|

On İki yıl Sonra
Arif Kaya
Oniki yıl
önce idi.
Ankara'dan ayrılmadan önce veda etmek için işyerine uğramıştım.
Yorgundu, kalbindeki rahatsızlık yüz hatlarına yansımıştı. Kalbini
besleyen damarların çoğu büyük oranda tıkalı idi. Son yıllarda ardı
ardına gelen krizler sonucu kalbinde ileri derecede hasar oluşmasına ve
bu nedenle ameliyat seçeneğinden vazgeçilmesine rağmen, ne yalan
söyleyeyim ölüme çok yakın olduğunu ve bunun O'nu son görüşüm olduğunu
bilmiyordum. İnsan ölümü ne kendine ne de sevdiği insanlara
yakıştırmıyor doğrusu. Bu son görüşmemizde güncel konulardan, dergideki
yazılarının kitap haline getirilmesinden bahsettik. Ayrıca çevresindeki
özellikle yaşı genç olanların akıllarını ipotek altına aldırmamaya özen
gösterirken zaman içinde artık büyük-küçük hiç kimseyi tanımadıkları
noktasındaki yakınmamı dile getirdim. Bu sonuçtan kendisinin de rahatsız
olduğunu dile getirdikten sonra sözlerinin sonunda hafızamda kaldığı
kadarıyla şu sözleri sarfetti.
"İslam mesajı avuçlarınızda tutmaya çalıştığınız bir ateş koru gibi
olmalı. Onu bir an önce bir başkasına aktarmak için acele etmelisiniz.
Ve tek bir kişi bile kalsanız, bu yoldan dönmemeli, kimse yoksa bile ben
varım diyebilmelisiniz."
O bir insandı. Gelip geçti şu fani dünyadan her fani gibi 'Baki olan'a.
Şahsım adına şahitlik ederim ki sahih iman ve salih amel sahibi bir
mü'min olarak yaşadı ve kendisine verilen süreyi tamamladı. Sevabıyla,
günahıyla; yapıp ettikleriyle herkes gibi O da "herkese hak ettiğinin
karşılığının tastamam verileceği gün" diriltilip hesaba çekilecek.
Ardından hatırasını yad etmek ve hayır dua etmek dışında elimizden bir
şey gelmez artık.
Bu yazıda niyetim ölüm yıldönümü vesilesiyle O'nunla ilgili bir yazı
kaleme almak değil. Aslında mücadelesi, fikirleri üzerinde daha çok
şeyler yazılıp çizilmesi, ciddi çalışmaların yapılması gerekli fakat
bunu başka kişilere, başka yazılara bırakalım dilerseniz. Amacım
vefatından bugüne değin aradan geçen oniki yıllık sürenin kısa bir
muhasebesini yapmak ve yarına dair bir bakış açısı ortaya koyabilmek.
Elbette bugünde var olan bir takım sorunlar sırf O'nun ölümü ile
başlamadı. Vefatından önce de girişilen bazı işler akamete uğradı, bazı
insanlar olur olmaz gerekçelerle ayrılıp başka mecralara yöneldi. Fakat
şu bir gerçek ki varlığının birleştiriciliği ölümüyle birlikte iyice
fark edildi. Vefatını takiben yanında yöresinde gözüken insanlardaki bir
takım sızlanmalar, huzursuzluklar gitgide su yüzüne çıktı. Hayatta iken
O'nun çevresinde gözüktüğü halde farklı bazı düşünce ve niyetlerini
seslendirip gerçekleştiremeyenler ölümü ile bu fırsatı yakaladıklarını
ve harekete geçme vaktinin geldiğini hissettiler. İsmiyle simgeleşen
çizgiyi sahiplenip daha ileriye, daha güzele, daha iyiye taşımak varken
ve bunu gerçekleştirmek için neler yapılabileceği üzerinde kafa
yorulması gerekirken, O'nu veya onunla simgeleşen dergiyi bir araç, bir
fırsat olarak görenler de çıkmadı değil. Allah elbette sinelerin özünde
ne sakladığını en iyi bilendir. Halis niyetle yola çıkanlara ve hesabını
Allah rızası hedefi ile tutturmaya özen gösterenlere söylenecek bir
sözümüz olamaz elbette.
Vefatını takiben bir takım sorunların olması elbette beklenen bir
durumdu. Fakat olması gereken O'nun öncülüğünü yaptığı fikirleri,
çizgisini benimseyen herkesin işin en azından bir ucundan tutması ve
elini taşın altına koyması idi. Sadece ve sadece eleştirmek, sitem
etmek, küsüp kendi köşesine çekilmek ya da başka yerlere gitmek çözüm
olmaktan uzaktı. Sorun ne O'nun yerinin doldurulması idi, ne de O ölür
veya öldürülürse gerisin geri dönmek idi. Kişi merkezli hareketler eğer
kollektif hale gelmezse, kurumlaşamazsa son tahlilde erime, zayıflama ve
hatta dağılıp yok olma tehlikesi ile maluldür. Son yıllarında Ercümend
Özkan'a kendini tekrar ediyor diyenler, vefatından sonra da bu çizgiyi
sürdürmeye çalışanlara da O'nun mirasını yiyip tükettikleri, yeni bir
şey üret-e-medikleri eleştirilerini getirdiler. İktibas dergisinin
miadını doldurduğunu, ısrarla çıkarılmaya çalışıldığını söylediler
çeşitli mahfillerde. Dergiye O'nun ismi nedeniyle hala teveccüh
gösterildiğini dillendirdiler. Dergi çıkarma dışında herhangi bir
faaliyetin olmadığını, bu çizginin zaman içinde güç yitirdiğini, başta
gençler olmak üzere birçok kişinin başka yerlere ayrılıp gittiğini,
eskisi gibi rağbet görmediğini ifade ettiler. Bütün bu eleştirilerin
insaf elden bırakılmamak kaydıyla elbette bir yere kadar haklılık payı
olabilir. Fakat bir elin parmakları kadar da olsa bir grup insanın onca
sıkıntıyı üstlenerek az ya da çok bir özveri ile bu yapıyı ayakta
tutmaya çalıştıklarına dikkat edilmelidir. Yapıcı, tutarlı, gerçekçi,
ufuk açıcı eleştirilere elbette herkesin kapısının açık olması
gereklidir. Fakat vefatından sonra Anlam Yayınları'nın öncelikle O'nun
yıllar içinde kaleme aldığı yazılarını kalıcı ve daha kolay ulaşılabilir
kılmak için kitaplaştırma çalışmalarına "ne gerek vardı buna" gibi
sözlerle eleştirip hafife almaya da doğrusu prim de verilemezdi.
İktibas'ın albenili olmasa da, okuyucusu yüzlerle ifade edilse de O'nun
vefatından sonra da bugüne kadar aralıksız, düzenli bir şekilde çıkıyor
olması nedeniyle yayın kurulu ve katkıda bulunan bütün herkes diğer bir
çok açıdan eleştirilse dahi sırf bu sebepten dolayı tebrik, takdir
edilmeli, hakları teslim edilmelidir. Elbette dergi çıkarmak her şey
demek değildir. Fakat önemli bir şey'dir. Onca insanın özverisi,
amatörce hiç eksilmeyen çabası ve heyecanı vardır onda. Dergi çıkarmanın
ne kadar külfetli ve sıkıntılı olduğunu bilenler, hele bu derginin bu
ülkede 1981 yılından beridir neredeyse bir çeyrek asırdır yayın hayatına
devam ettiğini bilenler, ne demek istediğimizi anlayacaklardır. Bu dergi
bu çizgiyi takip eden insanların bir ortak platformu, müslümanca
düşünmeye, yaşamaya çalışan ve yalnızlaşan, yalnızlaştırılan, radikal,
marjinal olarak yaftalanan fakat içinde yaşadığı sistem içinde eriyip
gitmeyen, entegre olmayan insanların fikirlerini ifade edebilecekleri,
paylaşabilecekleri bir ortak zemin olamaya devam etmektedir, etmelidir
de. Elbetteki dergi bir şey'dir, elbette her şey de değildir,
olmamalıdır da. Yapılacak o kadar çok şey var ki. Uzun soluklu, ilkeli
bir mücadele için donanımlı, yetenekli, enerjik, gayretkeş, güçlüklerden
yılmayan, yeni fikirler, projeler üretecek, imkanlarını ve cehdini
fisebilillah bu yolda sarfedecek erkek-kadın, genç-yaşlı mü'minlere çok
iş düşüyor.
Ercümend Özkan'ın hayatı boyunca verdiği mücadele ve ortaya koyduğu
fikirlerin ne anlam ifade ettiği, piyasada cari fikirlerden farklılığı
zamanla daha çok fark edilecektir kanaatindeyim. Geçen oniki yıl boyunca
nerden nereye gelindiği, ne kadar mesafe alındığı, nelerin
yapılabileceği noktasındaki soruları bu davayı kendine dert eden
herkesin kendisine sorması gerekli diye düşünüyorum. Öncelikle bu işin
hayatta iken bir şekilde onunla tanışmış, dinlemiş, fikirlerinden
etkilenmiş, kısa veya uzun süre etrafında bulunmuş insanların üzerine
bir borç olduğunu düşünüyorum. Toplumda Ercümend Özkan ve O'nun temsil
ettiği düşünceyle karşılaşmamış, duymamış, tanımamış veya önyargılarla
tanımış o kadar çok insan var ki. Yoğun çaba ve maddi külfet gerektiren
işler için üç-beş kişinin değil, sayısız insanın omuz vermesine ihtiyaç
vardır. Küsüp kenara veya köşeye çekilmenin, bu çizgiyle bağdaşmayacak
yerlere kapıl-an-manın ne izah edilebilir, ne de anlaşılabilir yönü
vardır. Haklı ya da haksız mazeret üretmek değil, yarın bizi 'Hakk'ın
huzuru'nda yüzümüzü ak çıkaracak işlerin telaşına düşmek zorundayız.
Sadece uzaktan seyreden, bir derginin veya kitabın parasını vermekten,
bir dergiyi veya kitabı bile okumaktan imtina eden, en küçük bir şey
için bile kılını kıpırdatmayan insanlarla ne yapılabilir, nereye, nasıl
gidilebilir bilemiyorum. Koşmadan, yorulmadan, az veya çok bedel
ödemeden, zamanımızdan, imkanlarımızdan, rahatımızdan feragat etmeden
küçük ya da büyük hangi iş başarılabilir bilemiyorum.
Kavramların bulanıklaştırıldığı, iğdiş edildiği, içinin boşaltıldığı,
izafileştirildiği, ne olsa gider mantığının revaç bulduğu bu
topraklarda, arı-duru İslam düşüncesini "inanmak ve yaşamak" azmiyle
Allah'ın önceki salih kulları gibi tekrar gündeme getiren Özkan'ın
titizlikle üzerinde durduğu kavramları yeniden okuyup üzerinde düşünmek,
sesli ve görüntülü kayda aldırdığı kavram derslerini izleyip
fikirlerimizi, tavırlarımızı tekrar gözden geçirmenin, bir durum
değerlendirmesi yapmanın lüzumlu ve isabetli olacağını düşünüyorum.
Tasavvufun çeşitli görüntüler altında topluma yeniden sunulduğu, laiklik
ve demokrasi kavramlarının hayata bakışımızı, gündelik yaşantımızı
esaslı ve derinden etkilemeye başladığı, bu kavramların (ve dünya
görüşünün) devlet eliyle değil de özellikle sağcı hükümetler eliyle
topluma daha sevimli gösterildiği, ısındırıldığı, yaygınlaştırılıp
içselleştirildiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Her zamankinden daha
çok uyanık, diri, derli toplu, ilke sahibi, İslami ahlak sahibi
mü'minler olmak durumundayız. Zihnimizi, dilimizi, gündelik yaşantımızı,
duruşumuzu Kur'an'a göre tekrar gözden geçirip İslam dışı dünya
görüşlerinin etkilerinden, kirliliklerinden arındırmak, sahih iman
sahibi ve salih amel sahibi olmak kadar önemli olan birbirimize hakk'ı
ve sabrı tavsiye etmek durumundayız. Suyun akış yönünde değil de tersine
yüzmek ne kadar zor ve zahmetli ise, toplum içinde durumumuz da aynen
böyledir. Ne Yunus peygamberi örnek göstererek İslam'ı insanlara gerek
dil gerekse hal ile tebliğ etme noktasındaki sorumluluğumuzu
hafifletebiliriz, ne de hangi yol ve yöntemle olursa olsun sayıca
çoğalmak, dünyevi başarıya ulaşmak, iktidar (devlet) olmak gibi bir
hedefe saplanıp kalabiliriz. Ne el-Alim olan ne yaptığımızı bilip
dururken kendimizi temize çıkarmaya kalkışmamıza gerek var, ne de öldük
bittik, mahvolduk diye hayıflanıp karalar bağlamamıza gerek var. Ne iyi
insanlar iyi atlara binip gitti, ne de eşkıya dünyaya -ilelebed-
hükümdar oldu.
"…İslami düzen, uygulamaları ile ister ki bir fert dahi bozulmasın,
kendine yazık edenlerden olmasın. Bu kendine yazık ediş hem fert hem de
toplum için bir yitiktir ki, İslam, bir ferdini bile yitirmeye, Allah'ın
kullarından bir kulun bile kaybına razı olmamaktadır. Zira İslam,
herkesi kapsayan ma'rufun bir diğer adıdır. Öyle ki kendi iyiliğini
istemeyenin bile iyiliğini istemenin adıdır…" (Selam ile-1, Ercümend
Özkan, Anlam yay., sh.224).
Bizim öncelikle müslüman olsun olmasın başkalarının elinden, dilinden,
belinden emin olduğu kişiler olmaya; Allah'ın ve kullarının hakkına
riayet etmeye; ilkeli, tutarlı, çelişkisiz bir düşünce bütünlüğüne sahip
olmaya; ikbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif etmekten uzak
durmaya; çalışkan, nitelikli, donanımlı, İslam ahlakıyla bezenmiş, sahih
iman ve salih amel sahibi mü'minler olmaya su kadar, ekmek kadar, hava
kadar ihtiyacımız vardır. Eğer bir inancın, hareketin, dünya görüşünün
havarileri, sahabileri yani bağlıları, yoldaşları, yardımcıları olmazsa
akıbeti herhalde pek hayırlı olmaz. Hala en büyük sorunumuz insan
sorunu, hala en büyük sorunumuz İslam konusundaki eğitim öğretim
yetersizliği sorunu. İslam iyi bilinmediğindendir ki İslam dışı
düşünceler, kavramlar İslami kavramlarla karıştırılabiliyor, telif
edilebiliyor, İslam içinde yaşatılıp kendilerine yer bulabiliyor.
Yeryüzündeki insanlara son mesaj, son öğüt, son müjde ve uyarı olan
İslam'ı eğer Kur'an'daki ve son elçi'nin anlayıp gösterdiği gibi
öğrenmez, bilmez, inanıp yaşamazsak İslam bir şey kaybetmez, biz
kaybederiz. Dünya genelinde ve yaşadığımız coğrafyada olan biteni
öğrenmek ve anlamak durumundayız. Elimizde İslam gibi mükemmel bir dünya
görüşü varken bunun kıymetini bilmez de dünya hayatının güzelliklerine
gözlerimizi dikip, oyun ve eğlenceye dalarsak, kim bu güzelliği dünyanın
dört bir tarafındaki insanlara götürüp, gösterecek. Ama öncelikle bizler
kendimize bir çekidüzen vermek, bulunduğumuz yerlerde silkinip
doğrulmak, güç ve imkanlarımızı bir araya getirmek, dağılıp
parçalanmamak, acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşmak, işimize dört
elle sarılmak durumundayız. Ömrümüz belki bir çok şeyi düzeltmeye,
değiştirmeye yetmeyecek. Ama varsın olsun, yeter ki ölüm bizi bu yolda
bulsun. Yeter ki biz bize düşeni bilhakkın yerine getirmeye cehd edelim.
Galip sayılır bu yolda mağlup olan değil mi? Dünyevi açıdan başarısızlık
gibi görünse de eğer dosdoğru istikamette isek bu bir başarı değil
midir? Akıbet (ya da ahiret) muttakilerin değil mi idi? Rıza-i İlahi'yi
kazanmaya çalıştığımız takdirde Allah'ın mükafatı, dünya ve onun
içindekilerden daha sevimli, daha hayırlı değil mi idi?
Oniki yıl sonra gelinen noktanın, alınan mesafenin yeterli olmadığı,
daha yapılacak çok şeyin olduğu gün gibi aşikar. Her ne kadar ahval ve
şerait, manzara-i umumiye iç karartıcı, sıkıntılı, ölü toprağı serpilmiş
gibi görünse de; benim hala ümidim var. |