|

Kim ‘Erkek’ Olsun?
Hüseyin Alan
Bu yazıda
'erkek' sözcüğü, insan cinsinden erkek grubunu hatırlatan, klasik
böbürlenme ile cinsiyeti vurgulayan bir anlamda kullanılmayacaktır.
Dolayısı ile dişi grubuna ait bir aşağılamanın söz konusu
edilemeyeceğini hatırlatalım. Erkek sözcüğü Türkçe deyişte doğrunun,
haklının yanında olduğu için yanlışın ve haksızın karşısında duran,
sözüne sadık, kendisine güvenilen kimseler için kullanılmaktadır.
Deyişteki güzellik, gücünü ve şöhretini buradan alır. Erkeklik sırf cins
farkından gelen bir övünme vesilesi olarak değil, haklılığı ve ilkeleri
uğruna ölümüne bir karşı duruşu ifade ettiği için güzeldir. Böyle olduğu
için de takdire ve saygıya layık bulunur. Bu duruş çoğu zaman birçok
konuda yaygın olarak görülebildiği gibi, bazen bir konuda da gözükür.
İki halde de saygı, bu duruşu gösteren insandan daha ziyade gösterilmesi
gereken duruşun bizzat kendisinedir. Ama herkesin de yapamadığı bir iş,
gösteremediği bir tavırdır bu. Dolayısı ile bu beğeni ve takdir,
yapıldığında da ancak yapana karşı bir övgü ve tazime dönüşüverir.
Bilindiği üzere, kısa süre önce Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin'in
idam ediliş sahnesi bir kahramanlıkmış gibi, ayrıntıları ile piyasaya
sürüldü. Yine bilindiği üzere Irak haksız bir yere işgal edilmiş, eski
yönetimi ise tamamen dağıtılmıştı. İşgal güçleri ile birlikte eski
yönetime karşı saf tutanlar bağışlanarak ödüllendirilirken, karşı
duranların değişik şekillerde cezalandırılmaları kaçınılmaz olacaktı.
Böylesi durumlarda hep olageldiği gibi liderin ve önemli adamlarının
belirgin biçimde cezalandırılmaları normal olacaktır. İşgal ordularının
halen ülkede olduğu, her gün ortalama yüz insanın katledildiği bu
devrede, göstermelik olarak sahnelenen mahkeme sürecinde Saddam'ın,
kendisine karşı söylenen "cehennem'e git..." sözlerine karşılık "erkek
olun" şeklinde cevap verişi, yanıltıcı bazı değerlendirmelere neden
olabilir. Ülkesinin insanlarına yıllardır zulmeden ve bu zulmüne de bir
zamanlar hamisi olan ABD'yi de dahil eden Saddam'ın, idamdan önce
'erkeklik taslaması'na ne kadar inanılabilir? Ancak asıl burada,
Saddam'ın erkeklik gösterisinden ziyade, cellâtların, (işgal ordularının
güvencesinde) erkeklik taslamaları daha ibretlik bir tablo olarak
görülmelidir.
Zalim idarecilerin genel karakteristiğinde sadece Allah'a tapınma ve
ondan korkma yerine başka güçlere tapınma ve onlardan korkma da vardır.
Bu gibiler, Müslüman olduklarını belirtseler de Allah'tan çok tağutlara
itaat ederler. Onların ahiretten çok dünyayı düşünmeleri bu yüzdendir.
İktidar olmanın verdiği azgınlık, karşısında el pençe divan duran 'uşak'
karakterli alçakların sahte gösterileri ile hepten perçinlenir. Oysa
iktidarları ellerinden alındığında, hepsi bir anda değişir, tağutların
karşısında aşağılık durumlara düşerler. Sanırım tağutlar da iğrenirler
bu durumdan. Bu trajik durum, ne yazık ki bölgemizde alışkanlık yapıyor.
Diğer liderlerde olduğu gibi Saddam da iktidar olma gücünü kendi
halkından almamış, uygulamalarını da Hakk'a dayandırmamıştı. Bölgesel
dengelerin ve küresel sistemin içinde biraz kendine, çoklukla da sisteme
çalışmış, dolayısı ile kendi halkına gün yüzü göstermemişti. O da
benzerleri gibi muhaliflerine merhamet etmemiş, kendi iktidarını
korumanın yollarına bakmıştı. Hizmetlerinin karşılığında uzun yıllar iyi
günler gördü. Yeni Dünya Düzeni'nin kuruluş aşamasına denk gelen 1991
Körfez Savaşı, yeni duruma uydurma konusundaki ilk kurban olarak onu
seçecek, sonuçta ülkesi ve toplumu perişan olacaktı. Yeni oyunun
kendisini de yiyeceğini fark eden Saddam, efendilerine karşı diklenme
yolunu seçmişti. Bayrağına tekbir lafzını ekliyor, elinden Kur'an'ı
düşürmüyor, namaz kılışını gösterir resimler veriyordu. Sonrasında uzun
yıllar uygulanan ambargolarla hepten diz çökertilecek olan Irak, ülke
içi muhalefetin (Saddam sonrası hesaplarla) tamamının ABD yanında yer
tutması sonucunda 2002 işgaline engel olamayacaktı. Amerika'ya,
başkanına yazdığı mektupta, ülkesinin harap edilmemesi için savaşı
istemediğini, gereken neyse yapacağını bildirmesine rağmen, azgın
şeytanın kararını değiştiremedi. Sonunda, ibretlik bir idam süreci ve
bir 'erkeklik gösterisi' sonucunda dünyasını değiştirdi.
İnsanlar, en küçük örgütlenmeye çete diyorlar. Daha çok mahallelerde ve
mahalli idarelerin nezaretinde, küçük çaplı iş gören gruplardır bunlar.
Teorik olarak bunların birçoğunun birleşmesi ya da daha büyük bir çeteye
boyun eğmesi ile mafyalaşma denen büyük örgütlenme oluşuyor. Mafyatik
örgütlenmenin, örgütlenme, oluşum ve çalışma konularında, her işin
tabiatında olduğu gibi bu işin de kendi tabiatına uygun özellikleri ve
kuralları vardır. Daha çok 'racon' olarak da bilinen bu kurallardan bir
tanesi, çeteye ihanet eden, yanlışlıkla köstebeklik yapan bir üyenin
derhal infaz/yok edilmesidir. Burada örgütün güttüğü önemli amaçlar
olmalı ama diğer üyelerden bir itirazın gelmemesi, olup bitenleri
onaylaması da göstermektedir ki, sonuçta hepsinin yararına bir işlem
gerçekleşmektedir...
Devlet örgütlenmesi ile mafya örgütlenmesini amaçları, çalışma
yöntemleri, yazılı kuralları, hesap verme durumu vs açısından birini
diğerinden ayıran çok önemli farklılıklar vardır. Devlet, hiç bir zaman
bir mafya örgütü gibi çalışmaz, mükâfat ve cezalandırmada asla onun gibi
keyfi davranamaz. Buna rağmen benzer uygulamalar görüldüğünde, devletin
mafyalaştığı söylenerek infiale yol açan büyük itirazlar getirilir...
ABD, küresel sistemin tek efendisi olma yolunda güttüğü politikaları,
kimseye hesap verme gereği de duymadan saldırgan tavırlarını sürdürmesi
ile bir devleti değil bir mafya örgütünü andırmaktadır. İstediği ülkeyi
işgal ediyor, haraca bağlıyor, istediği ülkede rejim değişikliğine
gidiyor. Ülkelerin tarihi, kültürü, ekonomisi ve sosyal dokusu ile
oynaşarak acımasızca kendi üstünlüğünü dayatıyor. Zorba tutumuyla
azgınlaşıyor, beğendiği değerlerin dışında olanları aşağılıyor…
Saddam'ın başına gelenleri bu açıdan da okumak mümkündür. Öyle ya, bu
işlere bir kez kendi iradenle, onlara dayanarak girdin mi, geri dönüş
siz ait olmaktan çıkıyor. Son pişmanlık da fayda vermiyor…
Evet, Saddam'ın idam edilmesi sürpriz değildir. Ancak Saddam'ın idamı
sonrası sevinç naraları atanlara, dünya bir zorba diktatörden daha
kurtuldu diyerek başkalarının uşaklığına yeni soyunanlara, ondan boşalan
yere göz dikenlere, bu iş Irak'ın iç işleridir diyerek bir yerlere mesaj
yollayanlara bakınca, olup bitenlerden hiç ibret alınmadığını görüyoruz.
Dünyanın bugünkü gidişatına, bu idare ve yönetim biçimine esastan
söyleyecek bir sözü kalmayan, durduğu yer itibarı ile olup bitenleri
okumaktan da aciz ama kendini erkek hissedenlere, Saddam'ın birisi gidip
ötekisi gelecek olunca bizim söyleyecek iki çift lafımız, kendilerine
hatırlatacağımız bazı tarih sahneleri vardır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya siyasetinde patronluk eden, o gün bu
gündür Müslüman coğrafyayı da arkasında durduğu zalim ve gaddar
yöneticilerle idare ettiren, kaynaklarını ve zenginliklerini babasının
malı gibi kullanan, insanlarına köle, kültürlerine aşağılık muamelesi
yaptıran ABD, asıl zalim değil de Saddam mı daha zalimdir? Ülkesinin
çıkarlarını düşünerek kendi kültürlerinden hareketle rejim değişikliği
isteyen, sosyal ve siyasi adalet uğruna muhalefet eden 'erkekleri'
astırıp kestiren işbirlikçi liderleri yetiştiren ve iktidarlarını
sağlamlaştıran ABD, kendi ürettiği insan haklarına uyan özgürlükçü bir
devlet de, Irak mı diktatörlüktür? Japonya da, Vietnam da, Güney Amerika
ülkelerinde, Filistin de, Bosna-Hersek de, Afganistan da, en son Irak
da, vahşet gösterisi ile bin yılların birikimi tarihi yıkan, her birinde
milyonlarca insanı kendi çıkarları için katlederek yok eden ABD rejimi
şirin demokrasi de, diğerleri mürteci midir? Kurulduğundan bu yana,
neredeyse her yıl savaş çıkartarak dünyayı kan gölüne çeviren, her yeri
arka bahçesi, her ülkeyi kendi mülkü, her insanı kendi kölesi gibi gören
ABD medeni, modern bir devlet de, diğerleri ilkel, çağdışı mı?
İnsanlığın genleri ile oynayarak, zihinleri allak bullak ederek, kendi
insanına ancak zulmü reva gören liderleri, sömürüye dayalı ekonomik
sistemleri üreten, kurdurduğu zalim rejimleri ihtilallerle ya da savaş
makineleri ile korurken üstüne üstlük olup bitenlerin vebalini sadece
zavallı uşaklara atan, asıl suçluyu gözlerden kaçırmak için cambaza bak
numarası yapan yankesici ABD ahlaklı da diğerleri ahlaksız mıdır?
ABD desteğiyle on yıllardır Filistin'de insanlık dışı katliamlarına
durmaksızın devam eden İsrail'in kasapları, Saddam'ın arkasından nasıl
da insanlık dersi veriyorlar? Her tepkiyi ABD'den ya da Avrupa'dan
gelecek diye bekleyenler, pis işlerin oralarda tezgâhlandığını
unutturmak istercesine gözünü ve kulağını oraya dikip hesap yaparlarken,
Saddam'dan daha mı adildirler? Kendi Saddam'ını görmeyerek, üstelikte o
gibilere destek de vererek başkalarının Saddam'ına küfredenler ne kadar
da inandırıcıdırlar? ABD ve İsrail ile işbirlikçiliğini sürdürerek
kendini masum, ülkesini müstağni sayanlar ne kadar da insancıllar?..
(Bunlara ses vermeyenler Saddam'a ne diyebilirler ki? )
Yıl 1997, Şubat ayıdır, Türkiye de Erbakan Hükümeti yıkılır ve yerine
Ecevit hükümetleri dönemi başlar. Oyun çok önceleri kurulmuştur. Emekli
büyükelçi İsmail Berduk Olgaçay'ın 'Tasmalı Çekirge' adlı anı kitabında
özet olarak bahsettiği, 10 Ekim 1985 tarihli Cumhuriyet gazetesinde
ayrıntılı anlatıldığını naklettiği özel bir röportajdan bahseder.
İngiliz-Amerikan ortak yapımı 'varsayımsal durumlar' adlı bir TV
programının katılımcıları Ecevit ile ABD eski dış işleri bakanı, bir
eski yardımcı, iki CIA eski başkanı ve İngiliz eski devlet bakanlarından
biridir. Bu önemli adamların ortak yönleri bellidir; dünya siyasetini
yönetmiş ve etkilemiş çapta etkin olmalarıdır. Ecevit o yıllarda
siyasetin küskün ve yalnız adamıdır. CIA eski başkanlarından birisi şunu
söyler Ecevit'e: "bazı ülkelerdeki liderleri istedikleri zaman
düşürebileceklerini ve esasen düşürmüş de olduklarını, kendilerine ters
düşmeyen ama Moskova'ya da bağlanmayacağından emin oldukları bir lideri,
mesela sosyal demokrat bir lideri, o istemese dahi onun haberi olmadan
iktidara getirebileceklerini ve bu yöntemi birçok ülkede başarı ile
uygulamış olduklarını…" vs. anlatır. Arkasından ilave ederek: "herhangi
bir ülkede küskün bir sosyal demokrat liderden bahsederek, onun ülkede
demokrasinin yerleşmesi için siyasete yeniden dönmek ile askeri ihtilal
arasında bir seçenek sunulsa, ne yönde karar vermesi gerektiği…"
sorulur. Ecevit, soruyu ve konuyu anlamış ve kendince tepki verdiğini
söylemiş. Ancak burada çok açık bir nokta var, sizin de haberiniz
olmadan sizi iktidara getirmiştik, (Apo'nun der-dest edilerek ellerine
nasıl verildiğini hala anlamadığını söylediğini de hatırlayarak)
istersek yine getiririz şeklindeki mesaj önemlidir.
Türkiye'de 2001 yılında, anayasa kitapçığının fırlatılması ile
mizansenleşen büyük bir ekonomik kriz patlar. Cumhuriyet tarihi boyunca
arkasında hiç bu kadar kamuoyu desteği olmadığı söylenen meşhur üçlü
koalisyon (millici, liberal ve demokrat birleşimi) hükümeti, engin
devlet tecrübesine sahip başbakanının ifadesi ile hiçbir şey anlamadan
yıkılıp gitmiştir. Akabinde yapılan ilk seçimde, aynı partilerin tuzla
buz olması da cabası olacaktır. Ecevit'in hala başbakanken hastane
günlerini hatırlayanlar, akıl sağlığından dolayı ne kadar da acımasız
eleştirildiğini hatırlayacaklardır. Dünün kahraman devlet adamı bir anda
gözden düşürülmüştür. Kendisini aradığım zaman günlerce ulaşamazdım
dediği o günlerin ithal kurtarıcı ekonomik duayeni ve güya başbakanın
memuru Derviş'i de hatırlarlar. 2002 seçimleri öncesi tam bir
mizansendir bu gelişmeler. Bir süre sonra sisler aydınlanacak, olayların
arkasındaki gerçekler gün yüzüne çıkacaktır. Takip edenlerin hafızasında
kayıtlı önemli günlerdir; ABD Afganistan işgalinden sonra ikinci körfez
savaşına çıkacaktır. Bu kez hedefler büyük, süre uzun ve haritaların
değişeceği bir süreçtir hedeflenen. ABD bölge hükümetleriyle sık
görüşmeler yapar ve değerlendirmelerini sorar. Ecevit, kriz öncesi
görüşmelerde ABD'nin kendisinden beklemedikleri iki noktada sert tepki
verir. Kıbrıs'ın şehit kanları ile alındığını söyleyerek asla bir karış
toprak vermeyeceklerini ilan eder. Asıl önemlisi de; 'Kuzey Irak'ta
kurulacak korsan bir devletin Türkiye için savaş sebebi' olacağını
belirtmesidir. Böylece şu meşhur 'düğmeye' basılır, olaylar birbirini
izler ve sonuç, Türkiye'de yeni bir parti yaratarak güçlü şekilde
iktidar olmasının önü açılır. Tıpkı 1971 muhtırasından sonra ustalarının
önü açılarak birilerini zayıflatma adına parti kurdurulduğu, iktidar
ortaklığı yaptırıldığı, 1980 ihtilalinde kendini savunurken de aslında
verilen görevi ifa ettiğini belirttiği süreç sonrası, kucağında
yetiştirdiği çocuklarının 'milli görüş gömleğini çıkartıp attıkları' ve
yeni duruma adapte oldukları gibi.
Siyaset bir anlamda, günlük işleri çekip çevirme ve toplumu idare etme
sanatıdır. Bunun için, bu işlere dair programınız, tercihleriniz ve
yeterliliğiniz olacaktır. Ülkenizin geleceğine dair projeleriniz,
uluslararası arenada onurlu bir yere sahip olmak gibi düşleriniz ve
çalışmalarınız olacaktır. Türkiye'de idareye talip hiçbir partinin bu
tarz çalışmaları, kadroları ve birikimleri yoktur. Onun için ülke hep o
meşhur 'uzmanlar'la yönetilir. Bunun çok çeşitli ve haklı sebepleri olsa
da, mazeret olarak gösterilemez. Bunun için iktidara gelenler ve
gidenler arasında aslında çok fark yoktur ve onlar siyaset yapmazlar.
Devletle danışıklı dövüş oynayarak oy tabanlarına bir paylaşım dönemi
geçirirler ve giderler. Arada olan ülke insanına, ülkenin geleceğine
oluyor ne yazık ki. İdeolojilerin bittiği yerde bundan başkası da
beklenemez zaten. Bu ülkenin rejimini beğenmeyebilirsiniz ama burada
yaşadığınız için duyarsız da kalamazsınız. Ülkenin geleceğine,
insanlarına, dünyanın gidişatına dair söyleyecek esaslı fikirleriniz
olmalı. Yanlışları ortaya koyabilmeli, doğrularınızı
gündemleştirebilmelisiniz. Ona buna karşı olmak, partili pırtılı işleri
eleştirmekten gayri bir sözünüz yok diyenlere, yukarıdan beri
anlattıklarımızı anlamaya çalışmalarını öneririz. Anlatılanların
zımnında anlatmak istediklerimiz gayet açıktır. Bireyselleşmeyen ve
seküler zihniyete kapılmayan insaf sahipleri de anlayışlı olmalıdır.
Din, dini telakki, peygamber öğretisi ve örnekliği, bu işlere dair de
erkek gibi görüş ve duruşlar ister.
Daha ne istiyorsun diyebileceklere, kendi Saddam'larımıza dikkat çekmek
isterim. Başkalarının Saddam'larına küfretmek ve rahatlamak kolaydır.
Belki bizleri tatmin de edebilir. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyor…
Yıllık gelirin yarısının faiz ödemeleri ile dışarıya aktarıldığı,
dışardan gelen sermayeye güvence için döviz kurunun sabitlenmesi sonucu
hem içerden daha fazla kaynak transferinin sağlanması, hem de ithal
malların yerli sanayii yok etmesi, orta ve küçük işletmelerin
geleceğinin yabancı/yerli birkaç holding'e peşkeş çekilmesi, çiftçinin
ürün ekmekten bizar edilmesi… vs. dışardan dayatılan politikaların
kalkınma adı altında yutturularak devam ettirilmesi sonucu hayatın
çekilmez kılınması. Kırk milyona ulaşan genç nüfus için eğitim, sağlık,
güvenli bir gelecek ortamı hazırlamak bir yana, uygulanan sosyo-kültür
politikaları ile onları amaçsız, hedefsiz yığınlara dönüştürmesi… Sadece
okuma-yazma bilen, hiçbir becerisi olmayan, gelecekte güçlü olanlara
karın tokluğuna hizmet ederek kendini kurtarmayı başarı sanacak bunca
işsizler ordusuna söyleyecek bir çift lafınız var mı? Liseyi dört yıl
yaparak ömürden bir yıl çalmaya, her yere üniversite açıyorum diyerek
gençlerin umutlarını tüketmeye nasıl bakıyorsunuz? Sizden evvelkiler
sizden farklı ne yaptılar ki, farklar üretip abartıyorsunuz? Bu gariban
milletin sırtına gelen biniyor, giden biniyor, sıra size gelince ne
değişti ki? Bu mu siyaset, bu mu yönetim anlayışı? İnsan, sevmese de
muhataplarının kaliteli olmasını tercih eder, ben de bunu özlüyorum.
Doğrusu söyleyecek fazla bir şey bulamıyorum ama bu ülkenin insanına,
kuru hayallerle uyutulan nesillerine, harcanan onca yıllarına
üzülüyorum… Saddam'lara değil, Saddam'ları üretenlere bakmalı. Onlardan
birisi gitmiş, diğeri gelmiş ne yazar ki? Söylenecek söz varsa buyurun
buraya söyleyin. |