Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 340 | Nisan  2007

                   

 

 


                           

Direniş Kültürünü Seçmek

Atasoy Müftüoğlu

Bütün modernlikler; dünyayı, hayatı ve insanı duygusuzlaştırıyor, robotlaştırıyor. Modernlikler adına, bütün ahlaki sınırlara, niteliklere meydan okunuyor. Günümüz tarihinin de, modernliğinin de, kötü yola düştüğünü görüyoruz. Modernlik her şeyi yozlaştırıyor, bayağılaştırıyor. Enformasyon sistemi bütün anlamları ve değer sistemlerini terörize ediyor. Her yerde, her konuda çıkarcı akılcılığın öne çıktığını görüyoruz. Küresel iletişim tek yönlü ve tek yanlı bir akış sergiliyor. Televizyon medyası günümüze özgü yapay kimlikler oluşturuyor. Elektronik dünyada yaşanan kötülükler, işlenen suçlar, cinsel sapkınlıklar kontrol edilemiyor. Bireyci savurganlık ve yıkıcılık önlenemiyor.
Çıkarcı akılcılıklar, hayatlarımızı, değerlerimizi, tercihlerimizi, ilgilerimizi, ilişkilerimizi çürütüyor, değersizleştiriyor. Çıkarcı akılcılıkların egemen olduğu bir dünyada, belirsizliklerin, amaçsızlıkların ve anlamsızlıkların korkunçluğunu yaşıyoruz. Hem yerel anlamda, hem de küresel anlamda ideolojik siyaset, adaletin, hukukun sınırlarını, yönünü belirlemeye çalışıyor. Uluslararası hukuk, insani ve vicdani anlamda bir şey ifade etmiyor. İdeolojik ve politik amaçlara hizmet eden hukuk ile, hukuk katliamları gerçekleştiriyor. İdeolojik, politik ve ekonomik ütopyalar adına, kanlı ve yıkıcı stratejiler/süreçler üretiliyor. Küresel şirketlerin etkinlikleri denetlenemiyor. Sermaye siyasal süreçleri yönetiyor.
Faşist ve ırkçı bir çağda, bir şiddet çağında yaşıyoruz. Küresel hukuk ve küresel siyaset insanlık acılarını dikkate almıyor. Günümüzde cereyan eden bütün olayları yalnızca büyük bir dehşet duygusu içerisinde izleyebiliyoruz. Müslümanlar olarak bilinçli bir irade ve dayanışma ortaya koymayı başaramadığımız için, bugünün kötü yola düşen tarihine maruz kalıyoruz. Güçsüzlüklerimiz, zayıflıklarımız, çaresizliklerimiz, yalnızlıklarımız nedeniyle, bunlarla yüzleşmek yerine; ütopyacı iyimserliklere sığınıyoruz. Bunca yenilginin bir kader olmadığını düşünmüyoruz. En büyük düşmanımızın bilinçsizlik, bağnazlık ve niteliksizlik olduğunu anlayamıyoruz. Küresel baskı, şiddet, Faşizm, adaletsizlik ve militarizm karşısında, soru sormadan, güncel tarihi sorgulamadan, ya metafizik bir dilin, ya da hikemi bir dilin söyleminin rahatlatıcı, teskin edici yanına yaslanarak yaşamaya devam edebiliyoruz. İslami direniş hareketlerinin itibarlarını sarsmak üzere, Batı'lı ve İsrail'li gizli örgütlerin ürettiği olumsuz propaganda bilgileri maalesef Müslümanlar tarafından kabul görebiliyor.
Bilinçsizlik kitlelerinin zihinleri küresel medya tarafından dönüştürülebiliyor. Modernleşme ideolojisine dayalı olarak medya aracılığıyla gerçekleştirilen kültürel homojenleştirme, kimliklerin yabancılaşmasına yol açıyor. Her türlü aidiyet bulanık hale geliyor. Elektronik medya yoluyla bütün sınırlar aşılıyor. Gençlik Hollwood filmleriyle eğitiliyor. Modern kültür kadını cinsel objeye dönüştürüyor, tüketim pazarında cinsel tüketim nesnesi haline getiriyor. Sapık, anormal, marazi cinsel ilişkiler, modernlik adına savunulabiliyor. Evlilik dışı doğan çocuk sayısı hızla artıyor. Hangi anlamda olursa olsun; iktidar olan, şöhret olan, görsel dünyanın büyüsüne kapılan herkes, aynı insan olmaktan çıkıyor, bir başkası oluyor, tanınmaz hale geliyor, doğallığını yitiriyor. Her alanda ahlaki ölümlerle karşılaşıyoruz. Ahlaki gelenekler açıkça bir bunalımı yaşıyor. Anlam ve ahlak kaynaklarından uzaklaşan bireyler, gerilim ve çelişki alanlarına taşınıyor. Narsist bir kültür çevresi oluşuyor. Aile hayatı sarsılıyor, annelik dışlanabiliyor, boşanma olayları çığ gibi büyüyor.
İnsani etkinliğin bütün alanlarında yeni başlangıçlar yaparak yolumuza devam edebiliriz. Hayat standartlarını değiştirmek yerine; ruhsal ve ahlaki zenginliklerle, irfani ve hikemi zenginliklerle hayatın kalitesini yükseltebiliriz. Maddi kaygıları ve tutkuları aşarak hayatlarımızı basitleştirebiliriz, içtenlikli ve sorumlu hale getirebiliriz. Anlam ve amaç bilinci ve bütünlüğü taşımayan bireyler gibi, toplumlar da paramparça olurlar.
Dünyayı etkileme, dünyaya sahip olma mücadelesinden vazgeçerek, tarihin mağdurları, mazlumları rolünü kabul ederek yaşmaya devam edemeyiz. Tarihin nesnesi olmaya asla mahkûm değiliz. Zamanın dışında kalarak, zamana hiç bir şey söylemeden, zamanı etkileme çalışmadan, sosyo-politik anlamda İslami bir inşa'ya yönelmeden yaşamak, yaşamak değildir.
İslam yalnızca hikemi-irfani bir boyuta indirgenemez. İslam'ı bütün boyutlarıyla ve unsurlarıyla canlı gerçekliklere dönüştürmek zorundayız.
Yeni bir bilinç devrimiyle algılarımızı bütünüyle özgürleştirmeli, her tür modern-seküler baskıya karşı kendi dünyamızı temsil etme yollarını bulmalıyız.
Müslümanların inançlarını, hayatlarını, tarzlarını, tercihlerini değersiz sayan ideolojik bayağılıklara tahammül etmek zorunda değiliz. Kültür ve uygarlık değerlerimizi, dünya görüşümüzü ve hayat tarzımızı batılı kategoriler üzerinde konumlandırmaya çalışmak düpedüz büyük bir saçmalıktır. Gerçeklikle ilişki kurmayı başaramayan nostaljik ve ütopik bir dille entelektüel ve kültürel mücadele yürütülemez. "Hoşgörü", "diyalog" gibi tanımlara dayalı olarak geliştirilen bulanık söylemin çok etkili bir pasifleştirme, etkisizleştirme ve eylemsizlik yöntemi olduğu açıkça görülmüş ve yaşanmıştır. Her ideolojik çerçeveye gönüllü olarak boyun eğmek, sınırsız bir alçalışı ifade eder.
Bir direniş bilinci, ahlakı ve kültürü oluşturmamız gereken bir zamanda/çağda; olağanüstü, insanüstü niteliklere sahip olduklarına inanılan, olağandışı güçlere, bilgilere sahip oldukları düşünülen, her şeyi bildikleri savunulan, kendilerini izleyenleri türdeşleştiren, varoluşlarını saltanatlarını ve iktidarlarını insanların bilinçsizliklerine/cehaletlerine borçlu olan, varoluşlarını ve iktidarlarını yalnızca söylencelerle ve rüyalarla devam ettirebilen, kendilerini izleyenleri rüyalarla baskılayan kült kişilikler, kült efendiler, kült hoca efendiler, kült haline getirilen kişilerin fetişleştirilen söylemleri, konuşmaları, yazıları, hiçbir tartışmaya meydan vermeyecek bir şekilde eksiksiz ve tam teslimiyetçi bir ortam/iklim oluşturuyor. Teslimiyetçiliği, statükoculuğu, konformizmi kurumsallaştıran bu çevreler, oluşturdukları cemaatleri homojenleştirerek, birörnekleştirerek yönetiyor. Çeşitlilikleri yönetmek zor olduğu için, cemaatler basmakalıplaştırarak yönetiliyor. Teslimiyetçiliği kurumsallaştıran zihniyet, bir direniş kültürü oluşturulması çabalarının önünde büyük bir engel teşkil ediyor.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...