|

12. Abant Konsili El-Ahram’da Toplandı
(Modernizmin Dayatılmayanı İyidir!)
Mehmed Durmuş
Geleneksel
'Abant konsili' toplantılarının, 12.si (yurt dışındaki dördüncü)
Mısır'ın başkenti Kahire'de 25-26 Şubat 2007 tarihlerinde
gerçekleştirildi. 'Türkiye-Mısır Söyleşileri-I, İslam, Batı ve
Modernleşme' başlığını taşıyan toplantı, el-Ahram Politik ve Stratejik
Araştırmalar Merkezi'nin işbirliğiyle, anılan merkezin kendi binasında
icra edildi. Proje Bilimsel Koordinatörlüğünü Prof. Dr. Mümtaz'er
Türköne ile Ali Bulaç'ın yaptığı toplantıda, 'Mısır ve Türkiye'nin
Modernleşme tecrübeleri', 'Türkiye'nin AB üyelik süreci', 'Modernleşme
ve sorunları' ve 'Bir Gelecek Perspektifi' gibi temel konular
tartışılmış. Abant'taki hoşgörü ve diyalog ortamı Mısırlı aydınları
hayran bırakmış. Takip edebildiğim kadarıyla Abant-Kahire'nin sonuç
bildirgesi yayınlanmadı.
Toplantıya iki ülkeden yaklaşık 200 aydının katıldığı bildirilmektedir.
Türkiye'den katılanlar arasında Mete Tunçay, Eser Karakaş, Beril
Dedeoğlu, Ali Bulaç, Tufan Buzpınar, Kenan Gürsoy, Mehmet Altan, Zafer
Toprak, Mümtaz'er Türköne, Kürşat Bumin, Tülin Bumin, Gökhan Çetinsaya,
Hüseyin Gülerce, Nevval Sevindi, Şahin Alpay, Bülent Aras, Suat
Yıldırım, Ümit Kardaş, İhsan Dağı, Yasin Aktay, Ali Erbaş, İbrahim
Oztürk, Mustafa Karaalioğlu, Murat Keskin, Alper Görmüş, Selçuk Tepeli,
Abdülhamit Bilici, Tayyar Şafak, Mehmet Ocaktan, Hadi Özışık, Suna
Vidinli, Fadime Özkan, Elif Şafak, Nagehan Elçi, Zafer Özcan, sanatçı
Bulut Aras ve CNN Türk'ten 5 N 1 K ekibi gibi isimler bulunmaktadır.
Mısır'dan ise Vahid Abdul Mecid, Hasan Ebu Talib, Nebil Abdul Fettah,
Cemal Beyyumî, İbrahim Beyyumî, Nadia Mustafa, Seyyid Yasin gibi isimler
katılmışlar.
Hükümeti tarafından desteklenen, yarı resmî [Eser Karakaş, çocukluğundan
beri bu 'yarı resmî' sıfatının ne olduğunu bir türlü anlamamış],
Mısır'ın en önemli düşünce merkezi El-Ahram, 1968'de, Cemal Abdünnasır
zamanında, ünlü bir gazeteci ve alim olan Muhammed Heykel tarafından
kurulmuş. el-Ahram'ın birçok yayını var ve en önemlisi de, bir milyon
tiraja sahip olduğu söylenen, aynı isimdeki gazetesidir.
Abant-Kahire'nin Amacı
Abant Platformu ilk defa, modernleşme kaderi Türkiye'ye çok
benzeyen, önemli bir 'İslâm Ülkesi'yle müşterek bir toplantı düzenledi.
Toplantının temel amacı, İslâm toplumları arasında, karşı karşıya
bulunulan sorunlar hakkında işbirliği ve ortak bir anlayış geliştirmek,
aydınlar arasında da güçlü ve sağlıklı kanallar kurmak olarak
açıklanmaktadır. Toplantının, modern çağda karşı karşıya bulunulan
'ortak sorunlar'a karşı, entelektüel bilgi birikimini paylaşmaya, sivil
aydın inisiyatifleri geliştirmeye zemin teşkil edeceği; demokrasi-insan
hakları ve hukukun üstünlüğü ile ifade edilen 'evrensel ortak
değerler'e; İslâm toplumlarının kültürel birikim ve zenginliklerini
ilave etmeyi amaçladığı ileri sürülmektedir. Abant-Kahire toplantısının
felsefi amaçlarının ne kadar seküler temellere yaslandığı ortadadır.
Toplantının ana başlığındaki üç önemli isimden biri İslam'dır fakat
İslam'a ilişkin derde deva bir tek cümle dahi olmadığı gibi, İslam
adının geçtiği yerlerde de, sadece modernleşmenin ve batı düşüncesinin
bir nesnesi olarak anılmaktadır.
Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kalıplar içine
doldurulan 'evrensel ortak değerler' şablonunun nasıl da, profan batı
medeniyetinin, insan fıtratına, insanın hayrına ve felahına aykırı bir
yığın cilalı zehirle dolu olduğunu, Müslüman halklar bittecrübe
bilmektedirler. Bu tecrübe elan Irak'ta, Afganistan'da ve Filistin'de
sıcak bir şekilde devam etmektedir. İçerisinde evrensel yegane Hak
Din'in alemşümûl değerlerinden bir tane bile yer almayan bu sözüm ona
'evrensel değerler' fetişizmine, İslam toplumlarının kültürel birikim ve
zenginlikleri ilave edilecekmiş! Doğrudur: Evrensel Allahsızlaştırma,
İslamsızlaştırma, ahlaksızlaştırma faaliyetlerine İslam dininin, diyalog
ve hoşgörü kültürüyle katkısı sağlanmak istenmektedir.
Abant toplantısında 11 Eylül saldırılarına da atıflar yapılmıştır. 11
Eylül saldırılarıyla hedeflenen en önemli şey, Müslüman kamuoylarına,
kendilerinin dinci-teröristler olduğunu, en azından bilinç altlarında
teröre karşı amansız bir meyil bulunduğunu, kan akıtma güdüsünün
dinlerinden kaynaklandığı zehabını benimsetmekti ve bu hedef,
işbirlikçi, uzlaşmacı, faydacı-çıkarcı makyavelist zümrelerin desteği
ile kolayca tutturuldu. Abant-Kahire'nin amaçlarından biri de, Dünyanın
oluşan yeni dengeleri içinde İslâm dini ile şiddeti iç içe gösterme
çabalarıyla mücadele etmekmiş. Toplantının Mısırlı partneri Ahram'dan
Abdülmün'im Said de, İslam dünyasının özellikle 11 Eylül saldırısı
sonrasında dinî terörün 'ocağı' olarak lanse edildiğini, buna karşı ise,
Müslümanlar'ın her türlü şiddete karşı ve barış yanlısı olduklarını
bütün dünyaya göstermeleri gerektiğini söylemiş.(1) Halbuki, asıl teröre
kurban gidenlerin Müslümanlar olduğunu, "Muhammed yaşasaydı onu ülkemden
kovardım" diyecek kadar korkusuzca terörist eğilimlerini açığa vuran
batılıların ideolojilerinin terörün ocağı olduğunu söylemek, hem bir
iz'an, hem de yürek istemektedir.
Abant-Kahire toplantısı, hem Türk heyetine, hem de Mısırlılara,
modernizmin en kötü mirası olarak, doğrudan kendi dilleriyle değil de,
İngilizce üzerinden anlaşmak durumunda olmalarının burukluğunu
hissettirmiş görünüyor. Aynı zamanda birçok katılımcı, Brüksel'den,
Paris'ten ziyade, Kahire'yle ve benzeri merkezlerle konuşulması gereken
pek çok şey olduğunu idrak etmiş görünmektedir. Bununla beraber, sırf
diyalog yapmayı başlı başına bir kazanım görmediğimiz, asıl önemli
olanın ne üzerine, ne amaçla ve hangi sahih niyetlerle diyalog yapmak
olduğuna inandığımız için, bu tür 'keşiflere' binaen de belli bir sevinç
duyduğumuzu da söyleyemeyiz.
Abant platformunun dönem başkanı Prof. Mete Tunçay, Nevval Sevindi'nin
dediği gibi, "uzun sakalıyla İslami bir görüntü" vermesinin yanlış
anlaşılmasını istememiş olmalı ki, açış konuşmasında, mümin olmadığını
vurgulaması, Abantçıların 'bağımsız aydın tavrını' açıklayıcı ve
platformun özgür yapısına uygun bulunmuş. İbrahim Beyyumî, bu girişimin
arkasındaki ismin Fethullah Gülen olduğunu öğrendiğini, platformun
başkanlığını yapan ismin ise mümin olmadığını, ama değerli bir
akademisyen olduğunu gördüğünü, bu özelliğinin, platformu farklı ve
değerli kılarken, İslam'ın da önemli bir yanını gösterdiğini ifade etmiş
ve bu yüzden Fethullah Gülen'e teşekkür etmiş.(2) Belli ki Beyyumî
adındaki zat da henüz, Abant'ın başkanının ateist olmasıyla, onursal
başkanının 'mü'min' olması arasında bir fark gözetilmediğini anlamamış…
Abantçıların belli bir kanadını, Batı'nın mutlak üstünlüğüne tam
anlamıyla inananlar oluşturmaktadır. Prof. Mehmet Altan, Mısır halkını
tanıtırken şöyle diyor: "Modernizme.. Batı'ya... haşin bir öfke var..
Mısır'da Hüsnü Mübarek'e laf etmek pek kimsenin haddi değil, ama tüm
batı alemine kıyasıya sövmek neredeyse farz... Batı'nın en azından
demokrasi açısından daha ileri bir noktada olduğunu bile kabul etmek
istemeyen tonla yoksul ve mazlum insan var..."(3) Bu Abantçı profesör,
bunca olan-bitenden sonra, Kahireli'nin, Bağdatlı'nın, Kabilli'nin hala
batıya hayran olmasını bekliyor. Esasında bunda da şaşırtıcı bir durum
yok, zira ele değen değnek, saman çuvalına değmek mesabesindeymiş…
Elbette Mısırlı'nın ve bütün Müslüman halkların batıya öfkesi
bitmeyecek, artarak devam edecek. Şu var ki, bu öfke, batılının
seviyesinde değil, müslümana yaraşır biçimde, İslam'ın emir ve nehiyleri
çerçevesinde olmalı; en önemlisi de, bilinçli, ilkeli, bütüncül olmalı,
konjonktürel olmamalıdır. Bir de şurası önemlidir: 'Mısırlı'nın öfkesi,
sadece batıya değil, içlerindeki batı uşaklarına da olmalı, hatta ilk
önce kendilerinden işe başlamalılar ve Allah'ın ipine sarılarak,
Allah'ın razı olduğu hayat tarzının dışında kendilerine hayat tarzı
dayatan bütün kafirlere karşı öfke duymalıdırlar.
Modernizm ve Eleştirileri
Kahire toplantısının temel eksenini modernizm oluşturuyordu. Mehmet
Altan modernizmi, "insanın doğaya egemen olma mücadelesi... Bunun
süreci."(4) diye tanımlamaktadır. Aslında bu tanımı, "insanın Tanrı'ya
egemen olma mücadelesi; bunun süreci" diye ilerletmek de mümkündür.
Modernizmin özünde, kendini kâdir-i mutlak zanneden sekülarist insanın,
tanrılaşmaya çalışan çabaları yatmaktadır. Modern batı uygarlığı her
şeye, Tanrı’ya da meydan okumaktadır.
Modernizmin basit manada bir alet-edevat kullanımı olmadığı malumdur.
Abant'a katılan kimi bilim adamları, modernizmi doğuran Batı
medeniyetinin Greko-Romen ve Yahudi-Hıristiyan kökleri, Reformasyon
sonrasında yaşanan gelişmeler, Avrupa sömürgeciliği ve yeni kıtaların
keşfi, kapitalizmin ortaya çıkışı, ulus-devlet gibi unsurlara dikkat
çekmekte; özgürlük ve rasyonalite kavramlarının modernitenin iki kurucu
unsuru olduğunu belirtmektedirler.(5) Özgürlük ve rasyonalite
kavramlarını anlamadan modernizmi anlamak mümkün değildir. Özgürlük
kavramı insanı, her türlü (geleneksel) bağdan (anlam verme iddiasında
bulunan geleneğin sınırlarından -İbrahim Kalın) özgür kılmayı
hedeflemektedir. İnsan tanrısal olduğu ileri sürülen bağlardan da
tamamen kurtulduğu zaman, modern manada özgürlük gerçekleşmiş demektir.
Bu da hümanizmayı doğurmaktadır. Hümanizm, insanı tanrısal konuma
yücelten modern bir bakış açısıdır. Mehmet Altan, işin içine 'din
ekseni' girip te, hayata 'din ekseninden' bakınca, insanlık [hümanizm]
kavramının güme gittiğinden yakınıyor!(6) Haklı bir yakınma!
"Rasyonalite de geleneğin belirlediği muhtevadan (yani anlam ve değer
kategorilerinden) bağımsız olarak ele alınır... Ahlak, estetik, inanç
gibi değerler rasyonalitenin belirlediği verimlilik ilkesine göre
tanımlanır. Bu şekilde tanımlanan amaca götürmeyen her şey, irrasyonel
sayılır ve reddedilir." (İbrahim Kalın).
Modernizmin asla onsuz olmadığı kurucu unsurlardan biri de şüphesiz
kadın konusudur. Abant platformu başından beri, kadını özgürleştirme
konusunda, üzerine düşeni fazlasıyla yaptı ve bir nevi 'islamcı
feminizm'in oluşmasında 'önemli' katkılar sağladı. Vakfın onursal
başkanının, başörtüsünü füruattan sayması, bu sürecin önemli bir
basamağı idi. Gazeteci Nevval Sevindi, iki günlük Abant-Kahire'de,
konuşmacı bir kadının olmadığından ve kimsenin kadınla modernizmi,
Batı'yı ve İslam'ı ilişkilendirmediğinden şikayetçi idi.(7)
Abantçılar arasında modernizm konusunda farklı kanaatler bulunmaktadır.
Farklı bakış açılarının en belirgin bir tarafını Ali Bulaç temsil
etmektedir. Bulaç, modernizmin batıya özgü olduğunu ve batı dışında
(alternatif) bir modernizmin olamayacağını ileri sürmektedir. Bulaç,
modernleşmenin mimarı Batılılardır ve değişimin dinamiklerini onlar
belirlemekte; Türkiye ve Mısır gibi ülkeler entelektüelleri, bilim
adamları ve iktidar elitleri sadece modernliği tüketmektedirler
demektedir. Bulaç, "Biz, modern süreçlerin gelişmesinde ham
maddelerimizden ve pazar olma özelliklerimizden başka herhangi bir katkı
sağlamış değiliz" demektedir.(8) Bu sözler kanaatimce tamamen doğru
olmakla birlikte, sanırım, ham madde ve pazar katkımızın ötesinde, daha
önemli bir katkımız var ki o da, modernizmin yegane panzehiri olan
İslam'ın temel değerlerine sırt çevirmemiz ve İslam'ı modernizmle
uzlaştırma, ılımlılaştırma çabalarına girişmemizdir. İslam'ın siyaset
dilini yirmibeş yıldır sivil toplum, Medine vesikası, özgürlükler ve
demokrasi adına törpüleyen 'müslümanların', modern süreçlerin
gelişiminden sızlanmaya hakları olmasa gerektir.
Ali Bulaç, modernleşmeyi ve Batı'yı eleştirip, liberalizmin en ince
totalitarizm olduğunu söyleyince, salonun tamamından alkış, liberal
çizgideki İhsan Dağı'dan ise itiraz almış.(9) Bulaç'la Mehmet Altan
arasında da ciddi tartışmalar yaşanmış. Mehmet Altan, İslam kültürünün
Hıristiyan kültürüne göre bebeklik konumunda olduğunu ve Müslüman
dünyasının yeterince modernleşememesinin kestirmeden cevabının,
teknoloji üretememesi olduğunu iddia etmektedir.(10) Ali Bulaç, Altan'ın
kullandığı kriterlerin "bilimsel birikim, teknolojik üstünlük ve tabiat
üzerinde egemenlik kurmak"tan ibaret olduğunu biliyoruz diyor ve
ekliyor: "İşe bakın ki, tam bu sırada İngiliz gazetesi The Independent,
"Müslüman mimarların binaları süslemek için 500 sene önce kullandığı
geometrik şekilleri Batılı bilim adamlarının yeni keşfettiklerini
yazdı."(11) Bulaç eleştirilerine devam ediyor ve şöyle diyor: "Modernlik
dediğimiz büyük olay basit bir 'bilgi ve teknoloji transferi' veya bir
'değişim'den ibaret değildir. Eğer Müslümanların önünü tıkayan sorunu ve
modernite ile olan ilişkisini basit bir 'bilgi/teknoloji transferi'ne
veya salt bir 'değişim süreci'ne indirgersek, bu, bizim modernliği
hiçbir şeklide anlamadığımızı gösterir. Önüne konan 'şebek
maskaralığı'nı 'toplumun içtenlikle katıldığı değişim ve modernleşme
süreci' olarak görenlere kafesteki oyunlarında başarılar dilemekten
başka elimizden başka şey gelmez. Benim kanaatim ve gözlemim şu ki,
modernliği kendi anlam çerçevesinde doğru anlayan çok az entelektüel
bulunuyor. …Bu bilinç yaralı ve yara çok derin."(12)
Ali Bulaç, gerek Türk gerekse Mısır modernleşmesinin Saray eliti
tarafından, toplumun görüşü alınmadan başlatıldığını, baskıcı ve
otoriter olduğunu, oysa ki değişimin toplumun kendisi tarafından arzu
edilmesi gerektiğini ortaya atıyor. Bulaç'a, Selçuk Üniversitesinden
Prof. Dr. Yasin Aktay itiraz ediyor ve Bulaç'ın iddiasının aksine,
Türkiye'de modernleşmenin dış baskılarla değil, yönetici elitin tercihi
ile gönüllü olarak başladığını ileri sürüyor.(13) Aktay'a göre Türkiye
ve Mısır'da modernleşme Batılılar'ın dayatması sonucu değil, devletin
bekası ve çağın şartlarına ayak uydurmak için başlatılmıştır. Aktay,
Türkiye modernleşmesinin, sadece batılı teknikleri ve kurumları almakla
kalmayıp, batılı ideolojik değerleri ve gündelik hayat tarzı ve
kültürünü de olduğu gibi ithal ettiğini ifade etmiştir. Yasin Aktay'ın
ifade ettiği gibi, Türkiye'de ve Mısır'da modernizm devletin bekası için
halk tarafından değil, yine devleti yönetenler tarafından benimsendiğine
göre, Ali Bulaç'ın tezine dolaylı destek vermiş olmakta değil midir?
Yasin Aktay, "Modernleşmenin işgal yoluyla girdiği batı-dışı yerlerde
modernlik sözcüğüne dair her şeyin kötü çağrışımlara konu olmasından
doğal bir şey olamaz"(14) derken, modernizmin neden kötü görüldüğüne
dair bir gerçeğe işaret etmektedir. Abant başkanı Mete Tunçay da, dinî
grupların olduğu gibi, modernleştiriciler tarafından da topluma birtakım
zorlamaların dayatıldığına dikkat çekmiştir.
Günümüzde ise artık modernleşmenin motor gücünü, devletle beraber, hatta
devletten önce, 'halkın sesi' olarak görebileceğimiz birtakım sivil
toplum örgütleri üstlenmiş vaziyettedir. Üstelik de, 'yönetici elit'in
dayatmalarına her zaman soğuk bakan halk, adı 'sivil' olan örgütler
tarafından kolayca yanıltılmakta, modernizmi içine sindirmektedir. İşte
Abant platformu (Konsili) de bu manada çok önemli bir misyonu yerine
getirmektedir. Kahire'de 'İslam, Batı ve modernleşme'yi tartışan fikir
adamları, gazeteciler ve akademisyenlerin konuşmalarından, halkın
değerlerini dikkate almayan modernleşme çabalarının başarıya
ulaşamayacağı vurgusu çıkıyor.(15) Bunun siyasî hayatta tezahürü şöyle
oluyor: Dünya çapında halkı Müslüman ülkeler olarak tanımlanan ülkelerde
siyaset kontrollü bir biçimde, halka daha 'yakın' duran, dinî renkleri
ağır basan kadrolara teslim ediliyor. Sivil toplum örgütleri ile de iyi
bir dayanışma yapan bu kadrolar, modernleşmeyi ağrısız ve sancısız bir
biçimde yürütmeye çaba gösteriyorlar. Kısacası, İran tipi devrimci
(radikal) İslam'ın önüne Suudi tipi, dalgakıran vazifesi görecek
mistik/nurcu/gelenekçi/ılımlı İslamlar konulmak istenmektedir. Hikayenin
özeti bundan ibarettir.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa'yla (1805) birlikte başlatılan Mısır
modernleşmesini, Mısır'lı Vahid Abdülmecid başarısız olarak niteliyor ve
sentez gerçekleştirilmediğini, sadece binaların modernleştiğini ama,
kültürün, zihniyetin modernleşmediğini söylüyor.(16) Ahram Politik ve
Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Abdul Mun'im Said ve Başkan
Yardımcısı Vahid Abdulmecid gibi Arap entelektüeller, İslam dünyasının
Batılılaşma adına her şeyi kabul etmek gibi bir zorunluluğu olmadığını,
modernleşmenin -tıpkı Türk modelinde olduğu gibi- halkı incitmeden ve
zor kullanmadan yapılması gerektiğini ifade etmektedirler.(17) Kur'an'ın
gölgesinde bir hayat öneren Seyyid Kutub'u idam eden Mısır'ın 'yönetici
elitleri' de mutlaka değişim geçirmişlerdir ve bundan böyle, kimseyi
idam etmeden, bunun içinse, idam edilecek Seyyid Kutub'lar
yetiştirmeden, yetişmesine olanak tanımadan, diyalogla, hoşgörüyle bu
sentezin oluşturulacağını, kültürün ve zihniyetin modernleştirilmesinin
mümkün olduğunu anlamıştırlar.
Türkiye-AB İlişkileri ve Türk Modeli
Abant-Kahire, ikinci günün ilk oturumunda 'Türkiye'nin AB Üyelik
Süreci'ni ve bunun İslam dünyası üzerindeki etkilerini tartışmış.
Mısırlı gazeteci, bilim adamı ve entelektüellerin, Türkiye'nin Avrupa
birliği tecrübesinden çok etkilendikleri, heyecan duydukları ve büyük
umutlar bekledikleri anlaşılmaktadır.(18) Arap aydınların Türkiye'nin
AB'ne üyeliğine ilişkin umutlarını, "modernleşme dışarıdan/jakobence
olmasın, biz kendimiz bunu en iyi şekilde yaparız" şeklinde yorumlamak
mümkündür. Halkın değerlerini dikkate almayan modernleşme çabalarının
başarıya ulaşamayacağı vurgulanırken, AB üyesi bir Türkiye'nin İslam
dünyasına model olabileceğine dikkat çekilmesi,(19) modernleşmenin
sadece biçimine itiraz edildiğini göstermektedir.
Toplantıda Türkiye'nin model oluşuna ilişkin yoğun bir kanaat hasıl
olmuştur. Kahire Üniversitesi Öğretim Üyesi İbrahim Beyyumî Arap-İsrail
sorununun çözümünde Türkiye'nin aktif rol oynayabileceğini ve AB'yi
yönlendirebileceğini; Türkiye'nin çabalarıyla büyük bir ivme kazanan
medeniyetler arası diyaloğun üyelikle birlikte daha da kökleşeceğini;
Avrupa'nın sırt çevirmesi halinde Türkiye'nin Doğu'ya yöneleceğini
kaydetmiş; demokratik bir Türkiye'nin bölge ülkelerinde demokrasinin
gelişmesini hızlandırabileceğini ve din-devlet ilişkilerinin
düzelmesinde AB üyesi bir Türkiye'nin etkin bir rol oynayabileceğini
ileri sürmüş.(20) Mısır'lı emekli büyükelçi Cemal Beyyumî'nin de aynı
kanaatlere katıldığı anlaşılmaktadır.(21)
Arap aydınlar, Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde İslam âleminin sesi
olacağına inanıyorlar. Arap ülkelerinde (anayasal olarak) laiklik
olmamakla birlikte, İslamcılara karşı ağır baskılar bulunduğunu ve bu
konuda da AB üyesi Türkiye'nin örnekliğinin tarihî bir dönüm noktası
olacağı umudunu taşımaktadırlar.(22) Öyle görünüyor ki, kılavuzu, AB
üyesi bir Türkiye olan Arap entelektüellerin başları hiçbir zaman
beladan kurtulmayacaktır… Halbuki 'din karşıtlığı', 'din düşmanlığı'
sadece laikliği anayasaya koymakla olmamaktadır. AB'ne girmiş bir
Türkiye'nin din düşmanlığı politikalarından tamamen kurtulacağını tıpkı
Araplar gibi, pek çok Türk 'aydını' da zannetmekte ve halkı da o şekilde
şartlandırmaktadırlar.
Bu hususa, Türkiye'nin önündeki yegane kalkınma modelinin AB üyeliği
olduğunu ileri süren, Türkiye'nin geleceğini kayıtsız ve şartsız AB'de
gören ve Türkiye'nin üye olmasıyla, istikrarlı Müslüman ülke olarak
Ortadoğu'ya çok büyük huzur ve demokrasi getireceğine inanan(23) Prof.
Eser Karakaş da Kahire'de dikkat çekmiştir. Karakaş diyor ki, 1990'dan
sonra halk arasında AB'ye destek artarken, daha önce destek veren
elitler karşı çıkmaya başlamışlardır. Halkın verdiği desteğin
artmasındaki en önemli unsur ise, daha önce devletten dayak yiyenlerin
AB'yi umut olarak görmesidir.(24) Bu anlamda Arap aklı ile Türk halk
aklı arasında bir farklılık göze çarpmamaktadır.
Başörtüsü
Abant-Kahire'nin ikinci gününde Avrupa Birliği yanı sıra bir de
başörtüsü tartışmaları etkili oluyor. Gazeteci Nevval Sevindi'nin kadın
hakları konusunda Mısır'ın ne tür adımlar atacağı yönündeki sorusuna,
oturum başkanı Prof. İbrahim Bayyumî tepkiyle cevap veriyor ve Mısır'da
da, Türkiye'de de kadınların Meclis'e girebildiklerini ama Türkiye'de
başörtülü vekillerin Meclis'ten atılmalarını, Türkiye'nin büyük bir
ayıbı(!) olarak Türk delegelerin yüzüne çarpıyor! Fakat Prof. Beyyumî
olaya sadece bir kadın hakkı ihlali açısından yaklaşmaktadır. Bu haliyle
de, ortalama bir 'milli görüşçü' zihniyetini yansıtmaktadır. Eğer bu
tartışmanın vasatı İslam olsaydı, Müslüman bir kadının Meclis'e
girmesinin mi, yoksa Meclis'ten atılıp atılmamasının mı Müslümanın daha
hayrına olduğu müzakere edilecekti.
Bu esnada, Türkiye'de başörtüsü sorunu sebebiyle üniversiteye devam
edemeyen genç bir el-Ezher öğrencisi, AB sürecinde kendi sorunlarının
aşılıp aşılmayacağını sorması üzerine 'küçük çaplı' bir tartışma
yaşanmış. Konuşmacılardan Zaman gazetesi yazarı Şahin Alpay bunun hem
dini özgürlük, hem temel haklar, hem de öğrenim özgürlüklerinin ihlali
olduğunu, Türkiye'de maalesef laiklik uygulamasının, Diyanet örneğinde
olduğu gibi devletin inançlara müdahalesi şeklinde tezahür ettiğini
ifade etmiş. Eser Karakaş ise, bunun din özgürlüğünün ihlali değil,
temel hak ve özgürlüklerin ihlali şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini
söylemiş. Hasılı neresinden bakarsanız bakın, Abantçılar tarafından
Türkiye'deki 'başörtüsü yasağı', tamamen insan hakları bağlamında
eleştiri konusu yapılmaktadır. Başörtüsünün 'tesettür' adı altında ve
tamamen Allah'ın emri bir ibadet olarak tartışılması, tabi ki Abant gibi
konsillerin harcı değildir.
Abant toplantılarını 'konsil' olarak nitelendirmedeki isabetliliğimizi
gösteren en önemli tartışmalardan biri 'başörtüsü' (tesettür) konusudur.
İslamî bir ibadet oluşu üzerine hiç kimsenin hiçbir laf geveleyemediği
tesettür meselesi ne zaman açılsa, Abantçıların zor durumda kaldıkları
gözden kaçmamaktadır. Bu konuda neredeyse diller lâl olmaktadır.
Sonuç olarak görülmektedir ki, 12. kez toplanan Abant konsili, siyasal
İslam'ı frenlemek, çelme takmak, önüne barikatlar oluşturmak misyonuyla
Türkiye'de ve Dünya çapında icra-ı faaliyet yapmaya devam etmektedir.
13. ABANT TOPLANTISI
12. Abant toplantısının henüz mürekkebi kurumamıştı ki, Mart ayının
ortalarında 13. Abant toplantısı icra edildi. 17-18 Mart 2007 tarihinde
İstanbul Grand Cevahir Otel'de gerçekleştirilen ve iki gün süren 13.
Abant toplantısının başlığı, "Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel
Boyutlarıyla Alevilik" idi. Yani Abant Konsili şimdi de, Alevilik
konusunu -kendi ifadesiyle- masaya yatırmıştı.
Abant-Alevilik toplantısına akademik ve entelektüel çevre ile Alevi
toplumunun temsilcilerinden 45 katılımcı/müzakereci ve yaklaşık 100
gözlemci katılmış. Toplantıdan, bir kişinin haricinde herkesin memnun
ayrıldığı rivayet edilmektedir.
Abant Platformu Başkanı Mete Tunçay, açılışta yaptığı konuşmada,
Fethullah Gülen'in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı'nın, platforma lojistik destek vermenin ötesinde bir rolünün
olmadığını, "müminlerle mümin olmayanların bir arada demokratik,
özgürlükçü ve hoşgörülü bir çaba harcadıklarını" söylemesi üzerine, bazı
Alevi katılımcılar, alınganlık göstererek, "mümin olmayanlar"la
kendilerinin kastedildiği zehabına kapılmışlar ve tepki vermişler. Fakat
gerek açık sözlü başkan, gerekse Konsil'in asîl üyeleri, bu ifadeyle
Mete Tunçay'ın kendisini kastettiğini belirtmek suretiyle ortamı
yatıştırmışlar.(26)
Abant platformu, bütün tartışma konularında olduğu gibi, Alevilik
meselesini de net olarak, demokrasi zemininde tartışmakta, demokrasiyi
referans almakta; olaya, "insan temel hak ve özgürlükleri" gibi, seküler
paradigma bağlamında yaklaşmaktadır. DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın bu
doğrultudaki sözüne Abantçılar tam olarak katılmaktadırlar. Abant'ın
genel sekreteri, "Abant Toplantısı'nda sıkça vurgulandığı gibi, bizim
her türlü sorunumuzun çözümü demokrasi zemininde mümkündür" demektedir.
Kuşkusuz, düşünce konularının tamamı gibi, Alevilik olayına da
Müslümanlar olarak, hakim paradigma ve mevcut kitlelerin hatırı
açısından bakmamamız gerekir. Aksi durum bizi İslam'la ayrı noktaya
savurur. Tasavvuf kültürüne ne zaviyeden bakıyorsak, Aleviliğe de aynı
zaviyeden (Kur'an zaviyesi) bakmamız zorunludur. Zira Allah'ın hatırı,
başka her türlü hatırın fevkindedir. Demokratik, özgürlükçü, insan hak
ve hürriyetleri gibi seküler tabular adına, İslam akîdesi ile
bağdaşmayan hiçbir kültürü, dinî/mezhebî geleneği meşrulaştırmak
kimsenin görevi olamaz. Şüphesiz mutedil aleviler vardır; hiçbir zümreyi
genellemeci yaklaşımlarla toptan mahkum etmek belki doğru değildir.
Lakin, 'Ali' sevgisini sevgi ve dinî bir bağlılığın sembolü olmaktan
çıkartıp, bir kült ve hatta Tanrılaştırma düzeyine çıkartan anlayışlar
İslam'ın neresine yerleştirilebilir? Zaten, Aleviliğin sadece "Hz.
Ali'yi sevmek"ten ibaret olmadığını, konunun 'uzman'ları da açıkça ifade
etmektedir: "Kesinlikle… Sünnilerin bunu görmesi lazım. Bugünkü bazı
Alevi aydınları da tarihte etiyle kemiğiyle yaşamış Hz Ali'nin
Aleviliğin Ali'si olmadığını biliyorlar."(27)
"Tarihte etiyle kemiğiyle yaşamış Hz Ali" 'sevgisi'nin bile, çok yüksek
olmayan duvarını aşınca insanın şirke düşmesi sıradan bir işken, Ali'yi
adeta Hristiyanların teslisi gibi, yeni bir teslise malzeme yapmak,
elbette demokratik zeminlerde ve temel insan hakları bağlamında yer
edinebilir ama, İslam'da edinemez. Alevî-Bektâşî geleneğindeki
"Hak-Muhammed-Ali" söylemi (Osman Eğri), Aleviliğin temel belirleyicisi
ve bu haliyle Alevilik, "İslam dininin Anadolu topraklarındaki yorumu"
sayılmaktadır. (Niyazi Öktem). "Hz. Muhammed'in miraca çıkarken Hz.
Aliye rastladığı, ona yüzük verdiği ve 40'lar Meclisi gibi
menkıbelere(28) rağmen, Aleviliği 'İslam dışı' saymak kimin haddine,
değil mi?...
Değerlendirme Metni
13. Abant toplantısı (Abant-Alevilik), toplantı sonunda bir
değerlendirme metni yayınladı. Bu metinde, Aleviliğin ne olduğuna
ilişkin önemli tespitler yer almaktadır.
10 Maddelik değerlendirme metninin 1. maddesinde, Aleviliğe ilişkin
bilgi eksikliklerinin bir an önce giderilmesi; hem bu mirastan daha
geniş çapta yararlanılması hem de bu yapıya mensup kimselerin haklı
taleplerinin sağlıklı çözümlere kavuşturulması, ülkedeki sosyal barışın
pekiştirilmesi açısından zaruret olarak görülmektedir. Bilindiği üzere
Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevi-Bektaşi geleneğine ait 17 temel eseri
yayınlama kararı aldı ve ilk üç kitap son derece kaliteli bir teknikle
basıldı ve toplantıya iştirak edenlere birer takım hediye edildi. Hemen
belirtmekte fayda var, bu tür kitapların yayını, 'ılımlı İslam'
projesine gayet iyi gider. Çünkü Yesevî-Bektaşî geleneği, 'Türk
İslamı'nın temelidir. Temel olmadan, bina ilerlemez…
2. Madde, Aleviliğin kökenini vuzuha kavuşturmakta ve şöyle denmektedir:
"Alevîlik, tarihî kökleri itibariyle X. yüzyıldan itibaren İslam'ı kabul
etmeye başlayan konar-göçer oymakların, bu yeni dini önceki bazı inanç
ve gelenekleriyle, bir biçimde bağdaştırdığı sosyo-kültürel bir yapı
olup, XI. ve XIV. yüzyıllarda Anadolu'ya taşınmış, XV. yüzyılda
Safevilik'le birlikte oniki İmam Şiiliği'ne ait bazı kavramları kendi
kültürel dokusuna adapte ederek almış, XVII. Yüzyılın ikinci yarısına
kadar Osmanlı merkezi yapısına fiili muhalefette bulunmuş, daha sonra
içe kapanarak varlığını devam ettirmiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşunda diğer kesimler gibi aktif rol oynamış ve bugüne kadar
varlığını sürdürmüştür."
3. Maddede, Alevîliğin baştan beri İslam'ı bir kimlik olarak
benimsediği, önceki bazı anlayış ve geleneklerini İslamî bir çerçeveye
oturtma gayreti içinde olduğu belirtilmekte; 4. maddede Alevîlik
tümüyle, itikadî tartışmalara bağlı olarak ortaya çıkan bir yapı
olmadığı için, kendine has sistemli bir teoloji kurma konumunda
olmadığı, İslam'ın inanç konularını içinden geldiği tarihi sürece
paralel bir nitelikte algılayıp yorumladığı ifade edilmektedir.
5. maddede Alevîliğin, doğup geliştiği ve ulaştığı coğrafi mekânlardaki
kimi anlayış ve uygulamaların tesirine maruz kalarak "senkretik"(29) bir
niteliğe bürünmüş olduğu, ama ana unsurun, belirleyici öğenin İslam
olduğu ileri sürülmektedir. 'Önceki inançlar'a vurgu yapan yahut,
İslam'ın belirleyiciliğini göz ardı eden yaklaşım ve çıkışlara ise tepki
gösterildiği ifade edilmektedir.
6. Maddede "Alevîlik İslam'dır. Hz. Muhammed Ali yolunun Kırklar
meclisinde olgunlaştığı ve Oniki imamlarla devam eden, İmam Cafer-i
Sadık'ın akıl ölçüsünü rehber olarak alan, Horasan erenlerinin
himmetleriyle Anadolu'ya gelen, Hz. Pir'le ve ulu ozanlarımızın
nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır" şeklindeki tarif ve tespitlerin
gözardı edilmemesi ihtar edilmektedir. Ayrıca bu maddede, Alevilikle
tasavvufu buluşturan insan-ı kâmil kavramına vurgu yapılması, Aleviliğin
'kökleri' bakımından dikkate değerdir. Aynı maddede, mürşit, pir,
rehber, 4 kapı-40 makam gibi kavramlara da yer verilmekte, "inancımızın
uygulandığı mekân cemevidir" denmektedir. Türk Alevîliğinin
şekillenmesinde saz ve semahın hayati önem taşıyan unsurlar olduğu ve bu
unsurların Türk halk ve tasavvuf müziği ile Türk folkloruna çok önemli
katkılarda bulunduğu gözardı edilmemelidir denirken (10. madde),
Alevîliğin müstakil bir din yahut itikadi, fıkhi ve siyasî nitelikli bir
mezhep olmayıp, İslam kimliği içinde batini ve mistik bir karakter arz
ettiğinin def'aten vurgulanması (7. Madde), değerlendirme metninin
dikkat çeken temalarıdır.
Şüphesiz Alevilik konusunu değerlendirmek başlı başına bir tartışmadır.
Lakin, birtakım modern salon-konsiller işte bu örnekte görüldüğü gibi,
ele aldıkları bütün meseleleri, İslam açısından değil, demokratik
tabular açısından 'masaya yatırıp', sadece hoşgörü, diyalog, uzlaşma
gibi pansumanlarla tekrar kaldırmaktadırlar. Bu alandaki edimlerin
tamamında, ele alınan düşünce, gelenek ve pratikler, mevcut siyasî, dinî
ve bilgisel konumu ne ise, yine o hal üzere bırakılmakta, sadece
"birbirimizi nasıl da kötü anlamışız!" mealli ağlamaklı bir hoşgörü
edebiyatı yapılarak, tartışılan konunun taraftarlarına olağanüstü bir
tabasbus sergilenerek, mesele çözüme kavuşturulmaktadır. Kısacası, belki
geçmişinde bir zamanlar bir şekilde bulunmuş olan gelenekten dolayı
pişmanlık; 'öteki' olarak adlandırılmaya müsait her yapıdan özür dileme;
'İslam'ın engin hoşgörüsü'ne sığdırılmayan hiçbir itikad, düşünce ve
siyasî yorum, İslam kapsamına alınmadık hiçbir hetorodoks zümre
bırakmama… İşte, modern konsillerin misyonu bundan ibarettir.
Kur'an'ın 'kelime-i tayyib' meseline ters düşen bir çabayla karşı
karşıyayız.
DİPNOTLAR
1-Erhan Başyurt, Piramidin Gölgesinde Abant Platformu, Bugün,
26.02.2007.
2-Abdülhamit Bilici, Arap Aydından Gülen'e Teşekkür, Zaman, 28.02.2007.
3-Mehmet Altan, İslam, Batı ve Demokratikleşme, Star, 27.02.2007.
4-Mehmet Altan, İslam, Batı ve Demokratikleşme, Star, 27.02.2007.
5-İbrahim Kalın, Modernizm Krizi Aşılabilir mi?, Zaman, 03.03.2007.
6-Mehmet Altan, İslam, Batı ve Demokratikleşme, Star, 27.02.2007.
7-Nevval Sevindi, Kahire'de Modernizm, Zaman, 27.02.2007.
8-İslam Eliti Tüketen Konumda, Yeni Şafak, 26.02.2007.
9-Abdülhamit Bilici, Mısırlı'nın Kanı, Türk'ün Evi, Zaman, 26.02.2007.
10-Mehmet Altan, İslam, Batı ve Demokratikleşme, Star, 27.02.2007.
11 -Ali Bulaç, Derin Yara, Zaman, 03.03.2007.
12 -Ali Bulaç, Derin Yara, Zaman, 03.03.2007.
13 -Erhan Başyurt, Piramidin Gölgesinde Abant Platformu, Bugün,
26.02.2007; İslam Eliti Tüketen Konumda, Yeni Şafak, 26.02.2007.
14 -Yasin Aktay, Abant Platformu Kahire'de, Yeni Şafak, 26.02.2007.
15-Cumali Önal, Halkı Dikkate Almayan Modernleşme Başarılı Olamaz,
Zaman, 26.02.2007.
16-Nevval Sevindi, Kahire'de Modernizm, Zaman, 27.02.2007.
17-Cumali Önal, Halkı Dikkate Almayan Modernleşme Başarılı Olamaz,
Zaman, 26.02.2007.
18-Nevval Sevindi, Kahire'de Modernizm, Zaman, 27.02.2007.
19-Cumali Önal, Abant Platformu Mısır'da Yeni Kapılar Açtı, Zaman,
28.02.2007.
20-Cumali Önal, AB Üyesi Türkiye İslam Dünyasına Model Olabilir, Zaman,
27.02.2007.
21-Erhan Başyurt, Tahsilli Cehalet, Bugün, 27.02.2007.
22 -Hüseyin Gülerce, Kahire'de Abant Heyecanı, Zaman, 01.03.2007.
23-Erhan Başyurt, Tahsilli Cehalet, Bugün, 27.02.2007.
24-Cumali Önal, AB Üyesi Türkiye İslam Dünyasına Model Olabilir, Zaman,
27.02.2007.
25-Erhan Başyurt, Tahsilli Cehalet, Bugün, 27.02.2007.
26-Hüseyin Gülerce, Abant-Alevilik, Zaman, 22.03 2007.
27-Ahmet Yaşar Ocak, (Mehmet Gündem'in Röportajı), Yeni Şafak,
19.03.2007.
28-Niyazi Öktem, (Fadime Özkan'ın Röportajı), Star, 20.03.2007.
29-Senkretizm: "Birbirinden ayrı düşünce, inanış veya öğretileri
kaynaştırmaya çalışan felsefe sistemi." (TDK Türkçe sözlük). |