|

POST-MODERNİZM: MODERNİTE’NİN MİSTİKLEŞMESİ
M. Kürşad Atalar
Post-modernizm, Batı
düşüncesinin son evresinde hakim olan modernizmin içine girmiş olduğu
krizin sonucu olarak ortaya çıkmış, sadece felsefede değil, edebiyat,
sanat, mimari vs. alanlarında da etkisi olan bir akımdır. Ancak elbette
ki her akımda olduğu gibi, temelinde felsefi öngörüler vardır. Bunları
belirleyen iki ana faktör ise, bilimsel (veya düşünsel) ve tarihsel
etkilerdir. Bizatihi modern bilimin ulaştığı aşamada, modernitenin
klasik öngörülerinin doğru olmadığı (veya olmayabileceği) tartışılır
olmuştur. Comte'un pozitivist yaklaşımının yanlış olduğu, rasyonel
insanın, irrasyonel davranışlar sergileyebileceği bizzat deneylerle
(Hawthorne ve Herbert Simon deneyleri gibi) kanıtlanmıştır. Kuhn ise
bilimi, bilim adamlarının ürettiği ve bilim çevrelerine özgü bir
paradigmanın ürünü olarak tanımlamış; böylece bilimsel bilginin
'kesinliği' üzerinde kuşkular doğmuştur. Bell, ideolojilerin öldüğünü
ilan etmiş; nihayet 'hayat tarzı' öneren felsefi düşünceler, artık
insanlığı peşinden sürükleyemez olmuştur. Bunun sonucu olarak da
düşünsel alanda 'görececilik', toplumsal alanda 'anomi', siyasal alanda
'çoğulculuk' popüler görüş ve yaklaşımlar halini almıştır. İşte
post-modernizm bütün bu ve benzeri eğilimlerin sonucu olarak ortaya
çıkan görüş, fikir ve tarzların genel adı olarak kullanılır olmuştur.
Burada temel belirleyen ise, bilgi konusundaki kuşkuculuktur. Bilgiye
güven sarsılınca (yani Akla Veda edilince), Batı insanının iki kolu da
yanına düşmüştür. Bu dönemde, haz ve hevanın (yada hislerin), aklın
(yani rasyonalizmin) yerini almaya başlamasının nedeni de budur. Bu
yüzden, modern dönemde yok sayılan veya önemsenmeyen kültürler veya
dinler (özellikle de Doğu dinleri ve felsefeleri) bu dönemde
'çok-kültürlülüğün' birer unsuru olarak, toplumsal ve epistemolojik
alanda kendilerine yeniden yer bulmaya başlamışlardır. Bu durumun, 'dine
yöneliş' eğiliminin küresel ölçekte gerçekleşmesine de katkıda bulunduğu
söylenebilir.
Post-modernizmin ortaya çıkmasına etki eden tarihsel faktörler de
vardır. Modern dönemde insanlığa 'dünya cenneti' vadeden felsefi ve
ideolojik akımların, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra, iddialarının
tam tersine, insanlığı felakete götürebileceği görülünce, insanların,
doğal olarak bu ideolojilere güvenleri sarsılmıştır. Modernitenin
yaşadığı içsel kriz de buna eklenince, kitleler, başka arayışlar içine
girmişlerdir. Bu arada özellikle İslam dünyasında, hala İslam'ı referans
alarak toplumsal ve siyasal yaşamı düzenleme iddiasını taşıyan İslami
hareketlerin çıkması ve giderek güçlenmesi de, modernizmin 'din'
hakkındaki temel öngörüleri üzerinde kuşkular doğmasına neden olmuştur.
İşte tarihsel etkiyi özetle bu ve bunun gibi faktörlerle izah etmek
mümkündür. Ancak tarihsel etkinin sonuca katkısını büyütmemek de
lazımdır. Çünkü felsefi dönüşüm yaşanmadan harici (yani tarihsel)
etkinin belirleyiciliği söz konusu olamaz. Bu nedenle, post-modernizmin
ortaya çıkışını doğru izah etmek için, tarihsel faktörü ancak 'yan etki'
olarak görmek gerekir. Bu ve benzeri harici faktörlerin desteği ve
yaşanan 'içsel kriz' neticesinde, Batı insanı, bir 'zihniyet dönüşümü'
yaşamıştır ve bu da hayatın her alanını etkilemiştir. Modern dönemle
post-modern dönemde karşılaşılan farklılıkları ise şu şekilde özetlemek
mümkündür: modernist, bir gerçekliğin var olabileceğini kabul eder,
post-modernist gerçekliğe farklı atıfların var olabileceğini ama
gerçekliğin kesin olarak söylenemeyeceğini iddia eder. Modernistin
sorunları çözme yaklaşımının temelinde: "mutlaka bir çözüm yolu olmalı"
anlayışı yatarken, post-modernist "ne olsa gider" der. Modernist: "iki
kere ikinin dört edeceğine" kesin olarak inanırken, post-modernist:
"Amazon ormanında bir kelebeğin kanat çırpması, Alp Dağları'nda yağan
karın miktarını bile etkiler" der. Modernist: "bu metin ne diyor?";
post-modernist:"bu metin ne işe yarar?" sorusunu sorar. Modernist için,
işlevsellik ve pratiklik önemlidir; post-modernist estetik ve imaja
bakar. Modernist için 'açıklama', post-modernist için 'haz' önemlidir.
Modernist bilir; post-modernist hisseder. Modernist için 'yapmak';
post-modernist için 'olmak' önemlidir. Özetle, modernist hayatın her
alanına aklın hakim olmasını isterken, post-modernist akla duyduğu
güvensizliğin bir sonucu olarak, bedensel hazzın peşindedir.
Akla güvensizliğin toplumsal düzeydeki tezahürü ise, kayıtsızlık
şeklinde tezahür etmiştir. Bunun doğal sonucu da değerlerin
anlamsızlaşması ve bedensel hazların azami ölçüde tatmini olmuştur. Bu
ise, sonuçta bir 'içe yönelim' durumu doğurmuştur. İşte tam da bu
noktada modernitenin 'mistikleşmesi' dediğimiz hadise meydana gelmiştir.
Dikkatli bir gözle bakıldığında, tarihsel sürecin İslam dünyasında
'tasavvuf'un ilk çıkış dönemlerine benzediği görülür. Tasavvuf da, iç
çatışmalardan bunalan toplumun bir anlamda 'huzur arayışı'nın ürünü
olarak ortaya çıkmıştır. Ancak tıpkı post-modernizmde olduğu gibi, bu,
harici etkidir. Dahili ve belirleyici olan ise, hem içerden hem de
dışarıdan gelen 'düşünsel' etkidir. Her iki faktörün bir araya
gelmesiyle ve şartların da uygun olması sonucunda, İslam tarihinde
'tasavvuf' dediğimiz pratik ortaya çıkmıştır. Ancak burada dikkat çekici
olan bir başka benzerlik, tasavvuf pratiğindeki tedrisat yoluyla
öğrenilen 'ilm'e karşı bir kayıtsızlık (hatta 'küçümseme') ile,
post-modernistin 'bilim'e karşı kuşkuculuğudur. Kaynakları açısından
farklılıklar olsa bile, sonuçları açısından bu iki pratik birbirine
benzemektedir. Öteden beri İslam düşüncesinde ulema (veya fakihler)
'zahir' ve 'ilm' kavramlarına vurguda bulunurken, tasavvuf geleneği
'batın' ve 'marifet' kavramlarını öne çıkarmıştır. Ulema için tedrisat
yoluyla öğrenilen bilgi, sufiler için ise 'hal ilmi' önemlidir. Hatta
sufiler, hal ilmini, öylesine subjektif bir alana taşımışlardır ki,
farklı evliya veya şeyhlerin ulaştığı lütuf/keşf bilgisinin herkes için
geçerliliği dahi kuşkulu hale gelmiştir. Dolayısıyla tasavvuf pratiğinde
'öznellik' neredeyse belirleyici bir konuma sahip olmuştur. Bu yönüyle
de post-modernist vurguların, klasik dönemdeki tasavvuf pratiğiyle
örtüşen bir yönü vardır. Epistemoloji alanındaki bu benzerliklerden
başka, 'sosyolojik' açısından da önemli benzerlikler görülebilir.
Gerçekten de, gerek tasavvuf pratiği, gerekse post-modernizm, 'İslam
medeniyeti'nin ve 'Batı medeniyeti'nin 'kriz dönemi'nin ürünüdürler,
denilebilir. Böyle olunca da, post-modernizmi, 'modernitenin iflası'nın
ilanı olarak değerlendirmek de mümkündür. Çünkü tasavvuf, özellikle
düşünsel dinamizmin giderek zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkmış ve
iyice sistematik hale geldikten sonra da Müslümanların genel dinamizmini
bitirici etkisi olmuştur. Aynı şekilde post-modernizm de, modernitenin
epistemolojik alanda krize girdiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Öyle
görünüyor ki, post-modernizmin, modernite (veya Batı insanı) üzerindeki
etkisi de kalıcı olacaktır. Eğer bu etki kalıcı olursa, modernizmin (ve
Batı'nın) akibetinin, tarihteki benzeri medeniyetlerle aynı olacağını
söylemek zor olmasa gerektir. |