi çıkar elde etmiş görünüyorlarsa da, 'ideolojik' alanda orta ve uzun vadede kayıpları olduğu açıktır. Çünkü, kitleler, oyunun kuralına göre oynanmadığını; bazılarının, mızıkçılık yaparak, baştan konan kuralları çiğnediğini düşünmektedirler ve bu durum, rejim açısından sorun doğurucu niteliktedir. Bu gelişmeler sonucunda, seçimler yoluyla iktidara gelen partiler, tek başına hükümet kursalar, hatta yüzde olarak çok yüksek rakamlarla meclis aritmetiğini oluştursalar bile, 'rejim'in, 'uygun görmediği durumlarda' oyuna müdahil olabileceği konusunda bir kanaat oluşmuştur. Bu ise, kitleleri demokratik süreçlere karşı soğutabilir. Erken seçim, bu riski ortadan kaldırmak için bir çare olabilirse de, kitlelerin zihninde yine de şu soru kalabilecektir: "yoksa bazı temel sorunların çözümü için seçim de bir çözüm değil mi?!" Bu sorunun özellikle AKP'nin tabanının zihnini kurcalayacağı bellidir. Fakat sistemin partilerinin de sistem-içi aktörler olduğu gerçeğinden yola çıkılırsa, AKP'nin yine 'seçim' yoluyla iktidara gelip kitlelere 'ümit verme' siyasetini takip edeceği açıktır. Bu konuda başarılı olma şansı da şu an itibarıyla yüksek görünmektedir. Çünkü AKP, bu süreçten 'mağdur' edilmiş parti pozisyonunda çıkmıştır. Fakat erken seçimler sonucunda daha yüksek oy alarak Meclis sıralarını doldurmak dahi, tabanının zihnindeki soruların bir kısmını izale edebilecekse de, rejimin mahiyetine ve sistemin işleyişine ilişkin olanların bazılarını da ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Çünkü kitleler, cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte, Meclis'teki sayısal çoğunluğun oranı ne olursa olsun, 'bazı konularda' sayısal değil 'siyasal' çoğunluğun belirleyici olduğu yönünde ciddi bir izlenim edinmişlerdir.
Üçüncü önemli konu ise, beşeri sistemlerin tabiatlarıyla ilgilidir. Evrensel hükümler vaz ettikleri iddiasında bulunan bütün beşeri sistemler, öyle ya da böyle zaaflarla malüldürler. Bu zaaflar, bu sistemlerin kurucu felsefelerinde de olabilir, uygulama esnasında da gözlemlenebilirler. Ancak daha önemli olanı, kuruluş aşamasındaki zaaflardır ki, bu bağlamda 'üst hukuk normu' olması hasebiyle Anayasaların özel bir yeri vardır. Beşeri siyasi yapıların bel kemiğini oluşturan Anayasalar, o siyasi sistemin asli hüviyetini gösteren kurucu metinlerdir. Devletlerin idari mekanizmaları, bu metinler doğrultusunda oluşturulurlar. İşte bu noktada, Anayasaların yapıcılarının da 'beşer' oldukları hususu üzerinde durulmalıdır. Elbette ki bütün Anayasa yapıcıları, esas itibarıyla konunun ehli hukukçulardan oluşur. Fakat bu hukukçular da son tahlilde, uzmanı oldukları konunun 'mutlak manada hakimi' değildirler. Konunun hakimi olsalar bile, bu vukufiyetlerini Anayasa metinlerine yansıtma noktasında 'kusursuz' değildirler. İşte bu yüzden, anayasalar, önemli toplumsal veya siyasal sorunlar baş gösterdiğinde, tartışmalı metinler haline gelirler. Özellikle de partizanca mücadelenin kızıştığı dönemlerde, metinlerdeki harfler veya noktalama işaretleri bile, tarafların kendi durdukları pozisyon zaviyesinden değerlendirilirler. Burada tarafların partizanlığının etkisi mutlaka vardır, ancak Anayasa metinlerini yazanların 'zaafları'nın da etkisi vardır. Çünkü hiçbir beşer, gelecekte ortaya çıkabilecek sorunları tam manasıyla öngörebilecek mükemmeliyete sahip değildir. Elbette tecrübelerden hareket ederek, metinlerde ortaya çıkabilecek hataları azaltmak mümkündür, fakat son tahlilde, geleceği kusursuz bir şekilde öngörebilmek beşer için mümkün değildir. Bu, bilindiği gibi ancak gerçek bir 'ilah'ın gücü dahilinde olan bir husustur. İşte cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan tartışmalara biraz da bu gözle bakmak gerekmektedir. 1982 Anayasası'nın cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve erken seçimle ilgili süreçleri düzenleyen maddelerine bakıldığında, böylesi bir beşeri zaafın sonucu olarak bazı tartışmaların yaşandığı rahatlıkla görülebilecektir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde toplantı yeter sayısının 367 olup-olmadığı yönündeki tartışmada, kendi alanlarının uzmanı olan hukukçuların tam olarak ikiye bölünmüş olmaları, bu gerçeğin bir ifadesi olarak görülmelidir. Bu, sadece partizanca tutumun bir sonucu değildir; bilakis Anayasa metnini yazanların, bugün yaşanan tartışmaları, beşer olmaları hasebiyle 'kusursuz bir şekilde' öngörememeleridir. Anayasa metnini hazırlayan hukukçuların yaptığı açıklamalarda da, üçüncü ve dördüncü turlarda salt çoğunluğun yeterli olması şartının, seçimi kolaylaştırmak için yasa metnine konulduğu açıklanmış olmasına rağmen, açıktır ki, 1982 Anayasası'nı yapanlar, 11. cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan ve 'laiklik' kavramı etrafında şekillenen gelişmeleri 'öngörememişlerdir.' Bu yüzden de, böylesi bir kriz anında ortaya çıkabilecek duruma çözüm olacak şekilde yasa metnini yazamamışlardır. Nihai kararı Anayasa Mahkemesi vermiştir ancak o da sonuçta bir 'içtihat' kararıdır ve hukukçuların bütününü ikna etmeye de yetmemiştir. Hatta Anayasa Mahkemesi'nin vardığı sonuç, kararın 'hukuki' olmaktan çok, 'siyasi' olduğu yönündeki güçlü kanıyı daha da beslemiştir. Burada belki şöyle bir itiraz yöneltilebilir: "beşeri zaaf, bütün hukuk metinlerinde görülebilir; Müslüman devletlerde hazırlanan kimi yasalarda da benzer sıkıntılar olabilir." Bu itirazın haklı olduğu yönler olmakla birlikte, Anayasaların 'kurucu metinler' olmaları hasebiyle, ayrı bir önemi olduğu unutulmamalıdır. İşte tam da burada, 'kurucu metin' hüviyetindeki yasaların, kusursuzluk özelliğindeki bir 'ilah' tarafından beyan edilmesinin önemi anlaşılmaktadır. Beşerin bilgisi, asla bütün varlık alemine ilişkin kuralları kavrama konusunda yeterli değildir. Üstelik bu bilginin, geleceği (veya gaybı) öngörme gibi bir özelliği ise hiç yoktur. Bu nedenle beşer aklının yaptığı 'genelleştirmeler' daima tehlikelidir. Çünkü ihata edemediği alana ilişkin hükümler vaz eden beşer aklının yanılacağı bellidir. Bu ise, "bir şeyin ait olmadığı bir yere konulması" manasına gelir ki, sonucu haksızlık (yani zulüm) demektir. İşte bu da "mülkün temelinin" sarsılması sonucunu verir. Tarih boyunca kurulmuş olan (ve çok da güçlü olan) bir çok uygarlığın, yıkım akıbetine uğramasının bir izahı da böyle yapılabilir.
Bu bağlamda değinilmesi gereken bir diğer husus da, konunun partizanlık meselesiyle de bağlantısının olduğudur. Partizanlık öyle bir şeydir ki, kişi, kendi bulunduğu pozisyonu savunmak adına, hiçbir değeri tanımaz, hatta kendi değerlerinden bile vazgeçebilir. Buna kimi zaman "çifte standartlılık" da denilmektedir. Bu konuyu, en iyi resmeden örneklerden biri, Hz. Ömer'in, Mekkeli müşriklerin bir uygulamasına ilişkin ifadelerinde bulunmaktadır. Hz. Ömer'den nakledilen rivayete göre, Mekkeli müşrikler önce "kendi elleriyle putları yaparlar, daha sonra da karınları acıkınca onları yerlermiş." Rivayete göre, Hz. Ömer, Müslüman olduktan sonra, bu olayı hatırladıkça kendi kendine gülermiş. Gerçekten de beşerin düşebileceği durumu göstermesi açısından bu olayın gülünecek yanı olmakla birlikte, beşerin bazı özelliklerini göstermesi açısından bir hakikate işaret ettiği de unutulmamalıdır. O da kendi putunu kendisi icat eden beşerin, daha sonra o puttan da vazgeçtiği gerçeğidir. İşte bu, insanın 'nefsini ilah edinebildiği' gerçeğini göstermektedir. Evet, insanlar, toplumsal yaşamı düzenleyecekleri iddiasıyla (veya daha 'kutsal' hedefler adına) bir takım 'putlar' (kurallar, yasalar, anayasalar, ölümsüz liderler vs.) icat etmekte, fakat bir süre sonra, bu putların, 'ihtiyaçlarına cevap vermediği'ni, çağın değiştiğini vs. ilan edip, onları tarihin çöplüğüne atmaktadırlar. Putu icat eden de, çöpe atan da beşerin kendisidir. Ve bu, tarih boyunca sıkça görülen bir tablo olmasına rağmen, beşer yine de aklını başına almamakta, aynı yanlışı sürdüre gelmektedir. Bugün dahi dünyanın bir çok ülkesinde bu gerçeğin örneklerine rastlamak mümkündür. BM yasalarına "self-determinasyon" ve "ülkelerin birbirlerinin içişlerine karışmayacağı" ilkelerin koyduran da küresel güçlerdir, daha sonra "özgürlük adına" veya "terörle savaş" vb. gerekçelerle, başka ülkelere askeri müdahalelerde bulunanlar da yine aynı küresel güçlerdir. Ülkedeki rejimin demokrasiyle idare olunduğu söyleyenler de aynı kişilerdir, daha sonra "siyasal üstünlüğün sayısal üstünlükten önemli olduğunu" söyleyenler de aynı kişilerdir. Elbette bir tartışma olduğunda, aslında uzlaşmaz olan bu iki söylemi meşrulaştıracak gerekçeler (yani başka 'putlar') bulmakta zorlanmamaktadırlar, ama görecek gözü olanlar, buradaki çifte standardı gayet net görebilmektedirler. Görmeyenler ise, görmek istemeyenlerdir. İşte siyasi mücadelelerde 'partizan' olarak adlandırılan tipleri, biraz da böyle görmek gerekmektedir. Onlar, 'partileri' adına her şeyi yapmayı meşru görürler. Önemli olan partilerinin (gruplarının, cemaatlerinin, klüplerinin vs.) çıkarları, partilerinin üstün gelmesidir. Değer de hakikat de, partileriyle özdeştir. Bu kişiler, asla 'ikna edilemezler'; zararlarından emin olmak ise, ancak 'tasfiye' edilmeleriyle mümkündür.
Bu konuyla bağlantılı olarak değinilmesi gereken son husus ise, egemenlerin kendi putlarını yediklerinin açıkça bilindiği ortamlarda hangi sahici mücadelenin verilebileceğinin sorgulanmasıdır. Ve yine bu tür ortamlarda bir 'hizmet' mücadelesi verilebileceğini savunanların da sorgulanmasıdır. Bilinmelidir ki, demokrasinin bir anlamda 'oyun' olması da, egemenlerin acıktıklarında kendi putlarını yemeleri de, hep kendi iktidar alanlarının korunması meselesiyle ilgilidir. Bu alana ilişkin ciddi bir 'tehdit' ortaya çıktığında, 'iktidar ilişkileri' devreye girer ve burada 'varolma' (ya da 'güvenlik') meselesi öncelikli hale gelir ve demokrasi söylemi artık iş görmez. Putlar da, rahatlıkla yenilebilir! Fakat eğer böyle bir tehlike yoksa, o zaman demokratik sistem, farklı toplumsal tabanların 'sözde' temsilcileri aracılığıyla işleyen bir düzenek olarak görev icra edebilir. Burada 'siyasi partiler' vardır ve bunlar, sistemin temellerini sorgulamayan programları vasıtasıyla ülkeyi idare etmeye talip olurlar. Bu anlamda da birbirlerinden farkları yoktur. İşte Türkiye'deki demokratik sistem içerisinde faaliyet gösteren partileri böyle görmek gerekir. Bu eğer böyle ise, bu partilerin 'hizmet' dedikleri şey de, esas itibarıyla, rejime hizmetten öte bir anlam taşımaz. Bu durumda, muhafazakar halk kitlelerini, hizmet amacıyla sistem içerisine girdikleri yönünde propaganda yaparak ikna edenlerin de, mevcut durumun devamındaki 'hayati' rolleri üzerinde durulmalıdır. Ve bu noktada şunlar söylenmelidir: gerektiğinde kendi putlarını yiyebilen egemenlerin düzeni, ancak geniş halk kitlelerinin sisteme kanalize edilmesiyle mümkündür. Batılı değerlerin savunuculuğunu yapan bu egemenlerin, halkla arası açık olduğu için, bu işi onlar yapamazlar. Bu görev, muhafazakar tabanı sisteme entegre edecek olan muhafazakar (veya sağ) partilere düşmektedir. Ve bu partiler de bu görevi layıkıyla icra etmektedirler. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan çifte standart örneklerine içerleyenler, asıl eleştirilerini bu kesime yönlendirmelidirler. Çünkü pratikte sistemin işleyişini bu partiler sağlamaktadır. Bir başka ifade ile, bu partiler olmasa, sistem ciddi manada 'meşruiyet' sorunu yaşar. O yüzden, cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde laik çevrelerin yürüttüğü hırçın politika, seçim sürecinde sürdürülmeyecektir. Hatta sistemin egemen güçleri, halkın geniş kesimlerinde oluşan 'mağduriyet' hissinin giderilmesi için, oyların sağ partilere gitmesini dahi içten içe isteyebileceklerdir. Çünkü bu süreçte vermek istedikleri mesajı topluma vermişlerdir; onun ötesinde oluşan hasarları gidermek için ise erken seçim iyi bir fırsattır!
*Bu yorum, 2 Mayıs tarihinde yazılmıştır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info