Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 340 | Nisan  2007

                   

 

 


                           

Söylem ve Duruş

Hüseyin Alan

İslamcılık düşüncesi ve hareketi, geçen yüzyılda ortaya çıkmış, soylu ve onurlu bir toplumsal çıkıştır. Bu, geçmiş on yıllar boyunca bir büyük ideoloji, bir başka yaşam biçimi ve daha iyi bir gelecek vaadidir. Bu çıkışın benzerlerine ve geçmişe kıyasla önemli ve ayırıcı özellikleri vardır: Dine dayalıdır, sahihlik arayışındadır, kitap ve sünnete dönüş çabasındadır. Dünyaya dair farklı bir bakış açısı ve stratejisi ile birlikte, uzun yılların anlayışından hem çok farklıdır hem de dayandığı kaide olarak daha sağlamdır. Yol kazalarına, bir takım hasarlara rağmen çağı doğru okumak, ümmeti kuşatan şartları doğru tahlil etmek ve tarihsel sapmalardan kurtulmak çabaları da bu nedenle ve diğerleri ile hesaplaşmak amacıyla yapılmıştır. Bu vasıflar, onları daha adil ve kendine özgü yeni bir toplum inşası hedefine yöneltmiştir.
Hicretten bu yana Medineler'de ve galipler arasında yaşayan ümmetin, dini telakkisinde meydana gelen hasar ve bozulmalar, giderek içerden çürümeyi ve nihayet topluca çöküşü getirmiştir. Kaidenin zayıflaması neticesinde, önce düşüncenin sonra da duruşun sahihliğini yitirmesi sonucunda, ümmetin ilk kez Mekke şartlarına düşmesi ve siyasal çözülmeye uğraması, bu durumu tetikleyen en önemli sebeptir.
Bu nedenle ortaya yeni çıkan İslamcılığın, dikkat çekip gündem belirlediği, gönüller fethedip kitleleri yönlendirdiği devrelerde; dünyanın mevcut haline, idari-sosyal yapısına ve işleyişine karşılık olarak bir umut ışığı ve yeni bir 'dini dünya' kurma girişimi olarak belirmesi, onu orijinal kılar. Kitabi söylem, peygamberi duruş ve oradan hareketle üretilen strateji, topluluklara yeniden hatırlatılıyor, siyasi olarak ümmetin dirliği ve birliğine dair çağrılar ve yapılanmalar gerçekleştiriliyordu. Bunun içindir ki hedef, mevcut durumu aşarak, mevcudu esasından reddederek yeni ama kendisine özgü bir dünya kurmaktır. İşte bu nedenler, onları, eleştirdiği mahallî/global sistem karşısında acze düşürmeyecek, şikâyetçi olma pozisyonunda tutmayacaktır. Bu orijinalliktir ki söylem ve duruş itibarı ile İslamcılık, bir tepki hareketi değildir. Yine bu iddiaları ve talepleridir ki, doğal olarak onları belirli bölgelerde ciddi başarılara koştururken, uluslararası güç dengelerinde de yeni hesaplaşmalara sokacaktır.
Hint alt kıtasında, İslam devleti olma niyetiyle kurulan Pakistan, nice sonra İslami hareketlerden devlet olma nimetini elde eden İran ve askeri yöntemle de olsa devlet olan Sudan, bu çabaların büyük kazanımları olarak anılabilir. Buna rağmen ulus-devlet durağında demirleyen bu tecrübe, ümmet bütünlüğüne giden bir siyaset yerine, ulus-toplumu üretmekle malul olacaktır. Mısır, Ürdün, Tunus, Cezayir ve Türkiye'deki hareketlenmeler, zaman içinde, sistem tarafından entegrasyona uğratılarak yol kazasına maruz kalmıştır. Filistin ve Afganistan benzeri, kuşatılmış/işgal altındaki canlılık ve direnişler, çoğu kere şartların ve gruplar arası uyuşmazlıkların kıskacında kalmışlardır ve yapılan yanlış ittifaklar da, bu hareketin zaaflar hanesine kaydedilecektir.
Her şeye rağmen İslami hareketlerin, bulundukları bölgelerde muhalefeti ve kurtuluşu temsil ettikleri, fikri önderliği koruduklarında kuşku yoktur. Canlılığın sürmesi, iddiaların nesillere taşınarak devam ettirilmesi, söylem ve duruştaki sahihlikle doğrudan bağlantılıdır. Çağdaş tecrübeler ve çalışmaların yönü, ikinci-üçüncü kuşakta, bazen usul bazen de teknik hatalarla boğuşmaya devam etmektedir. Bu nedenle, kimileri içe kapanıklığın zafiyeti sonucu bölgesinin iktidarları tarafından malul bırakılırken, kimileri de ümmet bağının gücünü ve önemini kavramakta zorlanmış ve başka ittifaklarda varlığını korumayı hesaplamıştır.
Çağdaş hareketlerin ümmete kazandırdığı tecrübeler sonrası, siyasal-ekonomik-askeri ittifakların ya da bloklaşmaların, dolayısı ile toplumların varlıklarını tehlikeye atan sürecin, yanlış bir ideolojik tercih sonucu olduğu açıkça belli olmuştur. Müslüman coğrafyada var olan zayıf ve uzlaşmış gruplara tanınan imkânların, onların siyasi bağlantılarının, kurumsal üyeliklerinin topluca aleyhine işlediğini, bunun da iddialardan vazgeçmekle ancak mümkün olduğunu, ödenen yüklü faturalar gösterdi. İlaveten, bölgesel şartların önemi göz ardı edilmemekle birlikte, lokal kurtuluş projelerinin derde deva olmadığı ya da kuşatılarak yönlendirildiği, ancak ağır bedeller karşılığında öğrenilebilmiştir.
Ne yandan bakılırsa bakılsın; öncüllerimize kıyasla bu yeni durum, nesillerimizin dikkatini ve enerjisini başka hedeflere yönlendirirken, aynı zamanda zihinlerin değişimini sağlamakta, kaynakların yağmalanması ve değerlerin aşağılanması ile sonuçlanmaktadır.
Bugün Müslüman coğrafyanın her yerinde elde edilen iktidar merkezlerinin, grupların tecrübi temaslarının, sosyal-kültürel belirleyicilik ve ekonomik güçlülük gibi göze batan görece başarılarının, sahici iddialara karşılık düşmediği görülmektedir. İşte elde edilen bu mevziler ve kısmi başarılar, kimilerini zafer sarhoşluğuna sokarken, aslında onların sistemle uyuşma zaaflarını ve değişimini de gölgelemektedir.
Öte yandan küreselliğin cazibesinde ortaya sürülen alan kapma kaygısı ve hak arama itirazları, bu kanalla kimilerini sisteme doğrudan bağlarken, orada bireyselleşme ve özgürleşme taleplerini de meşrulaştırmaktadır. Bu değerlerle iddiaların dillendirilmesi, onların içerden mücadele alanlarına yönlendirilmesini ve kendi taleplerinden vazgeçmelerini doğuran sonuçlar olarak da görülebilir. Nihayet, seküler zihni, o kalıbın ürettiği değerleri transfer ederek dini telakkisini bozanlar, çıkar-temelli ilişkiler kuran basit kişilikler üretmeye de mecbur kalacaklardır...
Buna rağmen bu görece mevzilenmeler, geçmiş iddiaların ve vaatlerin, o uğurda koşturan salihlerin çalışmalarının sonucunda devşirilen ürünler olarak anılmalı ama bu duruma hayıflanmalıdır da...
Bu tarz bir zihinsel kodlama değişimine uğrayan 'İslamcı', kendi kavramlarını ve değerlerini değiştirerek mevcutta bir yer tutmayı başarı saymakta ama bunda da bir beis görmemektedir. Böylece onun söylemi ve duracağı yeni yer; nostaljik serzenişler, olup bitenlerden yakınmalar ve sistem içinde hapsolmuş protest bir hareketin savunuculuğudur. Bu durumda; kimileri elde edilen görece kazanımları hanesine kaydederek muhafazakâr/sağcı bir çizgide buluşacakken, mevcudu aşamayan kimileri de, 'taliban'laşmaya mahkûm olacaklardır.
Uzlaşmayı temel tercih olarak belirlemiş, dolayısı ile sistemden nemalanarak sistemle bütünleşenler, sıradan muhafazakâr bir grubun mensubu olmak zorunda kalacaklardır. Bu gibiler giderek çoğalmaya da başlamışlardır. Küreselleşme süreci ile baş gösteren ekonomik ilişkilerin, ekonominin kendine has kuralları sonucu bu kitleyi daha da bozduğu söylenebilir. Ortalama eğitim seviyesinin yüksekliği, geçmişte edinilen birikimler ve bunun sonucunda varılan yerel yönetim ittifaklarının yapılmasına kadar, kaybedilenleri bir düşünelim: Parçalı iktidarın verdiği imkânlarla elde edilen kent rantları, teşvikler, bürokraside kadrolaşma; onların yaşam alanlarında geniş imkânlar bulması ile neticelenmektedir. Bu durum aslında sistemin onlara sunduğu küçük rüşvetlerdir. Sistemin tanıdığı bu imkânlara fit olanlar, sonunda İslamcılığını ve değer yargılarını tamamıyla değiştiren bir sürecin esiri olmaktan kurtulamayanlardır ve zaten kurtulamamışlardır.
Bu aşamadan sonra geçmiş muhalefetin rantını yiyenler, özü gitmiş-cürufu kalmış 'İslamcılar', mutedil bir çizgiye gelerek kazanımlarını korumaya yönelecek ve nihayet sistem de onları bu halleri ile kabul edecektir. Bu bir uzlaşma/bitiş noktasıdır ama anlamı ise gayet açıktır; sistemin ona verdiği rüşvetle sekülerleşip, yaşam alanlarını genişleten ve rahatlatan 'İslamcılar', artık kendileri olmaktan vazgeçerek, dünyasını mamur edip diğer dünyalıların arasına katılacaklardır.
Bunlar, bunun bedeli olarak ahirette nasıl bir karşılık bulacaklarını hesap dışı tutmuş olabilirler. Fakat ürettikleri ve yaydıkları fesadın altında kalacakları kesindir.
Bu noktada, mevcudu aşamayan ve ancak şikâyetçi olarak konum belirleyen diğerleri; sermaye sahibi, yerel iktidarlar ve bürokratik ranttan istifade edenlerin tam tersine, samimi ve saf kalarak 'taliban'laşma tehlikesi ile yüz yüze kalacaklardır. Protestocu, şikâyetçi ve tepkisel olma pozisyondan kurtulmadıkları, dinginliği ve sahihliği de ıskaladıkları için, teröre alet edilmeleri daha da kolaylaşacaktır. Bunlar; neo-liberalizmin yeni sınıflaşmasında ve yeni denkleminde yer tutmayı reddedecekleri için çatışma üretecek alanlara çekilebilecek olanlardır. Böylece 'yeryüzünün lanetlileri'(!) safında yer alacak olan bu samimi grup da 'öteki'leştirilerek, nihayetinde yaşama alanları daraltılarak dışlanacaklardır. Bu hal köşeye sıkıştırılan kedi misali gibidir. Bilindiği gibi; ehlileşmeyen ve toplumsal büyük gövdede yer almayan 'lanetliler'(!), eski uygulamanın tersine, çağdaş değerlerin karşısında durdukları var sayılarak 'terörist' ve 'yok edilmesi gereken düşman' tarafında görülmektedir.
Bu sıkıcı değerlendirmeleri, bugünkü fotoğrafı doğru okuyabilmek ve günümüz 'İslamcı'sının çizgisini anlayabilmek amacıyla yapmaya çalıştık. Özetleyecek olursak; günümüz 'İslamcı'sında ve gövdede iki tür zafiyet vardır: ilki, temel iddialarından vazgeçmiş, mevcudu aşmak yerine mevcudu veri kabul ederek uzlaşmaya rıza göstermiş bir çizgidir. Bu duruşun bugünden de belli olan akıbeti, sistem tarafından meşruiyeti tanınmış toplumsal ana gövdenin, muhafazakar/sağcı cenahında yer tutmaktır. O sınıfta yer tutmanın maliyeti, gelecekte büyük politikalar üretmek yerine, dâhil olduğu grup içinde, temsil edilme rekabetine tutuşarak yok olmaktır. İkinci grup 'İslamcı'nın yolculuğu ise, protest duruşu itibarı ile sağlıklı bir akıbete doğru seyretmeyecektir. Samimiyet açısından diğerlerinden daha seviyeli ve onurludurlar. Mesele sadece samimi olmakla çözülecek bir mesele olmadığı için, doğru bir söylem ve sahih bir duruşu ıskalamaktadır. Dolayısı ile sistem içinde şikâyetçi pozisyon alan bu duruş, onları 'öteki' olmaktan kurtaramayacak ve yaşam alanları daraltılan diğerleri ile beraber, 'düşman' kodlaması ile etkisiz kılınacaklardır...
O halde ne yapılmalı?
Bu durumda, sağlıklı bir söylem ve duruşu üretmenin yolu bellidir; bir yandan sahihlik arayışını sürdürürken, diğer yandan geçmiş sahih birikimle buluşmak ve ona çağdaş katkıları sağlamak başlangıç olarak esastır. Tecrübelerin ve kazanımların, ufukta doğru yol alınmasına hem enerji vereceği, hem de ışık tutacağı, doğruluğu test edilmiş genel bir yargı olarak hatırlanmalı. Burada, kitabi söylem ve münzel olana teslimiyet, peygamberi strateji ve rehberliği doğru kavramanın temel kaide olduğunu akılda tutalım. Bu kaideden hareketle geliştirilecek bir perspektif, yeni ama kendine has bir dünya inşası iddiasını, doğal olarak kendi içinde taşıyacaktır. İşte bu mevcudu aşmak ve özgün olana talip olmaktır.
Entelektüel derinlik, tefekkür dünyamızın zenginliği, iddiaların arkasında durabilecek salih bir kişilik, bu iddia taşıyıcılarının azığı ve diriliği olacaktır. Modern olana teslimiyetin getirdiği acziyet karşısında; modernden hareketle geleneği eleştirmek ne kadar yanlış ise, modern olana toptan karşı durarak, onun karşısında mağlup olmuş geleneğe sığınmak da, o kadar yanlıştır. Her iki durumda da, ya bir tepkisellik ya da esası gözden kaçırmak gibi bir eksiklik söz konusudur.
Kendi kaidemizi, esasımızı, söylem ve duruşumuzu sahihleştirmek gibi bir derdimiz, kaygımız olmalı. Yapıp ettiklerimizin, yapılması gerekenler olup-olmadığı konusunda, sahihlik testi yapacak kadar cesareti kuşanmalıyız ki, kendimize olan güvenimiz tazelensin. Kitabi öğretiye teslimiyet, peygamberi örnekliğe sadakat ve sahihliğe bağlı söylem ve duruşlar, ayaklarımızın kaymasını önleyecek yegâne dayanağımızdır. Niyetlerimizi ıslah ederek salih bir kişilik oluşturmak, dünya hayatındaki varlık gerekçemize uygun düşecek ve bizi ahirette de mutlu kılacaktır.
Sisteme gelince; onun temel ideolojisi ve ona bağlı her türden değer yargıları kutsalın reddine, rasyonel aklın yol göstericiliğine, çıkarlarının esiri bir birey ve toplum kurgusuna dayalıdır. Seküler bir düşünüşle kurgulanan toplumsal hayat, her bakımdan haksız bir üstünlüğe ve çıkar ilişkileri üzerine oturur. Bu kurgu acımasız bir rekabeti, kuralsız ve ahlaksız bir mücadeleyi dayatır. Bu mücadele ve yer kapma rekabeti, dini değerleri alt-üst ederek değiştirecek ve yeni anlayışa uygun bir 'din' üretimine kapı açacaktır. Aslında olan bitenin ve mevcudun özlü açıklaması da budur.
Bu çağdaş yaşamın, toplumsal hayatın, birbirinin kurdunu üreten öğretinin dışında kalarak, dünya nimetlerine bir başka gözle bakıp insanlığa hakkı ve adaleti temsil ederek, iyiliği ve güzelliği yeniden canlandırarak, ahireti hatırlatacak olan insan nesli, yalnızca Müslümanlardır. Adaletin her düzeyde temsilcisi, itirazın her düzeyde esaslısı böyle bir iddianın sahiplerine yakışır bir duruştur. Söylemini sahici bir duruşla canlandıran, toplum içinde toplum üreten ve kendi kaideleri üzerinde durabilenler, çağının rehberleri ve şehitleri olanlardır.
Unutulmamalıdır ki; peygamberler, geldikleri toplumların bir parçası olmadılar. Toplumlarının yapıp ettikleri ile oyalanmadılar. Bir taraftan hakkı hatırlatıp doğru yolu gösterirken, diğer taftan da sistemin kaidelerine ilişkin esaslı itirazlarını dillendirdiler. Bu arada kendilerine uyanlarla birlikte, hayırlı bir topluluğu da oluşturarak, kendi yollarında yürüyüşlerini sürdürdüler. Yine onlar, hiçbir zaman mevcudu onaylayarak orada bir yer edinme kolaycılığına girmediler ve acze düşüp teslimiyete de asla soyunmadılar.
Öyleyse iddia sahipleri, modernizmin ürettiklerini içselleştirerek, zihinsel tasarımı atlayıp kavramlarını ithal ederek kendilerini ifade edemezler. Önlerine açılmış kulvarlarda koşarak yarışçılığa soyunamazlar ya da sistemin kendi ihtiyacı kadar eleştirisine kalkışarak meşruiyet sağlayamazlar. Bu tarz bir çıkış, yarışı baştan kaybetmek, iddiadan vazgeçmekle neticelenecek akim bir kalkıştır.
Kendi yarışına soyunanlara, kendi değerleri ile yürüyüşe çıkanlara, iddialarının ardında duranlara, hadi bakalım kolay gelsin!...

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...