Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 337 | Ocak  2007

                   

 

 


İçimizdeki Sekiz Milyon Darbeci...

Ferhat Kentel/ 14.12.2006/gazetem.net

Sosyalist lider Salvador Allende'yi, ABD'nin tezgahıyla 1973'te kanlı bir darbeyle devirerek, 17 yıl boyunca Şili'yi açık işkencehaneye ve hapishaneye çeviren diktatör Pinochet, tarihin garip cilvesi olarak, "uluslararası insan hakları günü"nde, geçtiğimiz 10 Aralık'ta öldü...
Yargı önünde çıkmadan, yaptıklarının hesabını bu dünyada vermeden öbür tarafa geçti, ellerinden kanlar damlayarak...
26 yıl önce dün -yani 13 Aralık 1980'de- 17 yaşındaki Erdal Eren'i cuntacılar idam ettiler. Erdal Eren'i yargılayan Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nin idam kararı, Askeri Yargıtay tarafından iki kere bozulmasına, daha sonra iki defa da başsavcılık tarafından geri çevrilmesine rağmen ve dava Yargıtay Daireler Kurulu'nda incelenirken, o sırada toplumun tepesine çöreklenip iş başına konan cuntacılar o gencecik insanı, yaşını büyütüp, büyük bir iştahla idam ettiler.
O kadar çok insanı idam ettiler ki... Sadece bir kişi bile idam edilseydi toplumu sarsmak için yeterli olabilecek bu cinayet politikalarında cuntacılar soğukkanlılıkla onlarca insanı öldürdüler. Yüzlerce kişi "kaybedildi", binlerce kişi işkenceden geçirildi.
Türkiye devlet pratikleri, Osmanlı'dan devraldığı, İstiklal mahkemelerinde kurumlaştırdığı siyasi cinayetleri, 27 Mayıs 1960'ta Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'yu, 12 Mart 1971'de "üç bizden, üç sizden" diyerek, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ı idam ederek güncelleştirdi... 12 Eylül 1980'le birlikte ise, soğukkanlılıkla, bilerek, isteyerek, "yuvarlak hesap" 50 insanın canına kıydı...
12 Eylül'de Erdal Eren dışında (o da 17 yaşında olduğu için) idam edilenlerin, yargısız infazların, adeta bir futbol maçı ritüelinde cereyan eden, içine dalınan binalarda, alkışlar eşliğinde "ölü ele geçirilen anarşist, terörist ve de bilumum bozguncunun" sayısını ve adlarını bile hatırlamıyoruz bugün...
"Eli kolu bağlı kalmasın" diye, suçluya karşı daha geniş bir "takdir hakkı" isteyen polis teşkilatı, Güneydoğu meselesini sadece bir "güvenlik" meselesi olarak görüp, onbinlerce insanın hayatını kaybetmesine rağmen, hâlâ ve ancak şiddet kullanarak çözüm üreteceğini düşünen silahlı kuvvetlerin stratejisi bugün topluma "örnek" olmaya devam ediyorlar.
"Falanca meydanda sallandıracaksın 10 kişiyi, bak bakalım nasıl da çözülecek memleketin sorunları..." özdeyişini memleket kültürüne sokan bu cinayet kültürünün sonuçları bugün ortada...
Türkiye'de her kuşak aynı "dersi" öğrendi. Bu memlekette suçlu veya suçsuz "oyun bozanlara" karşı alınacak şiddetli önlemi içselleştirdi. Artık, çok uzun yıllardan beri içimize sinmiş olan bu strateji yüzünden, idamlar kalkmış olmasına rağmen, "sembolik idamlar" dilimize, kodlarımıza, referanslarımıza girdi.
Devlet ve devletin yöntemleri ve de üslubu örnek alınarak taklit edildi; adeta hayatta kalmak için insanlar kendi başlarına devlet gibi hareket etmeye başladılar. Siyasi olarak farklı olmanın her zaman tehlikeler içerdiği bir toplumda "siyasi olamayan" insanların gayet sıradan çıkar çatışmalarında bile "devlet gibi" hareket etmek meşruiyet kazandı.
"Her Türk asker doğar" sloganıyla sosyalize olan kuşaklar, bugün asker gibi davranarak, 8 milyon bireysel silahın sahibi oldu. Evde, sokakta, trafikte, her yerde kendilerini "asker gibi" savunacak, gerekirse suçlu gördüklerini cezalandıracak ve en az 8 milyon askere sahip bir "sivil" ordumuz var artık... Ve insanlar devlet gibi hareket ettikçe, devlet meşruiyetini kaybetti...
"Büyük Türk buluşu devr-i daim makinası"nın teknolojisine benzer bir şekilde, "şimdiye kadar görülmemiş bir düzeyde tehlike altında olduğumuz ve her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz birlik beraberlik" nutukları eşliğinde başvurulan fiziksel ve sembolik şiddet yöntemleri sayesinde, gerçekten de "her zamankinden daha da çok" birlik beraberliğimiz darbeler alıyor.
Bu devr-i daim mekanizmasına en kuvvetli ivmelerden birini veren 12 Eylül cuntacıları da Pinochet gibi yargı önüne çıkarılmadılar hâlâ...
Şili halkı Pinochet'yi mahkemeye çıkaramadı ancak vicdanında yargıladı ve mahkum etti... Şili halkı, diktatörlerine öldürdüğü insanların hesabını bu dünyada soramadı ama gene de o halk "her zamankinden daha büyük bir tehlike" içinde değil; çünkü İstiklal mahkemelerini, 27 Mayıs'ları, 12 Mart'ları, 12 Eylül'leri, 28 Şubat'ları yaşamadı ve Pinochet'yi hiç bir zaman içselleştirmedi...
Ama bizim içimize girdi dizi dizi idam kararı verip, Marmaris'e resim yapmaya gidenlerin şiddeti...
İçimizdeki şiddetten, darbeciden ve cellattan arınmak için, siyasi veya kültürel haklar adına ya da en sıradan aile kavgalarında çatır çatır kadın-erkek, yaşlı-çocuk-bebek demeden insan öldürenlere dur diyebilmek için, 8 milyon silahtan kurtulmak için, felaketin devr-i daim makinasını durdurmak için, bir yerden başlamak gerekiyor.
17 yaşındaki bir çocuğun canına nasıl kıyılabildiğinin hesabını sormak gerekiyor...

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...