Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 340 | Nisan  2007

                   

 

 


 

MEDYADAKİ İLAHİ ADALET ANLAYIŞI

Mukaddes Özkan

Medyanın İslam ve İslam'ı anlatmak konusundaki gayretkeşliğinin altında yatan mantığı anlamak, gerçek İslam'ı tanımak adına atılan önemli bir adım olacaktır kanısındayım. Medya neden bu kadar İslamcı kesildi dersiniz birdenbire!.. Çünkü, Müslümanlar arasındaki bilinçlenmenin farkına vardı birileri. İşte bütün mesele bu bilincin üstüne toprak atmak, gerçekleri örtüp, hurafelere boğdukları İslam anlayışını yeniden Müslümanların hayatına hakim kılmaktır. Müslüman bireyin sahip olması gereken canlılık, uyanıklılık, çalışkanlık gibi özellikleri, uyuşukluk, tembellik ve sersemlik gibi işe yaramaz olanlarla değiştirmek ve İslam'ı yaşama çabasında olan bunca insanı, yine bu yolla kendi amaçları doğrultusunda kullanmak olacaktır.
Dert bu olunca da, en önemli kavramlardan biri olan, tevekkül kavramıyla başlamanın işe yarayacağı düşünülmüş. Çünkü bu kavramı Kur'an'daki gerçek anlamının dışında kullanmak, geçmişte de insanları uyuşturmakta işe yaramış. Cebriye anlayışı, Sünni sultanların saltanat konusundaki zaaflarının desteği olmuştur Abbasiler zamanında ve daha sonraki dönemlerde. Cebriye'ci bakış açısına göre, hiçbir şey insanın elinde değildir; bütün yapıp ettikleri, yani kişinin bütün davranışları Allah'ın önceden belirlediği biçimde oluşur, insanın yazgısında ne varsa ondan başkasını görmesi mümkün olmaz. Böyle bir inanca sahip olan kişiden başına gelene sadece sabretmekten başka ne beklenebilir ki!..
Olaya bu açıdan bakıldığında bu çabalarla medyanın neyi amaçladığı aydınlanmış oluyor. Bu konudaki ayetlerden, kader konusunu insanın hiçbir fiilinden sorumlu olmadığı şeklinde anlamak, Allah'ın adaletine sığmaz. Şayet öyle olsaydı ahiretteki ödül ve ceza ne anlama gelecekti?! Mehmet Akif bu konuyu aşağıdaki mısralarda çok güzel dile getirir:
O ihtişamı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
'Kadermiş' öyle mi, haşa, bu söz değil doğru:
…….
'Çalış' dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de 'tevekkül' sokuşturdun araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!
Medyadaki 'İslami dizi' furyasının etkisinde kalan pek çok insanın, "Allah bana yapılan zulmün öcünü niye almıyor" diye yaratanına sitem ettiğini; hatta bu konuda inanç çıkmazına girenlerin olduğunu, pek çoğunun da nasıl davranılması gerektiği konusunda bocaladığını görmek zor değil çevremizde. Medyanın topluma sunduğu biçimdeki bu tevekkül anlayışının Kur'an'daki tevekkül kavramıyla çeliştiğini ayetlere bakıp da görmemek mümkün değil. Medyanın işlemeye çalıştığı, zalim ve mazlum arasındaki haksızlığa Allah'ın anında müdahale edip zalimin cezasını vermesi şeklindeki bir bakış açısı, bu konuda gerçek bilince henüz ulaşamamış bir çok kişiyi, elini kolunu bağlayıp oturmaya sevk ediyor. Buna inanmak işine gelenler kişiler de, bunun adına tevekkül diyor. Halbuki tevekkül, boynunu büküp oturmak yerine, önce Allah'ın gösterdiği yoldan gitmek, daha sonra da onun adaletine sığınmaktır.
Bu konuda Kur'an'dan çıkacak sonucun daha farklı olduğunu, Allah'ın kullarına hiçbir zaman tembelliği, uyuşukluğu 'tevekkül' olarak tavsiye etmediğini konuyla ilgili ayetlere baktığımızda görüyoruz: "İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir." (Necm /39-40- 41). Bu dünyadaki çalışmaların, gayretlerin sonucu, bazen bu dünyada bazen de ahirette alınacaktır. Allah hayırda yarışanları cennet ile müjdeleyerek güçlerini, umutlarını artırır.
Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, İslam insanı bunalıma, tembelliğe itmek yerine, tam tersi daha çok çalışmaya ve daha çok gayretli olmaya yönlendirir. Bu gayretinin sonucunda da kul, Allah ne kadarını dilerse o kadarına ulaşabilir, bu da müminin imtihanıdır. Bu imtihanın ödülü veya cezası da ahirete kalmış demektir. Orada en ufak bir davranışın bile gözden kaçmayacağı, zerre kadar sevabın, zerre kadar günahın karşılığının görüleceği, Allah tarafından yine Kur'an'da belirtilmiştir. Allah dilerse bu dünyada da verir kulun cezasını. Bunun örnekleri de Kur'an'da var. Ama kulların kendi hatalarından dolayı başlarına gelenlerin sorumlusu yine kendileridir. Hatayı yapan cezasını yine kendi çeker. Mesela, "rüşvet vermem için beni o zorladı, ben de verdim, Allah bunu onun yanına koymasın, hakkımı ona helal etmiyorum" demekle veren alandan daha az zalim olmuyor. Allah verenin de alanın da günahkar olduğunu söylüyor. Vakti geldiğinde Allah ikisinden de bunun hesabını soracaktır. Bu onun yüce adaletinin şaşmaz ölçüsüdür

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...