Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 340 | Nisan  2007

                   

 

 


FİLİSTİN SORUNU VE ARAP BARIŞ PLANI

Riyad'ta düzenlenen Arap Zirvesi, 2002 yılında Suudi Arabistan'ın teklif ettiği barış planını yeniden gündeme taşıdı. "Toprak karşılığı barış" önerisini temel alan plana göre İsrail, Golan Tepeleri de dahil olmak üzere, 1967 öncesi sınırlara çekilecek; başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devleti kurulacak ve buna karşılık Arap devletleri de İsrail'le ilişkilerini normalleştirecekler. Planı İsrail Başbakanı Ehud Olmert de olumlu buldu; hatta teklifin "Arapların algılamasında devrimci bir değişim"e işaret ettiğini söyledi. Olmert, ayrıca bu plan sayesinde 5 yılda barışa ulaşılabileceği ümidinde olduğunu da ifade etti. Amerika ise, planı olumlu karşıladığını açıkladı. Bu noktada, bu son gelişmenin anlamı üzerinde durmak gerekiyor. Gerçekten Filistin sorununun çözümünde yeni bir aşamaya mı gelindi, yoksa bu zirvede alınan karar da, diğerleri gibi uygulama şansı bulamayacak mı?
Bu sorulara cevap verebilmek için, 'Filistin Sorunu'nun, küresel sistem açısından önemini iyi bilmek gerekir. Öncelikle şu hususun altını çizmek lazımdır ki, bölge, Batı'nın çıkarları için hayati önemi sahiptir ve bölgedeki sorunun kökeninde Batı'nın haksız müdahaleleri yatmaktadır. Bölge halkı, İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte nice acılara sürüklenmiş ve hakları gasp edilmiştir. Bu yüzden, sorunun nedeni Filistinliler değil, Batı'dır. İsrail'in işlevi ise, temelde, Batı adına bir nevi 'ileri karakol' olarak bölgede görev yapmaktır. İşte bu yüzden mesele, özde bir 'Filistin-İsrail anlaşmazlığı' değildir. Dünyanın başka bazı bölgelerinde de (Örneğin Keşmir'de, Sudan'da, Sri Lanka'da hatta Irak'ın kuzeyinde) yaşanan sorunun bir benzeridir. Güçlünün, çıkarı doğrultusunda zayıfların haklarını gasp etmesidir. Bu nedenle, alınan kararların bu hususu göz önünde bulundurmadığı her barış planı eksik kalmakta veya uygulama imkanı bulamamaktadır. Uygulansa bile, bir süre sonra iptal edilebilmektedir. Soruna bu açıdan bakıldığında, köklü çözüm için, hakların tanınması ve bunların gereğinin hakkaniyetli bir şekilde yapılması gerekir. Ancak gerek son Arap Barış Planı'nda, gerekse daha öncekilerde bu hususun gözetilmediği de açıktır. İntifada'nın başlama nedeni de, Oslo Süreci'nin akim kalmasının asli nedeni de zaten budur. Bütün bu planlarda, haksızın gerçekleştirdiği 'gasp' bir biçimde ve bir düzeyde meşrulaştırıldığı için, asli bir sonuca ulaşılamamaktadır. İşbirlikçi rejimlerin veya kadroların imza attığı metinler ise bir süre sonra paçavraya dönüşmekte ve asli sorun yeniden nüksetmektedir.
Amerika'nın BOP planı çerçevesinde bölgeye getirmek istediği düzende, bu sorunun çözümünün asgari şartı İsrail'in tanınmasıdır. Bu, Amerikan barışının amacını yeterince ortaya koymaktadır. İsrail'in tanınması demek, bölgede Amerikan çıkarlarının 'garanti altına alınması' demektir. Amerika, bir netice alamasa da, öteden beri, bütün barış planlarında bu şartı öne sürmektedir ve bu boşuna değildir. İki kez gerçekleşen Arap-İsrail Savaşları'nda uygulanan plan ise, "cephede daha çok toprak ele geçirip, barış masasından bunların bazılarından vazgeçmek" şeklinde özetlenebilir. Aynı planı Sırplar da Bosna'da uygulamışlar ve belli ölçüde başarılı olmuşlardır. Bu plan Filistin sorununun çözümünde de işlerse, İsrail, 'özde' bir şey kaybetmiş olmayacaktır. Çünkü İsrail'in varlık nedeni (raison de'tre), küresel gücün (önce İngiltere sonra Amerika'nın) bölgedeki çıkarlarını temindir. Son Arap Planı, tam da bunu öngörmektedir ve bu yüzden Amerika'dan (ve dolayısıyla da İsrail'den) destek görmüştür.
Peki bu planın, mevcut şartlar düşünüldüğünde uygulama şansı var mıdır? Açıkçası burada belirleyici olan, bölgedeki Arap ülkeleri değil, Filistin'deki İslamcı gruplardır. Çünkü Oslo Süreci'nden beri, Mahmud Abbas'ın liderliğindeki El-Fetih'in bu plana 'özde' karşı olmadığı bellidir. Hamas ve İslami Cihad ise, en azından söylem olarak, İsrail'i tanımayacaklarını deklare etmişlerdir. Fakat Hamas'ın iktidar tecrübesinin, bu konudaki duruşunu nispeten yumuşattığı da bilinmektedir. Yani Hamas, iktidarda yıpranmaktadır ve bu gidişatın önüne geçilmezse, barış görüşmelerinde daha tavizkar bir tutum takınmaya zorlanacağı açıktır. Hele İsrail'in ciddi bir şekilde Golan'dan geri çekileceğini açıklaması ve 1967 öncesi sınırlara döneceğini deklare etmesi durumunda, Hamas'ın 'tanıma' konusundaki söyleminin daha da zayıflayacağı düşünülebilir. O aşamada, kamuoyunu yönlendirme politikaları da devreye girecek ve bir kampanya çerçevesinde İsrail'in tanınması meselesi 'normalleştirilmeye' çalışılacaktır. Arap rejimleri zaten buna dünden razıdır. Geriye İslamcı grupların iknası kalmaktadır. Onlara da bazı toprak tavizleri vermek suretiyle, barış planına imza koymaları yönünde uluslararası bir baskı uygulanacağı ortadadır. Nitekim Suudi Barış Planı açıklandıktan hemen sonra bile, Filistin'de yapılan bazı 'kamuoyu yoklamaları', halkın yüzde 63'ünün, "karşılıklı olarak, İsrail'in Yahudiler için, Filistin'in ise Filistinliler için bir devlet olarak tanınması" şeklindeki öneriye destek verdiğini açıklamışlardır ki, daha şimdiden bu kampanyanın işaretlerini vermesi yönünden bunlara dikkat edilmelidir.
Fakat başta vurguladığımız hususu burada yinelemekte yarar vardır. Bütün bu planlar, meselenin özünü gizledikleri ve sorunu kökten çözecek şekilde dizayn edilmedikleri için, bölge halkına yapılan zulümleri dile getiren İslamcı kişi veya gruplar sürekli var olacaktır. Bu planlarla yapılmak istenen, hak sahiplerinin haklarını savunma konusundaki kararlılıklarını iğdiş etmek ve böylece onları 'içerden vurmaktır.' Zaten bu planların en tehlikeli sonuçlarından biri de budur. İçerden çürüyen yapılar, bütün devasa maddi varlıklarına rağmen, bir süre sonra yıkılmaya mahkumdur. Bu kural, bütün beşeri varlıklar için geçerlidir. O yüzden bölge Müslümanlarının, dahili zindelikleri üzerindeki hassasiyetlerini hiç kaybetmemeleri gerekir. Bu yöndeki bir kayıp, maddi düzeyde de kendisini gösterecektir. Fakat dahili zindeliklerini koruyan yapılar, maddi kayıplara uğrasalar bile, uzun-vadede kazanırlar. Çünkü onlar, inbat kabiliyeti bulunan tohumlar gibi, uygun buldukları vasatlarda yeniden hayata müdahil olabilirler. Fakat inbat kabiliyeti olmayanlar, kemiyetleri ne olursa olsun, sahici bir varlık sahibi olamazlar.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info