|

Mağlup
Pes Edene Kadar Galip Yoktur
Andreas Herberg-Rothe
Frankfurter Allgemeine Zeitung, 30.10.2006
Çev: Kamil Cengiz
1991 yılındaki Irak Savaşı'nda o dönemin Amerikan ordusunun Başkomutanı
Colin Powell basın toplantılarına Clausewitz'in "Savaş Üzerine" eserini
kolunun altında tutarak geliyordu. O şunun altını çizmek istiyordu: Biz
Vietnam Savaşı'ndan dersimizi aldık ve Clausewitz ile bu savaşın
hatalarını analiz ettik. Son Irak Savaşı'nda ise Eski Çin'li Sun Tzu ve
onun "Savaş Sanatı Üzerine" eseri benzeri bir rol oynadı. "Asia Times"
yayınlanan 2 Nisan 2003 tarihli bir makale "darbe ve huşu"nun asıl
babasının Sun Tzu olduğunu tespit ediyordu. İ.Ö. 500 yıllarında yaşayan
Sun Tzu daha çok düşmanın yanıltılmasını öğretiyor, asıl karara
bağlayıcı muharebeden kaçınan dolaylı bir stratejiyi ve düşmanın savaş
iradesini doğrudan etkilemeyi savunuyor. Robert Kaplan tarafından Sun
Tzu tandanslı olarak "putperest" bir antimodern savaşçı zihniyetinin
temsilcisi olarak stilize edilmektedir.
Bu strateji mutlak bir üstünlük ve savaşmaya sürekli hazır olma
temelinde başarılı olabilirmiş ki, böylece her düşman gerçek bir
muharebe ve savaştan kaçınmak için caydırılmış oluyor.
10 Nisan 2003 tarihli "New York Post" gazetesinde Ralph Peters Amerikan
birliklerin Sun Tzu'nun stratejik prensiplerine göre hareket
ettiklerini, Irak birliklerinin Rus danışmanlarının ise Clausewitz'i ve
Rusya'nın 1812’deki Napolyon'un ordusuna karşı olan savunmasını örnek
aldıklarını ortaya koymaktaydı. Peters'e gore bugün ikiyüz yıl önce
başarılı olan stratejinin Sun Tzu'nun ölçülerine göre yürütülen bir
savaşa karşı kazanma şansı bulunmamaktadır. Amerikan savaş idaresinin
uzmanları arasında savaştan üç sene sonra Powell'in haleflerinin
gerçekten Sun Tzu'ya göre hareket ettikleri artık tartışmasız kabul
gören bir gerçektir.
Napolyon'un Rusya seferiyle son Irak Savaşı arasında özde bir
paralelliği "New York Times"da ordu muhabiri olan Michael Gordon ve
Donanmanın eski Generallerinden Bernhard Trainor aktardıkları bir
anahtar sahne ile gözler önüne sermektedirler. Fedailerle yapılan ilk
çatışmalarda donanmanın haber subayı Joseph Apodaca komando merkezine
gizli bir haber iletmişti. O Fedailerin büyük bir tehlike arz edebilecek
boyutlara gelebileceklerine karşı uyarıda bulunuyordu. Onlardan bir çoğu
Amerikan birliklerinin yolları üzerinde kenarda bıraktıkları şehirler ve
köylerde saklanıyorlarmış. Apodaca bu savaşçıları Nikaragua, El Salvador
ve Kolombiya'daki isyancılarla kıyaslamıştı ve o dönemde şu kehanette
bulunmuştu: Amerikan birlikleri bu gurupları hemen takibe alıp imha
etmezlerse, Bağdat'ın düşmesinden sonra saldırılarına devam edecekler ve
Irak'ı istikrarsızlaştıracaklardır. Bunun üzerine Kara Kuvvetlerinin
başkomutanı General Wallace, savaş yönetimine Bağdat'a yönelik askeri
yürüyüşü yavaşlatıp önce Fedaileri yok etmeyi tavsiye etmişti. Fakat
Savunma Bakanı Rumsfeld ve General Franks -Urs Gehringerin 4 Mayıs 2006
tarihli "Weltwoche"de haber verdiği gibi- bu gerilla savaşçılarını asıl
hedefleri olan başkente giden yolda sadece bir engel olarak görmüşlerdi.
Bu hatalı değerlendirme nereden kaynaklanmıştı? 1812 yılındaki Rusya
seferinin analizinde Clausewitz, Napolyon'un stratejisinin salt askeri
açıdan bakıldığında tamamen doğru olduğunu vurguluyordu: Rus ordusunu
imha etmek, Moskova'yı işgal etmek ve akabinde Çar Alexander ile
müzakerelerde bulunmak. "Düşman silahlı birliklerini vurmak, (nerede
karşılaşılırsa) imha etmek, başkenti işgal etmek, hükümeti ülkenin en
ücra köşelerine itmek ve sonra ilk hayal kırıklığında barışı kazanmak
onun savaşlarının hep operasyon planı olmuştur." Rus ordusunun geri
çekilmesi, "yanmış toprak" taktiği ve Rus bölgesinin alabildiğine
genişliği Napolyon'un ordusunun büyük çapta kendi sarf ettiği gayret ve
eforun verdiği meşakkat ve yorgunluktan dolayı yıkılmasına yol açtı.
Paralellikler çok açık: Diktatörlüğün sembol yüklü devrilişiyle ABD,
Bağdat'taki barışı kazanabileceğini ümit ediyordu, çünkü böylece düzenli
ordu ve Fedailerin savaşma iradesi yıkılabilecekti. Bu hesap bir ölçüde
tuttu, fakat düzenli ordunun çözülmesiyle Fedailere sayısız yeni savaşçı
da kazandırıldı.
Napolyon ve ordusu Moskova'ya yönelik seferlerinde sayısız kayıplar
verip hedefe böylece zayıflatılmış bir şekilde ulaşmışken, Irak
Savaşı'nda Sun Tzu'nun konseptine uyan bilinçli bir karar rol oynamıştı.
Sun Tzu'nun kitabında düşmanın en zayıf noktasına yönelen çok basit
eylemlerle askeri ve topluluk düzenini yıkıp böylece düşmanı savaşamaz
duruma getiren bir çok örneklere rastlamak mümkündür.
ABD kendi askerlerinin hareket kapasitesini ve hızlılık becerisini
yükseltmek için büyük birlikler kullanmaktan vazgeçti. Fakat bunlara
Bağdat'ın düşmesinden sonra eski rejimin düzenleyici fonksiyonunun
yerini almak için çok gerekli olacaktı. Çar Alexander Napolyonun'un
seferinin hedeflediği barışı ona vermemişti; Bağdat'ta ise rejim
değişikliği sebebinden dolayı kendisiyle barış yapılacak kimse
kalmamıştı. Bu bizi zaferin, "victory"nin nasıl tanımlanacağı sorusuna
götürmektedir. Aşikar ki, zafer olgusuna iki taraf açısından bakılması
gerekiyor: bir kazanan taraftan, bir de zaferini kabul eden mağlup
tarafından. Asıl belirleyici soru, mağlubun galibin zaferini ne zaman
kabul ettiği ve savaşmayı bıraktığıdır.
Bu değerlendirmeyi yapabilmek için şimdiye kadar mümkün görülmeyen
manevra kabiliyeti ve düşman hakkındaki sansoryel enformasyon toplamak
yeterli değildir - Irak-savaşında Sun Tzu'yu takip eden stratejide
olduğu gibi. Daha çok düşmanın ne zaman ve nasıl mağlubiyetini kabul
edeceğine ve kendi öz anlayışıyla uyumlu hale getireceğine dair
politik-kültürel bilgiye ihtiyaç vardır. Bir savaşta imhanın boyutu ve
insan hayatının kaybı ne derece az olursa, o nispette savaş sonrası
durumla ilgili iç toplumsal ve iç kültürel bir meşruiyete, yenik düşen
tarafın mağlubiyetinin kabulüne ihtiyaç vardır. Napolyon'un Rusya
Seferiyle son Irak Savaşı'nın bir kıyası askeri veya başka bir ifadeyle
şiddete dayalı varılması mümkün olan şeylerin sınırını ortaya
koymaktadır.
Vietnam Savaşı'ndan sonra bu konuyla ilgili kitabıyla çok etkili olmuş
olan Harry G. Summer Kuzey Vietnamlı subaya şunları ifade etmişti: "Siz
bize karşı hiçbir zaman savaş alanında kazanamadınız" Kuzey Vietnamlı,
evet bu böyle olabilir, "fakat bu önemli değil" şeklinde cevap vermişti.
Vietnam Savaşı'nı son Irak Savaşı'yla doğrudan kıyaslamaksızın, Colin
Powell'in bununla ilgili analizi bugün çok şaşırtıcı bir aktüaliteye
sahiptir. Clausewitz kaybedilmiş Vietnam Savaşı'ndan sonra ABD'de
inanılmaz bir rönesans yaşadı. Onun teorisi travmatik mağlubiyetin
kavranması için en önemli hareket noktası olarak ortaya çıktı. Powell
Clausewitz'i şu şekilde iktibas etmişti: "Savaş ile ve savaşın içinde
neyi hedeflediğimizi ortaya koymadan hiçbir savaş başlatılmaz veya
akıllı davranılacaksa başlatılmamalı." Ve Powell yorumluyordu:
Vietnam'daki birinci hata buydu. Bu da temel bir değere sahip olan
ikinci hataya onu götürdü. Siyasi yönetim ordunun hedeflemeye çalışacağı
bir savaş hedefi ortaya koymakla kalmamalı, fakat halk da bu savaşı
taşımak zorundadır. Vietnam savaşında üç taraf, Amerikan hükümeti, ordu
ve halk biri diğerine bakıp hiç kimsenin veremeyeceği cevapları aradılar
-her üçü de birbirlerinden yabancılaşmışlar.
Siyasi yönetimin yine de evveliyeti vardı, fakat Clausewitz'in çokça
unutulan bir temel kaidesi hakkında hiçbir netliğe sahip değildi. Bu
temel kaide siyasi yönetimin askeri yapının neyi yapabileceği, askeri
yönden neyin yapılabilir ve neyin onun imkanlarını aştığı konusunda bir
bilince sahip olması gerektiğini ifade etmektedir.
Bu problematik Savunma Bakanı Rumsfeld ve eski General ve dönemin
Dışişleri Bakanı Powell arasındaki tartışmanın özünü oluşturmaktaydı:
Rumsfeld, ABD'nin askeri gücünden dolayı müttefiklere ihtiyacı olmadığı
ve Saddam rejiminin mağlubiyetiyle demokrasi ve barışın bir nevi
kendiliğinden oluşacağı düşüncesine yaslanırken, Powell, hürriyet ve
düzenin şiddet ile ikame edilemeyeceğini, fakat sivil toplumsal
mekanizmalara ihtiyaç hissettirdiğini sezmekteydi.
Bir Irak Savaşı'ndan diğerine kadar geçen sadece on iki yıl içinde
Clausewitz'den Sun Tzu'ya dönüşüm nasıl gerçekleşmişti? İki sebep ileri
sürülebilir: Birincisi patlarcasına ortaya çıkan "yeni savaşların" ve
onların devir dönüşümünden (1989/1991) sonra -bütün amaç-araç-ilişkisini
alaya alan- ortaya saçtığı şiddet konusundaki kamuoyunun algılaması,
ikincisi namı diğer "Askeri İşlerde Devrim". Her iki gelişme Clausewitz
ile kuşatılamayacak gözüküyordu. Sun Tzu yedek adam olarak sunuldu. Bir
taraftan onun teorisi iç savaş teorisi olarak da alınabilir - bu
perspektiften yola çıkarak İsrailli savaş tarihçisi Martin von Creveld,
Clausewitz'i teorisinin sadece devletler savaşına uygulanabileceği
düşüncesiyle eleştiriyordu. Aldatma ve düşman hakkında enformasyon
toplamaya yönelik vurgularıyla Sun Tzu enformasyon teknolojilerinin
kullanımını ön plana geçiren "Askeri İşlerde Devrim" çerçevesindeki
stratejiler için ideal bir bağlantı noktası teşkil ediyordu.
İkinci Irak Savaşı'ndan sonra askeri başarıya konsantrasyonun siyasi
açıyı ihmal ettiği ortaya çıktı. Clausewitz'in formüle ettiği gibi:
Savaş sonrası hedeflenen durum hesaplama ile savaş yönetimini geri
etkiliyor - böyle bir perspektif stratejiktir, savaşı salt askeri
başarıya indirgemek taktik içinde kalmaktır.
Sun Tzu'nun prensipleri politikanın evveliyetine bağlı kalmadıkları
zaman tehlikeli mitlere dönüşebilmektedirler. Bugün bile Clausewitz'den
öğrenebileceğimiz şey, askeri zaferleri siyasi başarılara tevdi etme
gayreti içinde olunması gerektiği ve bunu da savaş sonrası hedeflenen
siyasi durumların savaş yönetimine geri etki yapmasını sürekli göz
önünde bulundurarak yapmak gerektiğidir.
Askeri yoldan varılabilecek sınırın kabul edilmesi ve meşrulaştırılmış
bir savaş sonrası düzenine yönelmek zeka madalyonunun iki yüzüdür. |