|

FİLİSTİN SORUNU VE ARAP BARIŞ PLANI
Riyad'ta
düzenlenen Arap Zirvesi, 2002 yılında Suudi Arabistan'ın teklif ettiği
barış planını yeniden gündeme taşıdı. "Toprak karşılığı barış" önerisini
temel alan plana göre İsrail, Golan Tepeleri de dahil olmak üzere, 1967
öncesi sınırlara çekilecek; başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin
devleti kurulacak ve buna karşılık Arap devletleri de İsrail'le
ilişkilerini normalleştirecekler. Planı İsrail Başbakanı Ehud Olmert de
olumlu buldu; hatta teklifin "Arapların algılamasında devrimci bir
değişim"e işaret ettiğini söyledi. Olmert, ayrıca bu plan sayesinde 5
yılda barışa ulaşılabileceği ümidinde olduğunu da ifade etti. Amerika
ise, planı olumlu karşıladığını açıkladı. Bu noktada, bu son gelişmenin
anlamı üzerinde durmak gerekiyor. Gerçekten Filistin sorununun çözümünde
yeni bir aşamaya mı gelindi, yoksa bu zirvede alınan karar da, diğerleri
gibi uygulama şansı bulamayacak mı?
Bu sorulara cevap verebilmek için, 'Filistin Sorunu'nun, küresel sistem
açısından önemini iyi bilmek gerekir. Öncelikle şu hususun altını çizmek
lazımdır ki, bölge, Batı'nın çıkarları için hayati önemi sahiptir ve
bölgedeki sorunun kökeninde Batı'nın haksız müdahaleleri yatmaktadır.
Bölge halkı, İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte nice acılara
sürüklenmiş ve hakları gasp edilmiştir. Bu yüzden, sorunun nedeni
Filistinliler değil, Batı'dır. İsrail'in işlevi ise, temelde, Batı adına
bir nevi 'ileri karakol' olarak bölgede görev yapmaktır. İşte bu yüzden
mesele, özde bir 'Filistin-İsrail anlaşmazlığı' değildir. Dünyanın başka
bazı bölgelerinde de (Örneğin Keşmir'de, Sudan'da, Sri Lanka'da hatta
Irak'ın kuzeyinde) yaşanan sorunun bir benzeridir. Güçlünün, çıkarı
doğrultusunda zayıfların haklarını gasp etmesidir. Bu nedenle, alınan
kararların bu hususu göz önünde bulundurmadığı her barış planı eksik
kalmakta veya uygulama imkanı bulamamaktadır. Uygulansa bile, bir süre
sonra iptal edilebilmektedir. Soruna bu açıdan bakıldığında, köklü çözüm
için, hakların tanınması ve bunların gereğinin hakkaniyetli bir şekilde
yapılması gerekir. Ancak gerek son Arap Barış Planı'nda, gerekse daha
öncekilerde bu hususun gözetilmediği de açıktır. İntifada'nın başlama
nedeni de, Oslo Süreci'nin akim kalmasının asli nedeni de zaten budur.
Bütün bu planlarda, haksızın gerçekleştirdiği 'gasp' bir biçimde ve bir
düzeyde meşrulaştırıldığı için, asli bir sonuca ulaşılamamaktadır.
İşbirlikçi rejimlerin veya kadroların imza attığı metinler ise bir süre
sonra paçavraya dönüşmekte ve asli sorun yeniden nüksetmektedir.
Amerika'nın BOP planı çerçevesinde bölgeye getirmek istediği düzende, bu
sorunun çözümünün asgari şartı İsrail'in tanınmasıdır. Bu, Amerikan
barışının amacını yeterince ortaya koymaktadır. İsrail'in tanınması
demek, bölgede Amerikan çıkarlarının 'garanti altına alınması' demektir.
Amerika, bir netice alamasa da, öteden beri, bütün barış planlarında bu
şartı öne sürmektedir ve bu boşuna değildir. İki kez gerçekleşen
Arap-İsrail Savaşları'nda uygulanan plan ise, "cephede daha çok toprak
ele geçirip, barış masasından bunların bazılarından vazgeçmek" şeklinde
özetlenebilir. Aynı planı Sırplar da Bosna'da uygulamışlar ve belli
ölçüde başarılı olmuşlardır. Bu plan Filistin sorununun çözümünde de
işlerse, İsrail, 'özde' bir şey kaybetmiş olmayacaktır. Çünkü İsrail'in
varlık nedeni (raison de'tre), küresel gücün (önce İngiltere sonra
Amerika'nın) bölgedeki çıkarlarını temindir. Son Arap Planı, tam da bunu
öngörmektedir ve bu yüzden Amerika'dan (ve dolayısıyla da İsrail'den)
destek görmüştür.
Peki bu planın, mevcut şartlar düşünüldüğünde uygulama şansı var mıdır?
Açıkçası burada belirleyici olan, bölgedeki Arap ülkeleri değil,
Filistin'deki İslamcı gruplardır. Çünkü Oslo Süreci'nden beri, Mahmud
Abbas'ın liderliğindeki El-Fetih'in bu plana 'özde' karşı olmadığı
bellidir. Hamas ve İslami Cihad ise, en azından söylem olarak, İsrail'i
tanımayacaklarını deklare etmişlerdir. Fakat Hamas'ın iktidar
tecrübesinin, bu konudaki duruşunu nispeten yumuşattığı da
bilinmektedir. Yani Hamas, iktidarda yıpranmaktadır ve bu gidişatın
önüne geçilmezse, barış görüşmelerinde daha tavizkar bir tutum takınmaya
zorlanacağı açıktır. Hele İsrail'in ciddi bir şekilde Golan'dan geri
çekileceğini açıklaması ve 1967 öncesi sınırlara döneceğini deklare
etmesi durumunda, Hamas'ın 'tanıma' konusundaki söyleminin daha da
zayıflayacağı düşünülebilir. O aşamada, kamuoyunu yönlendirme
politikaları da devreye girecek ve bir kampanya çerçevesinde İsrail'in
tanınması meselesi 'normalleştirilmeye' çalışılacaktır. Arap rejimleri
zaten buna dünden razıdır. Geriye İslamcı grupların iknası kalmaktadır.
Onlara da bazı toprak tavizleri vermek suretiyle, barış planına imza
koymaları yönünde uluslararası bir baskı uygulanacağı ortadadır. Nitekim
Suudi Barış Planı açıklandıktan hemen sonra bile, Filistin'de yapılan
bazı 'kamuoyu yoklamaları', halkın yüzde 63'ünün, "karşılıklı olarak,
İsrail'in Yahudiler için, Filistin'in ise Filistinliler için bir devlet
olarak tanınması" şeklindeki öneriye destek verdiğini açıklamışlardır
ki, daha şimdiden bu kampanyanın işaretlerini vermesi yönünden bunlara
dikkat edilmelidir.
Fakat başta vurguladığımız hususu burada yinelemekte yarar vardır. Bütün
bu planlar, meselenin özünü gizledikleri ve sorunu kökten çözecek
şekilde dizayn edilmedikleri için, bölge halkına yapılan zulümleri dile
getiren İslamcı kişi veya gruplar sürekli var olacaktır. Bu planlarla
yapılmak istenen, hak sahiplerinin haklarını savunma konusundaki
kararlılıklarını iğdiş etmek ve böylece onları 'içerden vurmaktır.'
Zaten bu planların en tehlikeli sonuçlarından biri de budur. İçerden
çürüyen yapılar, bütün devasa maddi varlıklarına rağmen, bir süre sonra
yıkılmaya mahkumdur. Bu kural, bütün beşeri varlıklar için geçerlidir. O
yüzden bölge Müslümanlarının, dahili zindelikleri üzerindeki
hassasiyetlerini hiç kaybetmemeleri gerekir. Bu yöndeki bir kayıp, maddi
düzeyde de kendisini gösterecektir. Fakat dahili zindeliklerini koruyan
yapılar, maddi kayıplara uğrasalar bile, uzun-vadede kazanırlar. Çünkü
onlar, inbat kabiliyeti bulunan tohumlar gibi, uygun buldukları
vasatlarda yeniden hayata müdahil olabilirler. Fakat inbat kabiliyeti
olmayanlar, kemiyetleri ne olursa olsun, sahici bir varlık sahibi
olamazlar. |