|

Hakk
Ha-ka-ka
fiilinden türeyen Hakk kelimesi, çoğunlukla da isimleri 'özel ad'a
dönüştüren '-el' takısı ile birlikte kullanılır ve "şüphe içermeyen,
gerçek" anlamına gelir. Lügatler, ha-ka-ka fiilinden türeyen kelimelere
farklı anlamlar vermiştir ve okuyucu ilk bakışta bu kelimenin birden çok
(ve birbiriyle te'lif edilemez) anlamları olduğu düşüncesine
kapılabilir. Halbuki, bu, yanlıştır ve nedeni de, lügatlerin etimolojik
ve semantik tahlil yapma özelliklerinin olmamasıdır. Doğru
anlamlandırma, kelimenin 'kök-anlamı'nın baz alınması ile yapılabilir.
Bu yapıldığında, lügatlerdeki 'farklı' anlamların te'lif edilebileceği
görülecektir.
Lügatler, ha-ka-ka fiili için (-li, -bi ve -ala ekleriyle birlikte ve
kelimenin farklı formlarını dikkate alarak), 'gerçek/doğru/sabit olmak',
'gerekli olmak', 'caiz olmak', 'layık olmak', 'kesin olarak anlamak ve
tasdik etmek', 'tartışmadan galip gelmek', 'yolun ortasından yürümek',
'sağlamlaştırmak', 'hak etmek' anlamlarını vermektedirler. Aynı kökten
türetilen isimler ise, lügatlerde 'her şeyin iyisi ve ortası', 'bela ve
musibet', 'kıyamet', 'şüphesiz ve gerçek olan', 'dört yaşına girmiş deve
yavrusu', 'bir şeyin aslı ve özü', 'şahsiyet' ve 'bayrak' manalarını
karşılayacak şekilde yer almaktadır. Dikkatli bir gözle bakıldığında,
bütün bu fiil ve isim formlarında kök-anlamın korunduğu, fakat
lügatlerin 'bağlam'a göre farklı anlamlandırmalar yaptıkları
görülebilir. Nitekim 'caiz olmak' veya 'gerekli olmak', ancak, içinde
'gerçek' veya 'doğru' unsurunun bulunduğu durumlar için söz konusu
olabilir. Deve yavrusunun dört yaşına girdiğinde 'hikkan' diye
isimlendirilmesi, tıpkı insanın akıl-baliğ olduktan sonra, 'insan'
ismini 'hakkıyla' almasına benzer ve artık deve yavrusu, bu yaştan
sonra, bu isimle anılmaya 'layıktır.' Bir şeyin 'istihkak' anlamında
'hak edilmesi' de, örneğin talep edilen ücretin gerçek bir temele dayalı
olarak (yani çalışmanın/emeğin karşılığı olarak) istendiği durumlar için
söz konusu olur. 'Her şeyin iyisi ve ortası' ('el-hakkatü' veya 'havak')
anlamında da, aşırılıklardan (yani ifrat ve tefritten) uzak olma durumu
söz konusudur ki, bu, zaten 'gerçek' veya 'doğru' teriminin bir başka
karşılığıdır. 'El-hakka'nın, 'bela' ve 'musibet' anlamına gelmesinin
izahı ise şudur: musibete veya belaya uğrayan kişi veya toplumlar,
'kendi elleriyle kazandıkları' yüzünden 'hak ettikleri' bir cezaya
çarptırılırlar ki, burada, verilen cezanın, 'boşuna' (bi'l-batıla)
değil, gerçek/doğru bir temel dayalı olarak (yani layık-ı vechile)
takdir edildiği anlamı vardır. Bir işe 'layık olan' kişi için 'el-hakiku
bi'l-emr' denilmesinin nedeni ise, o kişinin işini, gerçeğine uygun
olarak (yani işin gereği ne ise o şekilde) yapmasıdır, ki Türkçe'de
böyle kişiler için 'hakikatli kişi' denilir. 'El-hakikat' (çoğulu
'hakaik') kelimesi ise 'gerçek olan' (yani 'doğru' olan) anlamındadır ve
Türkçe'de de yaygın olarak kullanılır. Bu kelimenin 'bir şeyin aslı,
künhü, özü' manasında kullanılması da, terimin kök-anlamıyla uyumludur.
Aynı şekilde 'hakikat' teriminin, kişinin 'gerçek kimliğini' yansıtması
hasebiyle 'şahsiyet' anlamında kullandığını da görüyoruz ki, sahiden de
şahsiyeti olmayan kişilerin gerçek anlamda bir 'varlıklarının' olduğu
dahi şüphelidir. 'Hakikat' teriminin 'bayrak' anlamında kullanılmasında
da benzeri bir durum söz konusudur. Bayrak, nihayetinde temsil ettiği
şeyin, 'gerçeğine uygun' karşılığıdır ve bu yüzden sembollerin, şeylerin
'hakikatine' ilişkin değerleri vardır ve öyle kabul edilirler. Nihayet
'El-Hakk' Allah'ın bir ismidir. 'Şüphesiz ve gerçek olan' anlamına gelir
ki, Allah'tan başka bu sıfatı gereğince hak eden başka bir varlık da
yoktur. Bu kelimenin çoğulu olan 'hukuk' ve 'hikak' kelimelerinde de,
hem 'gerçeklik' anlamı hem de bu anlamın içkin olduğu 'kişilerin yerine
getirmekle yükümlü oldukları sorumluluklar' manası vardır ki, bütün bir
'yasa alanı' bu kapsamda değerlendirilebilir.
Kur'an'da 287 ayette, 12 ayrı formda, ha-ka-ka kökünden türemiş
kelimeler kullanılmıştır. Mealler, bu kelimeler için, çoğunlukla
bağlamlarını dikkate alarak anlamlar vermişlerdir ve lügatler de bunları
baz almışlardır. Bu kelimeler, "sözün, azabın, kavlin ve va'din
gerçekleşmesi" anlamında 12 ayette 'hakka' formunda; yine "sözün,
dalaletin ve azabın gerçekleşmesi" anlamında 5 yerde 'hakkat' ve 1 yerde
'yahikka' formunda; "kendi yaratılış gerçeğine uygun" anlamında 2 yerde
'hukkat' formunda; "hakkın gerçekleşmesi" anlamında 4 yerde 'yuhikka'
formunda; "günahın onların üzerine hak olması" anlamında 1 yerde
'estehakku' formundadır. Kur'an'da ha-ka-ka kökünden türetilmiş
kelimeler arasında en çok kullanıma sahip olanı, 'El-Hakk'tır. 221 yerde
bu formda kullanılan terimin, en yalın anlamı 'gerçek'tir. Terim,
Kur'an'da yalın anlamıyla kullanıldığı gibi (Enbiya:57; Yunus:36),
Allah'ın (Taha:114; Hacc:6, 62; Lokman:30), İslam dininin (Tevbe:29 ve
33); Saf:9; Fetih:28), Kur'an'ın (Meryem:34) bir sıfatı olarak da
kullanılmıştır. Bunun dışında 2 yerde de (Zariyat:19 ve Mearic:24) sail
ve mahrumun "mal üzerindeki belirli miktardaki hakkı/alacağı" anlamında
kullanılmıştır. Ha-ka-ka kökünden türetilmiş diğer kelimeler ise
'gerçek' anlamında 11 yerde ve "ödenmesi gereken şey/borç" anlamında 6
yerde olmak üzere toplam 17 yerde 'hakken' formunda; yine "ödenmesi
gereken şey/borç" anlamında 3 yerde 'hakkahu' formunda, "hak sahibi
olmak" anlamında 4 yerde ve "layık olma" anlamında 6 yerde olmak üzere
toplam 10 yerde 'ehakku' formunda, "kişi üzerindeki yükümlülük"
anlamında 1 yerde 'hakikun' formunda ve "gerçekleşecek olan şey"
anlamında 3 yerde de 'el-hakkatü' formunda kullanılmıştır.
Ha-ka-ka fiilinden 12 formda türetilen kelimeleri, belli başlı iki
'anlam alanı' içinde değerlendirmek mümkündür. Bunlar, 'gerçeklik' ve
hukukun temeli olan 'hak' alanlarıdırlar. Her iki alanın da temelinde
"zann ve şüpheden uzak, bütün zamanlar boyunca doğruluk ve geçerliliği
değişmeyen, inkar edilmekle hakikat oluşundan bir şey eksilmeyen şey"
anlamı yatar. Bu manada, Alemlerin Rabbi olan Allah, kelimenin tam
anlamıyla El-Hakk'tır (Hacc:6; Taha:114). Varlığının inkarı, O'nun
gerçek/hakikat olduğunu değiştirmez. O, Hayy ve Kayyum'dur. Her an bir
iştedir. Yaratır ve öldürür. Son nefeslerinde ölümü geri çevirmeye güç
yetiremeyen ölümlüler, O'nun gücünün gerçek olduğunu, bizzat yaşayarak
öğrenirler. O'nun zatı, Hakk/Gerçek olduğu gibi, Kelamı da Hakk'tır
(Meryem:34). Vahyolunan Kur'an, Allah'tan gelen 'doğru bilgi'dir ve
'El-ilm' olarak tanımlanmıştır (Bakara:120 ve 145). Vahy, ilim ve
hakikat arasındaki ilişkiyi çok net bir şekilde göstermesi bakımından
Bakara suresi 145-147. ayetleri dikkatle okuyalım: "Andolsun,
kendilerine kitap verilenlere her ayeti getirsen, yine de onlar senin
kıblene uymaz; sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. (Hatta)
onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine de uymaz. Andolsun, eğer sana
gelen bunca ilimden sonra, onların hevalarına uyacak olursan, kuşkusuz o
zaman zalimlerden olursun. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu,
çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen, içlerinden bir bölümü,
bildikleri halde mutlaka gerçeği gizlerler. Gerçek Rabbindendir. Şu
halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma." Bu ayetler, çok açık bir dille,
Hz. Peygamber'e vahyolunanları hem 'ilm' olarak hem de 'hakikat/gerçek'
olarak tanımlamaktadır. Burası çok önemlidir; çünkü özellikle modern
zamanlarda pek çokları, büyük bir yanılgı içine düşerek, vahye imanı bir
'ön kabul' olarak görmüşler ve farklı inançlar arasında özellikle de
'gerçeklik' anlamında bir ayrım yapılamayacağını öne sürmüşlerdir.
Bilhassa 'nesnel gerçeklik' kavramını önceleyen bilim çevreleri, modern
dönemde bu iddiayı sıkça dillendirmişlerdir. Ancak Kur'an, kesin bir
dille, vahyin 'ilm' olduğunu, ona tabi olmayanların da 'hevalarına'
uyduklarını beyan etmektedir. İşte bu anlamda, Kur'an (ve diğer
vahiyler) El-Hakk'tır/Gerçektir (Bakara:147, 212; Nisa:81, 170; Ali
İmran:60; Tevbe:48; Yunus:84; Ra'd:19; Zuhruf:29, Asr:3; v.d.). Ve yine
aynı nedenle, iman, hakka/gerçeğe dayalı bir itminan halidir.
Mü'minlerin imanı, hakka dayalıdır ve bu yüzden asla bir Teslis inancı
gibi veya puta tapıcılık yahut ineğe tapıcılık gibi değildir. Bu
nedenledir ki, mü'minlerin imanı, aklettikçe güçlenir; fakat akletmek,
öteki(batıl) inanç sahiplerinin imanını, kökünden baltalayacak bir
şeydir. Çünkü Allah'ın gönderdiklerinden başkasına uyanlar, sadece
hevalarına tabi olmakla kalmazlar; ayrıca zann'larına da tabi olmuş
olurlar ki, zann, esas itibarıyla 'gerçekliğe' ilişkin bir değer
taşımaz. Bu yüzdendir ki, mü'minler "zannın çoğundan sakınmak"la
(Hucurat:12) ve "hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeyin ardına
düşmemek"le (İsra:36) emrolunmuşlardır. Bir kısmı büyük günah (ism) olan
(Hucurat:12) zann, esas itibarıyla, hevanın veya vehmin/tahayyulatın
ürünüdür. Gerçeklik (Hakk) ve zann arasındaki ilişkiyi Necm:27-28 ve
Yunus:35-37. ayetler net bir şekilde ortaya koymaktadır: "Gerçek şu ki,
ahirete iman etmeyenler, melekleri dişi isimlerle isimlendiriyorlar.
Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, yalnızca
zanna uymaktadırlar. Oysa gerçekte zann, haktan hiçbir şeyin yerini
tutmaz (Necm:27-28). "De ki: sizin şirk koştuklarınızdan hakka
ulaştırabilecek var mıdır? De ki: Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse
hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola
ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl
hükmediyorsunuz? Onların çoğu zann'dan başkasına uymaz. Gerçekten zann
ise, haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta
olduklarını bilendir. Bu Kur'an, Allah'tandır, başkası tarafından yalan
olarak uydurulmuş değildir. Ancak o, önündekileri doğrulayan ve kitabı
ayrıntılı olarak açıklayandır. Onda hiçbir şüphe yoktur; Alemlerin
Rabbindendir" (Yunus:35-37). Bu ayetler, hevalarına uyarak melekleri
dişi diye isimlendirenlerin, Allah'ın oğlu olduğunu söyleyenlerin,
putların şefaatçi olduklarına inananların, gerçekliğin sadece akıl
yoluyla bilinebileceğini öne sürenlerin, bilim dışında mürşit olmadığını
iddia edenlerin, hep zann'larına tabi olduklarını ve vardıkları
yargıların da 'gerçekliğe' ilişkin hiçbir değer taşımadığını açıkça
beyan etmektedir. Bu yüzden, tarihin farklı dönemlerinde, insanları
peşinden sürükleyen felsefi akımlar, ideolojiler, batıl inanç sistemleri
ve dinler, genel zann kategorisi içinde değerlendirilebilir. Gerçek ise
Rabb'dendir (Hud:71; Yunus:94; Ali İmran:60), O'nun vahy etmesiyle
bilinebilir ve insanlar ancak bu şekilde 'doğru yol'u bulabilirler.
Evet, 'doğru yol'a ('hidayet'e) ancak 'hakk' üzerinde olmakla
ulaşılabilir. Bu ise ancak 'kavl'ul-hakk' (Meryem:34), yani sözün
hak/gerçek olanı ile mümkündür ki, bu söz de vahy olunan Kur'an'dır. Bu
sözü El-hakk olan Allah (Taha:114; Hacc:6), batılı zail etmek için
(Nisa:81), hak olarak indirmiştir (Bakara:176; Maide:48) ve böylece
hidayete götüren 'ed-din'ül-hakk', yani "hak din" (Tevbe:29,33;
Fetih:28; Saf:9) belli olmuştur. Bu dinin adı, Allah'ı en üst otorite
olarak kabul edip, O'na teslim olmayı simgeleyen İslam'dır. İslam,
Allah'ı razı etmek isteyenlerin bağlanıp, itaat edecekleri gerçek/asıl
dindir (Ali İmran:19; Maide:31). O'ndan başkasına tabi olanlar,
hakk'tan/gerçekten saptıkları için Allah'ı razı edemezler (Ali
İmran:85).
Bilinmelidir ki, Kur'ani kavramların diline vakıf olunduğunda,
insanların çoğunun 'inanç mevzuu' olarak gördükleri şeyler, aslında
birer 'hakikat' (ve 'ilm') konusudur. Kur'an'da "keşke bilselerdi!"
şeklinde ifadesini bulan konuların bu cümleden olduğunu söyleyebiliriz.
Örneğin, Ankebut:64. ayette: "bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve
oyalanmadır. Ahiret hayatı ise, gerçekten asıl hayat odur. Keşke
bilselerdi" buyurulmaktadır. Burada, 'ahiret hayatı'nın bir 'inanç
konusu' olduğu düşünülebilir; ancak ayetin sonundaki ifadeden yola
çıkarak, 'hayat' adını hak edecek bir şey varsa, bunun ancak ahiret
hayatı olduğu (bir 'bilgi/hakikat konusu' olarak) söylenebilir. Yine
Yusuf:21. ayette, Hz. Yusuf'un, Mısır'lı bir aziz tarafından satın
alınıp, Mısır'a yerleştirildiği ve bu işin "emrinde galip olan" Allah'ın
bir planı doğrultusunda gerçekleştiği beyan buyurulmakta ve fakat
insanların çoğunun, Allah'ın bir işi gerçekleştirmek istemesi durumunda,
O'nun iradesine kimsenin karşı gelemeyeceğini 'bilmedikleri' ifade
edilmektedir. Burada da, Allah'ın "emrinde galip olması" hususunun
Allah'a inananlar için söz konusu olabileceği düşünülebilir; ancak Hz.
Yusuf'un daha sonra Mısır'da sahip olduğu konum ve nimetleri, herkes
bizzat yaşayarak görmüş, yani Allah'ın emrinde galip olduğuna yakinen
şahitlik etmiştir. İşte, insanların çoğu, İslam'ın din'ul-kayyim
olduğunu da (Yusuf:40), bütün övgülerin Allah'a ait olduğunu da
(Nahl:75), insanların rızkını genişletip daraltanın Allah olduğunu da
(Sebe:36), kıyamet günü, bütün insanların toplanacağını da (Casiye:36)
vs. aynı şekilde 'inanç konusu' olarak görebilirler; ancak bunların
hepsi, gerçekte, 'bilgi/hakikat'tir. Gaybi konular olarak bilinen
hususları, Kur'an'ın 'gerçeklik' alanı içinde tanımlaması, gerçekten de
altı çizilmesi gereken bir husustur. Bu konuda, Allah'ın vaadinin
hakk/gerçek olduğunu beyan eden ayetler (Yunus:55; Kaf:14; Hud:45;
İbrahim:22; Kehf:21; Enbiya:97; Rum:60; Lokman:33; Fatır:5; Mü'min:55,
57; Casiye:32; Ahkaf:17; Nisa:122; A'raf:44; Tevbe:111; Yunus:4;
Kehf:98; Nahl:38, Lokman:9) dikkat çekicidir. Örneğin Nisa:121-124.
ayetler, müşahede alemine ait olmayan cennet ve cehennemdeki azab ve
mükafatın, açıkça Allah'ın 'hak olan va'di' olduğunu beyan etmekte ve
122. ayetin sonu şöyle bitmektedir: "Allah'tan daha doğru sözlü kim
vardır?" Evet, Allah'ın sözü doğrudur ve va'di de gerçekleşecektir. Ve
bu, bir 'inanç konusu' (yani kişilere göre gerçek olup-olmadığı
değişebilen bir husus) değil, bizatihi hakikattir. Çünkü El-Hakk olanın
va'dinin gereği olarak, gerçeğin ta kendisidir. Hatta öylesine gerçektir
ki, kendisi bizatihi 'hakk'ul yakin' olan Kur'an (Hakka:51), cehennemin
'hak olduğu' ifadesini 'yakin' kelimesiyle de te'yid ederek kullanmıştır
(Vakıa:95).
Kur'an 'hakk' kavramını, 'zulm'ün karşıtı bir kavram (yani bir anlamda
'adalet') olarak da kullanmıştır. Kur'an: "haksız yere öldürülme"den
(Bakara:112, 181; Nisa:155; İsra:33; Furkan:68); "haksız yere aşırı
gitmek"ten (Maide:77); "haksız yere kibirlenme"den (A'raf:146) "haksız
yere taşkınlık yapanlar"dan (Yunus:23; Şura:17), "haksız yere aşırılığa
gitmek"ten (Maide:77), "haksız yere büyüklenenler"den (Fussilet:15;
Kasas:39; Ahkaf:20), "haksız yere cahiliye zannı gibi zanda bulunmak"ten
(Ali İmran:154) bahsetmektedir ki, söz konusu fiillerin tamamını genel
'zulüm' kategorisi içinde değerlendirmek mümkündür. Ayrıca 'hakk'
kavramının "ödenmesi gereken şeyin/borcun" karşılığı olarak kullanıldığı
ayetlerde de, hakk-adalet ilişkisi gayet açık bir şekilde görülmektedir.
İlgili ayetlerin bir bölümünde, şahıslar arasındaki ilişkilerde yerine
getirilmesi gereken sorumluluklar/borçlar, hakk olarak isimlendirilmekte
ve anılan borcun ödenmemesi durumunda, 'zulm' ortaya çıkmaktadır. İkinci
kısım ise, Allah'ın yerine getireceğine dair verdiği sözün gereği olarak
ortaya çıkan 'hakk'la ilgilidir. Allah, mutlak adalet sahibi olduğu
için, O'nun "borcunu gereğince ödeyeceği"ne (yani bizatihi üstlendiği
sorumluluğun gereğini tastamam yerine getireceğine) kuşku yoktur. Bu
nedenle, kullarına zulmetmeyen Allah'ın sözü de, va'di gibi haktır ve
O'nun 'alacaklısı' olan kulları, bu 'borçlu-alacaklı' ilişkisinden
hiçbir zaman zararlı çıkmamışlardır.
Kulların birbirleriyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan 'hak'lar
konusunda Bakara:282, En'am:14, İsra:26 ve Rum:38. ayetler üzerinde
durulmalıdır. Bakara:282. ayette, alacaklı-borçlu ilişkisinde tarafların
yükümlülükleri anlatılmakta ve borçlu, 'üzerinde hak olan' kişi olarak
tanımlanmaktadır. Burada borcun, Allah'ın emrettiği şekilde kayıt altına
alınmasının, "Allah katında en adil, şahitlik için en sağlam,
şüphelenmemek için en iyi yol" olduğu beyan edilmektedir. Borcu yazana
ve şahide zarar verilmesi halinde de, bunun 'füsuk' (fısk, taşkınlıkla
haddi aşma) olduğu bildirilmektedir. En'am:141'de, ürünün hasadından
sonra, ürün üzerindeki 'hakk'ın, hak sahiplerine verilmesi
emredilmektedir. İsra: 26 ve Rum:38'de ise, emir aynı kalıpla gelmekte
ve: "akrabaya hakkını ver; yoksula ve yolda kalmışa da…" denilmektedir.
Bu iki ayette de, 'infak'ın, bir 'hak' olarak tanımlanması söz konusudur
ki, gerçekten önemlidir. Ayrıca Zariyat:19 ve Mearic:24'te, sail
(dilenen) ve mahrum (yoksul) için de bir 'hak' olduğu belirtilmektedir
ki, bu da, yine 'infak' (veya 'zekat') kurumuyla ilgilidir.
Ancak bu ayetlerde tanımlanan 'hak'kın, 'insan hakları' bağlamında
tanımlanmış 'right'tan farklı olduğuna dikkat edilmelidir. Zira 'insan
hakları' kuramında, haklar, 'özgürlük' kavramından doğar ve temelinde,
bireylerin, onur, saygı ve özerkliğe doğuştan sahip oldukları düşüncesi
yatar. Bu ise, hakkın kaynağına, hümanizmanın öznesi olan 'birey'i
yerleştirmek demektir. Kur'an'ın tanımladığı 'hak' ise, Allah'ın
belirlediği ve kulu üzerine yüklediği bir 'ödev'dir. Temelinde
'ibadet/kulluk' kavramı vardır ve yerine getirilmesi, 'takva'nın bir
işareti olarak görülür. Bu nedenle, 'insan hakları' nosyonundaki 'right'
kavramı ile Kur'an'ın tanımladığı 'hakk' kavramı, birbirleriyle taban
tabana zıt anlamları haiz iki terim olarak görülmelidir. Zaten böyle
olduğu içindir ki, İslam hukukunda 'hukuk'ul-ibad' kavramsallaştırması
yapılmıştır ve bu 'hukuk'ta, Hududullah belirleyicidir. Kulların Allah'a
karşı yükümlülüklerini düzenleyen Hukukullah kavramsallaştırmasında da,
belirleyici olan, yine, Şeriat'ın kurallardır. İşte bu bağlamda Kur'an,
'muttakiler üzerine' (Bakara:180, 241) ve 'muhsinler üzerine'
(Bakara:236) yüklenmiş bir 'hak'tan bahseder ki, bunlar, vasiyet etme ve
boşanmış kadınlara mehirlerinin verilmesidir. Her iki 'hak'kın da
sınırlarını İslam hukukunun belirlediğine kuşku yoktur.
Kur'an, muhsin ve muttaki kullarının üzerine düşen haktan başka,
"Allah'ın üzerine düşen bir hak"tan da bahsetmektedir ki, bu husus da
önemlidir. Yunus:103. ayette şöyle buyurulmaktadır: "sonra biz,
peygamberlerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; müminleri
kurtarmamız da bizim üzerimize bir haktır." Ve Rum:47'de de: "Andolsun,
biz senden önce kendi kavimlerine peygamberler gönderdik de onlara
apaçık belgeler getirdiler; böylece biz de suçlu günahkarlardan intikam
aldık. İman etmekte olanlara yardım etmek ise, bizim üzerimizde bir
haktır" buyurulmaktadır. Buna göre, Allahu teala, müminlere yardım
etmeyi (nasr) ve onları küfredenlerin elinden kurtarmayı (necat) üzerine
bir hak (yükümlülük/borç) olarak almaktadır ki, bu ifadeler, mümin olup
da, O'nun yolunda cehd gösterenler için, birer 'açık çek' olarak
görülmelidir. Zira, gerçekten verdiği sözü Allah'tan daha çok kim
tutabilir ve Allah'tan daha çok kim borcunu gereğince/layıkıyla
ödeyebilir?!
'Hakk' kavramıyla ilgili olarak, Kur'an'da yer alan 'hak din' ve 'hak
söz' kavramlarından başka, bir diğer önemli kullanım şekli ise,
"gerçek/hak müminler" tanımlamasıdır. Enfal:4 ve 74. ayetlerde: "işte
onlar gerçek müminlerdir" (mü'minine hakkan) buyurulmaktadır. Enfal:2-3.
ayetlerde, bu müminlerin "Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen, O'nun
ayetleri okunduğunda imanları artan ve yalnızca Rablerine tevekkül eden,
namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verilenlerden infak
eden" kişiler oldukları, Enfal:74'te de, bu kişilerin " iman edip,
hicret eden, Allah yolunda cihad edip (hicret edenleri) barındıran ve
onlara yardım eden" müminler oldukları beyan edilmektedir. Her ne kadar
bu ayetlerde 'gerçek' mümin olmanın şartları mufassalan belirtilmemişse
de, genel ifadelerde 'iman' ve onun doğal sonucu olan 'amel'in en net
örnekleri ('kalbin ürpermesi' ve 'cihad') zikredilmiştir, ki bunlar,
gerçekten mümin olanlara ilişkin 'tanıklık' edecek hususiyetlerdir.
Burada altı çizilmesi gereken husus, Kur'an'ın 'gerçek müminler' gibi
bir ifadeyi kullanmış olmasıdır. İman iddiasında bulunan, fakat imanın
gereğini yerine getirme noktasında kusurları olanların, bu dolaylı
'uyarı'ya dikkat etmeleri gerekmektedir. Nitekim aynı uyarıyı Asr
Suresi'nde daha açık bir biçimde (ve bir başka bağlamda) görüyoruz.
Kur'an, açıkça, "iman edip, salih amel işleyen ve hakkı ve sabrı tavsiye
edenler dışında", insanın hüsran içinde olduğunu beyan buyuruyor ki,
burada 'El-Hakk'ın tavsiye edilmesi, El-Hakk olan Allah'ın dini yolunda
gayret/cehd gösterme kast edilmiştir. Bu ise, hayatın müminler için
anlamının, "iman ve cihad"tan ibaret olduğunu söylememize imkan verir. |