Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 340 | Nisan  2007

                   

 

 


Körfez’de Neler Oluyor?

İran'ın Basra Körfezi'nde 15 İngiliz askerini gözaltına almasıyla başlayan gerginlik tırmanıyor. İran'ın, göz altına alınan askerlerin serbest bırakılması yönünde, önce İngiltere'den daha sonra da AB ve ABD'den gelen talepleri geri çevirmesinin ardından, sorunun büyüme eğilimi gösterdiği görülüyor. Peki, bu gelişmenin anlamı ne olabilir? Amerika'nın üzerine geldiği bir dönemde, İran'ın bu tavrını nasıl izah edebiliriz? Bu soruların cevabını, bölgedeki Amerikan politikasının genel bir değerlendirmesini yaparak vermeye çalışalım.
Bilindiği gibi, Irak Operasyonu'nun ardından Amerika, İran ve Suriye'yi sıkıştırma politikası uygulamaya başladı. Önce Suriye'nin Lübnan üzerindeki nüfuzunu kırma yönünde bir strateji izledi ve İran'ı da nükleer silah konusundaki tavrı nedeniyle uluslararası arenada tecrit etme yaklaşımını benimsedi. BM, denetlemelerden sonra, İran'ın nükleer programını iptal etmesi yönünde çağrılarda bulundu ve Amerika'nın baskısı sonucu, bazı yaptırımlar uygulanmasına karar verdi. Buna karşın, İran, bu baskılara boyun eğmeyeceği yönünde açıklamalarda bulundu. Tabii ki bu süreç, Amerika'nın 'sık-gevşet' taktiği çerçevesinde işledi. Kimi zaman gerginlik düzeyi artırıldı, kimi zaman ise yumuşama ortamına girildi. Fakat Amerika, bütün bu süreç boyunca, İran'ı köşeye sıkıştırma stratejisinden vazgeçmedi. Bugün gelinen son noktada, İran, nükleer silahlar konusundaki programı nedeniyle uluslararası topluluğun yaptırım kararıyla karşı karşıya bulunmaktadır. 23 Aralık 2006 tarihinde alınan ve yaptırımlar içeren 1737 sayılı kararı genişleten, 25 Mart 2007 tarihli ikinci karar tasarısında, İran'ın nükleer faaliyetlerine katılan grup, kişi ve firmaların isim listesi genişletilmekte ve bunların mallarının da dondurulacağı belirtilmektedir. Bunun yanında, Amerika, Irak topraklarında İranlı diplomatları esir alarak da İran'ı sıkıştırma politikasını bir başka koldan sürdürmektedir. Bu gelişmelere bakıldığında, ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Amerika, yavaş fakat planlı olduğu belli olan bir politika izleyerek İran üzerine gitmektedir.
Peki, bu son hadisede niçin İngiliz askerleri (Bush'un deyimiyle) 'rehin' alınmıştır? Dikkat edilirse, İngiliz askerlerinin göz altına alınışları, BM Güvenlik Konseyi'nde İran aleyhine çıkan yaptırım kararından bir gün önce gerçekleşmiştir. Yani BM'den çıkacak kararın aleyhine olacağını bilen İran, İngiliz askerleri göz altına almakla, aslında uluslararası topluma (ve tabii ki Amerika'ya) mesaj vermek istemektedir. Bu mesajın, doğrudan Amerikalı askerleri göz altına alarak verilmemesinin de elbette nedeni vardır. Burada ince bir taktik savaş yürütülmektedir ve nasıl Amerika, BM ve AB gibi örgütleri kullanarak İran'ı sıkıştırmaya çalışıyorsa, İran'da, kendi gücü oranında inisiyatif kullanarak, İngiltere üzerinden Amerika'ya mesaj vermektedir. Nitekim, medyaya yansıyan haberlere göre, İran, esir alınan diplomatlarıyla İngiliz askerleri takas etmek istemektedir. Bunun anlamı şudur: İran, bu hadisede aslında İngiltere'yi değil Amerika'yı muhatap saymaktadır. Fakat tabii ki uluslararası hukukun kurallarını da doğrudan çiğnememek adına, görüşmelerde şu anda Amerika devrede değildir. Ancak şurası çok açıktır ki, İngiliz askerlerin göz altına alınması hadisesi, Amerika'nın İran'a karşı uyguladığı politikanın bir uzantısıdır. Her iki 'asli' taraf da bunu bilmekte ve ona göre bir siyaset izlemektedirler.
İngiliz askerlerin sınırı geçip-geçmedikleri, rehinelerin itirafları, Türkiye'nin arabuluculuk rolü vb. konular, hep tali boyuttadır ve üzerinde çok da durulmamalıdır. Ancak gerek İranlı diplomatların Irak'ta esir alınmaları, gerekse İngiliz askerlerinin göz altına alınışları, süreç içerisinde yeni bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Bu gelişmenin, geleneksel diplomatik kanalların dışında gerçekleştiği de göz önüne alındığında, benzer yönde başka gelişmelerin olması ihtimalinden bahsetmek de mümkündür. Ancak mevcut durumu, derhal bir askeri operasyonun işareti olarak görmek de acelecilik olur. Burada görülen, tipik bir gerginlik politikasının uygulandığıdır. Taraflar birbirlerini tartmaktadır; ancak bu gerginliğin düzeyi, henüz silahların konuşulacağı noktaya gelmiş değildir.
Bununla birlikte, genel sürece bakıldığında, Amerika'nın hamle avantajına sahip olduğu söylenebilir. İran, genel olarak 'savunma' durumunda bulunmaktadır. Bunu Amerika'nın Afganistan ve Irak'a müdahaleleriyle başlayan sürece kadar uzatmak mümkündür. Zira bu müdahalelerin kararını da 11 Eylül hadisesinden sonra Amerika almıştır. Aynı şekilde, nükleer silahlar konusunda İran'ı sıkıştıran ve ardından da diplomatlarını esir alan da yine Amerika'dır. İngiliz askerlerin sınırı geçmeleri konusunda (en azından psikolojik destek bakımından) onları cesaretlendirenin de Amerika olduğuna kuşku yoktur. Çünkü İngiliz askerleri, en nihayetinde, Amerika'nın bölgedeki hedeflerine hizmet açısından bölgede bulunmaktadır ve yine Basra Körfezi'nde Amerika'nın bilgisi dışında tatbikat vs. yapmaları zordur. Bütün bunlara bakıldığında, hamle üstünlüğünün Amerika'da olduğu görülmektedir. Fakat İran da boş durmamakta ve elinden geldiğince bu hamlelere karşı direnme iradesini gösterecek bir politika izlemektedir. İşte bu noktada, bir hususun altını çizmek gerekmektedir ki, bu önemlidir.
Bilindiği gibi, Amerika'nın 'teröre karşı savaş' stratejisi ve BOP projesi bağlamında Ortadoğu üzerindeki niyetleri açıklandıktan sonra, İran, kendini savunmak adına bazı tedbirler aldı. Bunların başında da ılımlı Hatemi iktidarını değiştirip, yerine, söylem ve eylem açısından 'sertlik yanlısı' Ahmedinecad'ı getirdi. Bu değişiklik, basit bir seçim sonucu olarak yapılmadı; bilakis açık bir 'korunma stratejisi'nin gereği olarak gerçekleştirildi. Böylece içerde halk desteğini yanına almış 'güçlü' bir iktidar bulunacak ve böylece muhtemel bir müdahaleye karşı ülkenin direnci artırılmış olacaktı. Fakat İran'ın bu taktiğini uzak görüşlülük olarak değerlendirmek mümkün olduğu gibi, Amerika'nın bölgedeki amaçları açısından bazı avantajları içerisinde barındığını da söylemek mümkündür. Zira hamle üstünlüğünü elinde bulunduran Amerika'nın her ajitasyonunda, Ahmedinecad gibi sert söylem sahibi bir iktidarın 'risk' almaması zordur. Çünkü bu söylem, direndiğini gösteren açık işaretlere ihtiyaç duyar. Bu ise, Amerika'nın işine gelmektedir. Çünkü Amerika, sertleşmek istediğinde, karşısında ajitasyona görece açık bir iktidar bulunmaktadır. Nitekim İngiliz askerlerin göz altına alınışları, İranlı diplomatların Irak'ta esir alınmasından ve İngiliz askerlerinin sınırı ihlalinden sonra gerçekleşmiştir. Eğer Amerika, burada 'bilinçli' bir ajitasyon politikası uygulamışsa, İran'ın bu noktada tuzağa düştüğünü söylemek mümkündür. Fakat gelişmeler, henüz askeri bir operasyona işaret etmediği için, İran'ın bu göz altına alma hadisesini, bir 'manevra' ve direniş mesajı olarak gerçekleştirmiş olması da ihtimal dahilindedir. Gelişmeler hangi ihtimalin doğru olduğunu gösterecektir ama İran'ın mevcut pozisyonunun, ajitasyonlara açık olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. İngiliz askerlerinin göz altına alınmaları hadisesini, Devrim'den sonra Tahran'daki Amerikan Büyükelçiliği'nin öğrenciler tarafından işgaliyle kıyasladığımızda da, bu farkı görebiliriz. O dönemde hiç kimsenin beklemediği bir sırada ve muhtemelen Humeyni'nin işaretiyle, İranlı öğrenciler, bir 'inisiyatif' kullanarak ABD Büyükelçiği'ni işgal etmişler ve bir yıldan fazla bir süre, Amerikan kamuoyunu bir şekilde etkilemişlerdir. O hadisede Amerika, tabir-i caizse, İran'ın izlediği politika karşısında çaresiz durumda kalmış ve bir nevi 'ajite edilmiştir.' Fakat bugünkü hadisede, tersi bir durum söz konusudur. Amerika, bölgeye askerini yığmış ve hem siyasi hem de askeri olarak İran'ı sıkıştırmaktadır. Bu şartlar altında İran'ın çok büyük manevralar yapması da mümkün olmadığı için, bu kez inisiyatif kullanma avantajının Amerika'da olduğu söylenmelidir.
Fakat unutulmamalıdır ki, bütün stratejilerin başarı şansı, uygulayıcılarının basiretleriyle de alakalıdır. Baba Bush döneminde İran'a yönelik müdahale ihtimalini güçlü gören Humeyni'nin basireti, belki ateşkes imzalanmasını beraberinde getirmiştir ama İran'ın topyekun imhası planını da akim bırakmıştır. Bugün oğul Bush, babası kadar basiretli bir siyaset uygulayabilecek midir? Bu çok kesin değildir. Fakat aynı şekilde, Ahmedinecad hükümetinin de, Humeyni dönemindeki kadar basiretli politikalar uygulayabileceği kesin değildir. Amerika, bu kez İran'ı gerçekten 'te'dip etmek' istemektedir ve öyle görünüyor ki, bu konuda aceleci de davranmayacaktır. Bu nedenle, İran'ın karşısında, daha önceki deneyimlerinden ders almış bir Amerika vardır. Fakat aynı şekilde, İran da, Devrim'den sonraki süreçte bir takım tecrübeler edinmiştir ve bunları yeni süreçte kullanacaktır. İran'ın belki teknolojik ve askeri açıdan Amerika'yla baş etmesi mümkün değildir ancak göstereceği direnme iradesi sayesinde kitlelerin sempatisini kazanma şansı vardır. Bu, İran gibi ideolojik tavır sahibi devletlerin önemsediği bir husustur ve gerçekten de uzun-vadede sonuçları alınabilecek bir unsurdur. Eğer İran, bu yeni süreçte ciddi bir direniş örneği sergilerse ve rejimini ayakta tutmayı başarabilirse, maddi kayıplarıyla kıyas kabul etmeyecek kazanımlar elde edeceğine kuşku yoktur. Zaten Amerika da bunu bildiği için, bu kez İran işini sıkı tutmaktadır. Fakat tarihin akışını değiştiren hadiselere bakıldığında, bunların, devletlerin zirvede oldukları dönemde meydana geldikleri ve bu devletlerin en azından gerilemesine neden oldukları görülecektir. Aslında bu tür hadiseler, güçlü devletlerin daha önceden içinde bulundukları ve artık gizlenemez boyutlara varan zaafları ifşa edici bir işlev görmektedirler. Roma'nın Hanya Mağlubiyeti veya Osmanlı'nın İkinci Viyana Seferi buna iyi birer örnektir. İran'da 1979 yılında gerçekleşen Devrim de, esas itibarıyla Batı'nın bu yöndeki zaaflarını gösteren bir örnek olarak alınabilir. Fakat eğer İran, Amerika'nın bu son hamlesinden de ciddi bir yara almadan çıkarsa, sadece Amerika değil, bir bütün olarak Batı, önemli ölçüde prestij kaybına uğrayacaktır. Elbette ki bu kaybın ne tür sonuçlara yol açacağını tam olarak kestirebilmek mümkün değildir. Fakat bunun, Batı Uygarlığı'nın içinde bulunduğu krizi tetikleyeceğine kuşku yoktur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info