|

Mümin Kimdir?
M. Kürşad Atalar
Her dünya görüşünün, dinin
veya ideolojinin bir 'örnek insan' modeli vardır. Bu, aslında bir
'bağlı' tanımıdır. O dünya görüşüne, dine veya ideolojiye inanan
kişinin, aynı inanç doğrultusunda pratik göstermesi beklenir. Ana kural
budur. Bu yüzden bütün dünya görüşleri, dinler ve ideolojiler, bir
'bağlı' tanımı yapma ihtiyacı hissederler. Ve tarih boyunca da bu
yapılmıştır. Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist, Marksist, Modernist,
Liberal, Teist, Antogonist, Şii, Sünni, Solcu, Sağcı v.b. isimler,
aslında, birer 'bağlı' tanımıdırlar. Bu yüzden, bu isimleri hak
edenlerin, bu düşünce veya inançların sahipleri olduğu kabul edilir. Bu
bağlamda, İslam'ın da bir 'örnek insan' modeli vardır ve adı da
'mü'min'dir. Mü'min, Allah'ın vahiy yoluyla bildirdiği gerçeklere inanan
kişi demektir. Dolayısıyla, Mü'min, vahye bağlı kişidir.
Peki Mü'min kimliğinin belirleyeni nedir? İnanmış kişi anlamında
mü'minin vasıfları nelerdir? Kişi neye inanırsa mü'min olur? Bu inanma
halini, sadece teorik bir durum olarak izah etmek mümkün müdür? İnanan,
inandığını yapmazsa ne olur? Veya inanan ya da inandığını söylediği
halde, inancının gereğini yapamayan veya yapmayan kişi için ne
söylenmelidir? Bu sorular, tipik bir teori-pratik ilişkisi tartışmasının
doğal sonucu olarak görülmeli ve cevapları da net bir şekilde
verilmelidir. Bu bağlamda, Kur'an'ın tanımladığı mü'minin her şeyden
önce 'kul' olduğu vurgulanmalıdır. Mü'min, Allah'ın kuludur; Tek ilah
olarak O'nu bilir ve en üst otorite olarak sadece O'nu tanır. Bu inanç,
doğal olarak onun eylem alanını belirler. Mü'minden beklenen, Allah'a
ibadet etmesi, dolayısıyla O'nun emirlerine itaat etmesidir. İşte bu
'itaat ilişkisi'nin doğal sonucu olarak, mü'min aynı zamanda 'teslim
olmuş' kişidir (yani 'müslüman'dır). Kur'an'da gerek mü'min isminin
gerekse 'müslüman' isminin övgüyle zikredilmesinin nedenini de asıl
itibarıyla burada aramak gerekir. Bir başka deyişle, bu iki kelime,
iman-amel veya teori-pratik ilişkisi bağlamında da yorumlanabilir. İkisi
birbiriyle bağlantılıdır ve kural olarak birbirlerinin
tamamlayıcısıdırlar.
Mü'min'in her şeyden önce 'kul' olması, aynı zamanda bir 'yaşam
tarzı'nın ifadesidir. Yani mü'min 'kul' olduğunda, aynı zamanda 'özgür'
değildir. Yine aynı şekilde, 'vatandaş', 'işçi' ve 'birey' de değildir.
'Vatandaş', milliyetçilik ideolojisinin 'bağlı' tanımıdır; 'işçi'
Marksist ideolojinin 'bağlı' tanımıdır; 'birey' de liberalizmin 'bağlı'
tanımıdır. Bunların üçü de, mü'min tipolojisi içinde yer almaz.
'Vatandaş', milletini/ulusunu her türlü değerin üstünde tutan kişidir.
Bu yüzden modern dönemde kurulan ulus-devletlerin 'vatandaşlar'ı, kural
olarak, örneğin Allah'ın buyruğu ile 'ulusun iradesi' arasında bir
tercih yapmakla karşı karşıya kalsalar, teorik olarak, ulusun iradesini
tercih edecek kişiler olarak tanımlanmışlardır. Bu yüzdendir ki,
ulus-devlet kavramının popüler olduğu dönemlerde, 'ulus bilinci' her
türlü bağın üzerinde tutulmuştur. Örneğin bu ülkede bir zamanlar çok sık
tekrarlanan: "Cumhuriyet sayesinde, kulluk düzeyinden ulus bilincine
yükseldik" türü laflar, hep bu terminolojinin çerçevesiyle uyumludurlar.
Dolayısıyla ulus-devletin 'vatandaş'ı, nev'i şahsına münhasır bir
'kimlik' sahibidir ve bu kimliğin içeriği gayr-i islami öğelerle
doludur. Aynı şekilde, 'işçi' de sosyalist/komünist ideolojinin
değerlerini, her türlü değerin üstünde tutan kişidir. İşçi için en
önemli mesele, 'sınıf mücadelesi' ve burjuvazinin elinden üretim
araçlarının alınıp, kamu otoritesine (veya devlete) devredilmesidir.
İşçi'nin hayal ettiği cennete işte o zaman ulaşılacaktır. Bunun
dışındaki bağlar, işçi için ancak birer 'üst yapı' kurumu olabilir. Din
de bunlar arasındadır. Dolayısıyla 'işçi' için, esas itibarıyla, din
bağının bir önemi yoktur ve olamaz. 'Birey' ise, liberalizmin ve
insan-tapıcılık olarak da adlandırılabilecek hümanizmin 'bağlı'
tanımıdır. Burada, 'birey' her türlü değerin kaynağı olarak görüldüğü
için, son tahlilde, bireyin iyi ve kötü ya da doğru ve yanlış gördüğü
şey, sorgulanamaz. Rasyonalizmle de beslenen bu anlayışın son noktasına,
'demokrasi' teorisinde ulaşılır. Yani rasyonel bireylerden oluşan
toplumların iradesi (yani 'çoğunluk idaresi') siyasal alanın da
belirleyici ilkesi olacaktır. Dolayısıyla da kaçınılmaz olarak
"hakimiyet, kayıtsız-şartsız milletindir" ilkesi benimsenecektir. Bu
anlayışın ise, 'hakimiyet' kavramı konusunda çok açık emirleri bulunan
İslam'la bağdaşması mümkün değildir. Bu yüzden, bir zamanlar bazılarının
dillerine pelesenk ettikleri: "Müslümanlar önce birey olmayı öğrenmek
zorundadırlar" türünden laflar, ancak laf-u güzaf olabilir!
Mü'min tipolojisi, aynı zamanda, geleneğin sık sık yaptığı bazı
tanımlarla da farklılık gösterir. Örneğin, tasavvuf ekolünün 'bağlı'
tanımı ile Kur'an'ın yaptığı 'mü'min' tanımı arasında dağlar kadar fark
vardır. Sufi, keşf ile elde edilen bilgiye inanır; mü'min ise vahy
yoluyla gelen bilgiye. Sufi için şeyhi, en büyük otoritedir; mü'min için
ise tek otorite Kur'an'dır. Sufi, Hatem'ul-Evliya'ya inanır; mü'min ise
Hatem'ul-Enbiya'ya inanır. Hatta sufi, vahdet-i vücud'a inanır; mü'min
için ise Allah bütün varlıkların yaratıcısıdır. Sufinin takva
anlayışında, açık bir bid'at olan riyazet ve zahidlik pratikleri
belirleyicidir; mü'minin takva anlayışında ise Allah'ın nimetlerinden
ölçülü bir şekilde yararlanmak asıldır. Sufi, batınla uğraşır; mü'min
zahire göre amel eder.
Mezheplerin 'bağlı' tanımları da, kimi zaman, Kur'an'ın çerçevesini
çizdiği 'mü'min' tipolojisine uymamaktadır. Esas itibarıyla mezheplerin
ılımlı olanlarında bu farklılıklar nisbeten daha az ise de, yine de
özellikle hadis külliyatı içerisine sokulan hurafeler yüzünden,
mezheplerin 'bağlı' tanımları da, Kur'an'ın vasıflarını beyan buyurduğu
mü'min tipolojisi ile aykırılıklar gösterebilmektedir. Örneğin
kadınların eksik yaratıldıklarına, virdlerin faziletlerine dair gelen
rivayetler ve fiten hadisleri gibi konularda, çok farklı mü'min
tanımları ile karşılaşılmakta ve sonuç olarak da Kur'an'ın çizgisinden
uzaklaşılmaktadır.
Bütün bunların ötesinde, Kur'an'ın tanımladığı 'mü'min'in vasıflarına
gelince, bu konuyu iki farklı boyutta ele almak mümkündür. İlkinde takva
boyutu öne çıkarılan bir mü'min tipolojisi ile karşılaşırız. Buna göre
mü'min, "hayırda yarışan", "ahidleştiğinde ahdine vefa gösteren",
"ölçüde ve tartıda adaleti gözeten", "emanete hıyanet etmeyen",
"yoksula, yetime ve esirlere yardım eden", "mütevazı olan", "haksız yere
cana kıymayan", "anne-babaya iyi davranan", kısaca insanlar arasından
çıkarılmış en hayırlı ümmetin bir üyesidir. Ancak mü'min tipolojisini
sadece bu boyuta indirgemek de yanlıştır. Çünkü mü'min aynı zamanda,
"tevbe eden", "günahları için bağışlanma dileyen", "hata ile bir başka
mü'mini öldürebilen", hatta "haksız olduğu halde başka bir müminler
grubuyla kıtal edebilen" kişi olarak da tanımlanmaktadır. Bu boyut,
mü'min tipolojisinin, ütopik bir tanım olmadığını göstermektedir. Mü'min
de beşerdir; bir 'nefs' sahibidir; hata ve günah işleyebilir. Ancak
tevbe etmesi ve hatalarını tekrarlamama konusunda azim göstermesi
durumunda, Allahu Teala'nın Rahim ve Ğafur isimlerinin gereği olarak,
bağışlanabilir. İşte bu boyutuyla birlikte mü'min tipolojisi
yapıldığında, idealize etmenin olumsuz sonuçları da ortadan
kalkmaktadır. Böylece 'Hakk', 'İlm' ve 'Hikmet' kavramları üzerine
kurulu, hayatın içinden ve hayatı belirleyici bir mü'min tipolojisi
yapmak mümkün olabilmektedir. |