|

Körfez’de Neler Oluyor?
İran'ın
Basra Körfezi'nde 15 İngiliz askerini gözaltına almasıyla başlayan
gerginlik tırmanıyor. İran'ın, göz altına alınan askerlerin serbest
bırakılması yönünde, önce İngiltere'den daha sonra da AB ve ABD'den
gelen talepleri geri çevirmesinin ardından, sorunun büyüme eğilimi
gösterdiği görülüyor. Peki, bu gelişmenin anlamı ne olabilir?
Amerika'nın üzerine geldiği bir dönemde, İran'ın bu tavrını nasıl izah
edebiliriz? Bu soruların cevabını, bölgedeki Amerikan politikasının
genel bir değerlendirmesini yaparak vermeye çalışalım.
Bilindiği gibi, Irak Operasyonu'nun ardından Amerika, İran ve Suriye'yi
sıkıştırma politikası uygulamaya başladı. Önce Suriye'nin Lübnan
üzerindeki nüfuzunu kırma yönünde bir strateji izledi ve İran'ı da
nükleer silah konusundaki tavrı nedeniyle uluslararası arenada tecrit
etme yaklaşımını benimsedi. BM, denetlemelerden sonra, İran'ın nükleer
programını iptal etmesi yönünde çağrılarda bulundu ve Amerika'nın
baskısı sonucu, bazı yaptırımlar uygulanmasına karar verdi. Buna karşın,
İran, bu baskılara boyun eğmeyeceği yönünde açıklamalarda bulundu. Tabii
ki bu süreç, Amerika'nın 'sık-gevşet' taktiği çerçevesinde işledi. Kimi
zaman gerginlik düzeyi artırıldı, kimi zaman ise yumuşama ortamına
girildi. Fakat Amerika, bütün bu süreç boyunca, İran'ı köşeye sıkıştırma
stratejisinden vazgeçmedi. Bugün gelinen son noktada, İran, nükleer
silahlar konusundaki programı nedeniyle uluslararası topluluğun yaptırım
kararıyla karşı karşıya bulunmaktadır. 23 Aralık 2006 tarihinde alınan
ve yaptırımlar içeren 1737 sayılı kararı genişleten, 25 Mart 2007
tarihli ikinci karar tasarısında, İran'ın nükleer faaliyetlerine katılan
grup, kişi ve firmaların isim listesi genişletilmekte ve bunların
mallarının da dondurulacağı belirtilmektedir. Bunun yanında, Amerika,
Irak topraklarında İranlı diplomatları esir alarak da İran'ı sıkıştırma
politikasını bir başka koldan sürdürmektedir. Bu gelişmelere
bakıldığında, ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Amerika, yavaş fakat
planlı olduğu belli olan bir politika izleyerek İran üzerine
gitmektedir.
Peki, bu son hadisede niçin İngiliz askerleri (Bush'un deyimiyle)
'rehin' alınmıştır? Dikkat edilirse, İngiliz askerlerinin göz altına
alınışları, BM Güvenlik Konseyi'nde İran aleyhine çıkan yaptırım
kararından bir gün önce gerçekleşmiştir. Yani BM'den çıkacak kararın
aleyhine olacağını bilen İran, İngiliz askerleri göz altına almakla,
aslında uluslararası topluma (ve tabii ki Amerika'ya) mesaj vermek
istemektedir. Bu mesajın, doğrudan Amerikalı askerleri göz altına alarak
verilmemesinin de elbette nedeni vardır. Burada ince bir taktik savaş
yürütülmektedir ve nasıl Amerika, BM ve AB gibi örgütleri kullanarak
İran'ı sıkıştırmaya çalışıyorsa, İran'da, kendi gücü oranında inisiyatif
kullanarak, İngiltere üzerinden Amerika'ya mesaj vermektedir. Nitekim,
medyaya yansıyan haberlere göre, İran, esir alınan diplomatlarıyla
İngiliz askerleri takas etmek istemektedir. Bunun anlamı şudur: İran, bu
hadisede aslında İngiltere'yi değil Amerika'yı muhatap saymaktadır.
Fakat tabii ki uluslararası hukukun kurallarını da doğrudan çiğnememek
adına, görüşmelerde şu anda Amerika devrede değildir. Ancak şurası çok
açıktır ki, İngiliz askerlerin göz altına alınması hadisesi, Amerika'nın
İran'a karşı uyguladığı politikanın bir uzantısıdır. Her iki 'asli'
taraf da bunu bilmekte ve ona göre bir siyaset izlemektedirler.
İngiliz askerlerin sınırı geçip-geçmedikleri, rehinelerin itirafları,
Türkiye'nin arabuluculuk rolü vb. konular, hep tali boyuttadır ve
üzerinde çok da durulmamalıdır. Ancak gerek İranlı diplomatların Irak'ta
esir alınmaları, gerekse İngiliz askerlerinin göz altına alınışları,
süreç içerisinde yeni bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Bu
gelişmenin, geleneksel diplomatik kanalların dışında gerçekleştiği de
göz önüne alındığında, benzer yönde başka gelişmelerin olması
ihtimalinden bahsetmek de mümkündür. Ancak mevcut durumu, derhal bir
askeri operasyonun işareti olarak görmek de acelecilik olur. Burada
görülen, tipik bir gerginlik politikasının uygulandığıdır. Taraflar
birbirlerini tartmaktadır; ancak bu gerginliğin düzeyi, henüz silahların
konuşulacağı noktaya gelmiş değildir.
Bununla birlikte, genel sürece bakıldığında, Amerika'nın hamle
avantajına sahip olduğu söylenebilir. İran, genel olarak 'savunma'
durumunda bulunmaktadır. Bunu Amerika'nın Afganistan ve Irak'a
müdahaleleriyle başlayan sürece kadar uzatmak mümkündür. Zira bu
müdahalelerin kararını da 11 Eylül hadisesinden sonra Amerika almıştır.
Aynı şekilde, nükleer silahlar konusunda İran'ı sıkıştıran ve ardından
da diplomatlarını esir alan da yine Amerika'dır. İngiliz askerlerin
sınırı geçmeleri konusunda (en azından psikolojik destek bakımından)
onları cesaretlendirenin de Amerika olduğuna kuşku yoktur. Çünkü İngiliz
askerleri, en nihayetinde, Amerika'nın bölgedeki hedeflerine hizmet
açısından bölgede bulunmaktadır ve yine Basra Körfezi'nde Amerika'nın
bilgisi dışında tatbikat vs. yapmaları zordur. Bütün bunlara
bakıldığında, hamle üstünlüğünün Amerika'da olduğu görülmektedir. Fakat
İran da boş durmamakta ve elinden geldiğince bu hamlelere karşı direnme
iradesini gösterecek bir politika izlemektedir. İşte bu noktada, bir
hususun altını çizmek gerekmektedir ki, bu önemlidir.
Bilindiği gibi, Amerika'nın 'teröre karşı savaş' stratejisi ve BOP
projesi bağlamında Ortadoğu üzerindeki niyetleri açıklandıktan sonra,
İran, kendini savunmak adına bazı tedbirler aldı. Bunların başında da
ılımlı Hatemi iktidarını değiştirip, yerine, söylem ve eylem açısından
'sertlik yanlısı' Ahmedinecad'ı getirdi. Bu değişiklik, basit bir seçim
sonucu olarak yapılmadı; bilakis açık bir 'korunma stratejisi'nin gereği
olarak gerçekleştirildi. Böylece içerde halk desteğini yanına almış
'güçlü' bir iktidar bulunacak ve böylece muhtemel bir müdahaleye karşı
ülkenin direnci artırılmış olacaktı. Fakat İran'ın bu taktiğini uzak
görüşlülük olarak değerlendirmek mümkün olduğu gibi, Amerika'nın
bölgedeki amaçları açısından bazı avantajları içerisinde barındığını da
söylemek mümkündür. Zira hamle üstünlüğünü elinde bulunduran Amerika'nın
her ajitasyonunda, Ahmedinecad gibi sert söylem sahibi bir iktidarın
'risk' almaması zordur. Çünkü bu söylem, direndiğini gösteren açık
işaretlere ihtiyaç duyar. Bu ise, Amerika'nın işine gelmektedir. Çünkü
Amerika, sertleşmek istediğinde, karşısında ajitasyona görece açık bir
iktidar bulunmaktadır. Nitekim İngiliz askerlerin göz altına alınışları,
İranlı diplomatların Irak'ta esir alınmasından ve İngiliz askerlerinin
sınırı ihlalinden sonra gerçekleşmiştir. Eğer Amerika, burada 'bilinçli'
bir ajitasyon politikası uygulamışsa, İran'ın bu noktada tuzağa
düştüğünü söylemek mümkündür. Fakat gelişmeler, henüz askeri bir
operasyona işaret etmediği için, İran'ın bu göz altına alma hadisesini,
bir 'manevra' ve direniş mesajı olarak gerçekleştirmiş olması da ihtimal
dahilindedir. Gelişmeler hangi ihtimalin doğru olduğunu gösterecektir
ama İran'ın mevcut pozisyonunun, ajitasyonlara açık olduğunu da kabul
etmek gerekmektedir. İngiliz askerlerinin göz altına alınmaları
hadisesini, Devrim'den sonra Tahran'daki Amerikan Büyükelçiliği'nin
öğrenciler tarafından işgaliyle kıyasladığımızda da, bu farkı
görebiliriz. O dönemde hiç kimsenin beklemediği bir sırada ve muhtemelen
Humeyni'nin işaretiyle, İranlı öğrenciler, bir 'inisiyatif' kullanarak
ABD Büyükelçiği'ni işgal etmişler ve bir yıldan fazla bir süre, Amerikan
kamuoyunu bir şekilde etkilemişlerdir. O hadisede Amerika, tabir-i
caizse, İran'ın izlediği politika karşısında çaresiz durumda kalmış ve
bir nevi 'ajite edilmiştir.' Fakat bugünkü hadisede, tersi bir durum söz
konusudur. Amerika, bölgeye askerini yığmış ve hem siyasi hem de askeri
olarak İran'ı sıkıştırmaktadır. Bu şartlar altında İran'ın çok büyük
manevralar yapması da mümkün olmadığı için, bu kez inisiyatif kullanma
avantajının Amerika'da olduğu söylenmelidir.
Fakat unutulmamalıdır ki, bütün stratejilerin başarı şansı,
uygulayıcılarının basiretleriyle de alakalıdır. Baba Bush döneminde
İran'a yönelik müdahale ihtimalini güçlü gören Humeyni'nin basireti,
belki ateşkes imzalanmasını beraberinde getirmiştir ama İran'ın topyekun
imhası planını da akim bırakmıştır. Bugün oğul Bush, babası kadar
basiretli bir siyaset uygulayabilecek midir? Bu çok kesin değildir.
Fakat aynı şekilde, Ahmedinecad hükümetinin de, Humeyni dönemindeki
kadar basiretli politikalar uygulayabileceği kesin değildir. Amerika, bu
kez İran'ı gerçekten 'te'dip etmek' istemektedir ve öyle görünüyor ki,
bu konuda aceleci de davranmayacaktır. Bu nedenle, İran'ın karşısında,
daha önceki deneyimlerinden ders almış bir Amerika vardır. Fakat aynı
şekilde, İran da, Devrim'den sonraki süreçte bir takım tecrübeler
edinmiştir ve bunları yeni süreçte kullanacaktır. İran'ın belki
teknolojik ve askeri açıdan Amerika'yla baş etmesi mümkün değildir ancak
göstereceği direnme iradesi sayesinde kitlelerin sempatisini kazanma
şansı vardır. Bu, İran gibi ideolojik tavır sahibi devletlerin
önemsediği bir husustur ve gerçekten de uzun-vadede sonuçları
alınabilecek bir unsurdur. Eğer İran, bu yeni süreçte ciddi bir direniş
örneği sergilerse ve rejimini ayakta tutmayı başarabilirse, maddi
kayıplarıyla kıyas kabul etmeyecek kazanımlar elde edeceğine kuşku
yoktur. Zaten Amerika da bunu bildiği için, bu kez İran işini sıkı
tutmaktadır. Fakat tarihin akışını değiştiren hadiselere bakıldığında,
bunların, devletlerin zirvede oldukları dönemde meydana geldikleri ve bu
devletlerin en azından gerilemesine neden oldukları görülecektir.
Aslında bu tür hadiseler, güçlü devletlerin daha önceden içinde
bulundukları ve artık gizlenemez boyutlara varan zaafları ifşa edici bir
işlev görmektedirler. Roma'nın Hanya Mağlubiyeti veya Osmanlı'nın İkinci
Viyana Seferi buna iyi birer örnektir. İran'da 1979 yılında gerçekleşen
Devrim de, esas itibarıyla Batı'nın bu yöndeki zaaflarını gösteren bir
örnek olarak alınabilir. Fakat eğer İran, Amerika'nın bu son hamlesinden
de ciddi bir yara almadan çıkarsa, sadece Amerika değil, bir bütün
olarak Batı, önemli ölçüde prestij kaybına uğrayacaktır. Elbette ki bu
kaybın ne tür sonuçlara yol açacağını tam olarak kestirebilmek mümkün
değildir. Fakat bunun, Batı Uygarlığı'nın içinde bulunduğu krizi
tetikleyeceğine kuşku yoktur. |