Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 337 | Ocak  2007

                   

 

 


                           

On İki yıl Sonra

                                                                                                                 

Arif Kaya

Oniki yıl önce idi.
Ankara'dan ayrılmadan önce veda etmek için işyerine uğramıştım. Yorgundu, kalbindeki rahatsızlık yüz hatlarına yansımıştı. Kalbini besleyen damarların çoğu büyük oranda tıkalı idi. Son yıllarda ardı ardına gelen krizler sonucu kalbinde ileri derecede hasar oluşmasına ve bu nedenle ameliyat seçeneğinden vazgeçilmesine rağmen, ne yalan söyleyeyim ölüme çok yakın olduğunu ve bunun O'nu son görüşüm olduğunu bilmiyordum. İnsan ölümü ne kendine ne de sevdiği insanlara yakıştırmıyor doğrusu. Bu son görüşmemizde güncel konulardan, dergideki yazılarının kitap haline getirilmesinden bahsettik. Ayrıca çevresindeki özellikle yaşı genç olanların akıllarını ipotek altına aldırmamaya özen gösterirken zaman içinde artık büyük-küçük hiç kimseyi tanımadıkları noktasındaki yakınmamı dile getirdim. Bu sonuçtan kendisinin de rahatsız olduğunu dile getirdikten sonra sözlerinin sonunda hafızamda kaldığı kadarıyla şu sözleri sarfetti.
"İslam mesajı avuçlarınızda tutmaya çalıştığınız bir ateş koru gibi olmalı. Onu bir an önce bir başkasına aktarmak için acele etmelisiniz. Ve tek bir kişi bile kalsanız, bu yoldan dönmemeli, kimse yoksa bile ben varım diyebilmelisiniz."
O bir insandı. Gelip geçti şu fani dünyadan her fani gibi 'Baki olan'a. Şahsım adına şahitlik ederim ki sahih iman ve salih amel sahibi bir mü'min olarak yaşadı ve kendisine verilen süreyi tamamladı. Sevabıyla, günahıyla; yapıp ettikleriyle herkes gibi O da "herkese hak ettiğinin karşılığının tastamam verileceği gün" diriltilip hesaba çekilecek. Ardından hatırasını yad etmek ve hayır dua etmek dışında elimizden bir şey gelmez artık.
Bu yazıda niyetim ölüm yıldönümü vesilesiyle O'nunla ilgili bir yazı kaleme almak değil. Aslında mücadelesi, fikirleri üzerinde daha çok şeyler yazılıp çizilmesi, ciddi çalışmaların yapılması gerekli fakat bunu başka kişilere, başka yazılara bırakalım dilerseniz. Amacım vefatından bugüne değin aradan geçen oniki yıllık sürenin kısa bir muhasebesini yapmak ve yarına dair bir bakış açısı ortaya koyabilmek.
Elbette bugünde var olan bir takım sorunlar sırf O'nun ölümü ile başlamadı. Vefatından önce de girişilen bazı işler akamete uğradı, bazı insanlar olur olmaz gerekçelerle ayrılıp başka mecralara yöneldi. Fakat şu bir gerçek ki varlığının birleştiriciliği ölümüyle birlikte iyice fark edildi. Vefatını takiben yanında yöresinde gözüken insanlardaki bir takım sızlanmalar, huzursuzluklar gitgide su yüzüne çıktı. Hayatta iken O'nun çevresinde gözüktüğü halde farklı bazı düşünce ve niyetlerini seslendirip gerçekleştiremeyenler ölümü ile bu fırsatı yakaladıklarını ve harekete geçme vaktinin geldiğini hissettiler. İsmiyle simgeleşen çizgiyi sahiplenip daha ileriye, daha güzele, daha iyiye taşımak varken ve bunu gerçekleştirmek için neler yapılabileceği üzerinde kafa yorulması gerekirken, O'nu veya onunla simgeleşen dergiyi bir araç, bir fırsat olarak görenler de çıkmadı değil. Allah elbette sinelerin özünde ne sakladığını en iyi bilendir. Halis niyetle yola çıkanlara ve hesabını Allah rızası hedefi ile tutturmaya özen gösterenlere söylenecek bir sözümüz olamaz elbette.
Vefatını takiben bir takım sorunların olması elbette beklenen bir durumdu. Fakat olması gereken O'nun öncülüğünü yaptığı fikirleri, çizgisini benimseyen herkesin işin en azından bir ucundan tutması ve elini taşın altına koyması idi. Sadece ve sadece eleştirmek, sitem etmek, küsüp kendi köşesine çekilmek ya da başka yerlere gitmek çözüm olmaktan uzaktı. Sorun ne O'nun yerinin doldurulması idi, ne de O ölür veya öldürülürse gerisin geri dönmek idi. Kişi merkezli hareketler eğer kollektif hale gelmezse, kurumlaşamazsa son tahlilde erime, zayıflama ve hatta dağılıp yok olma tehlikesi ile maluldür. Son yıllarında Ercümend Özkan'a kendini tekrar ediyor diyenler, vefatından sonra da bu çizgiyi sürdürmeye çalışanlara da O'nun mirasını yiyip tükettikleri, yeni bir şey üret-e-medikleri eleştirilerini getirdiler. İktibas dergisinin miadını doldurduğunu, ısrarla çıkarılmaya çalışıldığını söylediler çeşitli mahfillerde. Dergiye O'nun ismi nedeniyle hala teveccüh gösterildiğini dillendirdiler. Dergi çıkarma dışında herhangi bir faaliyetin olmadığını, bu çizginin zaman içinde güç yitirdiğini, başta gençler olmak üzere birçok kişinin başka yerlere ayrılıp gittiğini, eskisi gibi rağbet görmediğini ifade ettiler. Bütün bu eleştirilerin insaf elden bırakılmamak kaydıyla elbette bir yere kadar haklılık payı olabilir. Fakat bir elin parmakları kadar da olsa bir grup insanın onca sıkıntıyı üstlenerek az ya da çok bir özveri ile bu yapıyı ayakta tutmaya çalıştıklarına dikkat edilmelidir. Yapıcı, tutarlı, gerçekçi, ufuk açıcı eleştirilere elbette herkesin kapısının açık olması gereklidir. Fakat vefatından sonra Anlam Yayınları'nın öncelikle O'nun yıllar içinde kaleme aldığı yazılarını kalıcı ve daha kolay ulaşılabilir kılmak için kitaplaştırma çalışmalarına "ne gerek vardı buna" gibi sözlerle eleştirip hafife almaya da doğrusu prim de verilemezdi. İktibas'ın albenili olmasa da, okuyucusu yüzlerle ifade edilse de O'nun vefatından sonra da bugüne kadar aralıksız, düzenli bir şekilde çıkıyor olması nedeniyle yayın kurulu ve katkıda bulunan bütün herkes diğer bir çok açıdan eleştirilse dahi sırf bu sebepten dolayı tebrik, takdir edilmeli, hakları teslim edilmelidir. Elbette dergi çıkarmak her şey demek değildir. Fakat önemli bir şey'dir. Onca insanın özverisi, amatörce hiç eksilmeyen çabası ve heyecanı vardır onda. Dergi çıkarmanın ne kadar külfetli ve sıkıntılı olduğunu bilenler, hele bu derginin bu ülkede 1981 yılından beridir neredeyse bir çeyrek asırdır yayın hayatına devam ettiğini bilenler, ne demek istediğimizi anlayacaklardır. Bu dergi bu çizgiyi takip eden insanların bir ortak platformu, müslümanca düşünmeye, yaşamaya çalışan ve yalnızlaşan, yalnızlaştırılan, radikal, marjinal olarak yaftalanan fakat içinde yaşadığı sistem içinde eriyip gitmeyen, entegre olmayan insanların fikirlerini ifade edebilecekleri, paylaşabilecekleri bir ortak zemin olamaya devam etmektedir, etmelidir de. Elbetteki dergi bir şey'dir, elbette her şey de değildir, olmamalıdır da. Yapılacak o kadar çok şey var ki. Uzun soluklu, ilkeli bir mücadele için donanımlı, yetenekli, enerjik, gayretkeş, güçlüklerden yılmayan, yeni fikirler, projeler üretecek, imkanlarını ve cehdini fisebilillah bu yolda sarfedecek erkek-kadın, genç-yaşlı mü'minlere çok iş düşüyor.
Ercümend Özkan'ın hayatı boyunca verdiği mücadele ve ortaya koyduğu fikirlerin ne anlam ifade ettiği, piyasada cari fikirlerden farklılığı zamanla daha çok fark edilecektir kanaatindeyim. Geçen oniki yıl boyunca nerden nereye gelindiği, ne kadar mesafe alındığı, nelerin yapılabileceği noktasındaki soruları bu davayı kendine dert eden herkesin kendisine sorması gerekli diye düşünüyorum. Öncelikle bu işin hayatta iken bir şekilde onunla tanışmış, dinlemiş, fikirlerinden etkilenmiş, kısa veya uzun süre etrafında bulunmuş insanların üzerine bir borç olduğunu düşünüyorum. Toplumda Ercümend Özkan ve O'nun temsil ettiği düşünceyle karşılaşmamış, duymamış, tanımamış veya önyargılarla tanımış o kadar çok insan var ki. Yoğun çaba ve maddi külfet gerektiren işler için üç-beş kişinin değil, sayısız insanın omuz vermesine ihtiyaç vardır. Küsüp kenara veya köşeye çekilmenin, bu çizgiyle bağdaşmayacak yerlere kapıl-an-manın ne izah edilebilir, ne de anlaşılabilir yönü vardır. Haklı ya da haksız mazeret üretmek değil, yarın bizi 'Hakk'ın huzuru'nda yüzümüzü ak çıkaracak işlerin telaşına düşmek zorundayız. Sadece uzaktan seyreden, bir derginin veya kitabın parasını vermekten, bir dergiyi veya kitabı bile okumaktan imtina eden, en küçük bir şey için bile kılını kıpırdatmayan insanlarla ne yapılabilir, nereye, nasıl gidilebilir bilemiyorum. Koşmadan, yorulmadan, az veya çok bedel ödemeden, zamanımızdan, imkanlarımızdan, rahatımızdan feragat etmeden küçük ya da büyük hangi iş başarılabilir bilemiyorum.
Kavramların bulanıklaştırıldığı, iğdiş edildiği, içinin boşaltıldığı, izafileştirildiği, ne olsa gider mantığının revaç bulduğu bu topraklarda, arı-duru İslam düşüncesini "inanmak ve yaşamak" azmiyle Allah'ın önceki salih kulları gibi tekrar gündeme getiren Özkan'ın titizlikle üzerinde durduğu kavramları yeniden okuyup üzerinde düşünmek, sesli ve görüntülü kayda aldırdığı kavram derslerini izleyip fikirlerimizi, tavırlarımızı tekrar gözden geçirmenin, bir durum değerlendirmesi yapmanın lüzumlu ve isabetli olacağını düşünüyorum. Tasavvufun çeşitli görüntüler altında topluma yeniden sunulduğu, laiklik ve demokrasi kavramlarının hayata bakışımızı, gündelik yaşantımızı esaslı ve derinden etkilemeye başladığı, bu kavramların (ve dünya görüşünün) devlet eliyle değil de özellikle sağcı hükümetler eliyle topluma daha sevimli gösterildiği, ısındırıldığı, yaygınlaştırılıp içselleştirildiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Her zamankinden daha çok uyanık, diri, derli toplu, ilke sahibi, İslami ahlak sahibi mü'minler olmak durumundayız. Zihnimizi, dilimizi, gündelik yaşantımızı, duruşumuzu Kur'an'a göre tekrar gözden geçirip İslam dışı dünya görüşlerinin etkilerinden, kirliliklerinden arındırmak, sahih iman sahibi ve salih amel sahibi olmak kadar önemli olan birbirimize hakk'ı ve sabrı tavsiye etmek durumundayız. Suyun akış yönünde değil de tersine yüzmek ne kadar zor ve zahmetli ise, toplum içinde durumumuz da aynen böyledir. Ne Yunus peygamberi örnek göstererek İslam'ı insanlara gerek dil gerekse hal ile tebliğ etme noktasındaki sorumluluğumuzu hafifletebiliriz, ne de hangi yol ve yöntemle olursa olsun sayıca çoğalmak, dünyevi başarıya ulaşmak, iktidar (devlet) olmak gibi bir hedefe saplanıp kalabiliriz. Ne el-Alim olan ne yaptığımızı bilip dururken kendimizi temize çıkarmaya kalkışmamıza gerek var, ne de öldük bittik, mahvolduk diye hayıflanıp karalar bağlamamıza gerek var. Ne iyi insanlar iyi atlara binip gitti, ne de eşkıya dünyaya -ilelebed- hükümdar oldu.
"…İslami düzen, uygulamaları ile ister ki bir fert dahi bozulmasın, kendine yazık edenlerden olmasın. Bu kendine yazık ediş hem fert hem de toplum için bir yitiktir ki, İslam, bir ferdini bile yitirmeye, Allah'ın kullarından bir kulun bile kaybına razı olmamaktadır. Zira İslam, herkesi kapsayan ma'rufun bir diğer adıdır. Öyle ki kendi iyiliğini istemeyenin bile iyiliğini istemenin adıdır…" (Selam ile-1, Ercümend Özkan, Anlam yay., sh.224).
Bizim öncelikle müslüman olsun olmasın başkalarının elinden, dilinden, belinden emin olduğu kişiler olmaya; Allah'ın ve kullarının hakkına riayet etmeye; ilkeli, tutarlı, çelişkisiz bir düşünce bütünlüğüne sahip olmaya; ikbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif etmekten uzak durmaya; çalışkan, nitelikli, donanımlı, İslam ahlakıyla bezenmiş, sahih iman ve salih amel sahibi mü'minler olmaya su kadar, ekmek kadar, hava kadar ihtiyacımız vardır. Eğer bir inancın, hareketin, dünya görüşünün havarileri, sahabileri yani bağlıları, yoldaşları, yardımcıları olmazsa akıbeti herhalde pek hayırlı olmaz. Hala en büyük sorunumuz insan sorunu, hala en büyük sorunumuz İslam konusundaki eğitim öğretim yetersizliği sorunu. İslam iyi bilinmediğindendir ki İslam dışı düşünceler, kavramlar İslami kavramlarla karıştırılabiliyor, telif edilebiliyor, İslam içinde yaşatılıp kendilerine yer bulabiliyor.
Yeryüzündeki insanlara son mesaj, son öğüt, son müjde ve uyarı olan İslam'ı eğer Kur'an'daki ve son elçi'nin anlayıp gösterdiği gibi öğrenmez, bilmez, inanıp yaşamazsak İslam bir şey kaybetmez, biz kaybederiz. Dünya genelinde ve yaşadığımız coğrafyada olan biteni öğrenmek ve anlamak durumundayız. Elimizde İslam gibi mükemmel bir dünya görüşü varken bunun kıymetini bilmez de dünya hayatının güzelliklerine gözlerimizi dikip, oyun ve eğlenceye dalarsak, kim bu güzelliği dünyanın dört bir tarafındaki insanlara götürüp, gösterecek. Ama öncelikle bizler kendimize bir çekidüzen vermek, bulunduğumuz yerlerde silkinip doğrulmak, güç ve imkanlarımızı bir araya getirmek, dağılıp parçalanmamak, acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşmak, işimize dört elle sarılmak durumundayız. Ömrümüz belki bir çok şeyi düzeltmeye, değiştirmeye yetmeyecek. Ama varsın olsun, yeter ki ölüm bizi bu yolda bulsun. Yeter ki biz bize düşeni bilhakkın yerine getirmeye cehd edelim. Galip sayılır bu yolda mağlup olan değil mi? Dünyevi açıdan başarısızlık gibi görünse de eğer dosdoğru istikamette isek bu bir başarı değil midir? Akıbet (ya da ahiret) muttakilerin değil mi idi? Rıza-i İlahi'yi kazanmaya çalıştığımız takdirde Allah'ın mükafatı, dünya ve onun içindekilerden daha sevimli, daha hayırlı değil mi idi?
Oniki yıl sonra gelinen noktanın, alınan mesafenin yeterli olmadığı, daha yapılacak çok şeyin olduğu gün gibi aşikar. Her ne kadar ahval ve şerait, manzara-i umumiye iç karartıcı, sıkıntılı, ölü toprağı serpilmiş gibi görünse de; benim hala ümidim var.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...