|

İlahi Adalet
İlahi adalet
iki kelimeden oluşan bir isim tamlamasıdır. İlah kelimesi, ibadet-kulluk
edilecek mabud-tanrı anlamlarını kapsar. Adalet kelimesi ise, fıkıh ve hadis
alanında ahlak kavramı ile yakın anlamlarda kullanılmıştır. 'Adl' kelimesi,
sıfat olarak kullanıldığında adil olan anlamına gelir ki, bu da Allah'ın
isimlerinden biridir. Adl ve adalet kelimeleri mastar isimdir ve kısaca
haklıyı haksızdan ayırmak, eşit davranmak ve eşitlik kuralına göre hüküm
vermek anlamına gelir. İslam literatüründe, sünnetullah kavramını da, ilahi
adalet kavramı ile ortak anlam alanlarına sahip bir kavram olarak görenler
olmuştur.
Adalet kavramının çok geniş tarifleri yapılmıştır ve bu kavram, ateistlerin
de dahil olduğu her kesimin gündeminde birinci sıraya oturmuştur. Adalet,
siyasetin, dinin, daha doğrusu insanlığın hep tartışa geldiği ama yürürlüğe
de bir türlü koyamadığı, hayata geçirmeyi başaramadığı bir ütopyanın adıdır.
Filozofların yaptığı tanımlar, aşağı yukarı birbirine benzer ve adaletin,
hak almak ve hakkı tanımak olduğu noktasında birleşirler. Bu noktada,
Aristo'dan beri yapılan tanımların bazılarına değinerek, felsefecilerin
konuya bakışlarını değerlendirebiliriz.
Aristo, sosyal adalet konusuna değinirken, köle ve efendiyi ayrı ayrı
konumlarda değerlendirmiştir. Toplumda bir üstün sınıfın olması gereğine
vurgu yapmış, bunun da köleleri, hastaları ve sakatları toplumun dışında
sayarak mümkün olacağını ileri sürmüştür. Yani o, eşitsizlik durumunda da
adaletin olabileceğini ve adalete 'üstün sınıf' diye adlandırılan kesimin
layık olduğunu savunmuştur. Aristo'nun adalet anlayışında, adaleti sağlayan
iki kanun vardır: biri, konuşan kanundur ki o, hakimdir; öbürü ise, sessiz
kanun olarak kabul ettiği paradır. Diğer taraftan Eflatun ile Aristo'nun
paylaştığı: "fazilet, ifrat ve tefritten ibaret iki rezaletin ortasıdır"
anlayışı, adalet kavramının başka bir tarifidir.
'Müslüman' filozoflarından İbn-i Miskeveyh, adalet konusunda derin
çalışmalar yapmış; Batılı filozofların bu konudaki çalışmalarını da göz ardı
etmeden, bu kavramı kendi İslam anlayışına göre değerlendirmiştir. Onun
inancına göre, Aristo'nun görüşünün özünü oluşturan hakim ve parayı ancak
ilahi kanunlar yönlendirirse, gerçek adalet tesis edilebilir.
Başka bazı filozoflar da, Allah'ın yarattığı varlıklara koyduğu ölçü gereği,
adaletin, varoluşun her zerresinde görülebileceği konusunda hem fikir
olmuşlardır. Fizik, kimya ve tıp ile uğraşan Farabi, insan psikolojisinin
insan bedeniyle olan uyumundaki adalete dikkatleri çekmiştir.
Bazı düşünürler arasında, adaletin eşitlik, müsavat olduğu konusunda da
fikir ileri sürenler olmuştur. Hatta bunların arasında eşitlikle adaleti eş
anlamlı sayanlar da vardır.
Ragıp el-İsfehani'nin Kur'an ve hadislere dayanarak yaptığı tarif ise, daha
yalındır. Ona göre, "adalet, borcunu vermek, alacağını istemektir. Görevini
yerine getirmek ve hakkını almaktır. İhsan ise borcundan daha fazlasını
vermek, alacağından daha azına razı olmaktır."
Bundan başka, adalet kavramı, din ekseninde olan veya olmayan toplumlarda,
insanlar arası adaleti sağlamaktan ziyade, genelde siyasilerin güdümünde
yönetimin yararına kullanılmıştır. Konu hakkında Müslümanlar da tartışmış ve
çeşitli bakış açıları ortaya çıkmıştır. Nihayet, konuya farklı yaklaşan
düşünce ekolleri oluşmuştur. Bunların en belli başlıları, Mutezile, Cebriye
ve Kaderiye'dir.
Mutezile, aklı vahyin önünde saymış; akıl olmadan vahiy kavranamaz sonucuna
varmış, akıl ile vahyin birlikte çözüme ulaşabileceğini söylemişlerdir. Bu
konuda aralarında farklı düşünenler oluşmuşsa da, sonuç olarak, akıl ile
vahiy olmadan adalet konusunda doğruya ulaşılamayacağı kanaati ağır
basmıştır.
Kaderiye, insanın kaderi kendi elinde derken; Cebriye, insanın bütün
davranışlarının Allah'ın yazgısı olduğu sonucuna varmıştır.
Bu anlayış farklılıklarına, içinde bulundukları siyasi otoritelerin de
önemli etkileri olmuştur.
İlahi adaletin zıddı bir de beşeri adalet kavramı vardır. İlahi olan,
Yaratıcıya has olan, beşeri olan ise insan aklının eseri olan adalet
anlayışıdır. Bugün insanlık aleminde geçerli olan sistemlerin tümü beşerin
akıl ettiği adalet anlayışına dayalı uygulamalardır. Teoride, ortaya atılan
görüşler yukarıda da gördüğümüz gibi İlahi olanlar ile aşağı yukarı
benzeşmektedir. Ama uygulamaya bakıldığında, insan aklı zaten var olan
Kainat düzeninde, düzenin asıl sahibinin önerilerini bırakıp, kendi
menfaatlerini öne çıkaran, zayıfı ezen, güçlüden yana bir adalet anlayışını
yürürlükte tutmaktadır. Çünkü kanunu kendi yapıp, kendi uygulamakta; böyle
olunca da hesap vereceği daha yüksek bir makam tanımamaktadır. Genellikle de
kendi kanunlarını kendileri yapanlar, kendi yaptıklarıyla, denetlenen değil,
denettiklerine zulmeden konumda olmaktadırlar. Meşhur söz de ifadesini
bulan: "kanunlar güçlülerin atlayıp geçtikleri, zayıfların takılıp
kaldıkları engellerdir" sözü de, durumun vahametini ortaya koymaktadır.
İlahi adalet iki boyutlu işler: İlki, kainatın bozulmaz düzenindeki
işleyişiyle, ikincisi ise, insanlar arasındaki adaletin sağlanması ile
ilgilidir. Beşeri akıl, var olan kurulu düzende keşiflerde bulunmanın
dışında ne bir şeyi var edebilir ne de var olanı yok edebilir. Eşyanın bir
tabiatı vardır; insan aklı ancak o var olan tabiattan yararlanarak buluşlar,
icatlar yapabilir.
İlahi adalet, kainatın işleyen düzeninde zaten vardır. Onu görmezden gelmek,
olmadığı anlamına gelmez. Kainatın düzeni, ilahi adalet ile işlemektedir ve
insanoğlu, bu düzeni değiştiremez: "Allah gökleri sizin görebileceğiniz
direkler olmaksızın yaratmış, sizi sallar diye yeryüzüne sabit dağlar koymuş
ve orada her türlü canlıyı yaymıştır. Gökten su indirip orada her hoş
çiftten yetiştirmişizdir. İşte bu Allah'ın yarattığıdır. Ondan başkasının ne
yarattığını bana gösterin. Hayır, haksızlık edenler apaçık sapıklık
içindedirler." (Lokman/10-11) "Onlar üstlerindeki göğü nasıl yapmışız ve
süslemişiz, bakmazlar mı? Onda hiçbir çatlak yoktur." (Kaf/6) "Birinin suyu
tatlı ve serinletici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip,
aralarına karışmalarını önleyen bir sınır koyan Allah'tır." (Furkan/53)
Allah, Adil olduğunu, kullarına bu ve başka pek çok ayette anlatmaktadır.
Tabiattaki bu bozulmaz düzeni, onun adaletinin şaşmaz işleyişini; arıya
vahyettiğini, buluttan su indirip, toprağı ıslattığını, o topraktan bize
rızk olarak çeşit çeşit bitkiler bitirdiğini dikkatimize sunarken, konunun
üzerinde düşünmemizi istemektedir.
İlahi adaletin, insanlar arasındaki düzenin işleyişini sağlayan diğer
boyutunda da İslam hukukunun temel ilkelerinin çıkış noktalarını belirleyen
ayetler vardır: "Sana kitabı, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği
şekilde hükmedesin diye hak olarak indirdik. Hainleri savunmaya çalışma."
(Nisa/105) "Eğer cezalandıracaksanız, size reva görülen eziyetin misliyle
mukabele edin. Şayet kendinizi tutarsanız, bu kendini tutanlar için daha
hayırlıdır." (Nahl/126) İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen ayetlerden
sadece bu ikisi bile, Kur'an'ın bu konuda ne kadar açık ve net olduğunu
göstermeye yetiyor.
Allah, kullarını, bir bütünlük içinde, toplumda adaletin sağlaması,
yönetimin eline bırakılması gereken kişilerin özellikleri konusunda da
uyarmaktadır: "Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size bununla, çok
güzel öğüt veriyor. Allah işitmektedir, görmektedir." (Nisa/58)
Sonuç olarak görülmektedir ki, Kur'an'ın amacı, adaleti veya bir başka ifade
ile, yeryüzünde ahlak diye bildiğimiz değerleri insanlar arasında hakim
kılmaktır.
Kur'an insan hayatına kurallar koyarken, Yaratanlarını da inananların
vicdanlarına tanık olarak yerleştirir.
İşte beşeri ve ilahi adalet kavramlarının en önemli ve temel farkı
buradadır. Beşeri adalet tanımlarında, insan kendi kendinedir; hesabını
sadece kendine veya kendi yaptığı kanunlara verir. Eğer maddi ve manevi güç
sahibiyse kanuna hesap vermek yerine, kanunu kendi lehine çevirmek için her
yolu dener ve bunu yapar da. Bu vakıayı, tarihte de günümüzde de görmek zor
değildir. Burada ahlak da adalet de kişinin menfaatleri için birer araç
olurlar.
Halbuki mümin olan bir Müslüman, vicdanındaki tanığın kendisini her zaman
kolladığını hisseder ve adaletli olmayı her türlü menfaatin önünde tutmayı
yeğler. Bunu Allah korkusu olarak da, Allah sevgisi olarak da isimlendirmek
mümkündür. Allah korkusu, inananların vicdanlarına, Allah sevgisiyle
birlikte yerleşir; kiminde korku ağır basar, kiminde sevgi. Ama ister korku
ağır bassın ister sevgi, o vicdanda artık adaletsizlik, kötülük kendine yer
bulamaz.
Bu hassasiyeti kazanan bir insandan çifte standartlı davranış beklenemez. Bu
değerlere sahip bir insanın özü sözü bir olur.
İslam, insan hayatında olan her şeyi en ufak detayına kadar kuşatmıştır.
İnsanın yaratılışından ahlakına, onun kendine karşı olan sorumluluğundan,
etrafına karşı olan görevlerine, kendini yönetene karşı duruşuna kadar her
konuda insana yol gösteren, onu huzura çağıran bir kılavuzdur. Yöneticisinin
seçimini de, denetlemesini de Allah yönetilene bırakmış, yöneteni de vahyin
kurallarıyla sorumlu tutmuştur.
Allah kulunu etrafındaki her şeye karşı adaletli olmaya çağırırken, kişinin
kendi özüne, bedenine karşı da adaletli olmasını, böyle olursa kazançlı
çıkacağını müjdeler. İnsanın kendine karşı sorumluluğu, Allah'ın kendisine
gösterdiği yoldan ayrılmamasıyla olur. Bu yolu takip eden mümin, içki
içmeyerek, haram işlemeyerek, kısacası İslam ahlakıyla ahlaklanarak, hem
kendine hem de çevresine karşı adaletli davranmış olur; ahirette de, ilahi
adaletin tecelli etmesiyle, yüzünün akıyla ödülünü alır.
İlahi adalet kavramının, popüler kültür içinde çok önemli bir yeri vardır.
Yani, halkın nazarında konu, genellikle, Yaradan'ın insanlar arasında oluşan
haksızlıklara anında müdahalesi gibi anlaşılmıştır.
Bu konuda son zamanlarda televizyon kanallarında yayınlanan, kalp gözü, sır
kapısı, beşinci boyut, vs. gibi pek çok mini senaryo insanların kafalarını,
yüreklerini adeta esir almıştır. Bu dizilerde verilen mesajlara inananlar,
ben ne yapıyorum da bu böyle oluyor, sorusunu kendine sormak yerine,
Allah'ın konuya anında el atıp düzeltmesini bekler olmuşlardır. Topluma boca
edilen bu anlayışta, mazlum ve zalim olan iki taraf ve bir de figüranlar
bulunmaktadır. Senaryolar, mazlum, boynu bükük, gariban bir kul karakteri
üzerinden hareket etmekte ve bu kul genelde dervişan anlayışına sahip bir
Müslüman olmaktadır. Ayrıca, zalim olan kişi de şeytanın insan kılığına
girmiş hali olarak resmedilmektedir. Zalimin mazluma etmediğini koymadığı bu
dizilerde, bir anda, Hızır, ermiş, derviş karakterleri araya girip, meseleyi
adalet ile halletmektedir. Ekran başındaki seyirci de "işte ilahi adalet"
diyerek rahat bir nefes almaktadır.
Bu dizilerle, toplumda zaten varolan, "siz oturun, Allah sizin adınıza ne
gerekiyorsa yapar" diyen, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir
tevekkül inancı daha da güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Halbuki Kur'an'dan,
bu şekilde bir sonuç çıkarmak mümkün değildir:
"Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı,
yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir
süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince gerekeni yapar. Çünkü Allah
kullarını hakkıyla görmektedir." (Fatır/45)
Bu ve benzeri diğer ayetlere baktığımızda, kişisel hesapların ahirette
görüleceği, bunun ertelenemeyeceği konusu apaçık bir biçimde anlatılıyor.
Kur'an geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerle ilgili hadiseleri bizlere
anlatmaktadır. Bu anlatılanlardan ders alınmasının gereğine de ayrıca vurgu
yapılmaktadır. Fatır suresinin 44'üncü ayeti bu konuda apaçık bilgi
vermektedir: "Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl
olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler.
Göklerdeki ve yerdeki hiçbir şey, Allah'ı aciz bırakacak değildir. Şüphesiz
O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir." Enfal/51'de: "Bu sizin
ellerinizin önceden yaptığının karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmedici
değildir" buyurulmakta ve hemen devamındaki ayette de: "Bunların durumu,
tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar
rablerinin ayetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helak
etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi"
denilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, helak edilen topluluğun
hepsinin inkarcılardan olmaları, aralarında masumların, inananların
bulunmayışıdır.
Bu ayet, bizden öncekilerin nasıl var iken yok olduklarını, bizim sonumuzun
da bu olacağını, bu dünyadaki gücümüzün buna engel olamayacağını
hatırlatmaktadır.
Yukarıdaki ayette ise, Allah'ın kullarını anında cezalandırması halinde,
yeryüzünde canlı kalmayacağı, cezaların belli bir süreye ertelendiği
bildirilmektedir. Bu konulara ilişkin diğer ayetlere baktığımızda da
görüleceği gibi, ceza da ödül de hesap gününe bırakılmaktadır.
Allah böyle derken, depremlere, su baskınlarına "Allah'ın cezası bütün
bunlar" demenin doğru olmadığı açıktır. Bu afetlerde binlerce insan ölmekte;
bu arada günahı olan da olmayan da perişan olmakta, evsiz barksız, sakat
kalabilmektedir. Burada başka bir husus vardır. Allah, sabırsız değildir.
Zalimlerin cezasız kalmayacağını bize bildirmektedir. Bunu ne zaman
yapacağını, nasıl yapacağını kulların inisiyatifine bırakmamaktadır. Kul, bu
dünyada da cezalandırılabilir. Bunu yine ayetlerden anlayabiliyoruz.
Kehf/32-33-34-35-36-37-38-39-40-41-42-43-44'düncü ayetlerde örnek olarak
verilen bahçe sahiplerinden bu sonucu çıkarmamız mümkündür.
Diğer taraftan, Japonya'da meydana gelen 8 büyüklüğündeki bir depremde fazla
can kaybı olmazken, Türkiye'de meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki depremde
binlerce insan ölmektedir. Bunun sebebi açıktır. Deprem bölgesinde yaşayan
insanlar, yapılarını ona göre yaparlarsa; tsunami tehlikesi olan yerlerde
yaşayanlar, dalganın ulaşamayacağı uzaklıkta yerleşirlerse; kurak iklimde
yaşayanlar, yağmuru yağışı bol olan bölgelerde yaşayanlar, yaşadıkları
ortama göre tedbir alırlarsa kendilerine zulmetmemiş olurlar. Yani kısacası
insanoğlu doğadaki dengeyi bozmadığı sürece yine kendi kazanır. İşte bu da
sünnetullah gereğidir; bu alemdeki adil işleyişe saygı duyan insan, daha az
zarar görecektir. Nitekim bu konudaki ata sözlerimizden birisinde: "Atını
sağlam kazığa bağla, ondan sonra tevekkül et" denilmiştir. Mehmet Akif'in
"Dünya koşuyorken yol üstüne yatılmaz" sözünde de aynı vurgu, özet olarak
verilmiştir.
Sonuç olarak, kulun kendi gayretine rağmen, başına gelen iyi ya da kötü
işlere Allah'ın imtihanı gözüyle bakmak doğru olacaktır. Tevekkül ve sabır,
iyi iş işleyen mümine, gayretlerin boşa çıktığı yerde güç vermiştir. |