|

Avrupa’nın Son Şansı
Christian Rickens*
Manager Magazin, 12/2006
Çev: Kamil Cengiz
Neredeyse hiçbir AB-politikacısı artık Türkiye'nin AB'ye girebilmesi
konusunda üstün bir gayret göstermiyor. Halbuki bizim Türkiye'ye olan
ihtiyacımız onların bize olan ihtiyacından daha fazladır.
Avrupalı üst düzey politikacılar Türkiye hakkında konuştuklarında, bu
sanki şuna benziyor: Elbette Başbakan olarak "ucu açık" AB'ye katılım
müzakerelerini kabul ettiğini Bayan Merkel İstanbul'da söylemektedir.
Fakat Hristyan Demokrat Birliği Partisi'nin Başkanı olarak halen
"ayrıcalıklı ortaklık" düşüncesini tercih ettiğini ifade edebilmektedir.
Brüksel'de AB-Komisyon başkanı Jose Manuel Barroso, İslam'ı "Avrupa'nın
mirasının bir parçası" olarak görmektedir. Ve fakat şunları da
eklemektedir: "Biz değerlerimizi kesinlikle değiştirmeyeceğiz. Türkiye
AB'ye girmek istiyor, tersi değil."
Türkiye'nin katılım müzakereleri sözkonusu olduğunda, çoğu
AB-politikacıları normalde sevilmeyen akrabalara yönelik kullanılan bir
dil kullanmaya başlamaktadırlar. Fakirleşmiş kuzenler yada tuhaf fikirli
kayınçoların uzun zamandır planladıkları ziyaretlerinde onları her türlü
bahaneyle alıkoymayı ümit eden bir dil.
Kelime seçimi tam da gerçek duygulara tekabül etmektedir. Katılım
müzakerelerinden bir sene sonra Türklerin kapıyı çalmaları gürültü
olarak hissedilmektedir. Hiçbir Avrupalı hükümetin Türkiye'nin AB'ye
katılımı için kararlı bir şekilde mücadele etme arzusu kalmadı. Komisyon
en son gelişim raporunda özellikle ülkenin eksikliklerine vurgu yapıyor
ve AB-üyesi Kıbrıs da müzakereleri tamamen bloke etme tehdidini
savuruyor.
Ömer Sabancı ülkesinin üyeliğine karşı argümanları duyduğunda, yüzünde
bir sabırsızlık gölgesi beliriyor. Bu cümleleri oldukça fazla duymuş.
Sabancı Türkiyenin en büyük ikinci sanayi holdinginin yönetim kurulu
üyesi -Sabancı gurubu kuzeni tarafından yönetiliyor- ve aynı zamanda
Türk Sanayi Birliği olan TÜSİAD'ın başkanı. Sabancı "ABnin Türkiye'nin
katılımına acilen ihtiyacı olduğu gibi, Türkiye'nin de buna acilen
ihtiyacı vardır." Bu da AB de şu an kimsenin duymak istemediği
cümlelerden. Belki, acı verecek kadar hakikat olduğu içindir.
AB için Türkiye büyüme zayıflığını aşmak ve ufukta beliren demografik
krize karşılık vermek için belki en son şansı temsil etmektedir.
Yılda yaklaşık yüzde 6'lık bir büyüme kaydeden Türkiye ekonomisi,
neredeyse Hindistan ya da Çin kadar hızlı. Her ne kadar Türkiye'nin
büyük toprak alanları fakir olsa da olsun -alım gücü açısından
bakıldığında kişi başına ekonomik güç yakında en fakir AB-üyesi
Bulgaristan'ın az aşağısında olacak. Ülke çok hızlı gelişiyor. Danışma
kuruluşu PwC gelecek on yıllar için trend olarak senelik büyüme oranını
yüzde 5,6 olarak heasplamaktadır - Almanya ile kıyaslanacak olursa
Almanya'nın büyüme oranı yüzde 1,5 civarında. 2050 yılına kadar Türk
ekonomisi Almanya ekonomisinin üçte ikisine kadar büyümüş olabilir.
Uzun vadeli ekonomik büyüme
2050 yılına kadar öngörülen yıllık büyüme (yüzde olarak) rakamları:
Türkiye: 5,6
İspanya: 2,3
İngiltere: 1,9
Fransa: 1,9
İtalya: 1,5
Almanya: 1,5
Kaynak: Uno, PwC
Yüksek konjonktürün sonucu: Önümüzdeki on yıllarda milyonlarca Türk
yoksulluktan orta sınıfa çıkacaklar, hayat sigortaları yapacaklar, araba
satın alacaklar, tatil gezileri düzenleyecekler. Dev bir piyasa.
Elbette, Türk ekonomik mucizesinden buradaki şirketler daha bugünden kar
elde edebiliyorlar. Türkiye'yi ve AB'yi gümrük birliği bağlıyor.
Tarımsal olmayan ürünlerin eşya trafiği yıllardan beri liberalleşmiş
durumda. Fakat Türkiye üye olsa, AB-şirketleri orada hizmet sektöründe
de hizmetleri engelsiz sunabilirler - ve tersi de olabilir. Birkaç yıl
geçiş süresinden sonra Türk vatandaşları AB'nin her tarafında
çalışabilirler.
Tam da bu son nokta Almanları korkutuyor: Şehirlerimizde daha fazla
başörtüler mi? Aman olmasın! Almanların yaklaşık yüzde 70'i Türkiye'nin
AB'ye üyeliğini istemiyorlar: AB ortalamasında bu rakam yüzde 48'dir.
Gerçekten de Almanya Türk göçmenleri için temel hedef olurdu. Stokholm
Üniversitesi'nden ekonomi bilimcisi Harry Flam bir model hesabında
Almanya ile Türkiye arasında bir serbest giriş durumunda 30 yıllık bir
zaman süresinde 1,5 milyon Türk'ün Almanya'ya göç edebileceği sonucuna
varıyor.
Birçok Alman için korkulu rüya senaryosu gibi görülen bu durum,
hakikatte Almanya için oldukça faydalı olabilir. Şayet Türkiye 2015
civarında üye olsa ve belki 2020'den itibaren serbest giriş olsa - o
zaman Almanya'daki demografik kriz tam patlamış olacak. 50'li ve 60'lı
yılların güçlü doğumluları 2020 civarında emekli olacaklar; onların
emeklilik paralarını sonra gelen, oldukça daha az olan doğum kontrolü
hapı jenerasyonu kazanmak zorunda kalacak.
2020 ila 2050 yılları arasında 1,5 milyon Türk Almanya'ya gelecek
olursa, o zaman bu çok büyük bir rakam olarak görülüyor. Ve yine de bu
rakam Almanya'nın aynı zaman diliminde kendi nüfus sayısını ayakta
tutabilmek için ihtiyaç hissedeceği göçmenlerin altıda birini oluşturur.
İrlanda hariç geri kalan bütün AB ülkeleri Almanyanınkine benzer
demografik sorunlara doğru yol almaktadırlar. Doğum sayılarının
gerilemesi özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde dramatik bir görünüm
arzetmektedir. Yakında Baltık'tan Bulgaristan'a kadar şu sıralar güçlü
ekonomik büyüme zayıflayacak, çünkü işçi ve tüketici eksikliği
sözkonusu. Türkiye'de farklı. Oradaki doğum oranı kadın başına 2,2
çocuktur. "Bugün kimse bunu tasavvur edemiyor" diyor Ekonomik Kalkınma
ve İşbirliği Örgütü (OECD) eski şefi Jean-Claude Paye, "fakat Almanya
gibi ülkeler 15 yıl sonra genç Türk göçmenleri görmekten mutluluk
duyacaklar."
Alman siyasetinin görevi bu göçü sevk ve idare etmek olmalıdır. Burada
çalışmak isteyen kalifiye Türklerin gelmesini sağlamak. Alman sosyal
sisteminin çektiği kişileri değil.
Olguyu şekillendirmek için yatırım yapacaklarına, çoğu Alman politikacı
mani olmaya çalışıyorlar: "Reform politikalarında elle tutulur
ilerlemeler olmazsa 1 Ocak'tan itibaren Türkiye'nin AB'ye giriş
müzakerelerini tamamen askıya alma taraftarıyım" şeklinde Kuzey Ren
Wesfalyen Eyaleti Başkanı Jürgen Rüttgers (HDB) çınlıyor. Ve Türkiye'ye
şüpheyle bakan Hristiyan Demokrat seçmenlerde bu tür çatışmacı
söylemlerin iyi karşılandığından emin olabilir. Benzeri sebeplerden
dolayı Almanya'nın AB başkanlığında 2007'nin ilk yarısında Türkiye
sorunu Merkel'in gündeminin en son sıralarında yer alacak.
Avrupalı politikacılar Türkiye'nin AB'ye girişinin getireceği fırsatları
değil, fakat problemleri sürekli görüyorlar: Türkiye'nin sırf büyüklüğü
-daha yüksek doğum oranıyla Almanya'yı yaklaşık 2020 yılında AB'nin
nüfus bakımından en büyük ülkesi olarak geçebilir. Demokrasi ve insan
haklarındaki halen varolan sorunlar. Ve nihayet, İslami bir ülkenin
Hristiyanlık tarafından şekillenmiş Avrupa devletler topluluğuna
uyup-uymadığı konusu. AB Sanayi komiseri ve aynı zamanda Türkiye'nin
AB'ye girişini savunan nadir politikacılardan Günter Verheugen
"Türkiye'ye doğru artık sadece negatif sinyaller yöneltiyoruz." diyor.
"Biz ülkenin zaaflarına konsantre olup, değişim için
cesaretlendirmiyoruz."
Bu arada birçok problemin Türkiye'den ziyade AB'den kaynaklandığını da
hatırlatmak lazım: Nihai olarak Avrupa Birliği nüfusu çok fazla olan bir
ülkeyi kaldıramayacak şekilde şüpheli karar yapılarına sahiptir.
Bütçesinin üçte ikisini saçma tarım sübvansiyonları için harcayan yine
AB'dir -fakir bir tarım devleti olan Türkiye'nin üye olmasıyla
alabildiğine yükselecek olan harcamalar. Ve nihayet AB Roma
Anlaşmaları'ndan 50 sene sonra bile temel bir sorun hakkında netliğe
kavuşmayı başaramadı: Hıristiyanlık aslında ne kadar mecburi olarak
bizim topluluğumuzun dayandığı değerler temeline aittir?
TÜSİAD başkanı Ömer Sabancı: "Üyeliğe kadar AB de Türkiye gibi kendisini
güçlü bir şekilde reforme etmek zorundadır" diyor. "Hiç kimse unutmasın
ki, katılım müzakerelerinin sonunda Türkiye de: Teşekkür ederiz, böyle
bir AB'ye katılmak istemiyoruz diyebilir."
Sabancı'nın şekillendirdiği bu senaryo hiç de gerçek dışı değil. AB
değişimler konusunda zorlanırken, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik
dönüşümü - AB-üyeliği ümidinin de etkisiyle- adeta baş döndürücü bir
hızla devam etmektedir.
Hoşdere, İstanbul'un 40 km. batısında bir köydür. Ya da daha çok:
Hoşdere bir köydü. 15 sene içinde köyden on milyonluk metropole
kopmayacak derecede bağlı bir uydu şehir oldu. Hoşdere'de Türkiye'yi
birkaç yıl içinde hasta adamdan Avrupa'nın kaplan devleti haline getiren
değişiklikleri okumak mümkündür.
Çin ya da Hindistan'da olduğu gibi büyümeyi sağlayan ucuz iş gücünün
muazzam boyutta bulunmasıdır. Anadolu'nun tarım köylerinden birçok genç
Türk'ü İstanbul'un, İzmir'in ya da Bursa'nın ekonomik metropolleri
çekmektedir. Çoğu zaman Hoşdere gibi varoşlarda fabrika işçisi olarak iş
bulabiliyorlar, kendi memleketlerinden çok daha fazla
kazanabilmektedirler - ve ekonomik büyümeye sanayide tarım alanından
daha fazla değer yarattıklarından dolayı katkı sağlamaktadırlar.
Fabrikaların kurulduğu paraların büyük bölümü dış ülkelerden akmaktadır.
Türkiye'nin iş bilançosu açığı yüzde 6 civarında. Türkiye'deki yabancı
kaynaklı doğrudan yatırımlar son üç senede neredeyse on katına çıktı.
Bu yatırımcılardan bir tanesi Daimler-Chrysler. 1995'den beri şirketin
araç üretim birimi, Hoşdere'de minibüs yapmaktadır ve fabrikadaki
tezgahlar sürekli genişletildi. Üretimin yaklaşık üçte ikisi ihracata
gidiyor.
Otobüs montajında ücret masraf payı yaklaşık yüzde 30, otomobildekinden
oldukça yüksek. Bu durumda Hoşdere'deki saat başı iş masraflarının dokuz
Euro olması daha uygun oluyor - Çin ya da Hindistan'dan işçilerin eğitim
seviyesi çok daha üstün. Gerçi çoğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği
Örgütü (OECD) devletlerinin seviyesiyle Türk eğitim sistemi halen
yarışamaz.
Çok hızlı ekonomik büyümeye rağmen ücret masrafları otobüs sanayinde son
yıllarda reel olarak sadece yüzde 1 ila 2 çıktı. Grev sonucu iş günü
kaybı neredeyse hiç olmamaktadır. Halen Türklerin üçte biri tarım
sektöründe çalışmaktadırlar. Bu yedek işgücü ordusu, sendikaların
müzakere gücünü sınırlandırmaktadır.
Sosyal barışın, görece düşük ücretlerin, düzenli eğitimin, AB piyasasına
engelsiz girişin ve iç piyasadaki yüksek konjonktürün karışımı
Türkiye'yi özellikle araba sanayi için cazip bir ekonomik mevki haline
getirmektedir. Neredeyse bütün büyük üreticiler ve onlara çalışan diğer
şirketler burada temsil edilmektedirler. Birkaç yıl sonra Türkiyenin
araba üretimi İtalya'nın üretimini geçebilir.
Yüksek konjonktürün ortasında Hoşdere'de Türkiye'deki onyıllardır
ekonomik büyümeyi frenleyen artıkları da gözlemlemek mümkündür: Abeslik
derecesinde aşırı düzenlemeler. Bu cümleden olarak İstanbul'dan
Hoşdere'ye giden yol üzerinde her sabah işçilerden küçük guruplar firma
otobüsünü beklemektedirler. Türkiye'de birçok işveren bugüne kadar halen
mukaveleye bağlı olarak işçilerini kendi masraflarıyla işe ve eve
götürmek zorundalar.
Halen ülkenin birçok bölgesinde asgari ücret, kişi başına Gayri Safi
Yurtiçi Hasılasını aşmaktadır -böylece bu durum sayısız orta sınıf
mensubuna, legal yoldan işçi çalıştırmayı imkansız hale getiriyor.
Sonuç: Türklerin neredeyse yarısı vergi ödemeden çalışmaktadırlar.
Fakat trend doğru istikamete gidiyor. Daimler-Chrysler Türkiye şefi
Jürgen Ziegler "Son yıllarda Türk hükümeti oldukça büyük çapta bürokrasi
azalttı" diyor. Mesela Türkiye şirket vergisini yüzde 30'dan yüzde 20'ye
indirdi ve bunun karşılığında devletin yatırım ek yardımlarını iptal
etti. Toplam sekiz reform paketi bu yönetim yılında meclisten geçirildi:
Banka reformu, emeklilik reformu, ceza yasası reformu. Dönüşüme yönelik
irade ayakta kaldığı sürece, yabancı sermaye de ülkeye akmaya devam
edebilir, bu da büyümeyi daha da kamçılar. Bütün bunları da insanlık
tarihinin en tuhaf ve büyük koalisyonu meydana getirdi: İslamcılar ve
ordu ortaklaşa liberal iş yapmaktadırlar.
Dört yıldan beri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'yi ılımlı İslamcı
partisi AKP ile meclisteki çoğunluğa sahip olarak yönetmektedir. Göreve
başladığı günden beri Erdoğan bütün gücüyle İslam ve Demokrasinin
uyuşmadığı önyargısının tersini ispatlamaktadır. Elbette, statükoyu
değerlendiren şunu diyecektir: Türkiye'de daha yapılacak çok şey vardır.
Fakat değişimin hızını gören şu sonuca varır: Sadece ekonominin
liberalleşmesinde değil, fikir hürriyeti, insan hakları ve azınlıkların
haklarını korumada da Türkiye son üç yılda bütün tarihinde olduğundan
daha fazla ilerleme kaydetti.
Erdoğan'ın rotası Genelkurmay tarafından tasvib edilmeseydi, Başbakan
şanssız olurdu. Türkiye'nin 1923'deki kuruluşundan bu yana ordu bir dizi
ayrıcalıklar yoluyla siyasette nüfuz sağlamaktadır. Geleneksel olarak en
önemli önceliği: Din ve devletin katı bir şekilde ayrı tutulmasıdır.
Meclis çoğunluğuna sahip İslamcı bir hükümete karşı bu enteresan bir
durum olarak karşımızda durmaktadır. Fakat dindar müslümanlar ve sıkı
generaller şimdiye kadar uyum içinde çalışmaktadırlar. Bu
gerçekleşebiliyor, çünkü onları ortak bir proje birleştiriyor: Avrupa!
Din ve devletin ayrıştırılmasından sonra devletin kurucusu Atatürk'ün
ikinci büyük hedefi Türkiye'yi bir Asya ulusundan bir Avrupa ulusuna
dönüştürmekti. Bu vazifeye Türk Genelkurmayı kendisini bağlı
görmektedir. Onların gözünde Türkiye AB üyeliğiyle bir nevi tarihinin
kendisine çizdiği hedefe varmış olacaktır.
Erdoğanın AKP'sinin hedefi ise: Türkiye artık geri döndürülmeyecek
şekilde ordunun Başbakana karışamadığı demokratik bir devlet olmasıdır.
Bu Erdoğan'ın gözünde AB'ye tam üyelikle gerçekleşebilecek bir şey.
CNN-Türk'ün şef muhabiri Ferhat Boratav "Türklerin AB ile hedefledikleri
şeyler büyük şeylerdir. Avrupai hedef, demokrasi, Batı'ya yüzyıldır
süren yolculuk. Şimdi Türkler tarihi yollarının sonuna geldiklerini
görüyorlar ve ona göre hoş kabul edilmek istemektedirler."
Fakat selamlama komitesi kaçtı. Türklerin çabucak ulusal kırgınlığa yol
açabilen çok ateşli Avrupa idealizmi birçok AB politikacısına yabancı
gelmektedir. Son onyıllarda Brüksel'de süt oranları hakkında tartışmaya
ve her ortaya çıkan çatışmanın üstünü de bir yapısal fon örtmeye
alıştılar. Bu strateji Türkiye ile başarılı olamaz. Bürokratların
soğukkanlı rasyonel Avrupası birdenbire kendi kimliği, Avrupa'nın özü ve
sınırları ile ilgili sorularla karşı karşıya kalmaktadır.
Bunun karşısında Türkler de AB'nin bir ihtimal büyük bir ulusal hedef
olarak pek yarayışlı olmadığını da seziyorlar. Türk halkı içindeki AB
üyeliğine yönelik oldukça yüksek destek son aylarda ciddi bir şekilde
azaldı. Gelecek sene Erdoğan Meclis seçimlerinden geçmek zorunda.
Boratav "Gitgide birçok politikacı Anti-AB-retoriğiyle oy toplama
düşüncesine saplanıyor" diyor. Kıbrıs sorunu hiçbir dürüst Türk'ün geri
adım atmaması gereken bir cephe çizgisi olarak deklare ediliyor.
Basit kararlar şeref sorunu haline getirilince, çoğu zaman bu siyasi bir
proje için iyi olmaz. Elbette Türkiye'nin önüne üye olması konusunda
özel şartlar getirilmemeli. Fakat Avrupalı hükümet başkanlarının
önemlilerinden birisi şu sinyali verse çok şey kazanılabilir: Siz
prensipte AB'ye hoşgeldiniz.
Böyle bir Başbakan sadece Avrupa Meclisinde Türkiye sorumlusu olan Joost
Lagendijk'in formüle ettiği şu basit hakikati tekrar etmesi gerekir:
"Sanki Türkiye'nin alınması konusunda AB'nin bir sosyal projesi
sözkonusuymuş gibi davranılıyor. Fakat hakikatte ise bu ortak çıkarlar
meselesidir." |