|

Söylem ve Duruş
Hüseyin Alan
İslamcılık
düşüncesi ve hareketi, geçen yüzyılda ortaya çıkmış, soylu ve onurlu bir
toplumsal çıkıştır. Bu, geçmiş on yıllar boyunca bir büyük ideoloji, bir
başka yaşam biçimi ve daha iyi bir gelecek vaadidir. Bu çıkışın
benzerlerine ve geçmişe kıyasla önemli ve ayırıcı özellikleri vardır:
Dine dayalıdır, sahihlik arayışındadır, kitap ve sünnete dönüş
çabasındadır. Dünyaya dair farklı bir bakış açısı ve stratejisi ile
birlikte, uzun yılların anlayışından hem çok farklıdır hem de dayandığı
kaide olarak daha sağlamdır. Yol kazalarına, bir takım hasarlara rağmen
çağı doğru okumak, ümmeti kuşatan şartları doğru tahlil etmek ve
tarihsel sapmalardan kurtulmak çabaları da bu nedenle ve diğerleri ile
hesaplaşmak amacıyla yapılmıştır. Bu vasıflar, onları daha adil ve
kendine özgü yeni bir toplum inşası hedefine yöneltmiştir.
Hicretten bu yana Medineler'de ve galipler arasında yaşayan ümmetin,
dini telakkisinde meydana gelen hasar ve bozulmalar, giderek içerden
çürümeyi ve nihayet topluca çöküşü getirmiştir. Kaidenin zayıflaması
neticesinde, önce düşüncenin sonra da duruşun sahihliğini yitirmesi
sonucunda, ümmetin ilk kez Mekke şartlarına düşmesi ve siyasal çözülmeye
uğraması, bu durumu tetikleyen en önemli sebeptir.
Bu nedenle ortaya yeni çıkan İslamcılığın, dikkat çekip gündem
belirlediği, gönüller fethedip kitleleri yönlendirdiği devrelerde;
dünyanın mevcut haline, idari-sosyal yapısına ve işleyişine karşılık
olarak bir umut ışığı ve yeni bir 'dini dünya' kurma girişimi olarak
belirmesi, onu orijinal kılar. Kitabi söylem, peygamberi duruş ve oradan
hareketle üretilen strateji, topluluklara yeniden hatırlatılıyor, siyasi
olarak ümmetin dirliği ve birliğine dair çağrılar ve yapılanmalar
gerçekleştiriliyordu. Bunun içindir ki hedef, mevcut durumu aşarak,
mevcudu esasından reddederek yeni ama kendisine özgü bir dünya
kurmaktır. İşte bu nedenler, onları, eleştirdiği mahallî/global sistem
karşısında acze düşürmeyecek, şikâyetçi olma pozisyonunda tutmayacaktır.
Bu orijinalliktir ki söylem ve duruş itibarı ile İslamcılık, bir tepki
hareketi değildir. Yine bu iddiaları ve talepleridir ki, doğal olarak
onları belirli bölgelerde ciddi başarılara koştururken, uluslararası güç
dengelerinde de yeni hesaplaşmalara sokacaktır.
Hint alt kıtasında, İslam devleti olma niyetiyle kurulan Pakistan, nice
sonra İslami hareketlerden devlet olma nimetini elde eden İran ve askeri
yöntemle de olsa devlet olan Sudan, bu çabaların büyük kazanımları
olarak anılabilir. Buna rağmen ulus-devlet durağında demirleyen bu
tecrübe, ümmet bütünlüğüne giden bir siyaset yerine, ulus-toplumu
üretmekle malul olacaktır. Mısır, Ürdün, Tunus, Cezayir ve Türkiye'deki
hareketlenmeler, zaman içinde, sistem tarafından entegrasyona
uğratılarak yol kazasına maruz kalmıştır. Filistin ve Afganistan
benzeri, kuşatılmış/işgal altındaki canlılık ve direnişler, çoğu kere
şartların ve gruplar arası uyuşmazlıkların kıskacında kalmışlardır ve
yapılan yanlış ittifaklar da, bu hareketin zaaflar hanesine
kaydedilecektir.
Her şeye rağmen İslami hareketlerin, bulundukları bölgelerde muhalefeti
ve kurtuluşu temsil ettikleri, fikri önderliği koruduklarında kuşku
yoktur. Canlılığın sürmesi, iddiaların nesillere taşınarak devam
ettirilmesi, söylem ve duruştaki sahihlikle doğrudan bağlantılıdır.
Çağdaş tecrübeler ve çalışmaların yönü, ikinci-üçüncü kuşakta, bazen
usul bazen de teknik hatalarla boğuşmaya devam etmektedir. Bu nedenle,
kimileri içe kapanıklığın zafiyeti sonucu bölgesinin iktidarları
tarafından malul bırakılırken, kimileri de ümmet bağının gücünü ve
önemini kavramakta zorlanmış ve başka ittifaklarda varlığını korumayı
hesaplamıştır.
Çağdaş hareketlerin ümmete kazandırdığı tecrübeler sonrası,
siyasal-ekonomik-askeri ittifakların ya da bloklaşmaların, dolayısı ile
toplumların varlıklarını tehlikeye atan sürecin, yanlış bir ideolojik
tercih sonucu olduğu açıkça belli olmuştur. Müslüman coğrafyada var olan
zayıf ve uzlaşmış gruplara tanınan imkânların, onların siyasi
bağlantılarının, kurumsal üyeliklerinin topluca aleyhine işlediğini,
bunun da iddialardan vazgeçmekle ancak mümkün olduğunu, ödenen yüklü
faturalar gösterdi. İlaveten, bölgesel şartların önemi göz ardı
edilmemekle birlikte, lokal kurtuluş projelerinin derde deva olmadığı ya
da kuşatılarak yönlendirildiği, ancak ağır bedeller karşılığında
öğrenilebilmiştir.
Ne yandan bakılırsa bakılsın; öncüllerimize kıyasla bu yeni durum,
nesillerimizin dikkatini ve enerjisini başka hedeflere yönlendirirken,
aynı zamanda zihinlerin değişimini sağlamakta, kaynakların yağmalanması
ve değerlerin aşağılanması ile sonuçlanmaktadır.
Bugün Müslüman coğrafyanın her yerinde elde edilen iktidar
merkezlerinin, grupların tecrübi temaslarının, sosyal-kültürel
belirleyicilik ve ekonomik güçlülük gibi göze batan görece
başarılarının, sahici iddialara karşılık düşmediği görülmektedir. İşte
elde edilen bu mevziler ve kısmi başarılar, kimilerini zafer
sarhoşluğuna sokarken, aslında onların sistemle uyuşma zaaflarını ve
değişimini de gölgelemektedir.
Öte yandan küreselliğin cazibesinde ortaya sürülen alan kapma kaygısı ve
hak arama itirazları, bu kanalla kimilerini sisteme doğrudan bağlarken,
orada bireyselleşme ve özgürleşme taleplerini de meşrulaştırmaktadır. Bu
değerlerle iddiaların dillendirilmesi, onların içerden mücadele
alanlarına yönlendirilmesini ve kendi taleplerinden vazgeçmelerini
doğuran sonuçlar olarak da görülebilir. Nihayet, seküler zihni, o
kalıbın ürettiği değerleri transfer ederek dini telakkisini bozanlar,
çıkar-temelli ilişkiler kuran basit kişilikler üretmeye de mecbur
kalacaklardır...
Buna rağmen bu görece mevzilenmeler, geçmiş iddiaların ve vaatlerin, o
uğurda koşturan salihlerin çalışmalarının sonucunda devşirilen ürünler
olarak anılmalı ama bu duruma hayıflanmalıdır da...
Bu tarz bir zihinsel kodlama değişimine uğrayan 'İslamcı', kendi
kavramlarını ve değerlerini değiştirerek mevcutta bir yer tutmayı başarı
saymakta ama bunda da bir beis görmemektedir. Böylece onun söylemi ve
duracağı yeni yer; nostaljik serzenişler, olup bitenlerden yakınmalar ve
sistem içinde hapsolmuş protest bir hareketin savunuculuğudur. Bu
durumda; kimileri elde edilen görece kazanımları hanesine kaydederek
muhafazakâr/sağcı bir çizgide buluşacakken, mevcudu aşamayan kimileri
de, 'taliban'laşmaya mahkûm olacaklardır.
Uzlaşmayı temel tercih olarak belirlemiş, dolayısı ile sistemden
nemalanarak sistemle bütünleşenler, sıradan muhafazakâr bir grubun
mensubu olmak zorunda kalacaklardır. Bu gibiler giderek çoğalmaya da
başlamışlardır. Küreselleşme süreci ile baş gösteren ekonomik
ilişkilerin, ekonominin kendine has kuralları sonucu bu kitleyi daha da
bozduğu söylenebilir. Ortalama eğitim seviyesinin yüksekliği, geçmişte
edinilen birikimler ve bunun sonucunda varılan yerel yönetim
ittifaklarının yapılmasına kadar, kaybedilenleri bir düşünelim: Parçalı
iktidarın verdiği imkânlarla elde edilen kent rantları, teşvikler,
bürokraside kadrolaşma; onların yaşam alanlarında geniş imkânlar bulması
ile neticelenmektedir. Bu durum aslında sistemin onlara sunduğu küçük
rüşvetlerdir. Sistemin tanıdığı bu imkânlara fit olanlar, sonunda
İslamcılığını ve değer yargılarını tamamıyla değiştiren bir sürecin
esiri olmaktan kurtulamayanlardır ve zaten kurtulamamışlardır.
Bu aşamadan sonra geçmiş muhalefetin rantını yiyenler, özü gitmiş-cürufu
kalmış 'İslamcılar', mutedil bir çizgiye gelerek kazanımlarını korumaya
yönelecek ve nihayet sistem de onları bu halleri ile kabul edecektir. Bu
bir uzlaşma/bitiş noktasıdır ama anlamı ise gayet açıktır; sistemin ona
verdiği rüşvetle sekülerleşip, yaşam alanlarını genişleten ve rahatlatan
'İslamcılar', artık kendileri olmaktan vazgeçerek, dünyasını mamur edip
diğer dünyalıların arasına katılacaklardır.
Bunlar, bunun bedeli olarak ahirette nasıl bir karşılık bulacaklarını
hesap dışı tutmuş olabilirler. Fakat ürettikleri ve yaydıkları fesadın
altında kalacakları kesindir.
Bu noktada, mevcudu aşamayan ve ancak şikâyetçi olarak konum belirleyen
diğerleri; sermaye sahibi, yerel iktidarlar ve bürokratik ranttan
istifade edenlerin tam tersine, samimi ve saf kalarak 'taliban'laşma
tehlikesi ile yüz yüze kalacaklardır. Protestocu, şikâyetçi ve tepkisel
olma pozisyondan kurtulmadıkları, dinginliği ve sahihliği de
ıskaladıkları için, teröre alet edilmeleri daha da kolaylaşacaktır.
Bunlar; neo-liberalizmin yeni sınıflaşmasında ve yeni denkleminde yer
tutmayı reddedecekleri için çatışma üretecek alanlara çekilebilecek
olanlardır. Böylece 'yeryüzünün lanetlileri'(!) safında yer alacak olan
bu samimi grup da 'öteki'leştirilerek, nihayetinde yaşama alanları
daraltılarak dışlanacaklardır. Bu hal köşeye sıkıştırılan kedi misali
gibidir. Bilindiği gibi; ehlileşmeyen ve toplumsal büyük gövdede yer
almayan 'lanetliler'(!), eski uygulamanın tersine, çağdaş değerlerin
karşısında durdukları var sayılarak 'terörist' ve 'yok edilmesi gereken
düşman' tarafında görülmektedir.
Bu sıkıcı değerlendirmeleri, bugünkü fotoğrafı doğru okuyabilmek ve
günümüz 'İslamcı'sının çizgisini anlayabilmek amacıyla yapmaya çalıştık.
Özetleyecek olursak; günümüz 'İslamcı'sında ve gövdede iki tür zafiyet
vardır: ilki, temel iddialarından vazgeçmiş, mevcudu aşmak yerine
mevcudu veri kabul ederek uzlaşmaya rıza göstermiş bir çizgidir. Bu
duruşun bugünden de belli olan akıbeti, sistem tarafından meşruiyeti
tanınmış toplumsal ana gövdenin, muhafazakar/sağcı cenahında yer
tutmaktır. O sınıfta yer tutmanın maliyeti, gelecekte büyük politikalar
üretmek yerine, dâhil olduğu grup içinde, temsil edilme rekabetine
tutuşarak yok olmaktır. İkinci grup 'İslamcı'nın yolculuğu ise, protest
duruşu itibarı ile sağlıklı bir akıbete doğru seyretmeyecektir.
Samimiyet açısından diğerlerinden daha seviyeli ve onurludurlar. Mesele
sadece samimi olmakla çözülecek bir mesele olmadığı için, doğru bir
söylem ve sahih bir duruşu ıskalamaktadır. Dolayısı ile sistem içinde
şikâyetçi pozisyon alan bu duruş, onları 'öteki' olmaktan kurtaramayacak
ve yaşam alanları daraltılan diğerleri ile beraber, 'düşman' kodlaması
ile etkisiz kılınacaklardır...
O halde ne yapılmalı?
Bu durumda, sağlıklı bir söylem ve duruşu üretmenin yolu bellidir; bir
yandan sahihlik arayışını sürdürürken, diğer yandan geçmiş sahih
birikimle buluşmak ve ona çağdaş katkıları sağlamak başlangıç olarak
esastır. Tecrübelerin ve kazanımların, ufukta doğru yol alınmasına hem
enerji vereceği, hem de ışık tutacağı, doğruluğu test edilmiş genel bir
yargı olarak hatırlanmalı. Burada, kitabi söylem ve münzel olana
teslimiyet, peygamberi strateji ve rehberliği doğru kavramanın temel
kaide olduğunu akılda tutalım. Bu kaideden hareketle geliştirilecek bir
perspektif, yeni ama kendine has bir dünya inşası iddiasını, doğal
olarak kendi içinde taşıyacaktır. İşte bu mevcudu aşmak ve özgün olana
talip olmaktır.
Entelektüel derinlik, tefekkür dünyamızın zenginliği, iddiaların
arkasında durabilecek salih bir kişilik, bu iddia taşıyıcılarının azığı
ve diriliği olacaktır. Modern olana teslimiyetin getirdiği acziyet
karşısında; modernden hareketle geleneği eleştirmek ne kadar yanlış ise,
modern olana toptan karşı durarak, onun karşısında mağlup olmuş geleneğe
sığınmak da, o kadar yanlıştır. Her iki durumda da, ya bir tepkisellik
ya da esası gözden kaçırmak gibi bir eksiklik söz konusudur.
Kendi kaidemizi, esasımızı, söylem ve duruşumuzu sahihleştirmek gibi bir
derdimiz, kaygımız olmalı. Yapıp ettiklerimizin, yapılması gerekenler
olup-olmadığı konusunda, sahihlik testi yapacak kadar cesareti
kuşanmalıyız ki, kendimize olan güvenimiz tazelensin. Kitabi öğretiye
teslimiyet, peygamberi örnekliğe sadakat ve sahihliğe bağlı söylem ve
duruşlar, ayaklarımızın kaymasını önleyecek yegâne dayanağımızdır.
Niyetlerimizi ıslah ederek salih bir kişilik oluşturmak, dünya
hayatındaki varlık gerekçemize uygun düşecek ve bizi ahirette de mutlu
kılacaktır.
Sisteme gelince; onun temel ideolojisi ve ona bağlı her türden değer
yargıları kutsalın reddine, rasyonel aklın yol göstericiliğine,
çıkarlarının esiri bir birey ve toplum kurgusuna dayalıdır. Seküler bir
düşünüşle kurgulanan toplumsal hayat, her bakımdan haksız bir üstünlüğe
ve çıkar ilişkileri üzerine oturur. Bu kurgu acımasız bir rekabeti,
kuralsız ve ahlaksız bir mücadeleyi dayatır. Bu mücadele ve yer kapma
rekabeti, dini değerleri alt-üst ederek değiştirecek ve yeni anlayışa
uygun bir 'din' üretimine kapı açacaktır. Aslında olan bitenin ve
mevcudun özlü açıklaması da budur.
Bu çağdaş yaşamın, toplumsal hayatın, birbirinin kurdunu üreten
öğretinin dışında kalarak, dünya nimetlerine bir başka gözle bakıp
insanlığa hakkı ve adaleti temsil ederek, iyiliği ve güzelliği yeniden
canlandırarak, ahireti hatırlatacak olan insan nesli, yalnızca
Müslümanlardır. Adaletin her düzeyde temsilcisi, itirazın her düzeyde
esaslısı böyle bir iddianın sahiplerine yakışır bir duruştur. Söylemini
sahici bir duruşla canlandıran, toplum içinde toplum üreten ve kendi
kaideleri üzerinde durabilenler, çağının rehberleri ve şehitleri
olanlardır.
Unutulmamalıdır ki; peygamberler, geldikleri toplumların bir parçası
olmadılar. Toplumlarının yapıp ettikleri ile oyalanmadılar. Bir taraftan
hakkı hatırlatıp doğru yolu gösterirken, diğer taftan da sistemin
kaidelerine ilişkin esaslı itirazlarını dillendirdiler. Bu arada
kendilerine uyanlarla birlikte, hayırlı bir topluluğu da oluşturarak,
kendi yollarında yürüyüşlerini sürdürdüler. Yine onlar, hiçbir zaman
mevcudu onaylayarak orada bir yer edinme kolaycılığına girmediler ve
acze düşüp teslimiyete de asla soyunmadılar.
Öyleyse iddia sahipleri, modernizmin ürettiklerini içselleştirerek,
zihinsel tasarımı atlayıp kavramlarını ithal ederek kendilerini ifade
edemezler. Önlerine açılmış kulvarlarda koşarak yarışçılığa soyunamazlar
ya da sistemin kendi ihtiyacı kadar eleştirisine kalkışarak meşruiyet
sağlayamazlar. Bu tarz bir çıkış, yarışı baştan kaybetmek, iddiadan
vazgeçmekle neticelenecek akim bir kalkıştır.
Kendi yarışına soyunanlara, kendi değerleri ile yürüyüşe çıkanlara,
iddialarının ardında duranlara, hadi bakalım kolay gelsin!... |