|

Sessiz Umutlar
Atasoy Müftüoğlu
Bugünün
dünyasına ahlaki meşruiyeti bulunmayan emperyal politikalar, tutkular,
maceralar yön veriyor. Küresel polis devleti, saldırganlığı esas alan
politikalar geliştiriyor. Küresel tiranlık, ötekileştirdiği
halkların/toplumların bütün hak ve özgürlüklerini yok ediyor. Küresel
faşizm ötekileştirilenleri ortadan kaldırmayı amaçlıyor. İnsanları ve
kültürleri birbirlerine daha çok yaklaştırması gereken imkanlar
içerisinde bulunuyor olmamıza rağmen, bu imkanlar çatışmacı bir iklim
oluşturuyor. Güvenlik ideolojileri her türlü kötülüğe, her türlü
şiddete, her türlü işkenceye izin veriyor. Güvenlik ideolojileri çok
korkunç acılara, çok korkunç yıkımlara neden oluyor.
Bütün ilişkilerin güç'le tanımlandığı bir dünyada yaşıyoruz. İhtirasları
sınırlandırılamayan emperyalist güç, her yerde, her zaman sınırsız
felaketlere neden oluyor. Yeni emperyalizm bütün dünyada stratejik ve
ideolojik üstünlük peşinde. Teknik-endüstriyel uygarlık, kendi hayat
tarzını askeri terörizm yoluyla yaymaya çalışıyor. Modernliklerin ahlaka
ve erdeme, hukuka ve adalete ihtiyaç duymadığını görüyoruz. Bu dönemde,
Hıristiyan köktenci akımlar ve kurumlar da, Papa'lık örneğinde
görülebileceği üzere militan bir Hıristiyanlığı gündemde tutuyor. Ana
akım medya bütün toplumlarda, halkların değil, ideolojik iktidarların
sözcülüğünü yapıyor. İdeolojik iktidarlar da, bilinçli olarak çatışmacı
bir dil geliştiriyor.
Egemen ideolojik dil, Müslümanları ötekileştirmeye yönelik olarak icat
edilmiş bir dil'dir. Bu dil, ötekileştirdiği unsurları her durumda
aşağılıyor, her durumda yargılıyor. Bu konuda, özellikle Türkiye'de,
otoriter/faşizan devletçi ideoloji, çok ucuz, çok çirkin ve çok yüzeysel
perspektifler oluşturuyor. Konu ile ilgili olarak gerçekle ilgisi
bulunmayan kalıplar ve standartlar icat ediliyor. Bütün bu olup bitenler
karşısında da, Müslümanlardan pasifist bir tavır almaları isteniyor.
Bugünün dünyası bütün kötülükleri kanıksayan bir dünya halini almıştır.
Gerçeklerle hiçbir bağlantısı bulunmayan ideolojik çerçevelerde halklar
aldatılmaktadır. İdeolojik çerçeveler hiçbir somut gerçekliği
yansıtmıyor. Teknolojinin tek başına bir uygarlık oluşturamayacağını
yaşayarak görüyoruz, anlıyoruz. Küresel sistem, piyasayı her şey sayan
bir zihniyeti yüceltiyor. Bu nedenle, bütün toplumlar bir şekilde
piyasaların vahşetini yaşıyor. Günümüzde, insanlığın yüksek gelir
ekonomilerinde yaşayan yüzde onbeşlik bölümü, küresel gelirin yüzde
seksenine sahip bulunuyor. Kapitalist hegemonya biçimi kötülük ve
eşitsizlik üreten bir hegemonya biçimidir. Bencil ulusal çıkar
yaklaşımları, çatışmacı yaklaşımlardır. Barışçı bir dünya ancak
insanlığın genel çıkarını esas alan yaklaşımlarla kurulabilir.
Bugün büyük bir karabasana dönüşen ırkçılık ve faşizm, vahşi
siyasetlere, dejenere siyasetlere yol açıyor. Ötekileştirilenler,
güçsüzler, zayıflar sürekli olarak sömürülüyor. Modern, post modern
dünya, her insanın hakkını, hukukunu tanıyan, bütün insanlığı içerisine
alan ahlaki/vicdani bir bakış açısına sahip değil. Bugünün dünyası bir
türlü sorgulanamayan dogmalarla baskılanıyor. Küresel medyatik dünya,
tarihsel, kültürel, ahlaki, felsefi temelleri olmayan bu dogmaları
küresel ölçekte gündemde tutuyor. Yıkıcı ihtiraslar adına bu dogmalar,
bağlayıcı hale getirilebiliyor. Bütün toplumlarda ideolojik anlamda ve
ideolojik alanlarda açıkça bir bunaklık hali yaşanıyor. Biz bu bunaklık
halinin Türkiye'deki tezahürlerine maruz kalıyoruz. Bu ideolojik
bunaklık hali, modern aklın tükenişine işaret ediyor. Modern dünya,
anti-Batıcılığın, anti-Semitizmin, anti-Modernliklerin nedenlerini
anlamak için ciddi hiçbir çaba harcamıyor.
Küresel kötülüklere yeterli ve bilinçli tepki vermeyen toplumlar, daha
büyük kötülüklere açık hale geliyor. Bireysel ve toplumsal bencillikler
nedeniyle bu kötülüklere karşı çıkılmıyor. Bireysel ve toplumsal
bencilliklerin modern dönemin ürünü olduğunu hatırlamak gerekiyor.
İslam medeniyetinin 18. yüzyıla kadar dünya çapında olumlu etkileri
vardı. 18. yüzyılla birlikte Batı'da ortaya çıkan gelişmelere
kayıtsız/ilgisiz kalan İslam toplumları bu kayıtsızlığın bir sonucu
olarak bugün dramatik gelişmeler yaşıyor. İslam toplumları bugün her
alanda dış etkilere karşı savunmasızdır.
Gelenekselci zihniyetin/yaklaşımların, modern teknik dünyanın
etkilerinden, kontrolünden, sorunlarından kaçınabileceklerini sanmaları
büyük bir yanılsamadır. Günümüzde İslam toplumlarının içerisinde
yaşadıkları gerçeklikleri bütün boyutlarıyla sorgulayabilecek ahlaki ve
siyasi bir liyakate ihtiyaçları vardır. İslam dünyasında halklar da
düşsel bir iklimde yaşıyor ya da taşıdıkları korkular nedeniyle
köleleştirici bir teslimiyetçiliği seçiyor. Müslüman halklar kendilerini
kuşatan dini popülizme yaslanarak sessiz umutlar büyütüyor. Evrensel
İslam ailesinin dili ve kalbi olabilmek için, Ümmet'le bütünleşen bir
bilinç gerekiyor; birlikte eylemde bulunabilmek için, birlikte algılamak
ve birlikte tefekkür etmek gerekiyor. Ulus-devletin icadıyla birlikte
başlayan parçalanmaları Ümmet dayanışmasıyla çözümlemek gerekiyor. Bunun
için Müslüman halkların siyasal bilinçlerini yükseltmek gerekiyor.
Siyasal bilinçsizlik ve ufuksuzluk nedeniyle İslam dünyası çapında bugün
korkunç belirsizlikler, çatışmalar ve ilişkisizlikler yaşanıyor.
Farklılıkları sorun haline getiren, çatışma konusu yapabilen bir İslam
yaklaşımından/algısından hiçbir suretle bir gelecek çıkmaz, çıkamaz.
Bugün, bütün Müslümanlar olarak hepimiz çok fırtınalı koşullar
içerisinde yaşıyoruz. Toplumlarımızın iradelerini yok etmeye yönelik
baskıcı müdahaleler karşısında bir türlü bir yeterlilik duygusuna sahip
olamıyoruz. Temel varoluş sorunlarımızı çözümleyemediğimiz için küresel
maçoluk karşısında sadece susuyoruz. İnançlarının anlamına vakıf olmayan
halklar dini popülizmlerde teselli arıyor.
Varoluşun bütün renklerine, özelliklerine, niteliklerine açık bir ufka,
ilgiye, birikime çok ihtiyacımız vardır.
Kendilerini kendi gündemleriyle sınırlandıranlar, evrensel
gerçekliklere, çevrelere yabancı kalırlar.
İnsanın her şartta kendi sınırlarının, sorumluluklarının, ve
potansiyelinin farkına varması gerekiyor. Hangi düzeyde olursa olsunlar,
düşünürlerin, alimlerin ve bilgelerin de sınırlılıklarının bilincinde
olmaları gerekir. Düşünürler, alimler, bilgeler ahlaki yargıdan,
eleştiriden ve sorgulamadan muaf değildirler.
Bireysel anlamda da, toplumsal anlamda da, her şeyi olduğu gibi kabul
eden ve sorgulamayan bir zihniyet hiçbir gelişme kaydedemez. |