Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 337 | Ocak  2007

                   

 

 


Hakk

Ha-ka-ka fiilinden türeyen Hakk kelimesi, çoğunlukla da isimleri 'özel ad'a dönüştüren '-el' takısı ile birlikte kullanılır ve "şüphe içermeyen, gerçek" anlamına gelir. Lügatler, ha-ka-ka fiilinden türeyen kelimelere farklı anlamlar vermiştir ve okuyucu ilk bakışta bu kelimenin birden çok (ve birbiriyle te'lif edilemez) anlamları olduğu düşüncesine kapılabilir. Halbuki, bu, yanlıştır ve nedeni de, lügatlerin etimolojik ve semantik tahlil yapma özelliklerinin olmamasıdır. Doğru anlamlandırma, kelimenin 'kök-anlamı'nın baz alınması ile yapılabilir. Bu yapıldığında, lügatlerdeki 'farklı' anlamların te'lif edilebileceği görülecektir.
Lügatler, ha-ka-ka fiili için (-li, -bi ve -ala ekleriyle birlikte ve kelimenin farklı formlarını dikkate alarak), 'gerçek/doğru/sabit olmak', 'gerekli olmak', 'caiz olmak', 'layık olmak', 'kesin olarak anlamak ve tasdik etmek', 'tartışmadan galip gelmek', 'yolun ortasından yürümek', 'sağlamlaştırmak', 'hak etmek' anlamlarını vermektedirler. Aynı kökten türetilen isimler ise, lügatlerde 'her şeyin iyisi ve ortası', 'bela ve musibet', 'kıyamet', 'şüphesiz ve gerçek olan', 'dört yaşına girmiş deve yavrusu', 'bir şeyin aslı ve özü', 'şahsiyet' ve 'bayrak' manalarını karşılayacak şekilde yer almaktadır. Dikkatli bir gözle bakıldığında, bütün bu fiil ve isim formlarında kök-anlamın korunduğu, fakat lügatlerin 'bağlam'a göre farklı anlamlandırmalar yaptıkları görülebilir. Nitekim 'caiz olmak' veya 'gerekli olmak', ancak, içinde 'gerçek' veya 'doğru' unsurunun bulunduğu durumlar için söz konusu olabilir. Deve yavrusunun dört yaşına girdiğinde 'hikkan' diye isimlendirilmesi, tıpkı insanın akıl-baliğ olduktan sonra, 'insan' ismini 'hakkıyla' almasına benzer ve artık deve yavrusu, bu yaştan sonra, bu isimle anılmaya 'layıktır.' Bir şeyin 'istihkak' anlamında 'hak edilmesi' de, örneğin talep edilen ücretin gerçek bir temele dayalı olarak (yani çalışmanın/emeğin karşılığı olarak) istendiği durumlar için söz konusu olur. 'Her şeyin iyisi ve ortası' ('el-hakkatü' veya 'havak') anlamında da, aşırılıklardan (yani ifrat ve tefritten) uzak olma durumu söz konusudur ki, bu, zaten 'gerçek' veya 'doğru' teriminin bir başka karşılığıdır. 'El-hakka'nın, 'bela' ve 'musibet' anlamına gelmesinin izahı ise şudur: musibete veya belaya uğrayan kişi veya toplumlar, 'kendi elleriyle kazandıkları' yüzünden 'hak ettikleri' bir cezaya çarptırılırlar ki, burada, verilen cezanın, 'boşuna' (bi'l-batıla) değil, gerçek/doğru bir temel dayalı olarak (yani layık-ı vechile) takdir edildiği anlamı vardır. Bir işe 'layık olan' kişi için 'el-hakiku bi'l-emr' denilmesinin nedeni ise, o kişinin işini, gerçeğine uygun olarak (yani işin gereği ne ise o şekilde) yapmasıdır, ki Türkçe'de böyle kişiler için 'hakikatli kişi' denilir. 'El-hakikat' (çoğulu 'hakaik') kelimesi ise 'gerçek olan' (yani 'doğru' olan) anlamındadır ve Türkçe'de de yaygın olarak kullanılır. Bu kelimenin 'bir şeyin aslı, künhü, özü' manasında kullanılması da, terimin kök-anlamıyla uyumludur. Aynı şekilde 'hakikat' teriminin, kişinin 'gerçek kimliğini' yansıtması hasebiyle 'şahsiyet' anlamında kullandığını da görüyoruz ki, sahiden de şahsiyeti olmayan kişilerin gerçek anlamda bir 'varlıklarının' olduğu dahi şüphelidir. 'Hakikat' teriminin 'bayrak' anlamında kullanılmasında da benzeri bir durum söz konusudur. Bayrak, nihayetinde temsil ettiği şeyin, 'gerçeğine uygun' karşılığıdır ve bu yüzden sembollerin, şeylerin 'hakikatine' ilişkin değerleri vardır ve öyle kabul edilirler. Nihayet 'El-Hakk' Allah'ın bir ismidir. 'Şüphesiz ve gerçek olan' anlamına gelir ki, Allah'tan başka bu sıfatı gereğince hak eden başka bir varlık da yoktur. Bu kelimenin çoğulu olan 'hukuk' ve 'hikak' kelimelerinde de, hem 'gerçeklik' anlamı hem de bu anlamın içkin olduğu 'kişilerin yerine getirmekle yükümlü oldukları sorumluluklar' manası vardır ki, bütün bir 'yasa alanı' bu kapsamda değerlendirilebilir.
Kur'an'da 287 ayette, 12 ayrı formda, ha-ka-ka kökünden türemiş kelimeler kullanılmıştır. Mealler, bu kelimeler için, çoğunlukla bağlamlarını dikkate alarak anlamlar vermişlerdir ve lügatler de bunları baz almışlardır. Bu kelimeler, "sözün, azabın, kavlin ve va'din gerçekleşmesi" anlamında 12 ayette 'hakka' formunda; yine "sözün, dalaletin ve azabın gerçekleşmesi" anlamında 5 yerde 'hakkat' ve 1 yerde 'yahikka' formunda; "kendi yaratılış gerçeğine uygun" anlamında 2 yerde 'hukkat' formunda; "hakkın gerçekleşmesi" anlamında 4 yerde 'yuhikka' formunda; "günahın onların üzerine hak olması" anlamında 1 yerde 'estehakku' formundadır. Kur'an'da ha-ka-ka kökünden türetilmiş kelimeler arasında en çok kullanıma sahip olanı, 'El-Hakk'tır. 221 yerde bu formda kullanılan terimin, en yalın anlamı 'gerçek'tir. Terim, Kur'an'da yalın anlamıyla kullanıldığı gibi (Enbiya:57; Yunus:36), Allah'ın (Taha:114; Hacc:6, 62; Lokman:30), İslam dininin (Tevbe:29 ve 33); Saf:9; Fetih:28), Kur'an'ın (Meryem:34) bir sıfatı olarak da kullanılmıştır. Bunun dışında 2 yerde de (Zariyat:19 ve Mearic:24) sail ve mahrumun "mal üzerindeki belirli miktardaki hakkı/alacağı" anlamında kullanılmıştır. Ha-ka-ka kökünden türetilmiş diğer kelimeler ise 'gerçek' anlamında 11 yerde ve "ödenmesi gereken şey/borç" anlamında 6 yerde olmak üzere toplam 17 yerde 'hakken' formunda; yine "ödenmesi gereken şey/borç" anlamında 3 yerde 'hakkahu' formunda, "hak sahibi olmak" anlamında 4 yerde ve "layık olma" anlamında 6 yerde olmak üzere toplam 10 yerde 'ehakku' formunda, "kişi üzerindeki yükümlülük" anlamında 1 yerde 'hakikun' formunda ve "gerçekleşecek olan şey" anlamında 3 yerde de 'el-hakkatü' formunda kullanılmıştır.
Ha-ka-ka fiilinden 12 formda türetilen kelimeleri, belli başlı iki 'anlam alanı' içinde değerlendirmek mümkündür. Bunlar, 'gerçeklik' ve hukukun temeli olan 'hak' alanlarıdırlar. Her iki alanın da temelinde "zann ve şüpheden uzak, bütün zamanlar boyunca doğruluk ve geçerliliği değişmeyen, inkar edilmekle hakikat oluşundan bir şey eksilmeyen şey" anlamı yatar. Bu manada, Alemlerin Rabbi olan Allah, kelimenin tam anlamıyla El-Hakk'tır (Hacc:6; Taha:114). Varlığının inkarı, O'nun gerçek/hakikat olduğunu değiştirmez. O, Hayy ve Kayyum'dur. Her an bir iştedir. Yaratır ve öldürür. Son nefeslerinde ölümü geri çevirmeye güç yetiremeyen ölümlüler, O'nun gücünün gerçek olduğunu, bizzat yaşayarak öğrenirler. O'nun zatı, Hakk/Gerçek olduğu gibi, Kelamı da Hakk'tır (Meryem:34). Vahyolunan Kur'an, Allah'tan gelen 'doğru bilgi'dir ve 'El-ilm' olarak tanımlanmıştır (Bakara:120 ve 145). Vahy, ilim ve hakikat arasındaki ilişkiyi çok net bir şekilde göstermesi bakımından Bakara suresi 145-147. ayetleri dikkatle okuyalım: "Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti getirsen, yine de onlar senin kıblene uymaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. (Hatta) onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine de uymaz. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra, onların hevalarına uyacak olursan, kuşkusuz o zaman zalimlerden olursun. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen, içlerinden bir bölümü, bildikleri halde mutlaka gerçeği gizlerler. Gerçek Rabbindendir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma." Bu ayetler, çok açık bir dille, Hz. Peygamber'e vahyolunanları hem 'ilm' olarak hem de 'hakikat/gerçek' olarak tanımlamaktadır. Burası çok önemlidir; çünkü özellikle modern zamanlarda pek çokları, büyük bir yanılgı içine düşerek, vahye imanı bir 'ön kabul' olarak görmüşler ve farklı inançlar arasında özellikle de 'gerçeklik' anlamında bir ayrım yapılamayacağını öne sürmüşlerdir. Bilhassa 'nesnel gerçeklik' kavramını önceleyen bilim çevreleri, modern dönemde bu iddiayı sıkça dillendirmişlerdir. Ancak Kur'an, kesin bir dille, vahyin 'ilm' olduğunu, ona tabi olmayanların da 'hevalarına' uyduklarını beyan etmektedir. İşte bu anlamda, Kur'an (ve diğer vahiyler) El-Hakk'tır/Gerçektir (Bakara:147, 212; Nisa:81, 170; Ali İmran:60; Tevbe:48; Yunus:84; Ra'd:19; Zuhruf:29, Asr:3; v.d.). Ve yine aynı nedenle, iman, hakka/gerçeğe dayalı bir itminan halidir. Mü'minlerin imanı, hakka dayalıdır ve bu yüzden asla bir Teslis inancı gibi veya puta tapıcılık yahut ineğe tapıcılık gibi değildir. Bu nedenledir ki, mü'minlerin imanı, aklettikçe güçlenir; fakat akletmek, öteki(batıl) inanç sahiplerinin imanını, kökünden baltalayacak bir şeydir. Çünkü Allah'ın gönderdiklerinden başkasına uyanlar, sadece hevalarına tabi olmakla kalmazlar; ayrıca zann'larına da tabi olmuş olurlar ki, zann, esas itibarıyla 'gerçekliğe' ilişkin bir değer taşımaz. Bu yüzdendir ki, mü'minler "zannın çoğundan sakınmak"la (Hucurat:12) ve "hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeyin ardına düşmemek"le (İsra:36) emrolunmuşlardır. Bir kısmı büyük günah (ism) olan (Hucurat:12) zann, esas itibarıyla, hevanın veya vehmin/tahayyulatın ürünüdür. Gerçeklik (Hakk) ve zann arasındaki ilişkiyi Necm:27-28 ve Yunus:35-37. ayetler net bir şekilde ortaya koymaktadır: "Gerçek şu ki, ahirete iman etmeyenler, melekleri dişi isimlerle isimlendiriyorlar. Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zann, haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz (Necm:27-28). "De ki: sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mıdır? De ki: Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Onların çoğu zann'dan başkasına uymaz. Gerçekten zann ise, haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını bilendir. Bu Kur'an, Allah'tandır, başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak o, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Onda hiçbir şüphe yoktur; Alemlerin Rabbindendir" (Yunus:35-37). Bu ayetler, hevalarına uyarak melekleri dişi diye isimlendirenlerin, Allah'ın oğlu olduğunu söyleyenlerin, putların şefaatçi olduklarına inananların, gerçekliğin sadece akıl yoluyla bilinebileceğini öne sürenlerin, bilim dışında mürşit olmadığını iddia edenlerin, hep zann'larına tabi olduklarını ve vardıkları yargıların da 'gerçekliğe' ilişkin hiçbir değer taşımadığını açıkça beyan etmektedir. Bu yüzden, tarihin farklı dönemlerinde, insanları peşinden sürükleyen felsefi akımlar, ideolojiler, batıl inanç sistemleri ve dinler, genel zann kategorisi içinde değerlendirilebilir. Gerçek ise Rabb'dendir (Hud:71; Yunus:94; Ali İmran:60), O'nun vahy etmesiyle bilinebilir ve insanlar ancak bu şekilde 'doğru yol'u bulabilirler.
Evet, 'doğru yol'a ('hidayet'e) ancak 'hakk' üzerinde olmakla ulaşılabilir. Bu ise ancak 'kavl'ul-hakk' (Meryem:34), yani sözün hak/gerçek olanı ile mümkündür ki, bu söz de vahy olunan Kur'an'dır. Bu sözü El-hakk olan Allah (Taha:114; Hacc:6), batılı zail etmek için (Nisa:81), hak olarak indirmiştir (Bakara:176; Maide:48) ve böylece hidayete götüren 'ed-din'ül-hakk', yani "hak din" (Tevbe:29,33; Fetih:28; Saf:9) belli olmuştur. Bu dinin adı, Allah'ı en üst otorite olarak kabul edip, O'na teslim olmayı simgeleyen İslam'dır. İslam, Allah'ı razı etmek isteyenlerin bağlanıp, itaat edecekleri gerçek/asıl dindir (Ali İmran:19; Maide:31). O'ndan başkasına tabi olanlar, hakk'tan/gerçekten saptıkları için Allah'ı razı edemezler (Ali İmran:85).
Bilinmelidir ki, Kur'ani kavramların diline vakıf olunduğunda, insanların çoğunun 'inanç mevzuu' olarak gördükleri şeyler, aslında birer 'hakikat' (ve 'ilm') konusudur. Kur'an'da "keşke bilselerdi!" şeklinde ifadesini bulan konuların bu cümleden olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, Ankebut:64. ayette: "bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve oyalanmadır. Ahiret hayatı ise, gerçekten asıl hayat odur. Keşke bilselerdi" buyurulmaktadır. Burada, 'ahiret hayatı'nın bir 'inanç konusu' olduğu düşünülebilir; ancak ayetin sonundaki ifadeden yola çıkarak, 'hayat' adını hak edecek bir şey varsa, bunun ancak ahiret hayatı olduğu (bir 'bilgi/hakikat konusu' olarak) söylenebilir. Yine Yusuf:21. ayette, Hz. Yusuf'un, Mısır'lı bir aziz tarafından satın alınıp, Mısır'a yerleştirildiği ve bu işin "emrinde galip olan" Allah'ın bir planı doğrultusunda gerçekleştiği beyan buyurulmakta ve fakat insanların çoğunun, Allah'ın bir işi gerçekleştirmek istemesi durumunda, O'nun iradesine kimsenin karşı gelemeyeceğini 'bilmedikleri' ifade edilmektedir. Burada da, Allah'ın "emrinde galip olması" hususunun Allah'a inananlar için söz konusu olabileceği düşünülebilir; ancak Hz. Yusuf'un daha sonra Mısır'da sahip olduğu konum ve nimetleri, herkes bizzat yaşayarak görmüş, yani Allah'ın emrinde galip olduğuna yakinen şahitlik etmiştir. İşte, insanların çoğu, İslam'ın din'ul-kayyim olduğunu da (Yusuf:40), bütün övgülerin Allah'a ait olduğunu da (Nahl:75), insanların rızkını genişletip daraltanın Allah olduğunu da (Sebe:36), kıyamet günü, bütün insanların toplanacağını da (Casiye:36) vs. aynı şekilde 'inanç konusu' olarak görebilirler; ancak bunların hepsi, gerçekte, 'bilgi/hakikat'tir. Gaybi konular olarak bilinen hususları, Kur'an'ın 'gerçeklik' alanı içinde tanımlaması, gerçekten de altı çizilmesi gereken bir husustur. Bu konuda, Allah'ın vaadinin hakk/gerçek olduğunu beyan eden ayetler (Yunus:55; Kaf:14; Hud:45; İbrahim:22; Kehf:21; Enbiya:97; Rum:60; Lokman:33; Fatır:5; Mü'min:55, 57; Casiye:32; Ahkaf:17; Nisa:122; A'raf:44; Tevbe:111; Yunus:4; Kehf:98; Nahl:38, Lokman:9) dikkat çekicidir. Örneğin Nisa:121-124. ayetler, müşahede alemine ait olmayan cennet ve cehennemdeki azab ve mükafatın, açıkça Allah'ın 'hak olan va'di' olduğunu beyan etmekte ve 122. ayetin sonu şöyle bitmektedir: "Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?" Evet, Allah'ın sözü doğrudur ve va'di de gerçekleşecektir. Ve bu, bir 'inanç konusu' (yani kişilere göre gerçek olup-olmadığı değişebilen bir husus) değil, bizatihi hakikattir. Çünkü El-Hakk olanın va'dinin gereği olarak, gerçeğin ta kendisidir. Hatta öylesine gerçektir ki, kendisi bizatihi 'hakk'ul yakin' olan Kur'an (Hakka:51), cehennemin 'hak olduğu' ifadesini 'yakin' kelimesiyle de te'yid ederek kullanmıştır (Vakıa:95).
Kur'an 'hakk' kavramını, 'zulm'ün karşıtı bir kavram (yani bir anlamda 'adalet') olarak da kullanmıştır. Kur'an: "haksız yere öldürülme"den (Bakara:112, 181; Nisa:155; İsra:33; Furkan:68); "haksız yere aşırı gitmek"ten (Maide:77); "haksız yere kibirlenme"den (A'raf:146) "haksız yere taşkınlık yapanlar"dan (Yunus:23; Şura:17), "haksız yere aşırılığa gitmek"ten (Maide:77), "haksız yere büyüklenenler"den (Fussilet:15; Kasas:39; Ahkaf:20), "haksız yere cahiliye zannı gibi zanda bulunmak"ten (Ali İmran:154) bahsetmektedir ki, söz konusu fiillerin tamamını genel 'zulüm' kategorisi içinde değerlendirmek mümkündür. Ayrıca 'hakk' kavramının "ödenmesi gereken şeyin/borcun" karşılığı olarak kullanıldığı ayetlerde de, hakk-adalet ilişkisi gayet açık bir şekilde görülmektedir. İlgili ayetlerin bir bölümünde, şahıslar arasındaki ilişkilerde yerine getirilmesi gereken sorumluluklar/borçlar, hakk olarak isimlendirilmekte ve anılan borcun ödenmemesi durumunda, 'zulm' ortaya çıkmaktadır. İkinci kısım ise, Allah'ın yerine getireceğine dair verdiği sözün gereği olarak ortaya çıkan 'hakk'la ilgilidir. Allah, mutlak adalet sahibi olduğu için, O'nun "borcunu gereğince ödeyeceği"ne (yani bizatihi üstlendiği sorumluluğun gereğini tastamam yerine getireceğine) kuşku yoktur. Bu nedenle, kullarına zulmetmeyen Allah'ın sözü de, va'di gibi haktır ve O'nun 'alacaklısı' olan kulları, bu 'borçlu-alacaklı' ilişkisinden hiçbir zaman zararlı çıkmamışlardır.
Kulların birbirleriyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan 'hak'lar konusunda Bakara:282, En'am:14, İsra:26 ve Rum:38. ayetler üzerinde durulmalıdır. Bakara:282. ayette, alacaklı-borçlu ilişkisinde tarafların yükümlülükleri anlatılmakta ve borçlu, 'üzerinde hak olan' kişi olarak tanımlanmaktadır. Burada borcun, Allah'ın emrettiği şekilde kayıt altına alınmasının, "Allah katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemek için en iyi yol" olduğu beyan edilmektedir. Borcu yazana ve şahide zarar verilmesi halinde de, bunun 'füsuk' (fısk, taşkınlıkla haddi aşma) olduğu bildirilmektedir. En'am:141'de, ürünün hasadından sonra, ürün üzerindeki 'hakk'ın, hak sahiplerine verilmesi emredilmektedir. İsra: 26 ve Rum:38'de ise, emir aynı kalıpla gelmekte ve: "akrabaya hakkını ver; yoksula ve yolda kalmışa da…" denilmektedir. Bu iki ayette de, 'infak'ın, bir 'hak' olarak tanımlanması söz konusudur ki, gerçekten önemlidir. Ayrıca Zariyat:19 ve Mearic:24'te, sail (dilenen) ve mahrum (yoksul) için de bir 'hak' olduğu belirtilmektedir ki, bu da, yine 'infak' (veya 'zekat') kurumuyla ilgilidir.
Ancak bu ayetlerde tanımlanan 'hak'kın, 'insan hakları' bağlamında tanımlanmış 'right'tan farklı olduğuna dikkat edilmelidir. Zira 'insan hakları' kuramında, haklar, 'özgürlük' kavramından doğar ve temelinde, bireylerin, onur, saygı ve özerkliğe doğuştan sahip oldukları düşüncesi yatar. Bu ise, hakkın kaynağına, hümanizmanın öznesi olan 'birey'i yerleştirmek demektir. Kur'an'ın tanımladığı 'hak' ise, Allah'ın belirlediği ve kulu üzerine yüklediği bir 'ödev'dir. Temelinde 'ibadet/kulluk' kavramı vardır ve yerine getirilmesi, 'takva'nın bir işareti olarak görülür. Bu nedenle, 'insan hakları' nosyonundaki 'right' kavramı ile Kur'an'ın tanımladığı 'hakk' kavramı, birbirleriyle taban tabana zıt anlamları haiz iki terim olarak görülmelidir. Zaten böyle olduğu içindir ki, İslam hukukunda 'hukuk'ul-ibad' kavramsallaştırması yapılmıştır ve bu 'hukuk'ta, Hududullah belirleyicidir. Kulların Allah'a karşı yükümlülüklerini düzenleyen Hukukullah kavramsallaştırmasında da, belirleyici olan, yine, Şeriat'ın kurallardır. İşte bu bağlamda Kur'an, 'muttakiler üzerine' (Bakara:180, 241) ve 'muhsinler üzerine' (Bakara:236) yüklenmiş bir 'hak'tan bahseder ki, bunlar, vasiyet etme ve boşanmış kadınlara mehirlerinin verilmesidir. Her iki 'hak'kın da sınırlarını İslam hukukunun belirlediğine kuşku yoktur.
Kur'an, muhsin ve muttaki kullarının üzerine düşen haktan başka, "Allah'ın üzerine düşen bir hak"tan da bahsetmektedir ki, bu husus da önemlidir. Yunus:103. ayette şöyle buyurulmaktadır: "sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; müminleri kurtarmamız da bizim üzerimize bir haktır." Ve Rum:47'de de: "Andolsun, biz senden önce kendi kavimlerine peygamberler gönderdik de onlara apaçık belgeler getirdiler; böylece biz de suçlu günahkarlardan intikam aldık. İman etmekte olanlara yardım etmek ise, bizim üzerimizde bir haktır" buyurulmaktadır. Buna göre, Allahu teala, müminlere yardım etmeyi (nasr) ve onları küfredenlerin elinden kurtarmayı (necat) üzerine bir hak (yükümlülük/borç) olarak almaktadır ki, bu ifadeler, mümin olup da, O'nun yolunda cehd gösterenler için, birer 'açık çek' olarak görülmelidir. Zira, gerçekten verdiği sözü Allah'tan daha çok kim tutabilir ve Allah'tan daha çok kim borcunu gereğince/layıkıyla ödeyebilir?!
'Hakk' kavramıyla ilgili olarak, Kur'an'da yer alan 'hak din' ve 'hak söz' kavramlarından başka, bir diğer önemli kullanım şekli ise, "gerçek/hak müminler" tanımlamasıdır. Enfal:4 ve 74. ayetlerde: "işte onlar gerçek müminlerdir" (mü'minine hakkan) buyurulmaktadır. Enfal:2-3. ayetlerde, bu müminlerin "Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen, O'nun ayetleri okunduğunda imanları artan ve yalnızca Rablerine tevekkül eden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verilenlerden infak eden" kişiler oldukları, Enfal:74'te de, bu kişilerin " iman edip, hicret eden, Allah yolunda cihad edip (hicret edenleri) barındıran ve onlara yardım eden" müminler oldukları beyan edilmektedir. Her ne kadar bu ayetlerde 'gerçek' mümin olmanın şartları mufassalan belirtilmemişse de, genel ifadelerde 'iman' ve onun doğal sonucu olan 'amel'in en net örnekleri ('kalbin ürpermesi' ve 'cihad') zikredilmiştir, ki bunlar, gerçekten mümin olanlara ilişkin 'tanıklık' edecek hususiyetlerdir. Burada altı çizilmesi gereken husus, Kur'an'ın 'gerçek müminler' gibi bir ifadeyi kullanmış olmasıdır. İman iddiasında bulunan, fakat imanın gereğini yerine getirme noktasında kusurları olanların, bu dolaylı 'uyarı'ya dikkat etmeleri gerekmektedir. Nitekim aynı uyarıyı Asr Suresi'nde daha açık bir biçimde (ve bir başka bağlamda) görüyoruz. Kur'an, açıkça, "iman edip, salih amel işleyen ve hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında", insanın hüsran içinde olduğunu beyan buyuruyor ki, burada 'El-Hakk'ın tavsiye edilmesi, El-Hakk olan Allah'ın dini yolunda gayret/cehd gösterme kast edilmiştir. Bu ise, hayatın müminler için anlamının, "iman ve cihad"tan ibaret olduğunu söylememize imkan verir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...