Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 340 | Nisan  2007

                   

 

 


                           

Çanakkale Şehitleri’ne Hatim

Mustafa Bozacıoğlu

Evet, yine aldık elimize "eleştiri" baltasını! O yana, bu yana sallayacak mıyız? Elbette "Hayır." Balta gerçek anlamda neye tekabül ediyorsa , bizce "eleştiri" de ona tekabül ediyor, edecek!.. Şöyle ki; balta iyi niyetlerde kullanıldığında kimsenin itiraz edemeyeceği, suç bulamayacağı, hatta olmazsa olmaz kabul edeceği, zaruri ve faydalı bir araçtır. Ancak, kötü kasıt ile ele alındığında; taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaz bir suç aletine dönüşebilir.
Eleştiri de öyle değil midir? İyi niyetle ele alınacak bir eleştiri her zaman faydalıdır. Dostlukları, ilişkileri zedelemez, aksine pekiştirir. Kur'an vahyinin amacı, risaleti görevi insanlara yanlışları(nı) ve doğruları(nı) hatırlatmak, uyarmak, tashih etmek değil midir? Bu da bir nevi "eleştiri" anlamında değil midir? Mesela Ümmi Mektum hadisesi bir eleştiri, inzar değil midir? Allah'ı, dini, maneviyatı her nasıl söylenirse söylensin İslam'ı anlatan, hatırlatan her eylem ve söylem değerlidir. Ancak nitelikli ve sahih de olmalıdır.
"İyi niyet"imizden şüphe edilmeyeceği varsayımından (!) hareketle bu başlık çerçevesinde çağrıyı yapanları, çağrıya her ne niyetle (!) olursa uyanları ve dahi her nedense uymayanları (uymama gerekçelerini açıklamaları; fikirlerin olgunlaşması ve doğruların ortaya çıkması ve bunun Kur'ani bir görev (iman şartlarından) olmasından dolayı beklenmektedir) inzar, dinî görevlerimizdendir. Bu eleştiri yazımız tam da, bu çağrıya uymayacağımızın bir gerekçesidir. Kınayanların olacağını bilerek ve eleştiriye de açık olduğumuzu ekleyerek bunu deklare ediyoruz.
Konu(yu biliyorsunuz); Çanakkale'de şehit düşen tahmini iki yüz elli bin kişi için Anadolu Gençlik Dergisi'nce hatim isteminde bulunuldu… Tamamlandıktan sonra duasının yapılıp, onların ruhlarına gönderileceği duyurularak!...
Şimdi; ilk başta (biraz şekilsel ve yüzeysel olarak amma) 250.001 kişi şehit düştüyse o 1 (bir) kişi ne olacak? Çokluğun içinde eriyip gidecek mi? Unutulması nasıl izah edilecek, kişisel bir hatim olayı düşünüldüğüne göre!.. Sonra sair cepheler, mesela Allah-ü Ekber Dağları ne olacak? İtiraz edenler için; "O zaman hepsi için tek bir hatim niye yetersiz görüldü?" denilir. 3 ihlâs bir hatim olabiliyorsa(!) normal bir hatim herhalde bu sayıda bir çokluğa taksim edilebilirdi! 3 kere 250.000 İhlâs aynı işi görür mü?
Bir atmosfer, bir yönelim, Kur'an'a bir ilgi oluşturmak isteğinden bahsedilirse; "Bunun yöntemi bu mudur?" denilir. Anlamın buharlaş(tırıl)dığı, şeklin öne çıktığı, sadece yüzünden Kur'an okurluğu zaten, uzun yılların oluşturduğu eksik ve yanlış bir tarz değil midir?
"Ne zararı var?" denirse; "Doğru hedeflere doğru araç ve yöntemlerle ulaşılabilir" denilir. Ama; amaç ve hedefimiz zaten sadece, boğazdan aşağıya geçmeden yüzünden Kur'an okumaksa, buyurun devam edin. Sayıları artırabildikçe artırın! Mesela; tesbih hatimlerini, bunların toplu dualarını da duymayan yoktur herhalde. Sayı 1000 olarak istenmişse, 1001 olmaz veya 999 olmaz! Bu ne perhizdir, Allah aşkına… Aynı mantık değil midir bu? Matematiğe dönüştürülen din algı ve anlayışının kime ne getirisi olur, götürdüklerinin yanında… Bu din anlayışı hangi hastalığa "şifa" olur. Tabi hemen tıp şifacılığı devreye girip, şifa ayetleri bulunup fiziki hastalıklara çareler üretilmeye; üfürükçü, muskacı, hacı-hoca edebiyat ve simsarlığına; taze okunmuş Yasin'lere kapı aralamaktan başka ne geçer ele?!...
Kur'an şirk ve küfür hastalığına çare olmak için indirilmiş zihinsel, zihniyet içerikli bir şifadır. Gönüllerdeki büyüğü ve küçüğüyle "günah" hastalığına şifadır, başka değil.
Sonra Kur'an'ın bahsettiği şehadet kavramı ne yana düşer? Onun şereflendirdiği "şehit"in tekrar tekrar canlansa da, seve seve canını bu din için, Allah için feda etse, istemi yönündeki Kur'an beyanı ne yana düşer? Onların hatimlere değil, izlerini sürecek, peşi sıra, her ne pahasına olursa olsun yol alacak şehadet sevdalılarına özlemleri (teşvikleri) vardır sadece…
Hemen hemen bütün tarihî olay ve şahsiyetlere bakışımızdaki eksiklik ve yanlışlık gibi, M. Akif de, sadece İstiklal Marşı ve özellikle konuyla ilgili Çanakkale Destanı şairliği, millî şair vurgusundan kurtarılıp, O'nun Kur'an-merkezli düşünceleri ve dahi şiirleri dikkate alınsa başka söze hacet kalmazdı:
"Ya açar bakarız, Nazm-ı celil'in yaprağına
Ya da üfler geçeriz, bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için…"
(…)
"Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor peygamber…"
(…)
Ya da; okunması davetinde bulunulan Kur'an, anladığımız dilden bîzahmet çok değil, bir kez, sindire sindire okunsa hiçbir söze gerek kalmazdı…
Mekke oligarşisinin Kur'an okuma eylemindeki ilk Müslümanlara tepkilerini bir düşünelim: Onlar bu okumayı cahili sistemleri, uyduruk ve muharref dinleri için "meydan okuma" olarak algıladıklarından itiraz ediyor, ellerinden geleni; yok etmek, sesini bastırmak, duyulması ve anlaşılmasını engellemek için yapıyor; her türlü yol, yöntem ve zulmü uyguluyorlardı… Bugün gelinen noktada Kur'an'ın anlamı kadar; küfre, zulme, sahte/uyduruk izm ve ideolojilere meydan okuyan; tevhid, adalet ve ahiret vurgusunu öne çıkaran mesajı kadar, kendisi, yüzünden okunması da tehdit olarak algılanmakta, günümüzün benzer oligarşik seçkinlerince… Bu hatim olayı onların hoşlarına gitmeyecek elbette!.. Ancak bu, durumu bizim de mazur görmemizi gerektirmemektedir. Bakış açılarımız yüz seksen derece farklıdır.
O günkü oligarşik yapı ile bugün arasındaki karşı çıkışta bir farklılık var: Anlam ve mesaj… Onlar dinlediklerinde anlaması gerekeni anlıyor, ondan karşı çıkıyorlardı… Bunlar ise hem atalarını takliden, hem de korkulu rüya görmektense uyanık kalmak mantığından hareketle metin/mana ayrımı yapmadan, şartlı refleksle tümden karşı çıkıyorlar… Onlar pazarlık ediyorlardı, bunlar da ılımlı islam, islamizasyon, bir kısmını atalım vb. yaklaşımlarla yine taklidi ve şartlı reflekslerini sürdürüyorlar. Onların da amacı pastadan pay vermemekti, bunların da… Onlar ancak köle, ikinci sınıf bir tabakaya razıydılar, bunlar da; hizmetçi, maraba, köylü olana…
Bu ayrı(/nı)lıklar bize olabildiğince serbest bir hareket lüksü/fırsatı vermez. Biz her halükarda doğruyu söylemek, yalnız Mevla'mızın rızasına muvafık davranışlar sergilemek zorundayız.
Kur'an'ın inzal amacı, Mü'min ve Müslüman'ım diyen herkesçe doğru anlaşılmadıkça bizlere kurtuluş yoktur. Genelde iki yönlü (dünya ve ahiret saadeti) olarak vurgulanan bu kurtuluş, esasında "ahirete" yöneliktir. Bu dünyanın kaybı da kazanımı da onun, ahiretin kazanılmasına yönelik olmalıdır.
Anlam dediğimizde; mealcilik, Türkçe ibadet vb. ifrat-tefrit noktaları anlaşılmamalıdır. Özelden hareketle genele, yerelden hareketle tüm zaman ve zeminlere ulaştırılan, üretilmiş değil iletilmiş, tüm peygamberlik tarihinin ana teması olan tevhid, adalet ve ahiret vurgusu-mesajı öne çıkarılmış, insanın; kendisi ve nefsi, diğer insanlar, eşya ve nihayetinde Rabb'i ile ilişkilerini düzenleyen, sınırlarını belirleyen anlam dünyasından bahsediyoruz.
Uluslararası "sırtlan kümesi" ve yerli işbirlikçilerine, her çağdaki izdüşümlerine lanet okuyabilmektir önemli olan. O "Çanakkale Ruhu" ki, anlattığımız manada bir iman ve Kur'an ruhudur. Ümmet bilincinin canlı tezahürüdür… Ulusalcılıktan, ırkçılıktan, yanlış kullanımıyla milliyetçilikten fersah fersah uzak bir ümmet ve kardeşlik anlayışıdır. Elbette o günkü anlayış ve yaklaşımlar da sorgulanabilir. O günün de "ideal" olamadığı vurgulanabilir. Orada da eksikler, yanlışlar bulunabilir. Yine Akif'in bir dilenci ile diyaloğundaki; yalanına pardösüsünü verip, "Doğrusuna neler vermezdim!.." dediği yaklaşımındaki gibi …
Bizi nerelere götürürdü, o ruhun sıhhatli ve doğru izdüşümü bir düşünelim ve o doğruya talip olalım…Yüzünden okumak yerine, yürekten; yüreklere/diri olanlara okuyalım…
"Yalnız Kur'an'dan alarak ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı"

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...