Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 340 | Nisan  2007

                   

 

 


 

Kur'ani Anlatımın Kendine Has Üslubu

Ahmet Hazıroğlu

Çağımızdan yaklaşık 1500 yıl önce gelen bir mesajın daha iyi anlaşılabilmesi için indiği dönemin coğrafi durumu, din ve hayat algılayışlarının siyasi yapılanmayı diğer toplumlarla olan münasebetlerini, kültürlerini; kitap, yazı, şiir gibi iyi bilinip tarihsel bağlamı içinde değerlendirmesi gerektiğinden yola çıkmalıyız diye düşünüyorum.
İşin en önemli kısmı da inen vahyin peygamberimizin ağzından hitap olarak dökülmesi ve o toplumun anlayacağı dilde gelmiş olmasıdır. Böylece sözün hayatın içinde ifade ettiği anlam ve vermek istediği mesaj açık-seçik anlaşılıyordu. Daha sonra hafızlara ezberlettirilip vahiy kâtiplerine yazdırılıyordu. Böylece sözel hitap dilinin yazı diline geçişte mimik, duygu ve hissedişleri aynı sıcaklıkta yansımıyordu.
Üstelik çağımızda yüzyıllar önce bu durumun gerçekleşmesi, gelen bu mesajın-öğretinin tekrar yazı dilinden okunması ve anlaşılması pekte kolay olmasa gerek. Bu durum gelen öğretinin açık ve anlaşılır olmaması anlamına gelmez; anlatım dilinin kullandığı üslup, mecaz, temsil, kıssa, deyimsel anlatımlar çok iyi anlaşılmalı, bunun için o günkü tarihsel yazıtlara, kazı çalışmalarında elde edilen bulgulara ve karşılaştırmalı tarih anlayışına ile güvenilir akademik çalışmalara veri olarak ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Tabiî ki inen mesajla sarsılan insanın da bizimle aynı insani düzlemde seçilmiş bir elçi resul olduğunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Allah koymuş olduğu sünnetullahı aynen seçtiği elçisi için de işletiyordu. Çalışması ve gayreti sonucunda muvaffakiyet veriyordu. Yaşanabilir bir hayat sunuyordu. Mucizelerle dolu bir hayat yoktu. Açlık, başarı, hane halkı ile sorunlar, toplumsal hayatın sorunları, istişareler, komşuluk ilişkileri ve çevre toplumlarla olan ilişkileri hep insani çerçevede gerçekleşiyordu. Kısaca yaşanan ve yaşanabilecek bir sünnetullah, örneklik bırakıyordu geriye. Yoksa nasıl örnek teşkil etsindi ki?
Bütün bunlar Kur'an'ı daha iyi anlamamız için aşmamız gereken zorluklarımızdır. Ama bu zorluklar hiçbir şekilde onu okuyup anlama çalışmalarımızın önünde engel olmamalı. Allah'ın nurunu anlamaya koştukça onun bize kendini açacağını düşünüyorum. Onu anlamaya çalışmalıyız. Anlama konusunda ne kadar donanımlı olduğumuza bakılmaksızın onu mutlaka disiplinli ve sürekli okumalıyız.
Kendine özgü bir anlatımı olan Kur'an meallerinden iyi bir disiplinle okununca çok güzel çıkarımların yapılabileceğini düşünüyorum. Ama bunun için en azından 5-6 meale bakılmalıdır. Ve bir çok siyer kitabı da siyasi-sosyolojik çıkarımlar yaparak okunmalıdır.
Günümüz Öğrenme ve Algılama Anlayışı ile Kur'an'ın Kendine Özgü Anlatımı Anlaşılabilir mi?
İçinde bulunduğumuz çağın eğitim yönteminin bir gereği olarak, bir eseri okuduğumuzda, bunu algılarken Giriş-Gelişme-Sonuç bölümü şeklinde sınıflandırırız. Yakın tarihimizin anlatım ve anlama biçimidir bu ve batılı bir anlatımdır. Batılı anlatım ve anlama, yazılı bir kültür olduğundan, doğu toplumlarının anlama biçiminden farklıdır. Halbuki doğulu kültürde özelde Arap Yarımadası ve merkezi Mekke olmak üzere, Kur'an vahyinin geldiği toplumlarda, anlatım ve anlama daha çok sözeldir. Bu toplumda yazı (Mekke'de) ilk defa Hz. Muhammed'in çağdaşı ve ondan biraz daha yaşlı olan Harb (Ebu Sufyan'ın babası) tarafından dışardan getirilmiştir. Kur'an Arap dilinde kaleme alınmış ilk yazılı metindir.
Destanlar, kahramanlıklar, hikâyeler, kıssalar ve şiir okumaları hep bu sözel anlatım tarzının bir sonucudur. Dolayısıyla, gelen vahyin o toplumun anlama yani sözel anlayışına uygun olarak tekrar tekrar toplanma meclislerinde anlatılmasını anlamak zor değildir. Şimdi durum bu olunca, batılılar sözel hitap olan Kur'an vahyini anlamada zorluk çekiyorlar. Onlar (batılı müsteşrikler) giriş, gelişme, sonuç bölümleri olan bir metin arıyorlar. Bu arayış, batılı eğitim ve algılama anlayışına alışkın olan bizler için de aynı şekilde geçerlidir. Kur'an'ın bütünü veya tek başına surelerin, her ne kadar yazılı metin kuralına uygun bir anlatımı olmasa da (Giriş-Gelişme-Sonuç) hitap dili olarak bir metin olduğunu ve sözlü metnin süre ve anlam bütünlüğünü taşıdığını düşünüyorum. Kur'an sözel bir metindir. Bunun anlamı şudur: sözel ve kendine özgü bir anlatım bütünlüğü olan bir metindir. Bu kendine özgü anlatım bütünlüğünü kavramadıkça, onu anlamada zorluk çekeceğimizi düşünüyorum. Peki bu durumu nasıl izah edeceğiz ve bu açmazı nasıl aşacağız. Bunun için önce Kur'an'ın kendine özgü bir anlatım biçimini anlamaya çalışmamız gerekir.
Kur'an'da mütamadiyen tekrarlanan kıssaları nasıl anlamalı ve yorumlamalıyız?
Yusuf Suresi 3. ayette: "Biz, bu Kur'an'ı sana vahyederek anlatımların en güzelini sana anlatıyoruz. Oysa, daha önce, sen bunlardan haberi olmayanlardan biri idin" buyurulmaktadır. Hud Suresi 120. ayette de şöyle denilmektedir: "Ve böylece, elçilerin haberlerinden senin yüreğini güçlendirecek her şeyi sana anlatıyoruz. Öyle ki, bu kıssalarla hak ulaşıyor sana ve ayrıca müminlere de bir öğüt ve hatırlatma."
Bu ve benzeri ayetler şu gerçeği dile getirmektedir: Kur'an'ın kıssaları anlatma amacı dini hedeflerdir. Kur'an'ın yöneldiği bu hedeften yüz çevirip; (kıssada) zaman, mekan, isimler, şahıslar ve sayıları gibi konuları araştırmakla meşgul olmamız, Kur'an'ın edebi, icazi, dini ve ahlaki misyonunu iptal eder. Kıssaların bahsedildikleri surenin ana temasına uygun olanının daha ayrıntılı verilmesinin nedeni olarak, vurgu yapılan insani zaafımızı öne çıkarıp o davranışımıza uygun ve bahsedilen suredeki mesaja (öğüte) de uygun olarak, kıssaların ayrıntılı olarak anlatıldığını düşünüyorum. Bununla birlikte Kur'an'daki bazı kıssaların yaşanmış vakıalar olduğunu, kültür olarak da nesilden nesile aktarıldığı düşünüyorum. Hatta zaman zaman anlatılışına göre tarihi bir kronolojiyi de içinde barındırdığını düşünüyorum. Kur'an kıssalarının anlatımında hitap ettiği ümmi Arap toplumunun arka planını gözetmiş olduğunu kabul ettiğimizde, kıssaların anlatılışında şu hususlara riayet edildiğini söyleyebiliriz:
1) Kur'an Araplar arasında yaygın olarak bilinen kıssaları kullanmıştır. Zira vasıtalar bilinenlerden seçilmedikçe hedeflere yönlendirmek zorlaşır. Zira Kur'an kıssalarının amacının hidayetin vasıtaları olduğunu biliyoruz.
2) Kur'an bu kıssaları tarihi birer belge olarak değil, Arap toplumundaki edebi ve menkibevi özellikleriyle kullanmıştır.
3) Kur'an'da bu kıssalar üzerinde bir senaristin yazılı bir eseri sahneye aktarırken yaptığına benzer bazı tasarruflar yapmıştır.
Kuran surelerinde anlam bütünlüğü var mıdır?
İsra Suresi 105 ve106. ayetler (yani "onu, (birbirini tamamlayan) bölümlere ayırdık, açık/tefrik edilebilir bir mesaj olarak ortaya koyduk") hem Kur'an'ın Hz. Peygamber'in yirmi üç yılı bulan risalet (elçilik görevi) süresince tedricen vahyedilmiş olmasındaki tarihsel gerçeği, hem de buna rağmen kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak ele alınırsa -yani her bölümü, diğer bütün bölümler göz önünde bulundurularak okunursa- tam olarak anlaşılabileceğini ifade etmektedir. Furkan Suresi 32 ve 33. ayetlerde ise, Kur'an'ın kendi kendini tefsir edici, açıklayıcı keyfiyetine ilişkin bir ima vardır. Bu hitap yalnızca Peygambere değil, aynı zamanda, bütün çağlarda O'nun ulaştığı mesajı benimseyen herkesedir. Muzzemmil Suresi 3 ve 4. ayetlerde geçen 'tertil' terimi, "(bazı şeyleri) görünür şekilde, en uygun bir düzen içinde ve acele etmeden bir araya getirmek" anlamına gelir. Bir metnin okunuşu ile ilgili olarak kullanıldığında anlamını düşünce süzgecinden geçirerek sakın ve ölçülü bir okumayı anlatır. Nisa Suresi 82. ayet ise, Kur'an'ın 23 yılı aşkın bir surede tedrici olarak nazil olmuş bulunmasına rağmen her türlü çelişkiden uzak olduğu gerçeğini dile getirir ve Kur'an'ın Muhammed(a.s) tarafından telif edilmiş olmadığı, aksine insanüstü bir kaynaktan geldiğinin delili olarak alınabilir.
Okumakta olduğumuz bu kelamın Allah sözü olduğunu anlamak için çok büyük çaba sarf etmemize gerek yoktur. Allah'ın ayetlerini okuyup sonra bir de insan yazmaları olan sözleri okumak yeter ( Hadis, Kitab-ı Mukaddes, İncil vb.). Fark hemen görülecektir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur'an'ı en iyi şekilde anlayanın Peygamberimiz Muhammed(a.s) ve ona inanan o günkü müminler olduğunu düşünüyorum. Öyleyse öncelikle onların nasıl anladıklarını çok iyi anlamaya çalışmalıyız. Daha sonra da o mesajın (öğretinin) bugüne taşınmasını çok iyi bir şekilde yapmalıyız. Bu durum günümüz Müslümanlarının vazgeçemeyeceği bir görevdir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...