Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 340 | Nisan  2007

                   

 

 


 

Mümin Kimdir?

M. Kürşad Atalar

Her dünya görüşünün, dinin veya ideolojinin bir 'örnek insan' modeli vardır. Bu, aslında bir 'bağlı' tanımıdır. O dünya görüşüne, dine veya ideolojiye inanan kişinin, aynı inanç doğrultusunda pratik göstermesi beklenir. Ana kural budur. Bu yüzden bütün dünya görüşleri, dinler ve ideolojiler, bir 'bağlı' tanımı yapma ihtiyacı hissederler. Ve tarih boyunca da bu yapılmıştır. Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist, Marksist, Modernist, Liberal, Teist, Antogonist, Şii, Sünni, Solcu, Sağcı v.b. isimler, aslında, birer 'bağlı' tanımıdırlar. Bu yüzden, bu isimleri hak edenlerin, bu düşünce veya inançların sahipleri olduğu kabul edilir. Bu bağlamda, İslam'ın da bir 'örnek insan' modeli vardır ve adı da 'mü'min'dir. Mü'min, Allah'ın vahiy yoluyla bildirdiği gerçeklere inanan kişi demektir. Dolayısıyla, Mü'min, vahye bağlı kişidir.
Peki Mü'min kimliğinin belirleyeni nedir? İnanmış kişi anlamında mü'minin vasıfları nelerdir? Kişi neye inanırsa mü'min olur? Bu inanma halini, sadece teorik bir durum olarak izah etmek mümkün müdür? İnanan, inandığını yapmazsa ne olur? Veya inanan ya da inandığını söylediği halde, inancının gereğini yapamayan veya yapmayan kişi için ne söylenmelidir? Bu sorular, tipik bir teori-pratik ilişkisi tartışmasının doğal sonucu olarak görülmeli ve cevapları da net bir şekilde verilmelidir. Bu bağlamda, Kur'an'ın tanımladığı mü'minin her şeyden önce 'kul' olduğu vurgulanmalıdır. Mü'min, Allah'ın kuludur; Tek ilah olarak O'nu bilir ve en üst otorite olarak sadece O'nu tanır. Bu inanç, doğal olarak onun eylem alanını belirler. Mü'minden beklenen, Allah'a ibadet etmesi, dolayısıyla O'nun emirlerine itaat etmesidir. İşte bu 'itaat ilişkisi'nin doğal sonucu olarak, mü'min aynı zamanda 'teslim olmuş' kişidir (yani 'müslüman'dır). Kur'an'da gerek mü'min isminin gerekse 'müslüman' isminin övgüyle zikredilmesinin nedenini de asıl itibarıyla burada aramak gerekir. Bir başka deyişle, bu iki kelime, iman-amel veya teori-pratik ilişkisi bağlamında da yorumlanabilir. İkisi birbiriyle bağlantılıdır ve kural olarak birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar.
Mü'min'in her şeyden önce 'kul' olması, aynı zamanda bir 'yaşam tarzı'nın ifadesidir. Yani mü'min 'kul' olduğunda, aynı zamanda 'özgür' değildir. Yine aynı şekilde, 'vatandaş', 'işçi' ve 'birey' de değildir. 'Vatandaş', milliyetçilik ideolojisinin 'bağlı' tanımıdır; 'işçi' Marksist ideolojinin 'bağlı' tanımıdır; 'birey' de liberalizmin 'bağlı' tanımıdır. Bunların üçü de, mü'min tipolojisi içinde yer almaz. 'Vatandaş', milletini/ulusunu her türlü değerin üstünde tutan kişidir. Bu yüzden modern dönemde kurulan ulus-devletlerin 'vatandaşlar'ı, kural olarak, örneğin Allah'ın buyruğu ile 'ulusun iradesi' arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kalsalar, teorik olarak, ulusun iradesini tercih edecek kişiler olarak tanımlanmışlardır. Bu yüzdendir ki, ulus-devlet kavramının popüler olduğu dönemlerde, 'ulus bilinci' her türlü bağın üzerinde tutulmuştur. Örneğin bu ülkede bir zamanlar çok sık tekrarlanan: "Cumhuriyet sayesinde, kulluk düzeyinden ulus bilincine yükseldik" türü laflar, hep bu terminolojinin çerçevesiyle uyumludurlar. Dolayısıyla ulus-devletin 'vatandaş'ı, nev'i şahsına münhasır bir 'kimlik' sahibidir ve bu kimliğin içeriği gayr-i islami öğelerle doludur. Aynı şekilde, 'işçi' de sosyalist/komünist ideolojinin değerlerini, her türlü değerin üstünde tutan kişidir. İşçi için en önemli mesele, 'sınıf mücadelesi' ve burjuvazinin elinden üretim araçlarının alınıp, kamu otoritesine (veya devlete) devredilmesidir. İşçi'nin hayal ettiği cennete işte o zaman ulaşılacaktır. Bunun dışındaki bağlar, işçi için ancak birer 'üst yapı' kurumu olabilir. Din de bunlar arasındadır. Dolayısıyla 'işçi' için, esas itibarıyla, din bağının bir önemi yoktur ve olamaz. 'Birey' ise, liberalizmin ve insan-tapıcılık olarak da adlandırılabilecek hümanizmin 'bağlı' tanımıdır. Burada, 'birey' her türlü değerin kaynağı olarak görüldüğü için, son tahlilde, bireyin iyi ve kötü ya da doğru ve yanlış gördüğü şey, sorgulanamaz. Rasyonalizmle de beslenen bu anlayışın son noktasına, 'demokrasi' teorisinde ulaşılır. Yani rasyonel bireylerden oluşan toplumların iradesi (yani 'çoğunluk idaresi') siyasal alanın da belirleyici ilkesi olacaktır. Dolayısıyla da kaçınılmaz olarak "hakimiyet, kayıtsız-şartsız milletindir" ilkesi benimsenecektir. Bu anlayışın ise, 'hakimiyet' kavramı konusunda çok açık emirleri bulunan İslam'la bağdaşması mümkün değildir. Bu yüzden, bir zamanlar bazılarının dillerine pelesenk ettikleri: "Müslümanlar önce birey olmayı öğrenmek zorundadırlar" türünden laflar, ancak laf-u güzaf olabilir!
Mü'min tipolojisi, aynı zamanda, geleneğin sık sık yaptığı bazı tanımlarla da farklılık gösterir. Örneğin, tasavvuf ekolünün 'bağlı' tanımı ile Kur'an'ın yaptığı 'mü'min' tanımı arasında dağlar kadar fark vardır. Sufi, keşf ile elde edilen bilgiye inanır; mü'min ise vahy yoluyla gelen bilgiye. Sufi için şeyhi, en büyük otoritedir; mü'min için ise tek otorite Kur'an'dır. Sufi, Hatem'ul-Evliya'ya inanır; mü'min ise Hatem'ul-Enbiya'ya inanır. Hatta sufi, vahdet-i vücud'a inanır; mü'min için ise Allah bütün varlıkların yaratıcısıdır. Sufinin takva anlayışında, açık bir bid'at olan riyazet ve zahidlik pratikleri belirleyicidir; mü'minin takva anlayışında ise Allah'ın nimetlerinden ölçülü bir şekilde yararlanmak asıldır. Sufi, batınla uğraşır; mü'min zahire göre amel eder.
Mezheplerin 'bağlı' tanımları da, kimi zaman, Kur'an'ın çerçevesini çizdiği 'mü'min' tipolojisine uymamaktadır. Esas itibarıyla mezheplerin ılımlı olanlarında bu farklılıklar nisbeten daha az ise de, yine de özellikle hadis külliyatı içerisine sokulan hurafeler yüzünden, mezheplerin 'bağlı' tanımları da, Kur'an'ın vasıflarını beyan buyurduğu mü'min tipolojisi ile aykırılıklar gösterebilmektedir. Örneğin kadınların eksik yaratıldıklarına, virdlerin faziletlerine dair gelen rivayetler ve fiten hadisleri gibi konularda, çok farklı mü'min tanımları ile karşılaşılmakta ve sonuç olarak da Kur'an'ın çizgisinden uzaklaşılmaktadır.
Bütün bunların ötesinde, Kur'an'ın tanımladığı 'mü'min'in vasıflarına gelince, bu konuyu iki farklı boyutta ele almak mümkündür. İlkinde takva boyutu öne çıkarılan bir mü'min tipolojisi ile karşılaşırız. Buna göre mü'min, "hayırda yarışan", "ahidleştiğinde ahdine vefa gösteren", "ölçüde ve tartıda adaleti gözeten", "emanete hıyanet etmeyen", "yoksula, yetime ve esirlere yardım eden", "mütevazı olan", "haksız yere cana kıymayan", "anne-babaya iyi davranan", kısaca insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı ümmetin bir üyesidir. Ancak mü'min tipolojisini sadece bu boyuta indirgemek de yanlıştır. Çünkü mü'min aynı zamanda, "tevbe eden", "günahları için bağışlanma dileyen", "hata ile bir başka mü'mini öldürebilen", hatta "haksız olduğu halde başka bir müminler grubuyla kıtal edebilen" kişi olarak da tanımlanmaktadır. Bu boyut, mü'min tipolojisinin, ütopik bir tanım olmadığını göstermektedir. Mü'min de beşerdir; bir 'nefs' sahibidir; hata ve günah işleyebilir. Ancak tevbe etmesi ve hatalarını tekrarlamama konusunda azim göstermesi durumunda, Allahu Teala'nın Rahim ve Ğafur isimlerinin gereği olarak, bağışlanabilir. İşte bu boyutuyla birlikte mü'min tipolojisi yapıldığında, idealize etmenin olumsuz sonuçları da ortadan kalkmaktadır. Böylece 'Hakk', 'İlm' ve 'Hikmet' kavramları üzerine kurulu, hayatın içinden ve hayatı belirleyici bir mü'min tipolojisi yapmak mümkün olabilmektedir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...