|

Çanakkale Şehitleri’ne Hatim
Mustafa Bozacıoğlu
Evet, yine
aldık elimize "eleştiri" baltasını! O yana, bu yana sallayacak mıyız?
Elbette "Hayır." Balta gerçek anlamda neye tekabül ediyorsa , bizce
"eleştiri" de ona tekabül ediyor, edecek!.. Şöyle ki; balta iyi
niyetlerde kullanıldığında kimsenin itiraz edemeyeceği, suç
bulamayacağı, hatta olmazsa olmaz kabul edeceği, zaruri ve faydalı bir
araçtır. Ancak, kötü kasıt ile ele alındığında; taş üstünde taş, gövde
üstünde baş bırakmaz bir suç aletine dönüşebilir.
Eleştiri de öyle değil midir? İyi niyetle ele alınacak bir eleştiri her
zaman faydalıdır. Dostlukları, ilişkileri zedelemez, aksine pekiştirir.
Kur'an vahyinin amacı, risaleti görevi insanlara yanlışları(nı) ve
doğruları(nı) hatırlatmak, uyarmak, tashih etmek değil midir? Bu da bir
nevi "eleştiri" anlamında değil midir? Mesela Ümmi Mektum hadisesi bir
eleştiri, inzar değil midir? Allah'ı, dini, maneviyatı her nasıl
söylenirse söylensin İslam'ı anlatan, hatırlatan her eylem ve söylem
değerlidir. Ancak nitelikli ve sahih de olmalıdır.
"İyi niyet"imizden şüphe edilmeyeceği varsayımından (!) hareketle bu
başlık çerçevesinde çağrıyı yapanları, çağrıya her ne niyetle (!) olursa
uyanları ve dahi her nedense uymayanları (uymama gerekçelerini
açıklamaları; fikirlerin olgunlaşması ve doğruların ortaya çıkması ve
bunun Kur'ani bir görev (iman şartlarından) olmasından dolayı
beklenmektedir) inzar, dinî görevlerimizdendir. Bu eleştiri yazımız tam
da, bu çağrıya uymayacağımızın bir gerekçesidir. Kınayanların olacağını
bilerek ve eleştiriye de açık olduğumuzu ekleyerek bunu deklare
ediyoruz.
Konu(yu biliyorsunuz); Çanakkale'de şehit düşen tahmini iki yüz elli bin
kişi için Anadolu Gençlik Dergisi'nce hatim isteminde bulunuldu…
Tamamlandıktan sonra duasının yapılıp, onların ruhlarına gönderileceği
duyurularak!...
Şimdi; ilk başta (biraz şekilsel ve yüzeysel olarak amma) 250.001 kişi
şehit düştüyse o 1 (bir) kişi ne olacak? Çokluğun içinde eriyip gidecek
mi? Unutulması nasıl izah edilecek, kişisel bir hatim olayı
düşünüldüğüne göre!.. Sonra sair cepheler, mesela Allah-ü Ekber Dağları
ne olacak? İtiraz edenler için; "O zaman hepsi için tek bir hatim niye
yetersiz görüldü?" denilir. 3 ihlâs bir hatim olabiliyorsa(!) normal bir
hatim herhalde bu sayıda bir çokluğa taksim edilebilirdi! 3 kere 250.000
İhlâs aynı işi görür mü?
Bir atmosfer, bir yönelim, Kur'an'a bir ilgi oluşturmak isteğinden
bahsedilirse; "Bunun yöntemi bu mudur?" denilir. Anlamın
buharlaş(tırıl)dığı, şeklin öne çıktığı, sadece yüzünden Kur'an okurluğu
zaten, uzun yılların oluşturduğu eksik ve yanlış bir tarz değil midir?
"Ne zararı var?" denirse; "Doğru hedeflere doğru araç ve yöntemlerle
ulaşılabilir" denilir. Ama; amaç ve hedefimiz zaten sadece, boğazdan
aşağıya geçmeden yüzünden Kur'an okumaksa, buyurun devam edin. Sayıları
artırabildikçe artırın! Mesela; tesbih hatimlerini, bunların toplu
dualarını da duymayan yoktur herhalde. Sayı 1000 olarak istenmişse, 1001
olmaz veya 999 olmaz! Bu ne perhizdir, Allah aşkına… Aynı mantık değil
midir bu? Matematiğe dönüştürülen din algı ve anlayışının kime ne
getirisi olur, götürdüklerinin yanında… Bu din anlayışı hangi hastalığa
"şifa" olur. Tabi hemen tıp şifacılığı devreye girip, şifa ayetleri
bulunup fiziki hastalıklara çareler üretilmeye; üfürükçü, muskacı,
hacı-hoca edebiyat ve simsarlığına; taze okunmuş Yasin'lere kapı
aralamaktan başka ne geçer ele?!...
Kur'an şirk ve küfür hastalığına çare olmak için indirilmiş zihinsel,
zihniyet içerikli bir şifadır. Gönüllerdeki büyüğü ve küçüğüyle "günah"
hastalığına şifadır, başka değil.
Sonra Kur'an'ın bahsettiği şehadet kavramı ne yana düşer? Onun
şereflendirdiği "şehit"in tekrar tekrar canlansa da, seve seve canını bu
din için, Allah için feda etse, istemi yönündeki Kur'an beyanı ne yana
düşer? Onların hatimlere değil, izlerini sürecek, peşi sıra, her ne
pahasına olursa olsun yol alacak şehadet sevdalılarına özlemleri
(teşvikleri) vardır sadece…
Hemen hemen bütün tarihî olay ve şahsiyetlere bakışımızdaki eksiklik ve
yanlışlık gibi, M. Akif de, sadece İstiklal Marşı ve özellikle konuyla
ilgili Çanakkale Destanı şairliği, millî şair vurgusundan kurtarılıp,
O'nun Kur'an-merkezli düşünceleri ve dahi şiirleri dikkate alınsa başka
söze hacet kalmazdı:
"Ya açar bakarız, Nazm-ı celil'in yaprağına
Ya da üfler geçeriz, bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için…"
(…)
"Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor peygamber…"
(…)
Ya da; okunması davetinde bulunulan Kur'an, anladığımız dilden bîzahmet
çok değil, bir kez, sindire sindire okunsa hiçbir söze gerek kalmazdı…
Mekke oligarşisinin Kur'an okuma eylemindeki ilk Müslümanlara
tepkilerini bir düşünelim: Onlar bu okumayı cahili sistemleri, uyduruk
ve muharref dinleri için "meydan okuma" olarak algıladıklarından itiraz
ediyor, ellerinden geleni; yok etmek, sesini bastırmak, duyulması ve
anlaşılmasını engellemek için yapıyor; her türlü yol, yöntem ve zulmü
uyguluyorlardı… Bugün gelinen noktada Kur'an'ın anlamı kadar; küfre,
zulme, sahte/uyduruk izm ve ideolojilere meydan okuyan; tevhid, adalet
ve ahiret vurgusunu öne çıkaran mesajı kadar, kendisi, yüzünden okunması
da tehdit olarak algılanmakta, günümüzün benzer oligarşik seçkinlerince…
Bu hatim olayı onların hoşlarına gitmeyecek elbette!.. Ancak bu, durumu
bizim de mazur görmemizi gerektirmemektedir. Bakış açılarımız yüz seksen
derece farklıdır.
O günkü oligarşik yapı ile bugün arasındaki karşı çıkışta bir farklılık
var: Anlam ve mesaj… Onlar dinlediklerinde anlaması gerekeni anlıyor,
ondan karşı çıkıyorlardı… Bunlar ise hem atalarını takliden, hem de
korkulu rüya görmektense uyanık kalmak mantığından hareketle metin/mana
ayrımı yapmadan, şartlı refleksle tümden karşı çıkıyorlar… Onlar
pazarlık ediyorlardı, bunlar da ılımlı islam, islamizasyon, bir kısmını
atalım vb. yaklaşımlarla yine taklidi ve şartlı reflekslerini
sürdürüyorlar. Onların da amacı pastadan pay vermemekti, bunların da…
Onlar ancak köle, ikinci sınıf bir tabakaya razıydılar, bunlar da;
hizmetçi, maraba, köylü olana…
Bu ayrı(/nı)lıklar bize olabildiğince serbest bir hareket lüksü/fırsatı
vermez. Biz her halükarda doğruyu söylemek, yalnız Mevla'mızın rızasına
muvafık davranışlar sergilemek zorundayız.
Kur'an'ın inzal amacı, Mü'min ve Müslüman'ım diyen herkesçe doğru
anlaşılmadıkça bizlere kurtuluş yoktur. Genelde iki yönlü (dünya ve
ahiret saadeti) olarak vurgulanan bu kurtuluş, esasında "ahirete"
yöneliktir. Bu dünyanın kaybı da kazanımı da onun, ahiretin
kazanılmasına yönelik olmalıdır.
Anlam dediğimizde; mealcilik, Türkçe ibadet vb. ifrat-tefrit noktaları
anlaşılmamalıdır. Özelden hareketle genele, yerelden hareketle tüm zaman
ve zeminlere ulaştırılan, üretilmiş değil iletilmiş, tüm peygamberlik
tarihinin ana teması olan tevhid, adalet ve ahiret vurgusu-mesajı öne
çıkarılmış, insanın; kendisi ve nefsi, diğer insanlar, eşya ve
nihayetinde Rabb'i ile ilişkilerini düzenleyen, sınırlarını belirleyen
anlam dünyasından bahsediyoruz.
Uluslararası "sırtlan kümesi" ve yerli işbirlikçilerine, her çağdaki
izdüşümlerine lanet okuyabilmektir önemli olan. O "Çanakkale Ruhu" ki,
anlattığımız manada bir iman ve Kur'an ruhudur. Ümmet bilincinin canlı
tezahürüdür… Ulusalcılıktan, ırkçılıktan, yanlış kullanımıyla
milliyetçilikten fersah fersah uzak bir ümmet ve kardeşlik anlayışıdır.
Elbette o günkü anlayış ve yaklaşımlar da sorgulanabilir. O günün de
"ideal" olamadığı vurgulanabilir. Orada da eksikler, yanlışlar
bulunabilir. Yine Akif'in bir dilenci ile diyaloğundaki; yalanına
pardösüsünü verip, "Doğrusuna neler vermezdim!.." dediği yaklaşımındaki
gibi …
Bizi nerelere götürürdü, o ruhun sıhhatli ve doğru izdüşümü bir
düşünelim ve o doğruya talip olalım…Yüzünden okumak yerine, yürekten;
yüreklere/diri olanlara okuyalım…
"Yalnız Kur'an'dan alarak ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı" |