|

İçimizdeki Sekiz Milyon Darbeci...
Ferhat Kentel/ 14.12.2006/gazetem.net
Sosyalist
lider Salvador Allende'yi, ABD'nin tezgahıyla 1973'te kanlı bir darbeyle
devirerek, 17 yıl boyunca Şili'yi açık işkencehaneye ve hapishaneye
çeviren diktatör Pinochet, tarihin garip cilvesi olarak, "uluslararası
insan hakları günü"nde, geçtiğimiz 10 Aralık'ta öldü...
Yargı önünde çıkmadan, yaptıklarının hesabını bu dünyada vermeden öbür
tarafa geçti, ellerinden kanlar damlayarak...
26 yıl önce dün -yani 13 Aralık 1980'de- 17 yaşındaki Erdal Eren'i
cuntacılar idam ettiler. Erdal Eren'i yargılayan Ankara 1 No'lu
Sıkıyönetim Mahkemesi'nin idam kararı, Askeri Yargıtay tarafından iki
kere bozulmasına, daha sonra iki defa da başsavcılık tarafından geri
çevrilmesine rağmen ve dava Yargıtay Daireler Kurulu'nda incelenirken, o
sırada toplumun tepesine çöreklenip iş başına konan cuntacılar o
gencecik insanı, yaşını büyütüp, büyük bir iştahla idam ettiler.
O kadar çok insanı idam ettiler ki... Sadece bir kişi bile idam
edilseydi toplumu sarsmak için yeterli olabilecek bu cinayet
politikalarında cuntacılar soğukkanlılıkla onlarca insanı öldürdüler.
Yüzlerce kişi "kaybedildi", binlerce kişi işkenceden geçirildi.
Türkiye devlet pratikleri, Osmanlı'dan devraldığı, İstiklal
mahkemelerinde kurumlaştırdığı siyasi cinayetleri, 27 Mayıs 1960'ta
Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'yu, 12 Mart 1971'de
"üç bizden, üç sizden" diyerek, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin
İnan'ı idam ederek güncelleştirdi... 12 Eylül 1980'le birlikte ise,
soğukkanlılıkla, bilerek, isteyerek, "yuvarlak hesap" 50 insanın canına
kıydı...
12 Eylül'de Erdal Eren dışında (o da 17 yaşında olduğu için) idam
edilenlerin, yargısız infazların, adeta bir futbol maçı ritüelinde
cereyan eden, içine dalınan binalarda, alkışlar eşliğinde "ölü ele
geçirilen anarşist, terörist ve de bilumum bozguncunun" sayısını ve
adlarını bile hatırlamıyoruz bugün...
"Eli kolu bağlı kalmasın" diye, suçluya karşı daha geniş bir "takdir
hakkı" isteyen polis teşkilatı, Güneydoğu meselesini sadece bir "güvenlik"
meselesi olarak görüp, onbinlerce insanın hayatını kaybetmesine rağmen,
hâlâ ve ancak şiddet kullanarak çözüm üreteceğini düşünen silahlı
kuvvetlerin stratejisi bugün topluma "örnek" olmaya devam ediyorlar.
"Falanca meydanda sallandıracaksın 10 kişiyi, bak bakalım nasıl da
çözülecek memleketin sorunları..." özdeyişini memleket kültürüne sokan
bu cinayet kültürünün sonuçları bugün ortada...
Türkiye'de her kuşak aynı "dersi" öğrendi. Bu memlekette suçlu veya
suçsuz "oyun bozanlara" karşı alınacak şiddetli önlemi içselleştirdi.
Artık, çok uzun yıllardan beri içimize sinmiş olan bu strateji yüzünden,
idamlar kalkmış olmasına rağmen, "sembolik idamlar" dilimize,
kodlarımıza, referanslarımıza girdi.
Devlet ve devletin yöntemleri ve de üslubu örnek alınarak taklit edildi;
adeta hayatta kalmak için insanlar kendi başlarına devlet gibi hareket
etmeye başladılar. Siyasi olarak farklı olmanın her zaman tehlikeler
içerdiği bir toplumda "siyasi olamayan" insanların gayet sıradan çıkar
çatışmalarında bile "devlet gibi" hareket etmek meşruiyet kazandı.
"Her Türk asker doğar" sloganıyla sosyalize olan kuşaklar, bugün asker
gibi davranarak, 8 milyon bireysel silahın sahibi oldu. Evde, sokakta,
trafikte, her yerde kendilerini "asker gibi" savunacak, gerekirse suçlu
gördüklerini cezalandıracak ve en az 8 milyon askere sahip bir "sivil"
ordumuz var artık... Ve insanlar devlet gibi hareket ettikçe, devlet
meşruiyetini kaybetti...
"Büyük Türk buluşu devr-i daim makinası"nın teknolojisine benzer bir
şekilde, "şimdiye kadar görülmemiş bir düzeyde tehlike altında olduğumuz
ve her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz birlik beraberlik"
nutukları eşliğinde başvurulan fiziksel ve sembolik şiddet yöntemleri
sayesinde, gerçekten de "her zamankinden daha da çok" birlik
beraberliğimiz darbeler alıyor.
Bu devr-i daim mekanizmasına en kuvvetli ivmelerden birini veren 12
Eylül cuntacıları da Pinochet gibi yargı önüne çıkarılmadılar hâlâ...
Şili halkı Pinochet'yi mahkemeye çıkaramadı ancak vicdanında yargıladı
ve mahkum etti... Şili halkı, diktatörlerine öldürdüğü insanların
hesabını bu dünyada soramadı ama gene de o halk "her zamankinden daha
büyük bir tehlike" içinde değil; çünkü İstiklal mahkemelerini, 27
Mayıs'ları, 12 Mart'ları, 12 Eylül'leri, 28 Şubat'ları yaşamadı ve
Pinochet'yi hiç bir zaman içselleştirmedi...
Ama bizim içimize girdi dizi dizi idam kararı verip, Marmaris'e resim
yapmaya gidenlerin şiddeti...
İçimizdeki şiddetten, darbeciden ve cellattan arınmak için, siyasi veya
kültürel haklar adına ya da en sıradan aile kavgalarında çatır çatır
kadın-erkek, yaşlı-çocuk-bebek demeden insan öldürenlere dur diyebilmek
için, 8 milyon silahtan kurtulmak için, felaketin devr-i daim makinasını
durdurmak için, bir yerden başlamak gerekiyor.
17 yaşındaki bir çocuğun canına nasıl kıyılabildiğinin hesabını sormak
gerekiyor... |