|

Zübeyir Yetik’e Saygı Programı
29 Ocak Günü
Şanlıurfa'da, Memleket Edebiyat Dergisi, Şanlıurfa Gazeteciler Birliği
Türkiye Yazarlar Birliği ve Memur-Sen Konfederasyonunun katkılarıyla,
"Zübeyir Yetik'e Saygı" adı altında bir program gerçekleştirildi. Bu
program çerçevesinde Memleket Edebiyat Dergisi Zübeyir Yetik için özel
bir sayı çıkardı, panel ve slâyt gösterisinin yer aldığı bir de gece
düzenlendi. Program çerçevesinde gecede Zübeyir Yetik de bir konuşma
yaptı. Bu konuşmayı dergimize alıntılayarak okuyucularımızla da
paylaşmak istediğimiz için aşağıda sunuyoruz:
Konuşmama, Biricik Efendimiz başta olmak üzere Yüce Allah'ın tüm
Elçilerine, bütün müminlere ve siz Değerli Dostlarıma selâmlarımı
ileterek başlıyorum.
Gerek az önce dinlemiş bulunduğunuz konuşmalarda ve gerekse bu gece/bu
gün münasebetiyle hazırlanmış bulunan elinizdeki dergide, genç dostlarım
tarafından "yitik şehir/yitik medeniyet" temeli üzerine kurgulanmış,
geliştirilmiş bir tema işleniyor.
Temele oturtulan bu ibareye baktığımızda iki önemli vurguyla
karşılaşıyoruz:
Bunlardan birincisinde çöken, yıkılan, yok olan, gözden ve gönülden
çıkarılan, dolayısıyla "tarih" konusu olup gündemden düşmüş bulunan
değil de, yitik, yiten, yitinmiş, yitirilmiş bir medeniyet, bir uygarlık
söz konusu ediliyor ve buna ilişkin kaygılar dile getiriliyor.
İkincisi ise, şehir ve medeniyet vurgusu; daha doğrusu bu iki
kavram-kelimenin birbirleriyle ilişkisine ya da birbirlerinden
ayrılmazlığına yapılan vurgu.. "Yitik" kaygısı, yitirmiş olma duygusu,
işte bu vurgulamanın getirdiği açılım doğrultusunda ortaya çıkıyor.. Bu
açılım Urfa'mız, tarih boyunca hep gerçek bir "medine" olan,
medeniyetlere yataklık etmiş bulunan Urfa'mız bağlamında gündeme gelip,
oradan bir "yitik medeniyet"i kucaklayıcı genişliğe erişiyor.
Bu cümlemde yer alan "yitik medeniyet" ve "medeniyetlere yataklık etmiş"
olmak olgularının bir arada anılması, ilk bakışta, tekil ve çoğulu ayırt
etmeyi gözden kaçırmış bir yaklaşım gibi algılanabileceğinden, ifade bir
tür çelişki içinde görülebilir.. Ya da, "medeniyetlere yataklık etmiş
olan bir kent" ifadesinin yanında yer alan "yitik medeniyet" ibaresinin
bu kentin yataklık ettiği medeniyetlerden hangisine işaret etmekte
olduğu sorusuna yol açabilir.
Böyle bir soruyu kısa bir açıklamayla yanıtlamış olmak ya da görünürdeki
bu çelişkiyi giderebilmek için, belki, önce "medeniyet" kavramı ile
birlikte Urfa'mızın yataklık etmiş bulunduğu "medeniyetler" üzerine
birkaç söz söylemem gerekecek.
Medeniyet, etimolojik olarak "din" kelimesinin bir türevidir. Dinin
yaşama geçirilmesi, bir başka deyişle dinsel uygulamaya ilişkin veri ve
verimlerin tümünün bir bütün olarak ve bütüncül bir yapı halinde yaşam
biçimine dönüştürülmesi "medeniyet"i doğurur, yoğurur, oluşturur ve
geliştirir. Batı literatüründeki "site"nin bizdeki karşılığı olan
"medine" kavramı da, "medeniyet" gibi, yine "din" kelimesinin bir
türevidir ve "din"in yaşama geçirilme alanı olan yerleşim birimini ifade
eder.
Sözün bu noktasında, pek de gerekli olmamakla birlikte, Almanya
Başbakanı Merkel'in bir cümlesini hatırlatmadan geçemeyeceğim.
Televizyonlarda da yayınlanan bir haberde şöyle diyordu: "Avrupa Birliği
bir Hıristiyanlar kulübü değildir; ancak Avrupa Birliği Değerleri,
Hıristiyan dininin verileri ile oluşmuştur." Televizyon haberlerinin
geniş kitlelere ulaşması dolayısıyla Merkel'den ak-tardığım, gerçekte
ise Batılı, hatta Dünyalı tüm düşünürlerin Batı Medeniyetinin ve
dolayısıyla medeniyetlerin oluşumuna ilişkin ortak görüşü de olan din ve
medeniyet bağlantılı bu tanım, görüldüğü gibi, benim az önce sunduğum
belirleme ile bire bir örtüşmektedir..
Bu açıdan bakıldığında, "İbrahim Baltası" ile yıkılmış ve tam anlamıyla
tarihe karışmış olan Nemrudî dönemden sonraki her Urfa, Urfaların hepsi
İbrahimî Öğreti çatısı altında yer alan "din"lerin, dahası, İbrahimî
Öğreti'nin de içinde bulunduğu İslâm'ın yaşandığı bir belde, bir
medinedir. Haliyle de, "yitik medeniyet" tekil ifadesi ile
"medeniyetlere yataklık etme" biçimindeki çoğulluk anlatıcı ibarenin
çelişir bir yanı bulunmamaktadır. Belki bu, bir anlatım zorunluluğu
olarak değerlendirilmelidir.
Bu zorunlu açıklamadan sonra, artık, "yitik şehir/yitik medeniyet"
vurgusunu; ifadeyi açarak söylersek, bir şehrin, daha doğru ifade edişle
bir medinenin yitirilmesi, "yitik şehir" sürecine girmesi ile bir
medeniyetin yitirilmesi arasındaki ilişkiyi irdeleyebiliriz.
Coğrafya bağlamlı tarihsel bir süreç olan bu olguyu, değerli
şair-düşünür Sezai Karakoç, bundan 40 yıl önce yazdığı bir şiirinde, çok
ustaca bir imgeleme ile şöyle ifade eder:
"Şam ve Bağdat kırklara karışmıştır
"Elde kala kala bir Mekke bir Medine kalmıştır
"O da yarım kalmıştır
"Urfa ufala ufala
"Bir pul olacak çarpık balıklar üstünde
"Belki bir toz bulutu
"İstanbula küflenmiş
"Bir avrupa akşamı dadanmıştır
"Eski şehirlerin kimi göğe çekilmiş
"Kimi yedi kat yerin dibine batmıştır"
Tarih felsefesi alanında da özgün ve tutarlı yorumları bulunan bu büyük
şair-düşünür, İslâm Medeniyetinin günümüzdeki görüntüsünü bu dizeleriyle
fotoğraflarken, dikkat edilirse, andığı İslâm merkezlerinin yitimine
ilişkin kesin belirlemeler yapmış; ancak Urfa için kullandığı "kalacak",
"olacak" ifadeleriyle, adeta, diriliği ve diriliş ümidini bu medine
üzerinde odaklandırmıştır.
Urfa'ya ilişkin düşünce ve ümitlerimde yalnız olmadığımı belirtmek
amacıyla sizlere aktardığım bu işaret edişte de, anılan
şehirler/medineler arasında Urfa'nın, İbrahim kenti Urfa'nın bir
medeniyeti temsil ve onun geleceği açılarından taşıdığı önem açıkça
görülmektedir.
Değerli Dostlarım,
Geldiğimiz bu yerde, "Peki, 'İbrahim' kimdir, konu edindiğimiz
'medeniyet yitimi'nin 'İbrahimî Öğreti' ile olan ilişkisi nedir?"
şeklinde bir soru sormamız gerekiyor. Zira andığımız yitik medeniyet ya
da bu medeniyetin yitirilmesi konusu, dahası anılan medeniyetin nidüğü
ve ne olacağı ancak böyle bir sorunun yanıtlanmasıyla aydınlığa
kavuşabilecektir.
İnsan ile medeniyet ilişkisi, bu iki kavramın aynı bağlam içinde
değerlendirilmesi zorunluluğu ise, aradığımız yanıta ulaşmak için
İbrahimî Öğretide "insan"ın konumunu belirlememizi gerektirir. Bunun
için, biz elbette, İbrahimî/Nebevî Öğretinin yer aldığı en son ve tek
sağlıklı metin olan Kur'an-ı Kerim'e bakacağız. Şu var ki, konumuzla
ilgili ayetleri anarak ayrıntılı aktarmalar yapmak yerine, yalnızca kimi
belirlemeleri sunacağım için konuşmam çok da uzamayacaktır.
İbrahimî Öğretide "insan", Kur'an-ı Kerim'de haber verildiği üzere,
zatına secde edilesi saygın bir yaratıktır. Bu saygın konumu ise, Yüce
Allah tarafından öğretilen "eşyanın isimleri"nin bilgisine sahip
oluşunun, bir başka deyişle Yüce Allah'ın "ruhumdan" diye nitelediği bir
ruhun kendisine üflenmiş olmasının sonucudur. Buradaki "bir başka
deyişle" vurgusu, "ruh" kavramının, felsefe ve tasavvuftaki "ruh"
anlayışından çok farklı olarak, Kur'an-ı Kerim'de "emir, buyruk, söz,
yetki, vahiy" bağlamında kullanılmasına dayanmaktadır. Böyle bir
yaklaşımda da, secde buyruğunu gündeme getirici oluşlar olarak anılan
"eşyanın isimlerinin öğretilmesi" ile "ruh üflenmesi", deyim yerinde
ise, aynı kapıya çıkmakta; bir oluşumun/olgunun iki ayrı yüzü, farklı
iki anlatımı olmaktadır.
Daha kestirmeden gitmek için şöyle diyeceğim: "Yeryüzünde halife olsun"
için yaratılmış bulunan insan, bu konumunun gerektirdiği donanıma
kavuşsun diye "eşyanın isimleri" bağlamında bilgilendirilmiş, "ruh
üflenmesi" yoluyla da yetkilendirilmiş; yani, halifelik görevini yerine
getirebilmesi için gerekli olan bilgilerle ve bildiklerini yaşama
geçirebilmesi için de özgür bir iradeyle donatıl-mıştır. Secde olayı da,
gerçekte, bu donanımı dolayısıyladır.
Öte yandan Yeryüzü ise, "gökler ve yerler ile bu ikisi arasındakiler"
kapsamında bütünüyle insana boyun eğici kılınarak, onun halifelik
gereklerini yerine getirebileceği bir düzenleme içine sokulmuştur.
Şu var ki, parçalanamaz bir bütün halindeki bu Öğreti'ye dayalı
yorumlarda bulunan kimile-rince, özellikle insanın bu bütün içindeki
yerine, konumuna, işlevine, yetkisine ilişkin değerlendirme-ler
yapılırken bu bütünlük gözden kaçırıldığından ya da göz ardı
edildiğinden, kimi yanılsamalar yaşanmış, yanılgılara düşülmüştür. Bu
durum/tutum ise, "insan" gerçeğini gölgelemiş, açıkçası "in-san"ın
yanlış bir yere, kimi yanlış yerlere konumlandırılmasına yol açmıştır.
İnsanın, bu Yeryüzü Halifesinin yanlış konumlandırılması..
Benim gerçekte "maksada mebni, amaca yönelik" birer yaklaşım saydığım
söz konusu yanılsamaları/yanılgıları insan ve eşya ilişkisi düzleminde
çok açık bir biçimde gözlemleyebiliriz. Şöyle ki, Yüce Allah, insanı bir
yere, bizim boyutumuzdaki diğer varlıkları, bir başka deyişle eşyayı da
başka bir yere konumlandırarak, bu varlıkları insanın boyunduruğu altına
vermişken, yani insanı boyunduruk altına girici değil de boyunduruğa
alıcı olarak yaratmışken.. Kimi insanlar bunun ayırtında olmayarak ya da
farkında olmalarına karşın işlerine geldiği gibisinden yorumlamalar ile
insanları da kümelere ayırmış, bu yolla kimilerini kimilerinin
boyunduruğu altına sokmağa elverişli öğretiler/söylemler
geliştirmişlerdir.
İşte burası, zaman zaman çekişme içine girmelerine ya da öyle bir
görüntü vermelerine karşın, hep ve her yerde doğrudan ya da dolaylı bir
işbirliği içinde bulunan "madde âleminin sultanları" ile "mana âleminin
sultanları"nın "insan"ı, ona aslî rengini veren, onun kimliğinin asal
ögesi olan, onu secde edilesi saygınlık konumuna oturtmuş bulunan "özgür
irade"den soyutladıkları aşamadır.
Buysa, ancak özgür iradesinden ötürü "tam bir insan" olan ve olabilecek
olan bir varlığı insanlığından uzaklaştırmaktan, onun asal/fıtrî
özelliğini/yanını yolmaktan, eksiltmekten, kırpmaktan, yozlaştırmaktan
başka bir şey değildir. "İnsan"ın yitirişi de, yitirilişi de, yitimi de,
işte, buradan ve böylece başlamış olmaktadır. Yitik insan, yiten medine
ve yitirilen medeniyet olgusu veya süreci sorgula-nırken ilk yapılması
gereken iş de, bu sebeplerle, o medeniyet içinde yer alan insanların
irade özgürlüklerinin irdelenmesi olmalıdır.
Bugün burada "yitik şehir/yitik medeniyet"ten söz ediyoruz. Bu, göz ardı
edilemeyecek bir gerçektir. Şehir/medine yitmekte, medeniyet
yitirilmektedir. Çünkü "insan" yitiktir. İradesinden soyutlanmış olan
bir kimsenin İbrahimî Öğreti değerlerine göre tam tamına bir insan
olarak görülmesi mümkün değildir; o yitik bir insandır. Ve insan yitik
ise, onun medinesi de, medeniyeti de yitecektir; yitik insan, medinesini
de, medeniyetini de yitirecektir.
Değerli Dostlarım,
Bu sözlerim bir ağıt değil; belki bir uyarıdır.
Ağıt değil; çünkü, İbrahimî Öğreti de, onun medeniyeti de burada olmasa
bile bir başka yerde ve kıyamete dek sürebileceği bir ortamın kapısını
aralayacaktır.
Bir uyarıdır.. Urfa, İbrahim'in yurdu, İbrahimî Öğretinin beşiği; hatta
İbrahim'in kendisi olduğu için Urfalı hemşerilerime hatırlatma türü bir
uyarıdır. "Sizler İbrahim'in mirasçıları olarak, hatta İbrahimler
olarak, şayet İbrahim'in mirasçıları olduğunuza dair bilinci diriltip,
onun öğretisi doğrultusunda iradenizi özgürleştirme savaşımını
başlatamazsanız, başka yerlerden başka İbrahimler çıkar ve sizin
tarihsel mirasınıza el koyarlar" uyarısı… İbrahimî Öğretide
sosyokültürel veraset etnik bağlantılı değil de, inanç bağlamlı olduğu
için de bu mirasın asıl sahipleri onlar olurlar.
Gündemimizi oluşturan "yitik medeniyet" kaygısı, bizim bu mirası
önemsediğimizin, ona sahip çıkmak istediğimizin göstergesidir.. Bu
mirasa sahip çıkmanın tek yolu, yeniden İbrahim olmanın, İbrahimî
olmanın tek yolu ise, İbrahimî Öğretinin öngördüğü irade özgürlüğü ile
özdeşleştirilmiş "insan" yapılanmasının önünü açmak için, insanı
iradesinden soyutlayan söylemleri yaşamımızın dışına çıkarmanın çabası
içine girmekten geçmektedir..
İbrahim Âleyhisselâmın dün gerçekleştirdiği büyük eylemi bugünün
İbrahimleri olan siz hemşerilerimin de, yalnızca özgür iradelerini fark
ederek ve kullanarak, yeniden gerçekleştireceği; böylece, "yitik
şehir/yitik medeniyet" kaygısından kurtularak derlenip toparlanma,
yeniden diriliş sürecine sıçrama yapacağı inancı içindeyim.
Bu inanç ve ümidin verdiği mutluluğu yaşadığım bir süreçte, benim için
gerçekten büyük onur vesilesi olan bu "VEFA GÜNÜ"nü düzenleyen Memleket
Edebiyat Dergisi, Memur-Sen İl Temsilci-liği, Türkiye Yazarlar Birliği
Şubesi, Şanlıurfa Gazeteciler Birliği yetkililerine ve katkıda bulunan
herkese, zaman ayırarak buraya gelmek suretiyle bu etkinliğe katılmış
olan siz aziz dostlarıma, değer-li hemşerilerime şükranlarımı; başta
Efendimiz olmak üzere Yüce Allah'ın tüm Elçilerine, bütün müminlere ve
siz aziz dostlarıma da selamlarımı sunarak konuşmamı bitiriyorum. |