Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 337 | Ocak  2007

                   

 

 


Avrupa’nın Son Şansı

 

Christian Rickens*

Manager Magazin, 12/2006

Çev: Kamil Cengiz

Neredeyse hiçbir AB-politikacısı artık Türkiye'nin AB'ye girebilmesi konusunda üstün bir gayret göstermiyor. Halbuki bizim Türkiye'ye olan ihtiyacımız onların bize olan ihtiyacından daha fazladır.
Avrupalı üst düzey politikacılar Türkiye hakkında konuştuklarında, bu sanki şuna benziyor: Elbette Başbakan olarak "ucu açık" AB'ye katılım müzakerelerini kabul ettiğini Bayan Merkel İstanbul'da söylemektedir. Fakat Hristyan Demokrat Birliği Partisi'nin Başkanı olarak halen "ayrıcalıklı ortaklık" düşüncesini tercih ettiğini ifade edebilmektedir.
Brüksel'de AB-Komisyon başkanı Jose Manuel Barroso, İslam'ı "Avrupa'nın mirasının bir parçası" olarak görmektedir. Ve fakat şunları da eklemektedir: "Biz değerlerimizi kesinlikle değiştirmeyeceğiz. Türkiye AB'ye girmek istiyor, tersi değil."
Türkiye'nin katılım müzakereleri sözkonusu olduğunda, çoğu AB-politikacıları normalde sevilmeyen akrabalara yönelik kullanılan bir dil kullanmaya başlamaktadırlar. Fakirleşmiş kuzenler yada tuhaf fikirli kayınçoların uzun zamandır planladıkları ziyaretlerinde onları her türlü bahaneyle alıkoymayı ümit eden bir dil.
Kelime seçimi tam da gerçek duygulara tekabül etmektedir. Katılım müzakerelerinden bir sene sonra Türklerin kapıyı çalmaları gürültü olarak hissedilmektedir. Hiçbir Avrupalı hükümetin Türkiye'nin AB'ye katılımı için kararlı bir şekilde mücadele etme arzusu kalmadı. Komisyon en son gelişim raporunda özellikle ülkenin eksikliklerine vurgu yapıyor ve AB-üyesi Kıbrıs da müzakereleri tamamen bloke etme tehdidini savuruyor.
Ömer Sabancı ülkesinin üyeliğine karşı argümanları duyduğunda, yüzünde bir sabırsızlık gölgesi beliriyor. Bu cümleleri oldukça fazla duymuş. Sabancı Türkiyenin en büyük ikinci sanayi holdinginin yönetim kurulu üyesi -Sabancı gurubu kuzeni tarafından yönetiliyor- ve aynı zamanda Türk Sanayi Birliği olan TÜSİAD'ın başkanı. Sabancı "ABnin Türkiye'nin katılımına acilen ihtiyacı olduğu gibi, Türkiye'nin de buna acilen ihtiyacı vardır." Bu da AB de şu an kimsenin duymak istemediği cümlelerden. Belki, acı verecek kadar hakikat olduğu içindir.
AB için Türkiye büyüme zayıflığını aşmak ve ufukta beliren demografik krize karşılık vermek için belki en son şansı temsil etmektedir.
Yılda yaklaşık yüzde 6'lık bir büyüme kaydeden Türkiye ekonomisi, neredeyse Hindistan ya da Çin kadar hızlı. Her ne kadar Türkiye'nin büyük toprak alanları fakir olsa da olsun -alım gücü açısından bakıldığında kişi başına ekonomik güç yakında en fakir AB-üyesi Bulgaristan'ın az aşağısında olacak. Ülke çok hızlı gelişiyor. Danışma kuruluşu PwC gelecek on yıllar için trend olarak senelik büyüme oranını yüzde 5,6 olarak heasplamaktadır - Almanya ile kıyaslanacak olursa Almanya'nın büyüme oranı yüzde 1,5 civarında. 2050 yılına kadar Türk ekonomisi Almanya ekonomisinin üçte ikisine kadar büyümüş olabilir.
Uzun vadeli ekonomik büyüme
2050 yılına kadar öngörülen yıllık büyüme (yüzde olarak) rakamları:
Türkiye: 5,6
İspanya: 2,3
İngiltere: 1,9
Fransa: 1,9
İtalya: 1,5
Almanya: 1,5
Kaynak: Uno, PwC
Yüksek konjonktürün sonucu: Önümüzdeki on yıllarda milyonlarca Türk yoksulluktan orta sınıfa çıkacaklar, hayat sigortaları yapacaklar, araba satın alacaklar, tatil gezileri düzenleyecekler. Dev bir piyasa.
Elbette, Türk ekonomik mucizesinden buradaki şirketler daha bugünden kar elde edebiliyorlar. Türkiye'yi ve AB'yi gümrük birliği bağlıyor. Tarımsal olmayan ürünlerin eşya trafiği yıllardan beri liberalleşmiş durumda. Fakat Türkiye üye olsa, AB-şirketleri orada hizmet sektöründe de hizmetleri engelsiz sunabilirler - ve tersi de olabilir. Birkaç yıl geçiş süresinden sonra Türk vatandaşları AB'nin her tarafında çalışabilirler.
Tam da bu son nokta Almanları korkutuyor: Şehirlerimizde daha fazla başörtüler mi? Aman olmasın! Almanların yaklaşık yüzde 70'i Türkiye'nin AB'ye üyeliğini istemiyorlar: AB ortalamasında bu rakam yüzde 48'dir.
Gerçekten de Almanya Türk göçmenleri için temel hedef olurdu. Stokholm Üniversitesi'nden ekonomi bilimcisi Harry Flam bir model hesabında Almanya ile Türkiye arasında bir serbest giriş durumunda 30 yıllık bir zaman süresinde 1,5 milyon Türk'ün Almanya'ya göç edebileceği sonucuna varıyor.
Birçok Alman için korkulu rüya senaryosu gibi görülen bu durum, hakikatte Almanya için oldukça faydalı olabilir. Şayet Türkiye 2015 civarında üye olsa ve belki 2020'den itibaren serbest giriş olsa - o zaman Almanya'daki demografik kriz tam patlamış olacak. 50'li ve 60'lı yılların güçlü doğumluları 2020 civarında emekli olacaklar; onların emeklilik paralarını sonra gelen, oldukça daha az olan doğum kontrolü hapı jenerasyonu kazanmak zorunda kalacak.
2020 ila 2050 yılları arasında 1,5 milyon Türk Almanya'ya gelecek olursa, o zaman bu çok büyük bir rakam olarak görülüyor. Ve yine de bu rakam Almanya'nın aynı zaman diliminde kendi nüfus sayısını ayakta tutabilmek için ihtiyaç hissedeceği göçmenlerin altıda birini oluşturur.
İrlanda hariç geri kalan bütün AB ülkeleri Almanyanınkine benzer demografik sorunlara doğru yol almaktadırlar. Doğum sayılarının gerilemesi özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde dramatik bir görünüm arzetmektedir. Yakında Baltık'tan Bulgaristan'a kadar şu sıralar güçlü ekonomik büyüme zayıflayacak, çünkü işçi ve tüketici eksikliği sözkonusu. Türkiye'de farklı. Oradaki doğum oranı kadın başına 2,2 çocuktur. "Bugün kimse bunu tasavvur edemiyor" diyor Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) eski şefi Jean-Claude Paye, "fakat Almanya gibi ülkeler 15 yıl sonra genç Türk göçmenleri görmekten mutluluk duyacaklar."
Alman siyasetinin görevi bu göçü sevk ve idare etmek olmalıdır. Burada çalışmak isteyen kalifiye Türklerin gelmesini sağlamak. Alman sosyal sisteminin çektiği kişileri değil.
Olguyu şekillendirmek için yatırım yapacaklarına, çoğu Alman politikacı mani olmaya çalışıyorlar: "Reform politikalarında elle tutulur ilerlemeler olmazsa 1 Ocak'tan itibaren Türkiye'nin AB'ye giriş müzakerelerini tamamen askıya alma taraftarıyım" şeklinde Kuzey Ren Wesfalyen Eyaleti Başkanı Jürgen Rüttgers (HDB) çınlıyor. Ve Türkiye'ye şüpheyle bakan Hristiyan Demokrat seçmenlerde bu tür çatışmacı söylemlerin iyi karşılandığından emin olabilir. Benzeri sebeplerden dolayı Almanya'nın AB başkanlığında 2007'nin ilk yarısında Türkiye sorunu Merkel'in gündeminin en son sıralarında yer alacak.
Avrupalı politikacılar Türkiye'nin AB'ye girişinin getireceği fırsatları değil, fakat problemleri sürekli görüyorlar: Türkiye'nin sırf büyüklüğü -daha yüksek doğum oranıyla Almanya'yı yaklaşık 2020 yılında AB'nin nüfus bakımından en büyük ülkesi olarak geçebilir. Demokrasi ve insan haklarındaki halen varolan sorunlar. Ve nihayet, İslami bir ülkenin Hristiyanlık tarafından şekillenmiş Avrupa devletler topluluğuna uyup-uymadığı konusu. AB Sanayi komiseri ve aynı zamanda Türkiye'nin AB'ye girişini savunan nadir politikacılardan Günter Verheugen "Türkiye'ye doğru artık sadece negatif sinyaller yöneltiyoruz." diyor. "Biz ülkenin zaaflarına konsantre olup, değişim için cesaretlendirmiyoruz."
Bu arada birçok problemin Türkiye'den ziyade AB'den kaynaklandığını da hatırlatmak lazım: Nihai olarak Avrupa Birliği nüfusu çok fazla olan bir ülkeyi kaldıramayacak şekilde şüpheli karar yapılarına sahiptir. Bütçesinin üçte ikisini saçma tarım sübvansiyonları için harcayan yine AB'dir -fakir bir tarım devleti olan Türkiye'nin üye olmasıyla alabildiğine yükselecek olan harcamalar. Ve nihayet AB Roma Anlaşmaları'ndan 50 sene sonra bile temel bir sorun hakkında netliğe kavuşmayı başaramadı: Hıristiyanlık aslında ne kadar mecburi olarak bizim topluluğumuzun dayandığı değerler temeline aittir?
TÜSİAD başkanı Ömer Sabancı: "Üyeliğe kadar AB de Türkiye gibi kendisini güçlü bir şekilde reforme etmek zorundadır" diyor. "Hiç kimse unutmasın ki, katılım müzakerelerinin sonunda Türkiye de: Teşekkür ederiz, böyle bir AB'ye katılmak istemiyoruz diyebilir."
Sabancı'nın şekillendirdiği bu senaryo hiç de gerçek dışı değil. AB değişimler konusunda zorlanırken, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik dönüşümü - AB-üyeliği ümidinin de etkisiyle- adeta baş döndürücü bir hızla devam etmektedir.
Hoşdere, İstanbul'un 40 km. batısında bir köydür. Ya da daha çok: Hoşdere bir köydü. 15 sene içinde köyden on milyonluk metropole kopmayacak derecede bağlı bir uydu şehir oldu. Hoşdere'de Türkiye'yi birkaç yıl içinde hasta adamdan Avrupa'nın kaplan devleti haline getiren değişiklikleri okumak mümkündür.
Çin ya da Hindistan'da olduğu gibi büyümeyi sağlayan ucuz iş gücünün muazzam boyutta bulunmasıdır. Anadolu'nun tarım köylerinden birçok genç Türk'ü İstanbul'un, İzmir'in ya da Bursa'nın ekonomik metropolleri çekmektedir. Çoğu zaman Hoşdere gibi varoşlarda fabrika işçisi olarak iş bulabiliyorlar, kendi memleketlerinden çok daha fazla kazanabilmektedirler - ve ekonomik büyümeye sanayide tarım alanından daha fazla değer yarattıklarından dolayı katkı sağlamaktadırlar. Fabrikaların kurulduğu paraların büyük bölümü dış ülkelerden akmaktadır. Türkiye'nin iş bilançosu açığı yüzde 6 civarında. Türkiye'deki yabancı kaynaklı doğrudan yatırımlar son üç senede neredeyse on katına çıktı.
Bu yatırımcılardan bir tanesi Daimler-Chrysler. 1995'den beri şirketin araç üretim birimi, Hoşdere'de minibüs yapmaktadır ve fabrikadaki tezgahlar sürekli genişletildi. Üretimin yaklaşık üçte ikisi ihracata gidiyor.
Otobüs montajında ücret masraf payı yaklaşık yüzde 30, otomobildekinden oldukça yüksek. Bu durumda Hoşdere'deki saat başı iş masraflarının dokuz Euro olması daha uygun oluyor - Çin ya da Hindistan'dan işçilerin eğitim seviyesi çok daha üstün. Gerçi çoğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) devletlerinin seviyesiyle Türk eğitim sistemi halen yarışamaz.
Çok hızlı ekonomik büyümeye rağmen ücret masrafları otobüs sanayinde son yıllarda reel olarak sadece yüzde 1 ila 2 çıktı. Grev sonucu iş günü kaybı neredeyse hiç olmamaktadır. Halen Türklerin üçte biri tarım sektöründe çalışmaktadırlar. Bu yedek işgücü ordusu, sendikaların müzakere gücünü sınırlandırmaktadır.
Sosyal barışın, görece düşük ücretlerin, düzenli eğitimin, AB piyasasına engelsiz girişin ve iç piyasadaki yüksek konjonktürün karışımı Türkiye'yi özellikle araba sanayi için cazip bir ekonomik mevki haline getirmektedir. Neredeyse bütün büyük üreticiler ve onlara çalışan diğer şirketler burada temsil edilmektedirler. Birkaç yıl sonra Türkiyenin araba üretimi İtalya'nın üretimini geçebilir.
Yüksek konjonktürün ortasında Hoşdere'de Türkiye'deki onyıllardır ekonomik büyümeyi frenleyen artıkları da gözlemlemek mümkündür: Abeslik derecesinde aşırı düzenlemeler. Bu cümleden olarak İstanbul'dan Hoşdere'ye giden yol üzerinde her sabah işçilerden küçük guruplar firma otobüsünü beklemektedirler. Türkiye'de birçok işveren bugüne kadar halen mukaveleye bağlı olarak işçilerini kendi masraflarıyla işe ve eve götürmek zorundalar.
Halen ülkenin birçok bölgesinde asgari ücret, kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasılasını aşmaktadır -böylece bu durum sayısız orta sınıf mensubuna, legal yoldan işçi çalıştırmayı imkansız hale getiriyor. Sonuç: Türklerin neredeyse yarısı vergi ödemeden çalışmaktadırlar.
Fakat trend doğru istikamete gidiyor. Daimler-Chrysler Türkiye şefi Jürgen Ziegler "Son yıllarda Türk hükümeti oldukça büyük çapta bürokrasi azalttı" diyor. Mesela Türkiye şirket vergisini yüzde 30'dan yüzde 20'ye indirdi ve bunun karşılığında devletin yatırım ek yardımlarını iptal etti. Toplam sekiz reform paketi bu yönetim yılında meclisten geçirildi: Banka reformu, emeklilik reformu, ceza yasası reformu. Dönüşüme yönelik irade ayakta kaldığı sürece, yabancı sermaye de ülkeye akmaya devam edebilir, bu da büyümeyi daha da kamçılar. Bütün bunları da insanlık tarihinin en tuhaf ve büyük koalisyonu meydana getirdi: İslamcılar ve ordu ortaklaşa liberal iş yapmaktadırlar.
Dört yıldan beri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'yi ılımlı İslamcı partisi AKP ile meclisteki çoğunluğa sahip olarak yönetmektedir. Göreve başladığı günden beri Erdoğan bütün gücüyle İslam ve Demokrasinin uyuşmadığı önyargısının tersini ispatlamaktadır. Elbette, statükoyu değerlendiren şunu diyecektir: Türkiye'de daha yapılacak çok şey vardır. Fakat değişimin hızını gören şu sonuca varır: Sadece ekonominin liberalleşmesinde değil, fikir hürriyeti, insan hakları ve azınlıkların haklarını korumada da Türkiye son üç yılda bütün tarihinde olduğundan daha fazla ilerleme kaydetti.
Erdoğan'ın rotası Genelkurmay tarafından tasvib edilmeseydi, Başbakan şanssız olurdu. Türkiye'nin 1923'deki kuruluşundan bu yana ordu bir dizi ayrıcalıklar yoluyla siyasette nüfuz sağlamaktadır. Geleneksel olarak en önemli önceliği: Din ve devletin katı bir şekilde ayrı tutulmasıdır. Meclis çoğunluğuna sahip İslamcı bir hükümete karşı bu enteresan bir durum olarak karşımızda durmaktadır. Fakat dindar müslümanlar ve sıkı generaller şimdiye kadar uyum içinde çalışmaktadırlar. Bu gerçekleşebiliyor, çünkü onları ortak bir proje birleştiriyor: Avrupa!
Din ve devletin ayrıştırılmasından sonra devletin kurucusu Atatürk'ün ikinci büyük hedefi Türkiye'yi bir Asya ulusundan bir Avrupa ulusuna dönüştürmekti. Bu vazifeye Türk Genelkurmayı kendisini bağlı görmektedir. Onların gözünde Türkiye AB üyeliğiyle bir nevi tarihinin kendisine çizdiği hedefe varmış olacaktır.
Erdoğanın AKP'sinin hedefi ise: Türkiye artık geri döndürülmeyecek şekilde ordunun Başbakana karışamadığı demokratik bir devlet olmasıdır. Bu Erdoğan'ın gözünde AB'ye tam üyelikle gerçekleşebilecek bir şey. CNN-Türk'ün şef muhabiri Ferhat Boratav "Türklerin AB ile hedefledikleri şeyler büyük şeylerdir. Avrupai hedef, demokrasi, Batı'ya yüzyıldır süren yolculuk. Şimdi Türkler tarihi yollarının sonuna geldiklerini görüyorlar ve ona göre hoş kabul edilmek istemektedirler."
Fakat selamlama komitesi kaçtı. Türklerin çabucak ulusal kırgınlığa yol açabilen çok ateşli Avrupa idealizmi birçok AB politikacısına yabancı gelmektedir. Son onyıllarda Brüksel'de süt oranları hakkında tartışmaya ve her ortaya çıkan çatışmanın üstünü de bir yapısal fon örtmeye alıştılar. Bu strateji Türkiye ile başarılı olamaz. Bürokratların soğukkanlı rasyonel Avrupası birdenbire kendi kimliği, Avrupa'nın özü ve sınırları ile ilgili sorularla karşı karşıya kalmaktadır.
Bunun karşısında Türkler de AB'nin bir ihtimal büyük bir ulusal hedef olarak pek yarayışlı olmadığını da seziyorlar. Türk halkı içindeki AB üyeliğine yönelik oldukça yüksek destek son aylarda ciddi bir şekilde azaldı. Gelecek sene Erdoğan Meclis seçimlerinden geçmek zorunda. Boratav "Gitgide birçok politikacı Anti-AB-retoriğiyle oy toplama düşüncesine saplanıyor" diyor. Kıbrıs sorunu hiçbir dürüst Türk'ün geri adım atmaması gereken bir cephe çizgisi olarak deklare ediliyor.
Basit kararlar şeref sorunu haline getirilince, çoğu zaman bu siyasi bir proje için iyi olmaz. Elbette Türkiye'nin önüne üye olması konusunda özel şartlar getirilmemeli. Fakat Avrupalı hükümet başkanlarının önemlilerinden birisi şu sinyali verse çok şey kazanılabilir: Siz prensipte AB'ye hoşgeldiniz.
Böyle bir Başbakan sadece Avrupa Meclisinde Türkiye sorumlusu olan Joost Lagendijk'in formüle ettiği şu basit hakikati tekrar etmesi gerekir: "Sanki Türkiye'nin alınması konusunda AB'nin bir sosyal projesi sözkonusuymuş gibi davranılıyor. Fakat hakikatte ise bu ortak çıkarlar meselesidir."

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...