Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 337 | Ocak  2007

                   

 

 


Mağlup Pes Edene Kadar Galip Yoktur

 

Andreas Herberg-Rothe

Frankfurter Allgemeine Zeitung, 30.10.2006

Çev: Kamil Cengiz

1991 yılındaki Irak Savaşı'nda o dönemin Amerikan ordusunun Başkomutanı Colin Powell basın toplantılarına Clausewitz'in "Savaş Üzerine" eserini kolunun altında tutarak geliyordu. O şunun altını çizmek istiyordu: Biz Vietnam Savaşı'ndan dersimizi aldık ve Clausewitz ile bu savaşın hatalarını analiz ettik. Son Irak Savaşı'nda ise Eski Çin'li Sun Tzu ve onun "Savaş Sanatı Üzerine" eseri benzeri bir rol oynadı. "Asia Times" yayınlanan 2 Nisan 2003 tarihli bir makale "darbe ve huşu"nun asıl babasının Sun Tzu olduğunu tespit ediyordu. İ.Ö. 500 yıllarında yaşayan Sun Tzu daha çok düşmanın yanıltılmasını öğretiyor, asıl karara bağlayıcı muharebeden kaçınan dolaylı bir stratejiyi ve düşmanın savaş iradesini doğrudan etkilemeyi savunuyor. Robert Kaplan tarafından Sun Tzu tandanslı olarak "putperest" bir antimodern savaşçı zihniyetinin temsilcisi olarak stilize edilmektedir.
Bu strateji mutlak bir üstünlük ve savaşmaya sürekli hazır olma temelinde başarılı olabilirmiş ki, böylece her düşman gerçek bir muharebe ve savaştan kaçınmak için caydırılmış oluyor.
10 Nisan 2003 tarihli "New York Post" gazetesinde Ralph Peters Amerikan birliklerin Sun Tzu'nun stratejik prensiplerine göre hareket ettiklerini, Irak birliklerinin Rus danışmanlarının ise Clausewitz'i ve Rusya'nın 1812’deki Napolyon'un ordusuna karşı olan savunmasını örnek aldıklarını ortaya koymaktaydı. Peters'e gore bugün ikiyüz yıl önce başarılı olan stratejinin Sun Tzu'nun ölçülerine göre yürütülen bir savaşa karşı kazanma şansı bulunmamaktadır. Amerikan savaş idaresinin uzmanları arasında savaştan üç sene sonra Powell'in haleflerinin gerçekten Sun Tzu'ya göre hareket ettikleri artık tartışmasız kabul gören bir gerçektir.
Napolyon'un Rusya seferiyle son Irak Savaşı arasında özde bir paralelliği "New York Times"da ordu muhabiri olan Michael Gordon ve Donanmanın eski Generallerinden Bernhard Trainor aktardıkları bir anahtar sahne ile gözler önüne sermektedirler. Fedailerle yapılan ilk çatışmalarda donanmanın haber subayı Joseph Apodaca komando merkezine gizli bir haber iletmişti. O Fedailerin büyük bir tehlike arz edebilecek boyutlara gelebileceklerine karşı uyarıda bulunuyordu. Onlardan bir çoğu Amerikan birliklerinin yolları üzerinde kenarda bıraktıkları şehirler ve köylerde saklanıyorlarmış. Apodaca bu savaşçıları Nikaragua, El Salvador ve Kolombiya'daki isyancılarla kıyaslamıştı ve o dönemde şu kehanette bulunmuştu: Amerikan birlikleri bu gurupları hemen takibe alıp imha etmezlerse, Bağdat'ın düşmesinden sonra saldırılarına devam edecekler ve Irak'ı istikrarsızlaştıracaklardır. Bunun üzerine Kara Kuvvetlerinin başkomutanı General Wallace, savaş yönetimine Bağdat'a yönelik askeri yürüyüşü yavaşlatıp önce Fedaileri yok etmeyi tavsiye etmişti. Fakat Savunma Bakanı Rumsfeld ve General Franks -Urs Gehringerin 4 Mayıs 2006 tarihli "Weltwoche"de haber verdiği gibi- bu gerilla savaşçılarını asıl hedefleri olan başkente giden yolda sadece bir engel olarak görmüşlerdi.
Bu hatalı değerlendirme nereden kaynaklanmıştı? 1812 yılındaki Rusya seferinin analizinde Clausewitz, Napolyon'un stratejisinin salt askeri açıdan bakıldığında tamamen doğru olduğunu vurguluyordu: Rus ordusunu imha etmek, Moskova'yı işgal etmek ve akabinde Çar Alexander ile müzakerelerde bulunmak. "Düşman silahlı birliklerini vurmak, (nerede karşılaşılırsa) imha etmek, başkenti işgal etmek, hükümeti ülkenin en ücra köşelerine itmek ve sonra ilk hayal kırıklığında barışı kazanmak onun savaşlarının hep operasyon planı olmuştur." Rus ordusunun geri çekilmesi, "yanmış toprak" taktiği ve Rus bölgesinin alabildiğine genişliği Napolyon'un ordusunun büyük çapta kendi sarf ettiği gayret ve eforun verdiği meşakkat ve yorgunluktan dolayı yıkılmasına yol açtı.
Paralellikler çok açık: Diktatörlüğün sembol yüklü devrilişiyle ABD, Bağdat'taki barışı kazanabileceğini ümit ediyordu, çünkü böylece düzenli ordu ve Fedailerin savaşma iradesi yıkılabilecekti. Bu hesap bir ölçüde tuttu, fakat düzenli ordunun çözülmesiyle Fedailere sayısız yeni savaşçı da kazandırıldı.
Napolyon ve ordusu Moskova'ya yönelik seferlerinde sayısız kayıplar verip hedefe böylece zayıflatılmış bir şekilde ulaşmışken, Irak Savaşı'nda Sun Tzu'nun konseptine uyan bilinçli bir karar rol oynamıştı. Sun Tzu'nun kitabında düşmanın en zayıf noktasına yönelen çok basit eylemlerle askeri ve topluluk düzenini yıkıp böylece düşmanı savaşamaz duruma getiren bir çok örneklere rastlamak mümkündür.
ABD kendi askerlerinin hareket kapasitesini ve hızlılık becerisini yükseltmek için büyük birlikler kullanmaktan vazgeçti. Fakat bunlara Bağdat'ın düşmesinden sonra eski rejimin düzenleyici fonksiyonunun yerini almak için çok gerekli olacaktı. Çar Alexander Napolyonun'un seferinin hedeflediği barışı ona vermemişti; Bağdat'ta ise rejim değişikliği sebebinden dolayı kendisiyle barış yapılacak kimse kalmamıştı. Bu bizi zaferin, "victory"nin nasıl tanımlanacağı sorusuna götürmektedir. Aşikar ki, zafer olgusuna iki taraf açısından bakılması gerekiyor: bir kazanan taraftan, bir de zaferini kabul eden mağlup tarafından. Asıl belirleyici soru, mağlubun galibin zaferini ne zaman kabul ettiği ve savaşmayı bıraktığıdır.
Bu değerlendirmeyi yapabilmek için şimdiye kadar mümkün görülmeyen manevra kabiliyeti ve düşman hakkındaki sansoryel enformasyon toplamak yeterli değildir - Irak-savaşında Sun Tzu'yu takip eden stratejide olduğu gibi. Daha çok düşmanın ne zaman ve nasıl mağlubiyetini kabul edeceğine ve kendi öz anlayışıyla uyumlu hale getireceğine dair politik-kültürel bilgiye ihtiyaç vardır. Bir savaşta imhanın boyutu ve insan hayatının kaybı ne derece az olursa, o nispette savaş sonrası durumla ilgili iç toplumsal ve iç kültürel bir meşruiyete, yenik düşen tarafın mağlubiyetinin kabulüne ihtiyaç vardır. Napolyon'un Rusya Seferiyle son Irak Savaşı'nın bir kıyası askeri veya başka bir ifadeyle şiddete dayalı varılması mümkün olan şeylerin sınırını ortaya koymaktadır.
Vietnam Savaşı'ndan sonra bu konuyla ilgili kitabıyla çok etkili olmuş olan Harry G. Summer Kuzey Vietnamlı subaya şunları ifade etmişti: "Siz bize karşı hiçbir zaman savaş alanında kazanamadınız" Kuzey Vietnamlı, evet bu böyle olabilir, "fakat bu önemli değil" şeklinde cevap vermişti.
Vietnam Savaşı'nı son Irak Savaşı'yla doğrudan kıyaslamaksızın, Colin Powell'in bununla ilgili analizi bugün çok şaşırtıcı bir aktüaliteye sahiptir. Clausewitz kaybedilmiş Vietnam Savaşı'ndan sonra ABD'de inanılmaz bir rönesans yaşadı. Onun teorisi travmatik mağlubiyetin kavranması için en önemli hareket noktası olarak ortaya çıktı. Powell Clausewitz'i şu şekilde iktibas etmişti: "Savaş ile ve savaşın içinde neyi hedeflediğimizi ortaya koymadan hiçbir savaş başlatılmaz veya akıllı davranılacaksa başlatılmamalı." Ve Powell yorumluyordu: Vietnam'daki birinci hata buydu. Bu da temel bir değere sahip olan ikinci hataya onu götürdü. Siyasi yönetim ordunun hedeflemeye çalışacağı bir savaş hedefi ortaya koymakla kalmamalı, fakat halk da bu savaşı taşımak zorundadır. Vietnam savaşında üç taraf, Amerikan hükümeti, ordu ve halk biri diğerine bakıp hiç kimsenin veremeyeceği cevapları aradılar -her üçü de birbirlerinden yabancılaşmışlar.
Siyasi yönetimin yine de evveliyeti vardı, fakat Clausewitz'in çokça unutulan bir temel kaidesi hakkında hiçbir netliğe sahip değildi. Bu temel kaide siyasi yönetimin askeri yapının neyi yapabileceği, askeri yönden neyin yapılabilir ve neyin onun imkanlarını aştığı konusunda bir bilince sahip olması gerektiğini ifade etmektedir.
Bu problematik Savunma Bakanı Rumsfeld ve eski General ve dönemin Dışişleri Bakanı Powell arasındaki tartışmanın özünü oluşturmaktaydı: Rumsfeld, ABD'nin askeri gücünden dolayı müttefiklere ihtiyacı olmadığı ve Saddam rejiminin mağlubiyetiyle demokrasi ve barışın bir nevi kendiliğinden oluşacağı düşüncesine yaslanırken, Powell, hürriyet ve düzenin şiddet ile ikame edilemeyeceğini, fakat sivil toplumsal mekanizmalara ihtiyaç hissettirdiğini sezmekteydi.
Bir Irak Savaşı'ndan diğerine kadar geçen sadece on iki yıl içinde Clausewitz'den Sun Tzu'ya dönüşüm nasıl gerçekleşmişti? İki sebep ileri sürülebilir: Birincisi patlarcasına ortaya çıkan "yeni savaşların" ve onların devir dönüşümünden (1989/1991) sonra -bütün amaç-araç-ilişkisini alaya alan- ortaya saçtığı şiddet konusundaki kamuoyunun algılaması, ikincisi namı diğer "Askeri İşlerde Devrim". Her iki gelişme Clausewitz ile kuşatılamayacak gözüküyordu. Sun Tzu yedek adam olarak sunuldu. Bir taraftan onun teorisi iç savaş teorisi olarak da alınabilir - bu perspektiften yola çıkarak İsrailli savaş tarihçisi Martin von Creveld, Clausewitz'i teorisinin sadece devletler savaşına uygulanabileceği düşüncesiyle eleştiriyordu. Aldatma ve düşman hakkında enformasyon toplamaya yönelik vurgularıyla Sun Tzu enformasyon teknolojilerinin kullanımını ön plana geçiren "Askeri İşlerde Devrim" çerçevesindeki stratejiler için ideal bir bağlantı noktası teşkil ediyordu.
İkinci Irak Savaşı'ndan sonra askeri başarıya konsantrasyonun siyasi açıyı ihmal ettiği ortaya çıktı. Clausewitz'in formüle ettiği gibi: Savaş sonrası hedeflenen durum hesaplama ile savaş yönetimini geri etkiliyor - böyle bir perspektif stratejiktir, savaşı salt askeri başarıya indirgemek taktik içinde kalmaktır.
Sun Tzu'nun prensipleri politikanın evveliyetine bağlı kalmadıkları zaman tehlikeli mitlere dönüşebilmektedirler. Bugün bile Clausewitz'den öğrenebileceğimiz şey, askeri zaferleri siyasi başarılara tevdi etme gayreti içinde olunması gerektiği ve bunu da savaş sonrası hedeflenen siyasi durumların savaş yönetimine geri etki yapmasını sürekli göz önünde bulundurarak yapmak gerektiğidir.
Askeri yoldan varılabilecek sınırın kabul edilmesi ve meşrulaştırılmış bir savaş sonrası düzenine yönelmek zeka madalyonunun iki yüzüdür.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...