|

Beyin Fırtınası-3
Zulmü İfşa
Arif Kaya
Birkaç ay
önce e-posta kutusuna bir slayt sunusu gelmişti. Bedevi isimli bu sunuda
anlatılan öyküyü okuduğumda beni hayli düşündürmüştü. Size de aktarıp
paylaşmak istiyorum izninizle.
Çölde devesinin üzerinde yol almakta olan bir bedevi, güçlükle yürüyen
ve susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış. Adam onu görünce
su istemiş. Bedevi devesinden inmiş ve adama su vermiş. Suyu içen adam
susuzluğunu giderip biraz kendine gelince, birden bedeviyi kenara iterek
deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış.
"Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye
anlatma!". Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp, merak ederek
nedenini sormuş. Bedevi demiş ki: "Eğer bu olayı başkalarına anlatırsan,
kulaktan kulağa yayılır ve insanlar bir daha çölde yardıma muhtaç birini
gördüklerinde yardım etmezler."
Öyküyü anlatan sonuna küçük bir şerh koymayı da ihmal etmemiş. "Bedevi
gibi derdimiz deve değil de, kötülüğün yayılmaması olsaydı, millet
olarak şimdiye dek çok şeyi halletmiş olacaktık."
Geçenlerde, yıllardır mutad olduğu üzre her sabah namazı sonrası
Kur'an'dan bir miktar okurken Nisa 148. ayeti okuduğumda bu öykü aklıma
geliverdi. Yıllarca bu ayeti defalarca okuyup geçmiştim, fakat bu anlama
gelebileceği doğrusu hiç aklıma gelmemişti. Bahse konu olan ayette "La
yühibbullahülcehre bissu'i minel kavli illa men zulime, ve kanallahü
semiy'an 'aliymen - Allah zulme uğrayan kimseden başkasının, kötü sözü
açıklamasını sevmez. Allah işitendir, bilendir" deniliyordu. Ayetin
dipnotunda da "kötü bir söz ya da eylemin bizzat zarar gören tarafın
dışında ifşa edilmesi kargaşaya yol açacağından, ayette sözü edilen
ilkeye uygun hareket etmek gerekir" şeklinde bir de açıklama vardı.
(Kur'an-ı Kerim Türkçe Anlamı, Şaban Piriş, İlkbahar yay., 2002,
İstanbul)
Öncelikle öyküde bahsedilen bedevinin gerek yardımseverliği ve gerekse
de hikmetle birebir örtüşen bakış açısının, bedeviliğin değil de
medeniliğin, İslami edep ve terbiyenin, İslam ahlakının göstergesi
olduğunu not düşeyim. Ve yine öyküdeki bedevinin tutum ve davranışı,
İktibas Dergisi'nin Şubat/2007 (Sayı: 338)'de yer alan değerli ve özgün
bir çalışma ürünü olan "Bedevilik" kavramının sonuç kısmında yer alan
"İslam'ın yetiştirmek istediği nezaket sahibi, aşırılıklardan kaçınan,
haddini bilen, edep denilen ahlaki sınırlara riayetkarlığın kendisine
çok yakıştığı İslam cemiyetine aykırı düşen bir tutum ve davranışlar
yumağı"ndan olmayıp tam aksi istikamettedir. Öyküdeki bedevinin sadece
ismi bedevi (çölde çadırda yaşayan göçebe arap) olup düşünce ve
davranışı medeni(İslami)dir. Adam diye bahsedilen kişinin ise iyiliğe
kötülükle karşılık vermesi hasebiyle sadece ismi adam (adem) olup
aslında insan müsveddesi demek daha doğrudur. Gelelim esas meseleye,
öykünün en can alıcı noktasına, kıssadan hisseye.
Günümüzde bahsini ettiğim öykünün gönderilme vasıtası olan internet
dahil mevcut bütün iletişim ve haberleşme araçları, ma'ruf (iyi, güzel,
yararlı, helal) şeyleri tedavülden ziyade ne yazık ki ağırlıklı olarak
münker'i (çirkin, kötü, zararlı, haram), fuhşiyyatı (aşırılığı,
hayasızlığı) ve mefsedeti (ifsad eden, bozan, çürüten, kokutan şeyleri)
insanların gündemine, dikkatine, duyularına sunmakta; tedavüle sokmakta,
dağıtımını ve pazarlamasını yapmaktadırlar. Kötü, çirkin, hayasız söz ve
fiilleri haber konusu yaparken de allayıp pullayarak, albenili hale
getirerek savunmasız çocuklara; arzu, istek ve hayalleri yoğun,
düşüncelerinden ziyade duyguları ön planda olan, merak ve ilgileri canlı
olan gençlere; ciddi bir birikimi ve ahlaki altyapısı olmayan erişkin
insanlara arz etmekte, servis yapmaktadırlar. Arz talep diyerek,
insanları ikaz ve ihtar anlamında ibret olur diyerek masum, iyi niyetli
görüntüyle olsa bile kötülüğün ifşası, yayılması, yaşadığımız topluma ve
dünya geneline bakıldığında hayır değil şer getiriyor. Kötülüğün,
kötülerin teşhiri, tasviri genel ve ideolojik boyuttan uzak bir şekilde
ele alınırsa ferdi ve toplumu daha ahlaklı, daha iyi, daha duyarlı
kılmıyor. Hatta batılın (kötülüğün) tasviri yani ayrıntılı ve
özenilecek, özendirecek tarzda anlatımı safi (saf, temiz) zihinleri
ifsad ediyor, bozup kirletiyor. Zihni karmakarışık olmuş, kirlenmiş biri
iyiliğe, güzelliğe, hayra yönelir mi? Mütemadiyen kötülüğün
dillendirilmesi, yaygınlaştırılması, insanları birbirine iyilik etmede,
yardımlaşmada ürkek, korkak, isteksiz ve edilgen yapmaz mı?
Büyükşehirler başta olmak üzere bugün yaşadığımız tam da bu hal değil
mi? Kötülüklerin, çirkinliklerin bombardımanına maruz kalan insanlar
herkese ve her şeye şüpheci yaklaşıp uzak, kenar durmayı tercih etmiyor
mu? İnsanlar yolda kalmış birini başına bir şey gelebilir endişesiyle
arabasına almamakta, ihtiyacı olup da dilenenlere meslek edinmiştir,
varlıklı olduğu halde dileniyor olabilir diyerek üç kuruş yardımı
esirgemekte, zor durumda ve etrafından yardım isteyen, yardıma muhtaç
birine kayıtsız kalabilmekte ve daha nice nice komplocu, kuşkucu
yaklaşım örnekleri. Zulmün, kötülüğün, ahlaksızlığın sürgit her
vesileyle gündemde tutulması birtakım tehlikelere dikkat çekip uyanık
olmanın ötesine geçip tam zıt istikamette kötülüklerin her yeri
kapladığı zehabına kapılınmasına, kötülüklerle ve kötülerle başa
çıkmanın neredeyse imkansız olduğu düşüncesine sebebiyet verebilir.
Ayrıca kötülüklerin olağan görülüp kanıksanmasına yol açabilir,
duyarsızlaş-tır-ma gerçekleşebilir, birtakım zihinlerde ilgi, merak
uyandırıp tabir-i caizse "eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürebilir". Yine
bu arada kötü, çirkin, ahlaksız söz ve fiillerin reklamı, propagandası
yapılıp gündemi meşgul etmesi sağlanmış olur. Ferdi ve toplumu birtakım
tehlikelere karşı uyanık tutmak için, zaman zaman birtakım vesilelerle
uyarı, hatırlatma gerekebilir. Fakat kötülüğü her fırsatta gündeme
getirmek, gündemde tutmak, herkesin haberdar olmasını sağlamak
insanların iğrendiği, tiksindiği bir pisliği alıp her yere
bulaştırmakla, yaymakla eşdeğerdir. Nasıl ki bir hastalık odağını, bir
kanalizasyon atığını, bir çöpü, bir leşi alıp herkese gösterip her yere
yaymayı düşünmüyorsak kötülük konusunda da aynı tavrı sergilemek daha
evla değil mi? Ya hayır konuşalım, ya da susalım. Ağzımızı (kulağımızı)
hayra açalım. Batılın değil Hakk'ın galebe çalması, kötülüğün ve
kötülüklerin değil iyilik ve iyilerin sayıca ve nitelikçe artması,
yeryüzünde şirkin değil de tevhid bayrağının her yerde dalgalanması için
uğraş vermesi (cihad etmesi) gereken ve iyiliğin, güzelliğin, hayrın
timsali olması gereken mü'minlere de bu yakışır.
Yaman çelişki
Öğrencilik yıllarımda yaz tatillerinin bir kısmını Anadolu bozkırının
kerpiç duvarlı, toprak damlı evlerinden müteşekkil, doğduğum ve ailecek
bir yaşında iken terk ettiğimiz köyde geçirirdim. Köyden erkenden
ayrılıp orda yaşamış olmasam da, sorulduğunda kendini oraya nispet eden,
harmanı hasadıyla, at arabası döveniyle, sapı samanıyla, değirmeni
bulguruyla, bağı bahçesiyle köy hayatını kısmen yaşayan son kuşaklardan
biriyim. Çoğu zaman yılda bir kez gidip görmesem de, köyün
mezarlığındakiler çoğalırken köydeki evde yaşayan kimsecikler kalmasa
da, beni tanıyan ya da benim tanıdığım insanlar bir elin parmakları
kadar olsa da o köy benim köyüm. Her neyse uzatmayayım. Çocukluk
çağından çıkıp delikanlılığa adım attığım yıllardı. Bir gün benimle
yaşıt dayımla köyün hemen yakınındaki bahçelere doğru yürüyüşe
çıkmıştık. Dolaşırken karşımıza bahçenin birinde tek göz odalı bir bağ
evi çıktı. Dayım laf arasında önceki gece burada alem yapıldığını
söyledi. Kapının kilidi açıktı. İçeri girdiğimizde ağır bir alkol kokusu
geldi burnumuza. Sedirlerin altında çok sayıda boş rakı şişesi ve elma
mevcuttu. Dayım, arkadaşlarından işittiğine göre yalnızca içki
içilmediğini, çalgı çalınıp kadın oynatıldığını ve hatta aleme
katılanların o kadınlarla birlikte olduklarını da sözlerine ekledi.
Ertesi gün, günlerden Cuma idi. Köyün camisine gittik. Dayım namaz
sırasında müezzinlik yapan kişinin geçen gün bağ evindeki içki ve kadın
alemine katılanlardan biri olduğunu söyledi. Şaşırdım kaldım doğrusu.
Hani, köyün bekar kız ve erkeklerinin ağzına pelesenk ettiği bir
tekerlemeyi sıkça duyardım. "Çayırda kıldım namaz, o da Hakk'a yaramaz,
gençlikte yaptığımı, Kadir Mevlam aramaz". Fakat bu durum ona da
uymuyordu. Zira bağ evinde sarhoş ve zinakar, Allah'ın evinde ise
müezzin olan o kişi genç, bekar biri de değil, evli barklı, çoluk çocuk
sahibi bir yetişkindi.
Hadi bu olay yıllar önce idi. Ve bu kişi/kişiler köyde yaşayan ve doğru
dürüst okuma yazması bile olmayan kişilerdi. Ya şuna ne demeli.
Anlatayım. Bir arkadaşım üç-dört yıl önce anlatmıştı bana. Taşradaki
üniversitelerden birinde profesör olan bir zat, yanında eşi de olduğu
halde bir firmanın sponsorluğunda gittiği Çin'den uçakla dönüyormuş.
Uçakta kendisine ikram edilen alkollü içkileri aldığı gibi hanımına
gelenleri de içtikten sonra çakırkeyf olmuş. Hosteslere şaka yollu da
olsa laf atmaktan, sözlü tacizden de geri durmuyormuş. Derken yemek
servisi başlamış. Bu zat (zerzevat mı demeliydim yoksa) kendisine ikram
edilen menüdeki domuz eti ihtiva eden yemeği görünce basmış yaygarayı.
"Ben müslümanım, bana nasıl domuz eti olan bir menü getirirsiniz, olmaz
böyle şey" diyerek ortalığı birbirine katmış.
Yüzde bilmem kaçı Müslüman diye bilir bilmez herkesin konuştuğu bu
ülkede genci yaşlısı, okumuşu cahili (lafın gelişi), köylüsü şehirlisi,
çiftçisi profesörü ezici çoğunluk böyle ne yazık ki. Anadolu İslamı ya
da Türk İslamı böyle bir şey mi acep diye insan kendini düşünmeden
alamıyor. "Bir elde kadeh, bir elde Kur'an; Bir helaldir işimiz, bir
haram; Şu yarım yamalak dünyada; Ne tam kafiriz, ne tam Müslüman" (Ömer
Hayyam). Bu dörtlük, halimizi dört dörtlük tasvir ediyor mu ne, fazla
söze hacet bırakmadan. Bir kez, Müslüman olarak kendini tanımlayan bir
anne ve babadan doğduysanız ve üstelik de Müslümanım diyenlerin kahir
ekseriyeti teşkil ettiği bir toplumda yaşıyorsanız, artık ne yapsanız bu
Müslüman kimliğini üzerinizden atamazsınız ve ona bir şeycikler de
olmaz. Ne yapsanız gider, yaşarken İslam tarağınızda beziniz olmasa bile
aksi bir vasiyetiniz yoksa merhumu iyi bilirdik deyip kefen bezine
sarılarak bile defnedilirsiniz. Hatta imam herkes dağılıp gittikten
sonra bile size kabirde edilecek(!) sual ve cevaplarını, kabrinizin
başında kulağınıza fısıldayıverir. Bu konuda birbirinin kopyası gibi
olan bu toplumun ferdi olarak hocadan aldığınız bu son kopya ile işiniz
iştir(!) Şaka bir yana bu toplumun ve genelde ümmetin ahvali cidden tam
da böyle. Evde başka, kamusal alanda başka; namazda başka gündelik
hayatta başkayız. Kişisel ibadetlerimizde Kur'an ve Sünneti kriter
olarak alırken, konu ekonomik, sosyal, hukuki ve siyasi ibadetlere
gelince laik-demokratik-kapitalist dünya görüşünü esas almaya
başlıyoruz. Hele hele gitgide, laik-demokratik-kapitalist yaşam tarzına
doğru yol aldıkça dünyevileşme yaygınlaşıp içselleşmekte ve
ferdiyetçilik, bencillik, çıkarcılık alabildiğine özendirilip
kışkırtılmakta. "İç bade güzel sev var ise akl-i şuurun, Dünya var imiş
yoğ imiş olmasın umurun" denilerek zevk, haz eksenli bir anlayış, yaşam
tarzı serpilip gelişmekte. İnsan (human), "bu benim hayatım, dünyaya bir
kere geldim, dinsel, cinsel ve siyasal tercihlerime kimse karışamaz,
kime ne" diyerek ve de tanrı dahil hiç kimseyi hayatına karıştırmayarak
istek ve arzularını ilahlaştırdı, kendisini hem tapan, hem tapılan, hem
abd hem de mabud haline getirdi. Bunu yaparken de eğer Müslüman olarak
kendini tavsif ediyorsa ne yardan ne serden geçmeden, ne şiş yansın ne
kebap diyerek İslam’la diğer dinleri (dünya görüşlerini) telif etmeye
çalıştı, türlü çelişkilerle zihnini ve hayatını doldurma pahasına.
Bu çelişkilerin giderilmesi, zihnin Kur'an'a göre yeniden inşasıyla ve
zihni diğer dünya görüşlerine ait şeylerden arındırmakla mümkündür.
Fıtraten İslam olarak doğsak bile, yüzde yüzlere yakın bir çoğunluğun
kendini Müslüman olarak tanımladığı bu ülkede taklitten vazgeçip
tahkike, cehlimizi ilme, geleneksel olarak aldığımız şeyleri bilince,
farkında oluşa çevirmek, yöneltmek durumundayız. Tabii ki İslam olma
(teslim olma) iddiamızda samimi ve kararlı isek. Aksi halde fert ve
toplum (ümmet, millet) olarak her türlü yaman çelişkilerden
kurtulabilmemiz mümkün olmadığı gibi, ölümden sonra da diriltilip hesaba
çekildiğimiz günde "Müslümanlardanım" iddiasını kanıtlamak, ispat
sadedinde sözler sarf etmek mümkün olmaz ne yazık ki. |