Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 337 | Ocak  2007

                   

 

 


 

POST-MODERNİZM: MODERNİTE’NİN MİSTİKLEŞMESİ

M. Kürşad Atalar

Post-modernizm, Batı düşüncesinin son evresinde hakim olan modernizmin içine girmiş olduğu krizin sonucu olarak ortaya çıkmış, sadece felsefede değil, edebiyat, sanat, mimari vs. alanlarında da etkisi olan bir akımdır. Ancak elbette ki her akımda olduğu gibi, temelinde felsefi öngörüler vardır. Bunları belirleyen iki ana faktör ise, bilimsel (veya düşünsel) ve tarihsel etkilerdir. Bizatihi modern bilimin ulaştığı aşamada, modernitenin klasik öngörülerinin doğru olmadığı (veya olmayabileceği) tartışılır olmuştur. Comte'un pozitivist yaklaşımının yanlış olduğu, rasyonel insanın, irrasyonel davranışlar sergileyebileceği bizzat deneylerle (Hawthorne ve Herbert Simon deneyleri gibi) kanıtlanmıştır. Kuhn ise bilimi, bilim adamlarının ürettiği ve bilim çevrelerine özgü bir paradigmanın ürünü olarak tanımlamış; böylece bilimsel bilginin 'kesinliği' üzerinde kuşkular doğmuştur. Bell, ideolojilerin öldüğünü ilan etmiş; nihayet 'hayat tarzı' öneren felsefi düşünceler, artık insanlığı peşinden sürükleyemez olmuştur. Bunun sonucu olarak da düşünsel alanda 'görececilik', toplumsal alanda 'anomi', siyasal alanda 'çoğulculuk' popüler görüş ve yaklaşımlar halini almıştır. İşte post-modernizm bütün bu ve benzeri eğilimlerin sonucu olarak ortaya çıkan görüş, fikir ve tarzların genel adı olarak kullanılır olmuştur. Burada temel belirleyen ise, bilgi konusundaki kuşkuculuktur. Bilgiye güven sarsılınca (yani Akla Veda edilince), Batı insanının iki kolu da yanına düşmüştür. Bu dönemde, haz ve hevanın (yada hislerin), aklın (yani rasyonalizmin) yerini almaya başlamasının nedeni de budur. Bu yüzden, modern dönemde yok sayılan veya önemsenmeyen kültürler veya dinler (özellikle de Doğu dinleri ve felsefeleri) bu dönemde 'çok-kültürlülüğün' birer unsuru olarak, toplumsal ve epistemolojik alanda kendilerine yeniden yer bulmaya başlamışlardır. Bu durumun, 'dine yöneliş' eğiliminin küresel ölçekte gerçekleşmesine de katkıda bulunduğu söylenebilir.
Post-modernizmin ortaya çıkmasına etki eden tarihsel faktörler de vardır. Modern dönemde insanlığa 'dünya cenneti' vadeden felsefi ve ideolojik akımların, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra, iddialarının tam tersine, insanlığı felakete götürebileceği görülünce, insanların, doğal olarak bu ideolojilere güvenleri sarsılmıştır. Modernitenin yaşadığı içsel kriz de buna eklenince, kitleler, başka arayışlar içine girmişlerdir. Bu arada özellikle İslam dünyasında, hala İslam'ı referans alarak toplumsal ve siyasal yaşamı düzenleme iddiasını taşıyan İslami hareketlerin çıkması ve giderek güçlenmesi de, modernizmin 'din' hakkındaki temel öngörüleri üzerinde kuşkular doğmasına neden olmuştur. İşte tarihsel etkiyi özetle bu ve bunun gibi faktörlerle izah etmek mümkündür. Ancak tarihsel etkinin sonuca katkısını büyütmemek de lazımdır. Çünkü felsefi dönüşüm yaşanmadan harici (yani tarihsel) etkinin belirleyiciliği söz konusu olamaz. Bu nedenle, post-modernizmin ortaya çıkışını doğru izah etmek için, tarihsel faktörü ancak 'yan etki' olarak görmek gerekir. Bu ve benzeri harici faktörlerin desteği ve yaşanan 'içsel kriz' neticesinde, Batı insanı, bir 'zihniyet dönüşümü' yaşamıştır ve bu da hayatın her alanını etkilemiştir. Modern dönemle post-modern dönemde karşılaşılan farklılıkları ise şu şekilde özetlemek mümkündür: modernist, bir gerçekliğin var olabileceğini kabul eder, post-modernist gerçekliğe farklı atıfların var olabileceğini ama gerçekliğin kesin olarak söylenemeyeceğini iddia eder. Modernistin sorunları çözme yaklaşımının temelinde: "mutlaka bir çözüm yolu olmalı" anlayışı yatarken, post-modernist "ne olsa gider" der. Modernist: "iki kere ikinin dört edeceğine" kesin olarak inanırken, post-modernist: "Amazon ormanında bir kelebeğin kanat çırpması, Alp Dağları'nda yağan karın miktarını bile etkiler" der. Modernist: "bu metin ne diyor?"; post-modernist:"bu metin ne işe yarar?" sorusunu sorar. Modernist için, işlevsellik ve pratiklik önemlidir; post-modernist estetik ve imaja bakar. Modernist için 'açıklama', post-modernist için 'haz' önemlidir. Modernist bilir; post-modernist hisseder. Modernist için 'yapmak'; post-modernist için 'olmak' önemlidir. Özetle, modernist hayatın her alanına aklın hakim olmasını isterken, post-modernist akla duyduğu güvensizliğin bir sonucu olarak, bedensel hazzın peşindedir.
Akla güvensizliğin toplumsal düzeydeki tezahürü ise, kayıtsızlık şeklinde tezahür etmiştir. Bunun doğal sonucu da değerlerin anlamsızlaşması ve bedensel hazların azami ölçüde tatmini olmuştur. Bu ise, sonuçta bir 'içe yönelim' durumu doğurmuştur. İşte tam da bu noktada modernitenin 'mistikleşmesi' dediğimiz hadise meydana gelmiştir. Dikkatli bir gözle bakıldığında, tarihsel sürecin İslam dünyasında 'tasavvuf'un ilk çıkış dönemlerine benzediği görülür. Tasavvuf da, iç çatışmalardan bunalan toplumun bir anlamda 'huzur arayışı'nın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ancak tıpkı post-modernizmde olduğu gibi, bu, harici etkidir. Dahili ve belirleyici olan ise, hem içerden hem de dışarıdan gelen 'düşünsel' etkidir. Her iki faktörün bir araya gelmesiyle ve şartların da uygun olması sonucunda, İslam tarihinde 'tasavvuf' dediğimiz pratik ortaya çıkmıştır. Ancak burada dikkat çekici olan bir başka benzerlik, tasavvuf pratiğindeki tedrisat yoluyla öğrenilen 'ilm'e karşı bir kayıtsızlık (hatta 'küçümseme') ile, post-modernistin 'bilim'e karşı kuşkuculuğudur. Kaynakları açısından farklılıklar olsa bile, sonuçları açısından bu iki pratik birbirine benzemektedir. Öteden beri İslam düşüncesinde ulema (veya fakihler) 'zahir' ve 'ilm' kavramlarına vurguda bulunurken, tasavvuf geleneği 'batın' ve 'marifet' kavramlarını öne çıkarmıştır. Ulema için tedrisat yoluyla öğrenilen bilgi, sufiler için ise 'hal ilmi' önemlidir. Hatta sufiler, hal ilmini, öylesine subjektif bir alana taşımışlardır ki, farklı evliya veya şeyhlerin ulaştığı lütuf/keşf bilgisinin herkes için geçerliliği dahi kuşkulu hale gelmiştir. Dolayısıyla tasavvuf pratiğinde 'öznellik' neredeyse belirleyici bir konuma sahip olmuştur. Bu yönüyle de post-modernist vurguların, klasik dönemdeki tasavvuf pratiğiyle örtüşen bir yönü vardır. Epistemoloji alanındaki bu benzerliklerden başka, 'sosyolojik' açısından da önemli benzerlikler görülebilir. Gerçekten de, gerek tasavvuf pratiği, gerekse post-modernizm, 'İslam medeniyeti'nin ve 'Batı medeniyeti'nin 'kriz dönemi'nin ürünüdürler, denilebilir. Böyle olunca da, post-modernizmi, 'modernitenin iflası'nın ilanı olarak değerlendirmek de mümkündür. Çünkü tasavvuf, özellikle düşünsel dinamizmin giderek zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkmış ve iyice sistematik hale geldikten sonra da Müslümanların genel dinamizmini bitirici etkisi olmuştur. Aynı şekilde post-modernizm de, modernitenin epistemolojik alanda krize girdiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Öyle görünüyor ki, post-modernizmin, modernite (veya Batı insanı) üzerindeki etkisi de kalıcı olacaktır. Eğer bu etki kalıcı olursa, modernizmin (ve Batı'nın) akibetinin, tarihteki benzeri medeniyetlerle aynı olacağını söylemek zor olmasa gerektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...