Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 337 | Ocak  2007

                   

 

 


 

Kur'an Meallerinde Anlayış Faktörü II

Erhan Aktaş

Aynı konuda geçen ay yaptığımız konuşmada, Kur'an Meallerinde "insanın sahip olduğu anlayış"ın nasıl belirleyici bir rol oynadığını izah etmeye çalışmış ancak zamanımızın yetersizliği nedeniyle konumuzu örnekleme yapmadan anlatmıştık. Bugünkü konuşmamız, önceki konuşmanın devamı niteliğinde olup, "insanın sahip olduğu zihniyetin" meallere nasıl yansıdığını kimi ayetlerin örnekliğinde izah etmeye çalışacağız.
Öncelikle şu husus çok iyi bilinmelidir: Kur'an'ın oluşturmadığı, yani Kur'an'a göre oluşmamış bir zihniyetin Kur'an'ı doğru anlaması, idrak etmesi, kavraması mümkün değildir. En büyük sorun, hatta bütün sorunların ana kaynağı Kur'anî bir zihniyete sahip olunmayıştır. İnancın ve düşüncenin merkezine Kur'an'ın dışında başka bir kaynağı referans alarak, "Kur'anî" bir zihniyete sahip olmak mümkün değildir. Günümüzdeki meal sahiplerinin büyük bir çoğunun inancında ve düşüncesinde Kur'an'ı merkeze almadıkları yaptıkları meallerden açıkça anlaşılmaktadır.
"Kur'an'ın merkeze alınması"ndan kastımız, diğer bilgilerin gereksizliği anlamına alınmamalıdır. Burada öncelik söz konusu edilmektedir. Yani esas olan şey, Kur'an'ın her türlü referansın ve bilginin üzerinde ve önünde görülmesidir. Bilginin önem derecesi ve sırasına titizlikle uyulmasıdır. Ne yazık ki elimizdeki meallerin çoğunluğunda bu hususun yeterince dikkate alınmadığını görüyoruz. Beşeri bilgi ve ilim ilahi kelamın önüne geçmiş durumdadır. Özellikle hadis, kelam, tefsir, fıkıh, tasavvuf, siyer, mezhep gibi beşeri bilgi çevresinde oluşmuş anlayış "belirleyici" konuma yükselmiş Kur'an "tabii bağlamı"ndan koparılarak; "İlahi Kelam", beşeri "malumata" göre tanımlanır olmuştur.
Kur'anî bir zihni yapıya sahip olunmadan, Kur'an'ı doğru anlamak ve isabetli bir çeviri yapmak mümkün değildir. Örneğin mevcut Kur'an meallerini yapanların anlayışlarına baktığımızda; onların, Kur'an'ın kesinlikle kabul etmediği bir çok konuda, batıl inanç sahibi olduklarını görmekteyiz. Başta "mezhep imamı" dediklerimiz olmak üzere, büyük İslam alimi olarak görülen kimselerin tamamına yakın bir kısmına göre; Kur'an'ın nasih ve mensuh ayetler içerdiği, ayetlerin zahir ve batın anlamları olduğu, hadislerin ayetleri açıkladığı ve hatta nesh ettiği, şefaatin, kabir azabının, miracın, Ye'cûc ve Me'cûc'ün çıkacağı haktır. Bunlara inanmayanlar dalalettedir. Şimdi! Bu zihniyete mensup bir kimsenin İlahi Kelam'ı doğru anlaması ve aktarması mümkün olabilir mi? İslam'ın ana kaynakları olarak sunulan kitaplara bakıldığında Kur'an'ın açıkça reddettiği, cahiliye olarak nitelediği birçok konunun, şirk unsuru içeren, bidat ve hurafenin o kitaplarda İslam adına kabul gördüğü, hatta İslam'ın temel esaslarıymış gibi algılandıklarını görmekteyiz.
Kur'an'ın açıkça cahiliye olarak tanımladığı ve işaret ettiği birçok konuyu İslami olarak benimseyen bir zihniyetin, Kur'an'ı, Kur'an'ın istediği şekilde anlaması ve aktarması mümkün olabilir mi? O bakımdan sahih İslami anlayışla yapılmış Kur'an meallerine acil ihtiyaç vardır.
Meallerde dikkate alınması gerektiği halde dikkate alınmayan unsurlardan bazılarını şöylece sıralayabiliriz:
1. Kur'an'ın Bütünlüğüne Uygunluk: Ayetlere anlam verilirken Kur'an'ın bir bütün olarak ortaya koyduğu anlama uygun olup olmadığına yeterince özen gösterilmemesi.
2. Kavramsal Anlam: Kavramlar, özgün anlamlarıyla kavranmadıkça, algılanmadıkça; Kur'an'ın mesajını doğru anlamak mümkün değildir. Örneğin Tevhid, zikir, ilah, veli, infak, ihsan, rabb, gayb, abd, yaratma, şirk, küfür, iman, sabır, dua, tövbe… ve daha yüzlercesi. Bunların anlamları doğru bilinmedikçe Kur'an'ı doğru anlamak, İslam'ı cahili düşüncelerden arındırmak, Kur'anî bir zihniyete sahip olmak mümkün değildir.
3. Kök Anlam: Eğer kelime sözcük anlamı ile kullanılmışsa onun kök anlamı esas alınmalıdır. Eğer kelime kök anlamı ile değil de yan anlamı ile kullanılmışsa, yan anlamın kök anlama uygun olmasına dikkat edilmelidir.
4. Kelimelerin "Sözcük" Anlamıyla mı "Deyim" Anlamıyla mı Kullanıldığı: İki kelime yan yana gelerek yalın anlamlarından farklı olarak yeni bir anlam kazanabilirler. O nedenle kelimelerin "deyim" anlamlarıyla mı, "sözcük" anlamlarıyla mı kullanıldıkları çok önem arz etmektedir. Kur'an'da deyim anlamıyla kullanılan kelimeler büyük bir yekun teşkil etmektedir. Ancak bu durum meallerde büyük oranda gözden kaçmış bulunmaktadır. Örneğin: Meallerde Tebbet suresi 4.cü ayet: "Odun taşıyıcısı olan karısı da" diye çevrilmiştir. Ayet kelime anlamıyla böyledir. Ancak "hamele'l-hatab" deyim olarak laf getiren götüren kişi anlamına gelmektedir. Doğru anlam: "laf getirip götüren karısı da" olmalıdır. Zira Ebu Leheb'in karısı odun taşıyıcısı değildi. Keza İnşirah Suresi 1. ayet: "Senin göğsünü açmadık mı?" diye anlamlandırılmıştır. Ayet, kelime olarak bu anlama gelmektedir. Ancak göğsün açılması kelime olarak değil, "sana sıkıntı veren şeyi giderip, seni rahatlatmadık mı" olarak deyimsel anlamıyla kullanılmıştır. Zira, göğsün fiilen açılması diye bir şey söz konusu değildir.
5. Kelimelerin Siyak ve Sibakı: Ayetlerin siyak ve sibakları olduğu gibi kelimelerin de siyak ve sibakları vardır. Kelimelerin hangi anlamda kullanıldıkları cümle içinde kendilerinden önceki ve sonraki kelimelerle birlikte ele alınarak anlaşılabilir.
6. Kelimelerin Birincil Anlamlarıyla mı, İkincil Anlamlarıyla mı?… Hangi Anlamda Kullanıldığı: Bazı kelimelerin birden çok anlamı vardır. Öyle ki onlarca anlamı olan kelimeler vardır. Ancak meallerde genellikle kelimelerin birincil anlamı tercih edildiğinden, kimi ayetlerde ciddi anlam kaymaları ve yanlışlar yapılmıştır. Örneğin, "Enezele/İnzal" kelimeleri birincil anlamı olan "yukarıdan aşağı indirme" formatında kullandığından A'raf-26 da "elbisenin inzal edilmesi, Zümer 6'da "hayvanların inzal edilmesi, Hadid 25'te "demirin indirilmesi" olarak meallerde yar almaktadır. Oysa bu kelimenin "bağışlama/verme/lütfetme/ihsan etme" gibi anlamları da bulunmaktadır. Şayet bağışlama anlamı tercih edilseydi o zaman elbise, hayvan ve demir için indirildi demek yerine bağışladı denilirdi ki bu daha uygun olurdu.
7. Kelimenin; Söz, Anlam ve Amaç Üçlemesine Uygun Anlamını Dikkate Almak: Kelimelere anlam verilirken sadece "ne dediğine" bakılmıştır. Oysa ki "ne dediği" kadar "ne denmek istendiği" ve "amacın ne olduğu" da önemlidir.
8. Beşeri Rivayetleri Referans Almak: Ayetin orijinalinde olmadığı halde hadis, siyer, fıkıh, tefsir, kelam ve tasavvuf gibi beşeri bilgilere uygunluğu sağlamak için ayetlere ayetin orijinalinde olmadığı halde varmışçasına ilaveler yapılması veya bazı kelimelerin yok sayılması. Örneğin, Nisa/15. "Kadınlarınızdan fahişelik yapanlara gelince; onların fahişelik yaptıklarına dair aranızdan dört kişinin tanıklık yapması halinde onları, ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol gösterinceye kadar evlerinde gözetim altında tutun." Bu ayetin orijinalinde "zina yapma" kelimeleri olmadığı halde, mevcut içtihatlara ve rivayetlere uydurma adına meallerde "zina yapanların, zina yaptıklarına dair" diye çevrilmekte ve zinanın sabit olması için dört şahit gerekir denmektedir. O zaman dört değil de üç olsa olmaz mı diye insanın sorası geliyor. Dört şahit olmadığı halde zina yapılırsa zina sayılmayacak mı? Oysa ayette açıkça söylenen şudur: Eğer bulunduğunuz yerde fahişelik yaptıkları söz konusu edilen birileri varsa onların fahişelik yaptıklarına dair en az dört kişinin tanıklık etmesi gerekir. Eğer dört kişi falanca kimse fahişelik yapıyor diye tanıklık ederse bu durumda fahişelik yapan kimse toplumdan soyutlanarak evine hapsedilecek; kendisini düzeltinceye kadar, düzeltmediği takdirde Allah canını alıncaya kadar göz hapsinde tutulacaktır.
9. Muhatap, Konu, Yer, Zaman: Kur'an belli bir topluma, belli bir tarihte, belli bir mekana, belli bir toplumsal yapıya gönderilmiştir. Kur'an'ın bu "doğal bağlamı" yeterince dikkate alınmadığından yanlış anlamlandırmalar yapılmıştır.
10. Orijinale Bağlı Kalmada Yeterince Özen Gösterilmemesi: Sanki söz konusu olan Allah'ın kelamı değilmişçesine rahat davranılmaktadır. Konuşma dilini yazı diline aktarırken, konunun anlaşılmasını sağlamak adına birçok ilavenin yapılması. Ve o ilavelerin de sanki orijinalinde varmışçasına çok rahat yapılması. Bu rahatlık insanı hayretlere düşürecek, deyim yerinde ise tüylerini diken diken edecek kadar hemen hemen her mealde var. Özellikle son dönem meallerde, Kur'an'ı, Allah'ın kelamı olmaktan çıkaracak kadar rahat davranılmış. Bence meallerdeki en önemli sorun budur. Bu durum sanki bu mealleri yapanların samimiyetsizliklerini yansıtmaktadır. Allah'ın kelamına karşı bu kadar lakayt olunması çok düşündürücüdür.
11. İlk Çalışmaların Tekrarı Sorunu: Geçmişte yapılmış çalışmalar, o çalışmaları yapanların çok büyük alim oldukları varsayıldığından; o büyük alimlere ters düşmenin doğru olmayacağı düşüncesiyle daha sonra yapılan çalışmalar adeta onların birer kopyası gibidir. Yani dünü bugüne getirmek yerine bugünü düne götürmek gibi bir şey yapılmaktadır.
Diğer örnek ayetler:
Bakara - 30 : Ayette, "cailun" kelimesinin" yapma, tayin etme, görevlendirme" olarak anlaşılması gerekirken, "yaratma" olarak anlamlandırıldığından, ayete "Ben yer yüzünde bir halife tayin edeceğim" yerine "Ben yer yüzünde bir halife yaratacağım" diye anlam verilmiştir. Oysa ki burada yaratma söz konusu değildir. Zaten Kur'an yaratma için "haleke" kelimesini kullanmaktadır.
Bakara - 34: Ayette, meleklerden ademe secde etmeleri isteniyor. Oysa ki secdenin diğer bir anlamı olan "kabullenme" tercih edilseydi, o zaman meleklerden "ademin halifeliğini kabul etmeleri" istendiği görülecekti ki ayetin tamamı ve anlattığı konu dikkate alındığında böyle olduğu açıkça anlaşılmaktadır. O zaman ayetin anlamı şöyle olmaktadır: "Sonra meleklere: "Âdem'in halifeliğini kabullenin" dedik. İblis'in dışında bütün melekler Adem'in halifeliğini kabullendiler. İblis yüz çevirip büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu." Zaten Kur'an'a göre Allah kulluk ve tapınma anlamındaki secde etmeyi, kendisinden başka hiç kimse için müsaade etmemektedir.
Bakara - 62: Şüphesiz Müminlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden (*) Allah'a ve Ahiret Günü'ne iman edip, salih amel işleyenlerin ödüllerini Rableri verecek. Ve onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." -(*) Yani bu inançlarının hak din olarak geçerli oldukları dönemde.- Bu ayet, gerek sözlü ifade şekliyle ve gerek Kur'an'a uygunluğu esas alınması durumunda Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Sâbiîliğin hak din olduğu zamanlarda iman edip Salih amel işleyen Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden söz ettiği anlaşılmaktadır. Yoksa bugünkülerden değil.
Bakara - 178: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak öldüren, öldürülenin kardeşi(yakını, velisi) tarafından bağışlanırsa, örfe uygun şekilde diyeti güzellikle ödemelidir. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve esirgemedir. Bundan sonra kim haddi aşarsa onun için can yakıcı bir azap vardır." Ayette "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür" denemektedir. "Söylenen" lafzen böyle ise de "söylenmek istenen" şudur: "Hürse hür, kadınsa kadın, köleyse köle, her kim öldürdüyse o öldürülecek. Yani öldüren ister hür, ister kadın, ister köle olsun; her kim öldürdüyse o öldürülür. Yoksa, lafız olarak anlam verildiğinde o zaman karşımıza; ya hür, hürü değil de köleyi ölürdüyse veya kadın kadını değil de hürü öldürdüyse o zaman ne olacak sorusu çıkar. Ki bu soruya cevap verilmesi pek mümkün görünmemektedir.
Maide -13: (*) Anlaşmalarını bozmaları nedeniyle onlara lânet ettik ve kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri bağlamından kopararak çarpıtıyorlar, hatırlatıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuturlar, içlerinden çok azı hariç daima onların hainlik ettiklerini görürsün yine de onları afet ve onlardan yüz çevir. Kuşkusuz Allah iyi davrananları sever. -(*)Celaleyin bu ayetin nesh edildiğini söylüyor.-
Maide - 63: "Rabbanilerin ve ahbarların günah söz söylemeden ve haram yemeden nehyetmeleri gerekmez miydi? Yaltaklanmaları ne kötüdür." Meallerin tamamında bu ayetteki "yaltaklanmaları" kelimesine, "yaptıkları" diye anlam verilmiştir. Bu anlam kelimenin orijinalinin "yesneun" olmasına dayanmaktadır. "Sanea" kelime olarak sanat yapma anlamına gelmektedir. Oysa ki bu ayette bu kelime deyimsel anlamı olan "yaltaklanma" anlamında kullanılmıştır. Yani kendilerini Allah'a bağlamışların ve bilginlerin insanları günah söz söylemekten ve haram yemekten engellemeleri gerekirken, insanların levminden çekinerek veya kimi çıkarları adına susarak olup bitene seyirci kalmaları kınanmaktadır.
Maide -71: "Hiç bir fitne olmayacak sandılar. Oysa kör ve sağır oldular. Sonra Allah onların üzerine tövbe etti. Sonra onlardan birçoğu kör oldular ve sağır oldular. Allah ne yaptıklarını gerçeğiyle görmektedir." Ayette "Allah tevbe etti" denmiş olmasına rağmen, sanki Allah'ın yanlışını düzeltircesine meallerde "Allah onların tövbesini kabul etti" denmektedir.
Maide - 90: "Kuşkusuz sarhoşluk veren şeyler, kumar, putlar ve şans oyunları şeytan işinden bir pisliktir. Ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz." "Hamr" kelimesine mealler ya içki ya da şarap olarak anlam vermişler. Oysa, doğru olan şarap ta değil içki de. Doğrusu şarabı da içkiyi de kapsayan "sarhoşluk veren şeyler"dir. Zira, hamr "örten" demektir. Aklı örten, aklın düzgün çalışmasını engelleyen, aklı perdeleyen anlamında kullanılmıştır. Sadece "şarap" olarak anlamlandırılırsa o zaman diğer alkollü içkiler; veya "içki" olarak alınırsa diğer uyuşturucular ne olacak. Aklı örten ne varsa hepsi bu kelimenin kapsamına girmektedir. Bir de "fal okları" diye çevrilen "ezlam" kelimesi ile kastedilen şey "şans oyunları"dır. Bunun illa fal okları diye sınırlandırılması doğru olmaz. Milli Piyango, Toto v.b. de dahil şans oyunlarının tamamı "ezlam"dır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...