|

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve
“İktidarın Dayanılmaz Hafifliği”*
11.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde yaşanan ve ardından hükümetin öne
alınmış bir seçime gitme yönünde karar beyan etmesiyle yeni bir boyut
kazanan gelişmeler, Türkiye'deki siyasi sistemin yapısı, siyasal
partilerin bu sistem içindeki rolleri, demokrasinin mahiyeti ve iktidar
ilişkileri gibi önemli konularda pek çok ders çıkarılabilecek hususlar
taşımaktadır. Bu nedenle, süreç içerisindeki gelişmelerin dikkatli bir
şekilde takip edilmesi ve medyatik yorumların tuzağına düşülmeden,
hadisenin gösterdiği temel gerçekliklerin üzerinde durulması
gerekmektedir. Bu bağlamda, gelişmelerin ana boyutlarını tekrar
incelemek yararlı olacaktır.
Bilindiği gibi, 11. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, sadece siyasi
partilerin birbirleriyle rekabeti açısından değil, rejim açısından da
sorunlu geçeceği öteden beri tahmin ediliyordu. Çünkü mecliste çoğunluğu
elinde bulunduran AKP'nin, Cumhurbaşkanı'nı kendi partisinden seçme
konusunda şartları zorlamayı deneyeceği belliydi. Ve bu noktada Tayyib
Erdoğan'ın aday olma ihtimali ilk seçenek olarak ortada duruyordu. AKP,
aylar öncesinden başlattığı kamuoyu yoklamaları ve parti içi anketler
yoluyla, tabanının nabzını yokladı ve doğal olarak tabandan da
Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması yönünde mesajlar geldi. İşte bu noktada
önemli bir sorun ortaya çıkacaktı ve bu belliydi. Bu sorun, Tayyib
Erdoğan'ın eşinin 'türbanlı' olmasından kaynaklanacaktı. Her ne kadar
'bireysel tercih' olarak hemen hiç kimse bu duruma itiraz etmemesine
rağmen, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olması durumunda, Cumhuriyet'in
sembolik (fakat en üst) kurumunun 'imajı' ile ilgili bir sorun baş
gösterecekti. Çünkü bazı kız öğrencilerin üniversitelere alınmama
gerekçesi olan 'türban', bu kez rejimin en tepe kurumuna başka bir
yoldan girmiş olacaktı. Bu ise, laik kesimlerin bu konuda bugüne kadar
verdikleri mücadelenin bir şekilde yara almış olması anlamına gelecekti.
İşte bu nedenle, rejimin farklı kurumları bir kampanya başlatma kararı
aldılar ve 'sembolik' önemi olan bu konuyu öne çıkaran (ve fakat
arkasında siyasal hesaplar da bulunan) bir 'gerginlik' politikası
izlediler. Seçim sürecinin başlamasına birkaç gün kala, tartışmayı,
Genelkurmay Başkanı'nın 12 Nisan tarihli konuşması başlattı. Orgeneral
Yaşar Büyükanıt, basın toplantısında, yeni cumhurbaşkanının
Cumhuriyet'in değerlerine "sözde değil özde bağlı olması gerektiğini"
ifade etti. Aslında Büyükanıt'ın söylemi, hükümetin 'ılımlı' olarak
algılayabileceği şekilde ayarlanmıştı. Nitekim böyle de oldu. Hükümet,
bir anlamda ordunun konuya 'doğrudan' müdahil olmayacağı şeklinde bir
intibaya kapıldı. Bu konuşmanın hemen ardından, 13 Nisan'da,
Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademileri'nde bir konuşma yaptı ve
"Türkiye'de siyasal rejim, Cumhuriyet kurulduğundan beri, hiçbir dönemde
günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştır" diyerek,
cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik bir kampanyanın başlatılmış
olduğunun ilk açık işaretlerini verdi. Sezer'in açıklamasından 1 gün
sonra da bu kez laik ve sol kesimlerin organize ettiği Tandoğan mitingi
yapıldı. Bu mitingde, organizasyon komitesi adına yapılan konuşmalarda,
Tayyib Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olamayacağı ve bunun laik rejim için
ciddi bir sorun doğuracağı ifade edildi. Havanın gerildiği bu vasatta,
16 Nisan günü Meclis Başkanı Bülent Arınç: "Meclis bu kez dindar bir
cumhurbaşkanı seçecek" diyerek kampanyanın hız kazanmasına bir anlamda
yardım etmiş oldu. Bu arada, CHP'de süreci siyasi kanattan
destekliyordu. CHP, bazen kimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle de Tayyib
Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olamayacağını söylese de, girişimin özünde
'türbanlı eş' meselesinin yattığı açıktı. Önceleri "türban, başbakanın
ayıbını örtmeye yetmez" diyen Baykal, bu kez, türbanlı eşi olan bir
Cumhurbaşkanı'nın "rejim krizine neden olacağını" söyleyerek, tavrını
sertleştirdi. Arınç'ın konuşmasından bir gün sonra, partisinin grup
toplantısında, Erdoğan'a hitaben: "sakın ha Cumhuriyetle hesaplaşmak
için oraya çıkma!" şeklinde bir 'uyarı' da gönderen Baykal, bir yandan
sürecin siyasi kanadının liderliğini yürütürken, bir yandan da Tandoğan
mitinglerine dolaylı destek vererek, 'muhtemel' bir müdahalenin
partisine vereceği zararları önlemeye yönelik bir politika izliyordu.
Daha önce 'ılımlı' bir açıklama ile Erdoğan'ın adaylığına karşı
olmadığını ifade eden Tüsiad Başkanı Arzuhan Yalçındağ'ın, 17 Nisan'da:
"Bence Erdoğan aday olmayacak. Erken seçim zorunlu" şeklinde bir
açıklama yapması da, iş çevrelerinin gergin süreci 'dikkate aldıkları'nı
gösteriyordu.
Ve bütün bu gelişmeler üzerine, Erdoğan, cumhurbaşkanlığına niyeti
olmasına rağmen, kararından döndü. Adaylık sürecinin bitmesine bir hafta
kala da, aday olmayacağına dair işaretler vermeye başladı. "Kararımı
balıkçılar biliyor" diyerek, 'halk istediği için' başbakan olarak
kalacağı mesajını vermeye çalıştı. Ancak burada Erdoğan'ın önemli bir
karar vermesi gerekiyordu. Bütün sorun 'türban' konusu üzerinde
odaklandığı için ve kendisi de bu sorun nedeniyle aday olamadığı için,
ya seçimlerin yaklaştığı bir vasatta oy kaybını göze alıp Vecdi Gönül
gibi, nisbeten 'sorunsuz' addedilecek bir adayı öne sürecekti ya da
partide etkili olan ve yine eşi 'türbanlı' olan bir kişiyi aday olarak
gösterecekti. Erdoğan ikincisini tercih etti ve bir anlamda krizin
devamını getirecek bir karar alarak Abdullah Gül'ü 24 Nisan'daki grup
toplantısında AKP'nin cumhurbaşkanı adayı olarak ilan etti. Gül'ün
'ılımlı' kişiliği nedeniyle, CHP, adaya çok fazla itiraz etmedi ama bu
kez de seçim için toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiğini ifade
ederek, gerginlik politikasını sürdürdü. Meclis'teki ilk tur oylamada
Abdullah Gül için 361 oyun çıkması üzerine Anayasa Mahkemesi'ne başvuran
CHP, bir yandan da "eğer mahkeme oylamayı iptal etmezse çatışma çıkar"
diyerek, mahkeme üyelerini baskı altına almaya çalıştı. Bu arada, sürece
asıl müdahil olan ise Genelkurmay Başkanlığı oldu. Gül'ün adaylığının
açıklanmasından 3 gün sonra (meselenin özünde 'türban' konusunun
yattığını doğrularcasına) Genelkurmay Başkanlığı'nın resmi internet
sitesinde sert bir bildiri yayınlandı. "E-muhtıra" denilebilecek bu
bildiride laikliğin tehdit altında olduğu söylenerek, doğrudan
cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin bir 'tavır' ortaya konuldu.
Bildiride, laiklik konusundaki tartışmaların Türk Silahlı Kuvvetleri
tarafından endişe ile izlenmekte olduğu belirtildikten sonra: "Türk
Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin
savunucusudur" denilerek, doğrudan hükümeti hedef alan bir tutum
benimsendi. Bu bildiri, açıkça, siyasetin açıklanmış kurallarına
müdahale anlamına geliyordu ve siyasi partiler başta olmak üzere bütün
taraflar bu mesajı aldı. Fakat hükümet, kendinden farklı bir tavır
alacağını bekleyenleri şaşırtarak, e-muhtıraya karşı sert bir açıklama
yaptı. Bu da ortamın iyice gerilmesine neden oldu. Hükümet direneceği
yönünde işaretler verirken, nihayet Anayasa Mahkemesi, üzerindeki
baskılara dayanamadığından olsa gerek, CHP'nin talebi yönünde Meclis'te
yapılan ilk oylamayı iç tüzük ihlali olarak değerlendirip, ilk tur
seçimini iptal etti. İşte bu son hamle, artık mevcut meclis ile
cumhurbaşkanın seçilemeyeceğini gösteriyordu. Ve derhal erken seçim
tartışmaları başladı. AKP, bu noktada da bir inisiyatif ortaya koyarak,
ülkenin artık mümkün olan en kısa zamanda bir 'öne alınmış seçime'
gideceğini ilan etti.
Bu noktada, gelişmeleri doğru okuyabilmek için, neden bu noktaya
gelindiğine ilişkin bazı değerlendirmeler yapmak gerekmektedir. Bunların
başında da, Türkiye'nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce de, bir
seçim dönemine aslında fiilen girmiş olduğu hususu gelmektedir. Eğer bu
temel nokta yeterince anlaşılabilirse, cumhurbaşkanlığı sürecinde
yaşananlar da daha iyi değerlendirilebilecektir. Sürece daha dikkatli
bir gözle bakıldığında, AKP'nin, bir yandan gerginliğe meydan vermeyecek
bir politika izlerken, bir yandan da gerginliği besleyebilecek bazı
adımlar attığı görülebilecektir. Örneğin, cumhurbaşkanlığı adaylığına
eşi türbanlı bir kişinin gösterilmesinin ortamı gereceği bellidir.
AKP'nin bunu hesaplayamaması da düşünülemez. Peki bu hesap yapıldıysa,
niçin başı açık bir milletvekili cumhurbaşkanlığına aday
gösterilmemiştir? Bu sorunun cevabını, yaklaşan seçimlerde aramak
gerekir. Dikkat edilirse, AKP, bu süreçte eli güçlü olan taraftır. Bu
yüzden çok karta sahip bir oyuncu olarak, farklı seçenekleri, uygun
durumlara göre kullanabilme imkanı vardır. Aslında, bu politik taktiği,
kendini güçlü hisseden bütün devletlerde de görmek mümkündür. Örneğin
ABD, Ortadoğu politikalarında çok-değişkenli bir strateji izler. Bunu,
güçlü olduğu inancıyla yapar ve bugün desteklediği bir grubu veya
devleti yarın desteklemeyebilir. Öyle görünüyor ki, AKP de,
cumhurbaşkanlığı sürecinde benzeri bir politika izlemiştir. Bir yandan
cumhurbaşkanlığı seçimini, normal süreçleri izleyerek tamamlama siyaseti
güderken, öte yandan yaklaşan seçimleri dikkate alarak, gerginlik
üzerinden kazanımlar elde etmeyi amaçlayan bir strateji de izlemiştir.
Önce normal süreci izlemesinin de gayet makul bir nedeni vardır: çünkü
böylece ülkede düzene hakim olduğunu ve kontrolün kendi elinde olduğu
imajını verebilecektir. Eğer bu politika tutmazsa, işte o zaman devreye
'B Planı' girecek ve erken seçimi hedef alacak bir siyaset izlenecektir.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin hararetli yaşandığı bir aylık dönem
boyunca AKP'nin uygulamalarına bakıldığında, bu sonucu çıkarmak
mümkündür.
Gelinen son aşamada, AKP, kendini rahatlıkla 'mağdur' bir parti olarak
gösterebilecektir. Erken yapılacak bir seçimde AKP'nin oylarını
artıracağına kuşku yoktur. Bu sonucun, gerginlik politikası izleyen laik
kesimler tarafından öngörülebildiği ise şüphelidir. AKP'nin, Genelkurmay
bildirisine karşı 'dik' duruş sergilediği yönünde kamuoyuna verdiği
imajın oya tahvil olacağı bellidir. Ayrıca yürütülen kampanya sonucunda
bir 'mağduriyet'in söz konusu olduğu yönündeki intiba da kamuoyu
tarafından açık bir şekilde algılanmıştır. Bu nedenle, AKP'nin,
yapılacak bir erken (veya 'baskın') seçimin galibi çıkacağına kuşku
yoktur. Ordu, Anayasa Mahkemesi ve laik kesimlerin desteğini alan
CHP'nin ise, gergin ortam yüzünden oylarını artırabilme ihtimali olsa
da, bu konu da o derece kesin görünmemektedir. CHP'nin bu süreçte
izlediği siyaset, demokrasi kriterleri açısından kendisiyle çelişir bir
tablo sergilediğinden, belli düzeyde bir oy kaybı bile yaşayabilir. ANAP
ve Doğruyol Partisi'nin ise, cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kötü siyasi
performansları yüzünden, oy kaybına uğrayacakları bellidir. Partilerin
birleşme veya ittifak türü arayışları, oy oranlarında kısmi
değişikliklere neden olabilirse de, bunların, AKP'nin avantajlı
pozisyonunu değiştirmesi zordur.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: bütün bu
gerginlik politikasının amacı, eğer cumhurbaşkanının bir AKP'li olmasına
engel olmak ise, laik kesimler şimdilik bu amaçlarına ulaşmış
görünmektedirler. Fakat eğer amaç daha farklı ise (örneğin AKP'yi
yıpratmak ve yapılacak seçimlerde de önünü kesmek ise) bu durumda, laik
kesimlerin (ordu dahil) sürece müdahil olma yönündeki tavırları devam
edecektir. Burada ordunun tavrı önemlidir. Çünkü muhtıra vermiş bir
kurum olarak, bunun devamını getirmemesi durumunda, zorda kalacaktır.
Ancak eğer mevcut meclis, bir şekilde erken seçim kararı alırsa, bu
süreci kesintiye uğratmak da, başka bir açıdan orduya zarar verecektir.
Bu nedenle, önümüzdeki süreçte ordunun durumu kimi zorluklar
içermektedir. Ve bu haliyle de, Avrupa Birliği sürecini destekleyen
kesimlerin, kendisinden yeni 'tavizler' isteyebileceği bir pozisyon
içerisinde bulunmaktadır.
Bütün bu gelişmelerin gösterdiği gerçeklere gelince, işte asıl bu
konuların üzerinde durulmalıdır. Bunların ilki, iktidar ilişkileriyle
ilgilidir. Bilindiği gibi, her ülkedeki iktidar bloğu, rejimin temel
yapısıyla ilgili sorunlar çıktığında, egemenliklerini ihsas ettirici bir
takım icraatlarda bulunurlar. Örneğin Amerika'da 11 Eylül hadisesinden
sonra, güvenlik kaygıları öne çıkmış ve siyasi yapının en merkezi
meşrulaştırıcı kavramı olan 'özgürlük'ten bazı tavizler verilmesi normal
görülmüştür. Çünkü ikiz kulelerin yıkılması Amerikan ekonomisine
neredeyse hiç zarar verici bir etkide bulunmasa da, olayın 'sembolik'
önemi uzun vadede ciddi yaralar açacak özellikler taşıdığı için,
Amerikan iktidar bloğunun bu hadiseye karşı gösterdiği tepki sert
olmuştur. Türkiye'deki 'türban' tartışmaları veya cumhurbaşkanlığı
seçimi sürecinde yaşananlar da benzeri bir mahiyete sahiptir. Esasında
eşi 'türbanlı' bir cumhurbaşkanının sisteme somut hiçbir zararı
olmamasına (hatta sistemin kitleler nezdindeki meşruiyetine katkıda
bulunacağı belli olmasına) rağmen, 'türban'ın Çankaya köşkünün sınırları
içine girmesi, laik kesimin bugüne kadar izlediği politikanın bir
anlamda aşındırılmış olacağı yönünde 'sembolik' bir mana taşıyacağı
için, laik ve Kemalist kesimler sert bir tepki ortaya koymuşlardır. Bu
tepki aslında şuna işaret etmektedir: dini sembollerin siyasi alanda
daha çok görünür olması, bu kesimleri 'iktidar alanları'nın daraldığı
yönünde bir korkuya sevk etmektedir. Koparılan bütün yaygaranın altında
işte bu husus yatmaktadır. Çünkü meselenin esasında, türbanlı veya
tesettürlü olmak değil, türbanın veya tesettürün temsil ettiği siyasi
anlayışın bu iktidar alanına tehdit oluşturduğu düşüncesi bulunmaktadır.
İşte bu yüzden, laik ve Kemalist kesimler, türbanın toplumsal ve siyasal
alanda yaygınlaşmasından endişe duymaktadırlar. Yoksa türbanın temsil
ettiği düşüncenin bu alana dair bir talebinin olmadığı yönünde
'garanti'ler verilebilse, örneğin İslam'ın da Hıristiyanlığın geçirdiği
dönüşümün bir benzerini gösterebileceğine dair güçlü işaretler
alınabilse, laik ve Kemalist kesimlerin büyük çoğunluğu buna itiraz
etmeyecektir. Bu, Batı'da Protestanlık ile tecrübe edilmiş bir şeydir ve
Türkiye'deki iktidar eliti, bu garantiyi alabileceğini gördüğü anda,
türbanı veya tesettürü toplumsal ve hatta siyasal alanda serbest
bırakmaya razı olacaklar, hatta bunu isteyeceklerdir. Fakat onlar da
bilmektedirler ki, tesettürün temsil ettiği dinin, 'özü itibarıyla'
siyasi bir mahiyeti vardır ve bu gerçeklik, fırsat bulduğunda kendi
varlığını göstermek istemekte, hatta siyaset alanını kendisi belirlemeye
çalışmaktadır. Bütün sorun da buradan çıkmaktadır. Bu sorunu çözmek için
"demokrasi İslam'la bağdaşır" tarzı 'iğdiş edici' söylemler
yaygınlaştırılmaya çalışılmakta ve kısmen bu çabaların sonuçları da
alınmaktadır; ancak Müslümanlar arasında İslam'ın özü itibarıyla siyasal
talepleri olduğunu savunan bir kesim de sürekli var olagelmektedir. İşte
bu nedenle, laik kesimlerin 'İslam endişeleri' hiç bitmemektedir. Son
cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kuralsız, hırçın ve ilkesiz tavırlarının
altında da bu endişeleri yatmaktadır. Bu konuda en küçük bir tavizin
bile ilerde başlarına bela olacağı düşüncesiyle de, dini bir 'sembol'ün
siyasal alanda temsiline izin vermek istememektedirler. Kısacası, sorun,
türbanla ilgili değildir, bir 'iktidar' sorunudur. Bu krizden
çıkarılması gereken birinci sonuç budur.
İkincisi ise, Türkiye'deki siyasi sistemin işleyişi ile ilgilidir. Laik
ve Kemalist kesimler, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde izledikleri
gerginlik politikasından kısa vadede küçük bir siyasi çıkar elde etmiş
görünüyorlarsa da, 'ideolojik' alanda orta ve uzun vadede kayıpları
olduğu açıktır. Çünkü, kitleler, oyunun kuralına göre oynanmadığını;
bazılarının, mızıkçılık yaparak, baştan konan kuralları çiğnediğini
düşünmektedirler ve bu durum, rejim açısından sorun doğurucu
niteliktedir. Bu gelişmeler sonucunda, seçimler yoluyla iktidara gelen
partiler, tek başına hükümet kursalar, hatta yüzde olarak çok yüksek
rakamlarla meclis aritmetiğini oluştursalar bile, 'rejim'in, 'uygun
görmediği durumlarda' oyuna müdahil olabileceği konusunda bir kanaat
oluşmuştur. Bu ise, kitleleri demokratik süreçlere karşı soğutabilir.
Erken seçim, bu riski ortadan kaldırmak için bir çare olabilirse de,
kitlelerin zihninde yine de şu soru kalabilecektir: "yoksa bazı temel
sorunların çözümü için seçim de bir çözüm değil mi?!" Bu sorunun
özellikle AKP'nin tabanının zihnini kurcalayacağı bellidir. Fakat
sistemin partilerinin de sistem-içi aktörler olduğu gerçeğinden yola
çıkılırsa, AKP'nin yine 'seçim' yoluyla iktidara gelip kitlelere 'ümit
verme' siyasetini takip edeceği açıktır. Bu konuda başarılı olma şansı
da şu an itibarıyla yüksek görünmektedir. Çünkü AKP, bu süreçten
'mağdur' edilmiş parti pozisyonunda çıkmıştır. Fakat erken seçimler
sonucunda daha yüksek oy alarak Meclis sıralarını doldurmak dahi,
tabanının zihnindeki soruların bir kısmını izale edebilecekse de,
rejimin mahiyetine ve sistemin işleyişine ilişkin olanların bazılarını
da ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Çünkü kitleler, cumhurbaşkanlığı
seçimi ile birlikte, Meclis'teki sayısal çoğunluğun oranı ne olursa
olsun, 'bazı konularda' sayısal değil 'siyasal' çoğunluğun belirleyici
olduğu yönünde ciddi bir izlenim edinmişlerdir.
Üçüncü önemli konu ise, beşeri sistemlerin tabiatlarıyla ilgilidir.
Evrensel hükümler vaz ettikleri iddiasında bulunan bütün beşeri
sistemler, öyle ya da böyle zaaflarla malüldürler. Bu zaaflar, bu
sistemlerin kurucu felsefelerinde de olabilir, uygulama esnasında da
gözlemlenebilirler. Ancak daha önemli olanı, kuruluş aşamasındaki
zaaflardır ki, bu bağlamda 'üst hukuk normu' olması hasebiyle
Anayasaların özel bir yeri vardır. Beşeri siyasi yapıların bel kemiğini
oluşturan Anayasalar, o siyasi sistemin asli hüviyetini gösteren kurucu
metinlerdir. Devletlerin idari mekanizmaları, bu metinler doğrultusunda
oluşturulurlar. İşte bu noktada, Anayasaların yapıcılarının da 'beşer'
oldukları hususu üzerinde durulmalıdır. Elbette ki bütün Anayasa
yapıcıları, esas itibarıyla konunun ehli hukukçulardan oluşur. Fakat bu
hukukçular da son tahlilde, uzmanı oldukları konunun 'mutlak manada
hakimi' değildirler. Konunun hakimi olsalar bile, bu vukufiyetlerini
Anayasa metinlerine yansıtma noktasında 'kusursuz' değildirler. İşte bu
yüzden, anayasalar, önemli toplumsal veya siyasal sorunlar baş
gösterdiğinde, tartışmalı metinler haline gelirler. Özellikle de
partizanca mücadelenin kızıştığı dönemlerde, metinlerdeki harfler veya
noktalama işaretleri bile, tarafların kendi durdukları pozisyon
zaviyesinden değerlendirilirler. Burada tarafların partizanlığının
etkisi mutlaka vardır, ancak Anayasa metinlerini yazanların
'zaafları'nın da etkisi vardır. Çünkü hiçbir beşer, gelecekte ortaya
çıkabilecek sorunları tam manasıyla öngörebilecek mükemmeliyete sahip
değildir. Elbette tecrübelerden hareket ederek, metinlerde ortaya
çıkabilecek hataları azaltmak mümkündür, fakat son tahlilde, geleceği
kusursuz bir şekilde öngörebilmek beşer için mümkün değildir. Bu,
bilindiği gibi ancak gerçek bir 'ilah'ın gücü dahilinde olan bir
husustur. İşte cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan tartışmalara biraz da
bu gözle bakmak gerekmektedir. 1982 Anayasası'nın cumhurbaşkanlığı
seçimlerini ve erken seçimle ilgili süreçleri düzenleyen maddelerine
bakıldığında, böylesi bir beşeri zaafın sonucu olarak bazı tartışmaların
yaşandığı rahatlıkla görülebilecektir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
toplantı yeter sayısının 367 olup-olmadığı yönündeki tartışmada, kendi
alanlarının uzmanı olan hukukçuların tam olarak ikiye bölünmüş olmaları,
bu gerçeğin bir ifadesi olarak görülmelidir. Bu, sadece partizanca
tutumun bir sonucu değildir; bilakis Anayasa metnini yazanların, bugün
yaşanan tartışmaları, beşer olmaları hasebiyle 'kusursuz bir şekilde'
öngörememeleridir. Anayasa metnini hazırlayan hukukçuların yaptığı
açıklamalarda da, üçüncü ve dördüncü turlarda salt çoğunluğun yeterli
olması şartının, seçimi kolaylaştırmak için yasa metnine konulduğu
açıklanmış olmasına rağmen, açıktır ki, 1982 Anayasası'nı yapanlar, 11.
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan ve 'laiklik' kavramı etrafında
şekillenen gelişmeleri 'öngörememişlerdir.' Bu yüzden de, böylesi bir
kriz anında ortaya çıkabilecek duruma çözüm olacak şekilde yasa metnini
yazamamışlardır. Nihai kararı Anayasa Mahkemesi vermiştir ancak o da
sonuçta bir 'içtihat' kararıdır ve hukukçuların bütününü ikna etmeye de
yetmemiştir. Hatta Anayasa Mahkemesi'nin vardığı sonuç, kararın 'hukuki'
olmaktan çok, 'siyasi' olduğu yönündeki güçlü kanıyı daha da
beslemiştir. Burada belki şöyle bir itiraz yöneltilebilir: "beşeri zaaf,
bütün hukuk metinlerinde görülebilir; Müslüman devletlerde hazırlanan
kimi yasalarda da benzer sıkıntılar olabilir." Bu itirazın haklı olduğu
yönler olmakla birlikte, Anayasaların 'kurucu metinler' olmaları
hasebiyle, ayrı bir önemi olduğu unutulmamalıdır. İşte tam da burada,
'kurucu metin' hüviyetindeki yasaların, kusursuzluk özelliğindeki bir
'ilah' tarafından beyan edilmesinin önemi anlaşılmaktadır. Beşerin
bilgisi, asla bütün varlık alemine ilişkin kuralları kavrama konusunda
yeterli değildir. Üstelik bu bilginin, geleceği (veya gaybı) öngörme
gibi bir özelliği ise hiç yoktur. Bu nedenle beşer aklının yaptığı
'genelleştirmeler' daima tehlikelidir. Çünkü ihata edemediği alana
ilişkin hükümler vaz eden beşer aklının yanılacağı bellidir. Bu ise,
"bir şeyin ait olmadığı bir yere konulması" manasına gelir ki, sonucu
haksızlık (yani zulüm) demektir. İşte bu da "mülkün temelinin"
sarsılması sonucunu verir. Tarih boyunca kurulmuş olan (ve çok da güçlü
olan) bir çok uygarlığın, yıkım akıbetine uğramasının bir izahı da böyle
yapılabilir.
Bu bağlamda değinilmesi gereken bir diğer husus da, konunun partizanlık
meselesiyle de bağlantısının olduğudur. Partizanlık öyle bir şeydir ki,
kişi, kendi bulunduğu pozisyonu savunmak adına, hiçbir değeri tanımaz,
hatta kendi değerlerinden bile vazgeçebilir. Buna kimi zaman "çifte
standartlılık" da denilmektedir. Bu konuyu, en iyi resmeden örneklerden
biri, Hz. Ömer'in, Mekkeli müşriklerin bir uygulamasına ilişkin
ifadelerinde bulunmaktadır. Hz. Ömer'den nakledilen rivayete göre,
Mekkeli müşrikler önce "kendi elleriyle putları yaparlar, daha sonra da
karınları acıkınca onları yerlermiş." Rivayete göre, Hz. Ömer, Müslüman
olduktan sonra, bu olayı hatırladıkça kendi kendine gülermiş. Gerçekten
de beşerin düşebileceği durumu göstermesi açısından bu olayın gülünecek
yanı olmakla birlikte, beşerin bazı özelliklerini göstermesi açısından
bir hakikate işaret ettiği de unutulmamalıdır. O da kendi putunu kendisi
icat eden beşerin, daha sonra o puttan da vazgeçtiği gerçeğidir. İşte
bu, insanın 'nefsini ilah edinebildiği' gerçeğini göstermektedir. Evet,
insanlar, toplumsal yaşamı düzenleyecekleri iddiasıyla (veya daha
'kutsal' hedefler adına) bir takım 'putlar' (kurallar, yasalar,
anayasalar, ölümsüz liderler vs.) icat etmekte, fakat bir süre sonra, bu
putların, 'ihtiyaçlarına cevap vermediği'ni, çağın değiştiğini vs. ilan
edip, onları tarihin çöplüğüne atmaktadırlar. Putu icat eden de, çöpe
atan da beşerin kendisidir. Ve bu, tarih boyunca sıkça görülen bir tablo
olmasına rağmen, beşer yine de aklını başına almamakta, aynı yanlışı
sürdüre gelmektedir. Bugün dahi dünyanın bir çok ülkesinde bu gerçeğin
örneklerine rastlamak mümkündür. BM yasalarına "self-determinasyon" ve
"ülkelerin birbirlerinin içişlerine karışmayacağı" ilkelerin koyduran da
küresel güçlerdir, daha sonra "özgürlük adına" veya "terörle savaş" vb.
gerekçelerle, başka ülkelere askeri müdahalelerde bulunanlar da yine
aynı küresel güçlerdir. Ülkedeki rejimin demokrasiyle idare olunduğu
söyleyenler de aynı kişilerdir, daha sonra "siyasal üstünlüğün sayısal
üstünlükten önemli olduğunu" söyleyenler de aynı kişilerdir. Elbette bir
tartışma olduğunda, aslında uzlaşmaz olan bu iki söylemi meşrulaştıracak
gerekçeler (yani başka 'putlar') bulmakta zorlanmamaktadırlar, ama
görecek gözü olanlar, buradaki çifte standardı gayet net
görebilmektedirler. Görmeyenler ise, görmek istemeyenlerdir. İşte siyasi
mücadelelerde 'partizan' olarak adlandırılan tipleri, biraz da böyle
görmek gerekmektedir. Onlar, 'partileri' adına her şeyi yapmayı meşru
görürler. Önemli olan partilerinin (gruplarının, cemaatlerinin,
klüplerinin vs.) çıkarları, partilerinin üstün gelmesidir. Değer de
hakikat de, partileriyle özdeştir. Bu kişiler, asla 'ikna edilemezler';
zararlarından emin olmak ise, ancak 'tasfiye' edilmeleriyle mümkündür.
Bu konuyla bağlantılı olarak değinilmesi gereken son husus ise,
egemenlerin kendi putlarını yediklerinin açıkça bilindiği ortamlarda
hangi sahici mücadelenin verilebileceğinin sorgulanmasıdır. Ve yine bu
tür ortamlarda bir 'hizmet' mücadelesi verilebileceğini savunanların da
sorgulanmasıdır. Bilinmelidir ki, demokrasinin bir anlamda 'oyun' olması
da, egemenlerin acıktıklarında kendi putlarını yemeleri de, hep kendi
iktidar alanlarının korunması meselesiyle ilgilidir. Bu alana ilişkin
ciddi bir 'tehdit' ortaya çıktığında, 'iktidar ilişkileri' devreye girer
ve burada 'varolma' (ya da 'güvenlik') meselesi öncelikli hale gelir ve
demokrasi söylemi artık iş görmez. Putlar da, rahatlıkla yenilebilir!
Fakat eğer böyle bir tehlike yoksa, o zaman demokratik sistem, farklı
toplumsal tabanların 'sözde' temsilcileri aracılığıyla işleyen bir
düzenek olarak görev icra edebilir. Burada 'siyasi partiler' vardır ve
bunlar, sistemin temellerini sorgulamayan programları vasıtasıyla ülkeyi
idare etmeye talip olurlar. Bu anlamda da birbirlerinden farkları
yoktur. İşte Türkiye'deki demokratik sistem içerisinde faaliyet gösteren
partileri böyle görmek gerekir. Bu eğer böyle ise, bu partilerin
'hizmet' dedikleri şey de, esas itibarıyla, rejime hizmetten öte bir
anlam taşımaz. Bu durumda, muhafazakar halk kitlelerini, hizmet amacıyla
sistem içerisine girdikleri yönünde propaganda yaparak ikna edenlerin
de, mevcut durumun devamındaki 'hayati' rolleri üzerinde durulmalıdır.
Ve bu noktada şunlar söylenmelidir: gerektiğinde kendi putlarını
yiyebilen egemenlerin düzeni, ancak geniş halk kitlelerinin sisteme
kanalize edilmesiyle mümkündür. Batılı değerlerin savunuculuğunu yapan
bu egemenlerin, halkla arası açık olduğu için, bu işi onlar yapamazlar.
Bu görev, muhafazakar tabanı sisteme entegre edecek olan muhafazakar
(veya sağ) partilere düşmektedir. Ve bu partiler de bu görevi layıkıyla
icra etmektedirler. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan çifte standart
örneklerine içerleyenler, asıl eleştirilerini bu kesime
yönlendirmelidirler. Çünkü pratikte sistemin işleyişini bu partiler
sağlamaktadır. Bir başka ifade ile, bu partiler olmasa, sistem ciddi
manada 'meşruiyet' sorunu yaşar. O yüzden, cumhurbaşkanlığı seçimleri
sürecinde laik çevrelerin yürüttüğü hırçın politika, seçim sürecinde
sürdürülmeyecektir. Hatta sistemin egemen güçleri, halkın geniş
kesimlerinde oluşan 'mağduriyet' hissinin giderilmesi için, oyların sağ
partilere gitmesini dahi içten içe isteyebileceklerdir. Çünkü bu süreçte
vermek istedikleri mesajı topluma vermişlerdir; onun ötesinde oluşan
hasarları gidermek için ise erken seçim iyi bir fırsattır!
*Bu yorum, 2 Mayıs tarihinde yazılmıştır. |