|

Ordu
İçinde Ordu Var... Hatta Ordular Var
Neşe Düzel/12.03.2007/ Radikal
• Yeni
ulusalcılık, Özel Kuvvetler'in, Özel Harp'in ideolojisidir. Çetelerin
ürediği illegal yapının ideolojisidir. Ciddi operasyon gücü var bunun.
Kuvayı Milliye diye yapılar çıkarıyorlar
• Ordu, sadakat odağı olamaz. Ordu, sadakat göstermeli. Ama Nazilerin 'Sadakat
şerefimizdir' sloganını bile taklit ettiler. Kışla duvarlarına 'Orduya
sadakat şerefimizdir' diye yazdılar
• Askerler hep 'Cumhuriyet tarihinin en tehlikeli dönemecinden geçiyoruz'
derler. Genelkurmay Başkanı daha yeni Amerika'da söyledi. Bu söz, kalıp
halinde her yıl, her ay tekrarlanır bu ülkede
NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)
NEDEN? Mümtaz'er Türköne
12 Eylül'ün lideri Kenan Evren, Türkiye'nin idari yapısıyla ilgili,
ülkenin eyaletlere bölünerek idare edilmesi gibi bir öneride bulundu. Ve,
savcılık Evren hakkında inceleme başlattı. Evren, Ben öyle söylememiştim
diye geri adım attı. Bu olayda, Evren'in önerdiklerinden bile daha
önemli olan, Tükiye'nin bugünkü sistemini kuran insanın bile devletin
tepkisinden kurtulamayacağının, derhal 'kuşkulular' listesine
kaydedileceğinin ortaya çıkmasıydı. Evren'e bile 'bölücü', güvenilmez
insan muamelesi yapan kimdi? Kim kendisini devletin sahibi görüyordu?
Onların gözünde Evren bile kuşkuluysa, kim kuşkulu değildi? Bunları,
Ülkü Ocakları'nda yöneticilik yapmış olan, 12 Eylül'de MHP davasından
hapis yatan Gazi Üniversitesi öğretim üyesi siyaset bilimci Prof.
Mümtaz'er Türköne'yle konuştuk. Türköne'nin milliyetçilik, asker-siyaset
ilişkisi, İslamcılık üzerine kitapları var.
Bugün yaşadığımız bu baskıcı rejimin kurucusu Kenan Evren. Darbeyi yapan,
antidemokratik yasaları çıkaran, bu Anayasa'yı yazdıran kişi kendisi.
Şimdi, söylediği bir sözden dolayı kendi kurduğu sistem onun hakkında
inceletme yaptırıyor. Bu sistem, herkesten, kendi kurucusundan bile
şüphe eden bir sistem mi?
Bu sistem Evren'in eseri değil.
1980 darbesiyle ve onun anayasasıyla kurulan bu sistem kimin sistemi?
1980 öncesi de var bu sistemin. Kastettiğim o. Aslında Soğuk Savaş
yıllarındaki sistem Türkiye'de hâlâ devam ediyor. Soğuk Savaş dünyada
devletleri ve orduları çok ön plana çıkardı. 'İllegal örgütlenmeler ve
ideolojik savaş dahil, ordulara daha önce sahip olmadıkları kadar geniş
bir hareket alanı açtı. Ve bizde ordu, Türk siyasi kültüründeki
çatlaklardan da yararlanarak burada bir sistem kurdu ve bu sistemin ilk
ürünü 27 Mayıs darbesi oldu. Bu sistem 27 Mayıs'la iyice yerleşti. İşte
Türkiye hâlâ 27 Mayıs darbesiyle açılan o kulvarda ilerliyor. Ama biz,
bir hata da yapıyoruz. Orduyla ilgili çok kolay genellemelere varıyoruz.
Oysa ordu içinde ordu var. Hatta ordu içinde ordular var.
Ordu içinde ordu var ne demek?
27 Mayıs darbesi yapıldığında bir teğmen Genelkurmay başkanını
tekmeliyor. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun darbeciler tarafından
tutuklanıyor, hakarete uğruyor. Generaller genç bir teğmenin önünde 'hazır
ol'da duruyorlar. Bir yanda emir-komuta zincirine sahip bir kurum, bir
ordu var. Diğer yanda, aralarında çete oluşturmuş ve darbe yapan bir
grup subay var. Bu iki karşı şey Silahlı Kuvvetler'in içinde yer alıyor.
Bu durum, bizim 'ordu' diye genellediğimiz, yekpare bir kurum gibi
algıladığımız kurumun öyle olmadığını gösteriyor.
Bir ordu yekpare olmak zorundadır. Bir orduyu ordu yapan şey emir-komuta
zincirinin işlemesidir, hiyerarşidir, disiplindir. Hiyerarşisi ve
disiplini bozulmuş bir ordu çok tehlikeli değil midir?
Elbette çok tehlikeli bir şey bu. Zaten bu tehlikeli şey 27 Mayıs'ta
Türkiye'nin başına geldi. Tabii ki ordu içinde orduların olması anormal
bir durumdur. Zaten bu durum bize, bugün Türkiye'nin çektiği
sıkıntıların sebebini ve sakatlığın nerede olduğunu gösteriyor. Ordu
içinde ordunun, orduların olması Soğuk Savaş'ın eseridir. Nitekim 28
Şubat da Soğuk Savaş'ın mantığı, ideolojisi ve refleksleriyle yapıldı.
28 Şubat da, 27 Mayıs gibi ordu içindeki bir ordunun, yani bir çetenin,
bir cuntanın yaptığı bir darbeydi. O zaman şu çıkıyor ortaya...
Ne çıkıyor?
Bizde bu çeteler 27 Mayıs'la başlayan bir gelenektir. Bu tür oluşumlar
ordunun içinde her zaman var. Çünkü Soğuk Savaş'ın gergin ortamı
Amerikan şemsiyesi altında askerlere özgür bir hareket alanı sağladı.
İllegalite, kontrgerilla, gayrinizami savaş konsepti, Amerika ve NATO
tarafından desteklendi ve bu durum, ordunun içinde bu tür çetelere,
çeteleşmelere kanal açtı. Şimdi bu kanalın hâlâ var olduğu görülüyor
işte.
Dünyada Soğuk Savaş bitti. İllegal güçler, kontgerilla Türkiye hariç
bütün NATO ülkelerinde açığa çıkarıldı, tasfiye edildi. Türkiye'de
kontrgerilla bitmedi mi? Ordu içinde ordular, çeteler bitmedi mi?
Geçen yıl gayrinizami savaş, Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler
Komutanlığı'yla ilgili bir tartışma yaşandı. Genelkurmay resmi bir
açıklama yaptı. 'Bu birim, Soğuk Savaş yıllarında özellikle Sovyet
yayılmasına karşı, gayrinizami savaşı örgütlemek için kurulmuştur. Çok
önemli görevler yerine getirmiştir' dedi. 'Ama niye hâlâ var' sorusunun
cevabını vermedi Genelkurmay. Varlığını ve devam ettiğini kabul etti,
gerekçesini de Soğuk Savaş'la açıkladı. 'Peki kardeşim Soğuk Savaş bitti.
Bugün bunun ne işi var', sorusu cevaplanmadı. Silahlı Kuvvetler, Soğuk
Savaş yıllarındaki kurumsal yapıyı devam ettiriyor. Yani çetelerin nefes
alacağı, yerleşebileceği alanları içine alan bir sistemi sürdürüyor.
Evren'e dönersek... Baskıcı rejimin kendi kurucusundan bile şüphe etmesi
aslında paranoyak bir yapıyı gösteriyor. Neden bu kadar büyük bir
güvensizlik, korku var?
Çünkü Soğuk Savaş yıllarında oluşmuş, kurumlaşmış bu yapının ve
alışkanlıkların artık tükendiği bir evrim yaşanmaya başladı Türkiye'de.
Bu ideolojiyle ve araçlarla yol almak, siyaseti yönetmek, toplum
üzerinde askeri bir vesayet kurmak imkânsız hale geldi. Bir istihbarat
devleti kurmayı tasarlıyorlar ama bugünkü dünyada yapılamıyor bu. 28
Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu kanalıyla fişlemeler yapıldı, olmadı.
Şimdi en son gazetecilerle ilgili hazırlanmış bir andıç ortaya çıktı.
Bütün bunlar, bugünkü hayatın aklına da aykırı, zamana da aykırı. Hayat
bugün öyle karmaşık ve zengin ki... Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi
insanların 'dostlar ve düşmanlar' şeklinde sınıflandırılabileceği bir
dünya değil bugünün dünyası. Bu iktidarı sürdürmek için 'bölücülüğü ve
irticayı' araç olarak kullansanız da, bu askeri vesayet sistemini Soğuk
Savaş yıllarındaki gibi sürdürmek imkânsızdır.
Niye?
Çünkü bugün böyle bir istihbarat devletini kurmanız ve yaşatmanız mümkün
değil. 28 Şubat'ta bu yapılmak istendi. Hâlâ bu yapılmak isteniyor.
Ortaya çıkan andıçlar bu zihniyetin sürdüğünü gösteriyor. Savaş
meydanında tatbikat yaparken kuvvetleri 'mavi kuvvetler-kırmızı
kuvvetler' diye ayırırsınız ve bunları savaştırırsınız ama bir toplumu
mavi ve kırmızı diye ayıramazsınız. Ayırmaya kalktığınızda bile bunun
için ciddi bir donanımızın olması gerekir. Askerlerde bu donanım yok.
Olmadığı da gazetecilerle ilgili andıcı okuduğunuzda görülüyor zaten. 28
Şubat sürecinde yapılan fişlemelerde de durum aynıydı. Onların
mantığıyla o kadar çok sosyal demokrat mürteci olarak fişlendi ki...
Ayrıca 28 Şubat darbesi toplumu ikna etmek için kendisine ideolojik
araçlar aradı ve ortaya tam anlamıyla Alman tarzı bir nasyonal sosyalizm
çıktı.
Nasıl çıktı bu?
SS subaylarının kasaturalarında ve flamalarında yer alan 'Sadakat
şerefimizdir' sözünü bile, bu Nazi sloganını bile taklit ettiler.
İstanbul'da ordunun kışlalarının duvarlarına 'Orduya sadakat
şerefimizdir' diye yazdılar. Böylece topluma, 'Orduya sadakat
göstermeniz lazım' mesajını verdiler. Ordu sadakat odağı olamaz. Ordu
devlete, vatana, millete, Anayasa'ya, demokrasiye sadakat göstermelidir.
Onun varlık nedeni budur. Ama sistem bu işte...
Korkan ve korkutan bir sistemle mi karşı karşıyayız biz? Buradaki bütün
toplumsal ilişkiler korkuya mı dayanıyor?
Toplum üzerinde baskı yaratan, insanları tehdit eden, korkutan illegal
savaş teknikleri kullanan bir aparat çok güçlü bir şekilde hâlâ işliyor.
Ve ordunun içinde iki eğilim çatışıyor. Bir yanda, statükoyu devam
ettirmek isteyenler var. 'Aman PKK siyasallaşmasın, elinde silah
bulunsun ve arada sırada da eylem yapsın. Eylem yapsın ki, biz silahlı
önlemlerle, askeri tedbirlerle Türkiye'nin bölünmesine engel olabilelim'
diye düşünenler var. Bu, statükoyu sürdüren bir düşünce. Şemdinli
olayında yaşanan da buydu zaten.
Şemdinli olayı, PKK'yla savaş sürsün, askeri çözüm devam etsin diye mi
yaşandı?
Eğer Şemdinli basit bir olay değil de iddia edildiği gibi bir
organizasyonun eseriyse... Şemdinli olayı, 'Eğer PKK yapmıyorsa, PKK
terörünü de biz yaparız, PKK terörünü bile biz yaratırız' şeklinde bir
mantığın eseriydi. Türkiye'nin Kürt politikası iflas etti. Askerlerin
eseri olan Kuzey Irak politikası da iflas etti. Bu politikalarla hiçbir
yere gidilmiyor. Bu iflası da belgeleyen aslında PKK'nın kendisi oldu.
Ateşkes ve ardından silah bırakma tartışmaları, herkesin mevcut durumu,
statükoyu sorgulamasına yol açtı. Eğer siz Kürt sorunu için 'askeri
çözüm' diye direniyorsanız, PKK'nın silahlı kalkışmaya devam etmesi
lazım. Yoksa öbür tarafta siyasetin konuşulduğu, Kürtlerin barış
ortamında taleplerini, farklı siyasi çözümleri önerdiği bir evre geliyor.
Orduda iki eğilim çatışıyor dediniz. Diğer eğilim ne diyor?
Diğer yanda, bu statükoyla vatanın ve milletin korunamayacağını, ordunun
gücünü, itibarını muhafaza edemeyeceğini görenler var. Genelkurmay'da
hazırlanan andıçın, 28 Şubat'taki andıç gibi gazetecilere sızması bu
çatışmanın sonucu olsa gerek. Evren, 'Artık Soğuk Savaş kurgularından
vazgeçip yeni şartlara ayak uydurmak, açılımlar yapmak gerekir' diyor.
MİT Müsteşarı da Evren gibi statükoyu eleştiriyor. 'Bugüne kadar izlenen
politikaları gözden geçirmek gerektiğini' söylüyor. Bu arada MİT'in
doğrudan PKK'yla mücadele etmiş emekli müsteşar yardımcısı Cevat Öneş de
devletin Kürt politikasının yanlış olduğunu, değişmesi gerektiğini
açıklıyor. Mehmet Ağar 'dağdakilerin düz ovada siyaset yapmasını'
istiyor. Birbirine benzeyen bu çıkışlar tesadüf değil.
Peki, Evren'i bile korkutan bu sistemin temsilcisi kim? Kim bu yapıyı
temsil ediyor?
Statükoyla birlikte yaşayan karanlık bir bölge bu. Soğuk Savaş döneminde
gayrinizami savaş tekniklerini kullanmak için kurulan, örgütlenen ve
kendisini hukukla pek sınırlı saymayan ve kanun dışı yöntemleri hâlâ
kullanabilen bir yapı bu...
Kontrgerillayı, Özel Harp Dairesi'ni tarif ediyorsunuz siz.
Özel Harp Dairesi... Özel Kuvvetler... Muhtemeldir ki, bunun istihbarat
teşkilatında da uzantıları var. Bu gücün hâlâ ciddi bir operasyon
yeteneği var. Nitekim Kuvayı Milliye dernekleri diye yapılar ortaya
çıkarıyorlar. Bunların 'yeni ulusalcılık' diye bir ideolojisi var. Yeni
ulusalcılık, bu gayrinizami yapının, bu çeteleşmenin ürediği yapının
ideolojisidir. Toplum içindeki gerginlikleri, kutuplaşmaları,
düşmanlıkları kullanan, psikolojik harekâtlarla toplum mühendisliği
projeleri yapan ve sivil uzantıları da olan güçler bunlar. Şunu
hatırlayın... 28 Şubat'ın öne çıkan bütün generalleri karargâh
subaylarıydı. Sahada kıtalara komuta eden, PKK'yla mücadele eden muharip
sınıftan general yoktu aralarında.
Bu, neyi gösteriyor?
Orduda iki farklı dinamiğin işlediğini ve bunlar arasında ayrışma
olduğunu gösteriyor bu. Ordunun bir asıl bünyesi var. Bir de
illegaliteye açık olan karanlık bir bölgede ordunun kurumsal kimliğini
kendi iktidarı için kullananlar, statükoyu sürdürenler var. Şemdinli'de,
Atabeyler, Ergenekon, Sauna gibi çetelerde ortaya çıkan hep bu yapı işte.
Bu ülkede, devletin en tepesindekiler de dahil kendini güvende hisseden
kimse var mı?
Yok. Yaşadıklarımıza bakarsak, kimse kendini güvende hissedemez.
Askerler Soğuk Savaş'ın bittiğinin farkında değiller mi?
Soğuk Savaş 18 yıl önce bitti ama asker için bitmedi. Asker için
bitmediği için bizim için, Türkiye için de bitmedi Soğuk Savaş.
Totaliter bir ideolojiye yaslanan, otokratik, hiyerarşik bir yönetimi
kurgulayan, istihbarat devleti ile varlığını sürdürmeye çalışan Soğuk
Savaş anlayışı hâlâ devam ediyor. Askerler Soğuk Savaş'ın
alışkanlıklarından vazgeçemiyorlar. Bu alışkanlıkların sürdüğünü,
fişlemelerde, istihbarat devleti kurma teşebbüslerinde görüyoruz. Çünkü
Soğuk Savaş, devletin tek sahibi olma, siyasal alana ve topluma müdahale
etme, ideolojiler üretme imkânını sağlıyordu onlara. Oysa askerin
siyasete karışmasını önlemek, Atatürk'ün en titiz olduğu konuydu.
12 Eylül ülkedeki güvensizlik ortamını iyice sağlamlaştırdı. Ama daha
önce de büyük bir güven yoktu toplumda. Bizim toplumumuz nerede
sakatlandı?
27 Mayıs'ta sakatlandı. Halk aşağılandı, devletle halk arasına mesafe
girdi. Ülkede geliştirilen demokratik tecrübe bıçakla kesildi. Halka
dönüp, 'senin seçtiğini biz asarız' dediler. 27 Mayıs, halka verilen bir
mesajdı. Türkiye'de birçok şeyin dönüm noktası 27 Mayıs'tır.
Toplumu doğal mecrasından çıkardı.
Devlet, hiçbir vatandaşına güvenmiyor mu?
Silahlı gücün mantığı şudur. Siz bir düşman ve tehlike olduğu için
silahlı güce ihtiyaç duyarsınız. Dolayısıyla silahlı güç de kendi
durumunu meşrulaştırmak için habire düşman üretir. Askerler hep 'Cumhuriyet
tarihinin en tehlikeli dönemecinden geçiyoruz' derler. Genelkurmay
Başkanı daha yeni Amerika'da söyledi bunu gene. Bu söz, kalıp halinde
her yıl, her ay tekrarlanır bu ülkede. Askerin memleket her an
bölünebilir, parçalanabilir retoriğine, edebiyatına şiddetle ihtiyacı
var. Çünkü kendi varlığını meşrulaştıracak bir altyapıyı kurması lazım.
Düşman üretmesi lazım, sonra da bu düşmanın olduğuna inanması lazım.
Yeni bir fikir nasıl cezalandırılıyor bu toplumda? Sadece yargı yoluyla
mı yoksa başka metotlar da var mı? Evren neden korktu mesela? Yargıdan
mı yoksa başka bir şeyden mi?
Evren'inki cezalandırılma, öldürülme korkusu değil. İtibarını,
saygınlığını kaybetme korkusu bu. 28 Şubat'ta Doğan Güreş'e yaptılar
bunu. Genelkurmay'dan telefonla arayan askerler, Genelkurmay Başkanlığı
yapmış bir orgenerale 'Doğan bey' diye hitap ettiler. Mesela yeni
fikirlerin ortaya çıkacağı yer olan üniversitelerde de, eğer tuzunuz
kuru değilse, yeni bir fikir ileri süremezsiniz. Sürdüğünüzde, Prof.
Atilla Yayla'nın başına gelenler başınıza gelir. Vatan haini, bölen,
parçalayan ilan edilirsiniz.
Yeni fikirlere böyle tepki duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracağız?
Statükonun, bu askeri vesayet düzeninin kendisi için artık denizin
bittiğini fark etmesi gerekiyor.Yaşanan sıkıntı da bu zaten. Bazı şeyler
çöküyor işte... Türkiye'nin Kuzey Irak politikası, Kürt politikası iflas
etti. Kıbrıs, Annan Planı çerçevesinde hükümet bir açılım yaptı da bir
nefes alma şansına sahip oldu. Statükonun ürettiği çözümler, demek ki
Türkiye'yi bir yere götürmüyor. Sadece zaman ve enerji kaybettiriyor. Bu
korku iktidarıyla artık Türkiye'nin ulusal çıkarları korunamıyor.
Sistemin çöktüğünü sistemin parçaları söylüyor. Evren söylüyor, MİT
Müsteşarı söylüyor. Mehmet Ağar söylüyor. Bu düzeni devam ettirmek
mümkün değil. Ben bu konuda çok umutluyum.
Niye umutlusunuz?
Türkiye'de milletin ve devletin çıkarlarını koruyan güçlü bir 'devlet
aklı' var. Türkiye bu statükoyu devam ettirerek çıkarlarını koruyamaz.
İşte devlet aklı bunu görür. Ayrıca Tayyip Erdoğan ya da AK Partili
birinin Cumhurbaşkanlığına seçilmesi de, bu statükonun değişmesi ve
hükümetle uyumlu bir politika üretecek olması açısından önemli bir
fırsat olacak. |