|

Kur'an Meallerinde Anlayış Faktörü II
Erhan Aktaş
Aynı konuda geçen ay
yaptığımız konuşmada, Kur'an Meallerinde "insanın sahip olduğu
anlayış"ın nasıl belirleyici bir rol oynadığını izah etmeye çalışmış
ancak zamanımızın yetersizliği nedeniyle konumuzu örnekleme yapmadan
anlatmıştık. Bugünkü konuşmamız, önceki konuşmanın devamı niteliğinde
olup, "insanın sahip olduğu zihniyetin" meallere nasıl yansıdığını kimi
ayetlerin örnekliğinde izah etmeye çalışacağız.
Öncelikle şu husus çok iyi bilinmelidir: Kur'an'ın oluşturmadığı, yani
Kur'an'a göre oluşmamış bir zihniyetin Kur'an'ı doğru anlaması, idrak
etmesi, kavraması mümkün değildir. En büyük sorun, hatta bütün
sorunların ana kaynağı Kur'anî bir zihniyete sahip olunmayıştır. İnancın
ve düşüncenin merkezine Kur'an'ın dışında başka bir kaynağı referans
alarak, "Kur'anî" bir zihniyete sahip olmak mümkün değildir. Günümüzdeki
meal sahiplerinin büyük bir çoğunun inancında ve düşüncesinde Kur'an'ı
merkeze almadıkları yaptıkları meallerden açıkça anlaşılmaktadır.
"Kur'an'ın merkeze alınması"ndan kastımız, diğer bilgilerin gereksizliği
anlamına alınmamalıdır. Burada öncelik söz konusu edilmektedir. Yani
esas olan şey, Kur'an'ın her türlü referansın ve bilginin üzerinde ve
önünde görülmesidir. Bilginin önem derecesi ve sırasına titizlikle
uyulmasıdır. Ne yazık ki elimizdeki meallerin çoğunluğunda bu hususun
yeterince dikkate alınmadığını görüyoruz. Beşeri bilgi ve ilim ilahi
kelamın önüne geçmiş durumdadır. Özellikle hadis, kelam, tefsir, fıkıh,
tasavvuf, siyer, mezhep gibi beşeri bilgi çevresinde oluşmuş anlayış
"belirleyici" konuma yükselmiş Kur'an "tabii bağlamı"ndan koparılarak;
"İlahi Kelam", beşeri "malumata" göre tanımlanır olmuştur.
Kur'anî bir zihni yapıya sahip olunmadan, Kur'an'ı doğru anlamak ve
isabetli bir çeviri yapmak mümkün değildir. Örneğin mevcut Kur'an
meallerini yapanların anlayışlarına baktığımızda; onların, Kur'an'ın
kesinlikle kabul etmediği bir çok konuda, batıl inanç sahibi olduklarını
görmekteyiz. Başta "mezhep imamı" dediklerimiz olmak üzere, büyük İslam
alimi olarak görülen kimselerin tamamına yakın bir kısmına göre;
Kur'an'ın nasih ve mensuh ayetler içerdiği, ayetlerin zahir ve batın
anlamları olduğu, hadislerin ayetleri açıkladığı ve hatta nesh ettiği,
şefaatin, kabir azabının, miracın, Ye'cûc ve Me'cûc'ün çıkacağı haktır.
Bunlara inanmayanlar dalalettedir. Şimdi! Bu zihniyete mensup bir
kimsenin İlahi Kelam'ı doğru anlaması ve aktarması mümkün olabilir mi?
İslam'ın ana kaynakları olarak sunulan kitaplara bakıldığında Kur'an'ın
açıkça reddettiği, cahiliye olarak nitelediği birçok konunun, şirk
unsuru içeren, bidat ve hurafenin o kitaplarda İslam adına kabul
gördüğü, hatta İslam'ın temel esaslarıymış gibi algılandıklarını
görmekteyiz.
Kur'an'ın açıkça cahiliye olarak tanımladığı ve işaret ettiği birçok
konuyu İslami olarak benimseyen bir zihniyetin, Kur'an'ı, Kur'an'ın
istediği şekilde anlaması ve aktarması mümkün olabilir mi? O bakımdan
sahih İslami anlayışla yapılmış Kur'an meallerine acil ihtiyaç vardır.
Meallerde dikkate alınması gerektiği halde dikkate alınmayan unsurlardan
bazılarını şöylece sıralayabiliriz:
1. Kur'an'ın Bütünlüğüne Uygunluk: Ayetlere anlam verilirken Kur'an'ın
bir bütün olarak ortaya koyduğu anlama uygun olup olmadığına yeterince
özen gösterilmemesi.
2. Kavramsal Anlam: Kavramlar, özgün anlamlarıyla kavranmadıkça,
algılanmadıkça; Kur'an'ın mesajını doğru anlamak mümkün değildir.
Örneğin Tevhid, zikir, ilah, veli, infak, ihsan, rabb, gayb, abd,
yaratma, şirk, küfür, iman, sabır, dua, tövbe… ve daha yüzlercesi.
Bunların anlamları doğru bilinmedikçe Kur'an'ı doğru anlamak, İslam'ı
cahili düşüncelerden arındırmak, Kur'anî bir zihniyete sahip olmak
mümkün değildir.
3. Kök Anlam: Eğer kelime sözcük anlamı ile kullanılmışsa onun kök
anlamı esas alınmalıdır. Eğer kelime kök anlamı ile değil de yan anlamı
ile kullanılmışsa, yan anlamın kök anlama uygun olmasına dikkat
edilmelidir.
4. Kelimelerin "Sözcük" Anlamıyla mı "Deyim" Anlamıyla mı Kullanıldığı:
İki kelime yan yana gelerek yalın anlamlarından farklı olarak yeni bir
anlam kazanabilirler. O nedenle kelimelerin "deyim" anlamlarıyla mı,
"sözcük" anlamlarıyla mı kullanıldıkları çok önem arz etmektedir.
Kur'an'da deyim anlamıyla kullanılan kelimeler büyük bir yekun teşkil
etmektedir. Ancak bu durum meallerde büyük oranda gözden kaçmış
bulunmaktadır. Örneğin: Meallerde Tebbet suresi 4.cü ayet: "Odun
taşıyıcısı olan karısı da" diye çevrilmiştir. Ayet kelime anlamıyla
böyledir. Ancak "hamele'l-hatab" deyim olarak laf getiren götüren kişi
anlamına gelmektedir. Doğru anlam: "laf getirip götüren karısı da"
olmalıdır. Zira Ebu Leheb'in karısı odun taşıyıcısı değildi. Keza
İnşirah Suresi 1. ayet: "Senin göğsünü açmadık mı?" diye
anlamlandırılmıştır. Ayet, kelime olarak bu anlama gelmektedir. Ancak
göğsün açılması kelime olarak değil, "sana sıkıntı veren şeyi giderip,
seni rahatlatmadık mı" olarak deyimsel anlamıyla kullanılmıştır. Zira,
göğsün fiilen açılması diye bir şey söz konusu değildir.
5. Kelimelerin Siyak ve Sibakı: Ayetlerin siyak ve sibakları olduğu gibi
kelimelerin de siyak ve sibakları vardır. Kelimelerin hangi anlamda
kullanıldıkları cümle içinde kendilerinden önceki ve sonraki kelimelerle
birlikte ele alınarak anlaşılabilir.
6. Kelimelerin Birincil Anlamlarıyla mı, İkincil Anlamlarıyla mı?… Hangi
Anlamda Kullanıldığı: Bazı kelimelerin birden çok anlamı vardır. Öyle ki
onlarca anlamı olan kelimeler vardır. Ancak meallerde genellikle
kelimelerin birincil anlamı tercih edildiğinden, kimi ayetlerde ciddi
anlam kaymaları ve yanlışlar yapılmıştır. Örneğin, "Enezele/İnzal"
kelimeleri birincil anlamı olan "yukarıdan aşağı indirme" formatında
kullandığından A'raf-26 da "elbisenin inzal edilmesi, Zümer 6'da
"hayvanların inzal edilmesi, Hadid 25'te "demirin indirilmesi" olarak
meallerde yar almaktadır. Oysa bu kelimenin
"bağışlama/verme/lütfetme/ihsan etme" gibi anlamları da bulunmaktadır.
Şayet bağışlama anlamı tercih edilseydi o zaman elbise, hayvan ve demir
için indirildi demek yerine bağışladı denilirdi ki bu daha uygun olurdu.
7. Kelimenin; Söz, Anlam ve Amaç Üçlemesine Uygun Anlamını Dikkate
Almak: Kelimelere anlam verilirken sadece "ne dediğine" bakılmıştır.
Oysa ki "ne dediği" kadar "ne denmek istendiği" ve "amacın ne olduğu" da
önemlidir.
8. Beşeri Rivayetleri Referans Almak: Ayetin orijinalinde olmadığı halde
hadis, siyer, fıkıh, tefsir, kelam ve tasavvuf gibi beşeri bilgilere
uygunluğu sağlamak için ayetlere ayetin orijinalinde olmadığı halde
varmışçasına ilaveler yapılması veya bazı kelimelerin yok sayılması.
Örneğin, Nisa/15. "Kadınlarınızdan fahişelik yapanlara gelince; onların
fahişelik yaptıklarına dair aranızdan dört kişinin tanıklık yapması
halinde onları, ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol
gösterinceye kadar evlerinde gözetim altında tutun." Bu ayetin
orijinalinde "zina yapma" kelimeleri olmadığı halde, mevcut içtihatlara
ve rivayetlere uydurma adına meallerde "zina yapanların, zina
yaptıklarına dair" diye çevrilmekte ve zinanın sabit olması için dört
şahit gerekir denmektedir. O zaman dört değil de üç olsa olmaz mı diye
insanın sorası geliyor. Dört şahit olmadığı halde zina yapılırsa zina
sayılmayacak mı? Oysa ayette açıkça söylenen şudur: Eğer bulunduğunuz
yerde fahişelik yaptıkları söz konusu edilen birileri varsa onların
fahişelik yaptıklarına dair en az dört kişinin tanıklık etmesi gerekir.
Eğer dört kişi falanca kimse fahişelik yapıyor diye tanıklık ederse bu
durumda fahişelik yapan kimse toplumdan soyutlanarak evine hapsedilecek;
kendisini düzeltinceye kadar, düzeltmediği takdirde Allah canını
alıncaya kadar göz hapsinde tutulacaktır.
9. Muhatap, Konu, Yer, Zaman: Kur'an belli bir topluma, belli bir
tarihte, belli bir mekana, belli bir toplumsal yapıya gönderilmiştir.
Kur'an'ın bu "doğal bağlamı" yeterince dikkate alınmadığından yanlış
anlamlandırmalar yapılmıştır.
10. Orijinale Bağlı Kalmada Yeterince Özen Gösterilmemesi: Sanki söz
konusu olan Allah'ın kelamı değilmişçesine rahat davranılmaktadır.
Konuşma dilini yazı diline aktarırken, konunun anlaşılmasını sağlamak
adına birçok ilavenin yapılması. Ve o ilavelerin de sanki orijinalinde
varmışçasına çok rahat yapılması. Bu rahatlık insanı hayretlere
düşürecek, deyim yerinde ise tüylerini diken diken edecek kadar hemen
hemen her mealde var. Özellikle son dönem meallerde, Kur'an'ı, Allah'ın
kelamı olmaktan çıkaracak kadar rahat davranılmış. Bence meallerdeki en
önemli sorun budur. Bu durum sanki bu mealleri yapanların
samimiyetsizliklerini yansıtmaktadır. Allah'ın kelamına karşı bu kadar
lakayt olunması çok düşündürücüdür.
11. İlk Çalışmaların Tekrarı Sorunu: Geçmişte yapılmış çalışmalar, o
çalışmaları yapanların çok büyük alim oldukları varsayıldığından; o
büyük alimlere ters düşmenin doğru olmayacağı düşüncesiyle daha sonra
yapılan çalışmalar adeta onların birer kopyası gibidir. Yani dünü bugüne
getirmek yerine bugünü düne götürmek gibi bir şey yapılmaktadır.
Diğer örnek ayetler:
Bakara - 30 : Ayette, "cailun" kelimesinin" yapma, tayin etme,
görevlendirme" olarak anlaşılması gerekirken, "yaratma" olarak
anlamlandırıldığından, ayete "Ben yer yüzünde bir halife tayin edeceğim"
yerine "Ben yer yüzünde bir halife yaratacağım" diye anlam verilmiştir.
Oysa ki burada yaratma söz konusu değildir. Zaten Kur'an yaratma için
"haleke" kelimesini kullanmaktadır.
Bakara - 34: Ayette, meleklerden ademe secde etmeleri isteniyor. Oysa ki
secdenin diğer bir anlamı olan "kabullenme" tercih edilseydi, o zaman
meleklerden "ademin halifeliğini kabul etmeleri" istendiği görülecekti
ki ayetin tamamı ve anlattığı konu dikkate alındığında böyle olduğu
açıkça anlaşılmaktadır. O zaman ayetin anlamı şöyle olmaktadır: "Sonra
meleklere: "Âdem'in halifeliğini kabullenin" dedik. İblis'in dışında
bütün melekler Adem'in halifeliğini kabullendiler. İblis yüz çevirip
büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu." Zaten Kur'an'a göre Allah kulluk
ve tapınma anlamındaki secde etmeyi, kendisinden başka hiç kimse için
müsaade etmemektedir.
Bakara - 62: Şüphesiz Müminlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve
Sâbiîlerden (*) Allah'a ve Ahiret Günü'ne iman edip, salih amel
işleyenlerin ödüllerini Rableri verecek. Ve onlar için korku yoktur ve
onlar üzülmeyeceklerdir." -(*) Yani bu inançlarının hak din olarak
geçerli oldukları dönemde.- Bu ayet, gerek sözlü ifade şekliyle ve gerek
Kur'an'a uygunluğu esas alınması durumunda Yahudiliğin, Hıristiyanlığın
ve Sâbiîliğin hak din olduğu zamanlarda iman edip Salih amel işleyen
Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden söz ettiği
anlaşılmaktadır. Yoksa bugünkülerden değil.
Bakara - 178: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas
farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak
öldüren, öldürülenin kardeşi(yakını, velisi) tarafından bağışlanırsa,
örfe uygun şekilde diyeti güzellikle ödemelidir. Bu Rabbinizden bir
hafifletme ve esirgemedir. Bundan sonra kim haddi aşarsa onun için can
yakıcı bir azap vardır." Ayette "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın
öldürülür" denemektedir. "Söylenen" lafzen böyle ise de "söylenmek
istenen" şudur: "Hürse hür, kadınsa kadın, köleyse köle, her kim
öldürdüyse o öldürülecek. Yani öldüren ister hür, ister kadın, ister
köle olsun; her kim öldürdüyse o öldürülür. Yoksa, lafız olarak anlam
verildiğinde o zaman karşımıza; ya hür, hürü değil de köleyi ölürdüyse
veya kadın kadını değil de hürü öldürdüyse o zaman ne olacak sorusu
çıkar. Ki bu soruya cevap verilmesi pek mümkün görünmemektedir.
Maide -13: (*) Anlaşmalarını bozmaları nedeniyle onlara lânet ettik ve
kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri bağlamından kopararak
çarpıtıyorlar, hatırlatıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuturlar,
içlerinden çok azı hariç daima onların hainlik ettiklerini görürsün yine
de onları afet ve onlardan yüz çevir. Kuşkusuz Allah iyi davrananları
sever. -(*)Celaleyin bu ayetin nesh edildiğini söylüyor.-
Maide - 63: "Rabbanilerin ve ahbarların günah söz söylemeden ve haram
yemeden nehyetmeleri gerekmez miydi? Yaltaklanmaları ne kötüdür."
Meallerin tamamında bu ayetteki "yaltaklanmaları" kelimesine,
"yaptıkları" diye anlam verilmiştir. Bu anlam kelimenin orijinalinin
"yesneun" olmasına dayanmaktadır. "Sanea" kelime olarak sanat yapma
anlamına gelmektedir. Oysa ki bu ayette bu kelime deyimsel anlamı olan
"yaltaklanma" anlamında kullanılmıştır. Yani kendilerini Allah'a
bağlamışların ve bilginlerin insanları günah söz söylemekten ve haram
yemekten engellemeleri gerekirken, insanların levminden çekinerek veya
kimi çıkarları adına susarak olup bitene seyirci kalmaları
kınanmaktadır.
Maide -71: "Hiç bir fitne olmayacak sandılar. Oysa kör ve sağır oldular.
Sonra Allah onların üzerine tövbe etti. Sonra onlardan birçoğu kör
oldular ve sağır oldular. Allah ne yaptıklarını gerçeğiyle görmektedir."
Ayette "Allah tevbe etti" denmiş olmasına rağmen, sanki Allah'ın
yanlışını düzeltircesine meallerde "Allah onların tövbesini kabul etti"
denmektedir.
Maide - 90: "Kuşkusuz sarhoşluk veren şeyler, kumar, putlar ve şans
oyunları şeytan işinden bir pisliktir. Ondan kaçının ki kurtuluşa
eresiniz." "Hamr" kelimesine mealler ya içki ya da şarap olarak anlam
vermişler. Oysa, doğru olan şarap ta değil içki de. Doğrusu şarabı da
içkiyi de kapsayan "sarhoşluk veren şeyler"dir. Zira, hamr "örten"
demektir. Aklı örten, aklın düzgün çalışmasını engelleyen, aklı
perdeleyen anlamında kullanılmıştır. Sadece "şarap" olarak
anlamlandırılırsa o zaman diğer alkollü içkiler; veya "içki" olarak
alınırsa diğer uyuşturucular ne olacak. Aklı örten ne varsa hepsi bu
kelimenin kapsamına girmektedir. Bir de "fal okları" diye çevrilen
"ezlam" kelimesi ile kastedilen şey "şans oyunları"dır. Bunun illa fal
okları diye sınırlandırılması doğru olmaz. Milli Piyango, Toto v.b. de
dahil şans oyunlarının tamamı "ezlam"dır. |