Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 337 | Ocak  2007

                   

 

 


 

LÜBNAN’IN DÜNÜ ve BUGÜNÜ

Ali Kaçar

Lübnan toprakları ilk kez İslâm orduları tarafından 636'da Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedilerek Şâm (Suriye) eyaletine bağlanmıştır. Lübnan 1516'da Osmanlı hâkimiyetine geçmiş ve I. Dünya Savaşı sonuna kadar 400 yıl süreyle Osmanlı idaresinde kalmıştır. Osmanlılar Lübnan'ı merkezden tayin ettikleri bir vali vasıtasıyla yönetmişlerdir. Bu topraklara 8. yüzyılda Marunîler, 9. yüzyılda Şiiler ve 11 yüzyılda ise Dürzîler gelip yerleşmişlerdir. Marunîler ile Dürzîler arasında asırlar boyunca sürecek hâkimiyet mücadelesi bu yıllarda başlamıştır. Başlangıçta Dürzîler egemen olmuşlar, ancak Sonraki yıllarda Fransa'nın da desteğini arkasına alan Marunîler siyasi arenadaki ağırlıklarını giderek artırmışlardır. Güç dengesinin Hıristiyanların lehine dönmesi Dürzîlerin sert tepkisine neden olmuştur. Dürzîler ile Hıristiyanlar arasındaki anlaşmazlığın sık sık kanlı çatışmalara dönüşmesi, Avrupalı devletlere müdahale etme fırsatı vermiştir. İlk dış müdahale ise Suriye'de Mehmed Ali Paşa yönetimine karşı 1840'ta patlak veren ayaklanmada gerçekleşir.
Bu dönemde tekrar yönetimi ele geçiren Osmanlıların 1846'da Marunî ve Dürzî ekseninde oluşturduğu idare de fazla uzun ömürlü olmaz. Marunîler ile Dürzîler arasındaki anlaşmazlığın 1860'da tekrar çatışmaya dönüşmesi ve güç dengesinin Dürzîlerin lehine gelişmesi üzerine 1861'de Fransa müdahalede bulunur. Avrupalı devletlerin yoğun baskısına maruz kalan Osmanlı İmparatorluğu 1864'te Beyrut vilayetinin dışarıda tutulduğu Küçük Lübnan'ın (Lübnan Dağı çevresi) Hıristiyan bir vali idaresinde özerk bir mutasarrıflık haline dönüşmesini kabul eder.
1915 senesinde Türkler 'küçük Lübnan' anlaşmasını bozup, bölgenin denetimini bütünüyle İstanbul hükümetinin eline verdilerse de, bu durum uzun sürmedi. İngilizler ile Fransızlar, 1918 senesinde, Osmanlıları bölgeden sürüp çıkardılar. Bu gelişmeler Marunîlerin iştahını açmıştı. Küçük Lübnan'ı unutup 'Büyük Lübnan' sevdasına tutuldular. Bu sevdayı gerçekleştirmek için Marunîlerden oluşan bir delegasyon 1919 senesinde Versay Barış Konferansı'na giderek Lübnan için bağımsızlık talebinde bulundular. 1920'de San Fransisco'da yapılan konferansta Fransızlar Suriye ve Lübnan'da manda yönetimi kurma hakkını elde ettiler. Büyük Lübnan'ı kurmak için Fransızlar, 1920 senesinde Suriye'yi parçaladılar. Bekaa Vadisi'ni, Akka bölgesini, Tyre ve Sidon'u, Beyrut ve Tripoli'yi Büyük Lübnan'ın sınırlarına dahil ettiler. Bu yörelerde yaşayan binlerce Müslüman kendilerini birden bire Marunîlerin hâkimiyeti altına girmiş olarak buluverdiler. Hıristiyan Lübnan, Fransa'nın emperyalist emellerine hizmet etsin diye kurulmuştu. Fransa, Lübnan'ı Ortadoğu'ya yönelik politikalarında bir sıçrama tahtası olarak kullanmak amacıyla kurmuştu. Yeni Lübnan'ın yüzölçümü bir anda 4500 km2'den 10400 km2'ye çıkmıştı.
Lübnan siyasi sisteminin temelini oluşturan anayasa Fransa tarafından 1926 yılında Batılı kriterlere uygun olarak hazırlandı. Anayasa ülkedeki farklı dini grupların parlamenter cumhuriyette eşit şekilde temsil edilmesini öngörüyorsa da bu mümkün olmadı. Lübnan siyasi sisteminin ikinci temel dayanak ise Milli Pakt idi. 1943'te kabul edilen bu pakt Lübnan siyasi tarihi açısından çok önemli bir belgedir. Lübnan'ın Arap çehresine atıfta bulunan bu tarihi uzlaşmaya göre Marunîler Fransa'nın hamiliğini reddedecek; bunun karşılığında Müslümanlar da Suriye ve Arap ülkelerine karşı mesafeli davranacaklardı. Uzlaşma temel olarak milletvekili ve makamların Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında 6/5 oranında dağılması ilkesine dayanır. Maruniler, Ortodoks Rumlar, Katolik Rumlar, Sünni, Şii ve Dürziler bu dağılımda baz alınan başlıca dini grupları oluşturur. Milli Paktın en can alıcı ve en çok eleştiriye uğrayan noktası cumhuriyetin kilit makamlarının dağılımıdır. Başbakanı görevden alma ve meclisi feshetme yetkisine sahip cumhurbaşkanlığı makamı ve ordu komutanlığı Marunîlere, başbakanlık Sünnilere, meclis başkanlığı Şiilere, dışişleri bakanlığı da Ortodoks Rumlara bırakılır. 1926 anayasası ile 1943'teki Milli Pakt'a dayanan bu siyasi sistem iddia edildiği gibi her grubun eşit bir şekilde temsil edildiği adil bir idare değildi. Toplumun sadece üçte birini oluşturan Marunîler cumhurbaşkanlığı ve ordu komutanlığı gibi iki kilit makama sahiptiler.
1932 yılında ilk ve son nüfus sayımı yapıldı. Daha sonraki dönemlerde nüfus sayımı Marunîler tarafından sürekli engellendi. Çünkü yapılacak yeni bir nüfus sayımında Marunîlerin nüfusları Müslümanlardan daha az çıkacağından dolayı Anayasaya göre görev dağılımının da değişmesi gerekmekte idi. Bu nedenle nüfus sayımı engellenmekte idi. Devlet başkanlığını tekellerinde, orduyu bütünüyle denetimleri altında tutan Marunîler ülke yönetiminde mutlak manada söz sahibiydiler. Başbakanın ve meclis başkanının Müslüman olması bir şey ifade etmiyordu. Yasalar gereği bu makamlarda bulunanlar birer kukla olmanın ötesine geçemiyorlardı.
Bu duruma itiraz eden Müslüman gruplar kendi aralarında seçtikleri bir heyet, Müslümanların hükümetten beklediklerinin bir listesini hazırlayıp Kasım 1954 tarihinde Başbakana sundular… Bu teklifler Marunîler tarafından kabul edilmedi. Ülkede devam eden adaletsizlikler ülkede iç karışıklığa neden oldu. 1957 seçimlerinde iktidar, ABD ile işbirliğine gitmişti. ABD, devlet başkanı Kamil Chamoun'a CIA aracılığıyla destek çıkmış, para yardımında bulunmuştu. Bu işbirliğinin Ulusal Pakt'ın temel ilkelerine aykırı idi. Bu durum iç karışıklığın daha da artmasına neden olmuştu. Sonuçta 8 Mayıs 1958'de muhalefetten bir gazetecinin öldürülmesi geniş çaplı bir tepkiye yol açtı ve bu tepki çok geçmeden silahlı eylemlere dönüştü. Eylemler üzerine Chamoun ABD'den yardım istedi ve ABD Başkanı Eisonhower, 14300 Amerikalı deniz askerini 15 Temmuz 1958'de Lübnan'a gönderdi. Chamoun, Lübnan'ın komünist tehdit altında bulunduğunu ileri sürmekteydi. Eisonhower ise asker göndermekten maksadının Lübnan'da bulunan Amerikalıların hayatını korumak ve Lübnan'ın bağımsız kalmasını sağlamak olduğunu söylemekteydi. İşin aslına bakacak olursanız; ABD himayesi altına aldığı bir devleti bizzat o devletin vatandaşlarına karşı korumaktaydı. Fakat olaylar durmadı ve ABD siyasi manevralarla bir çözüm bulma yoluna gitti. Bu çerçevede 31 Temmuz 1958'de Ordu komutanı Fuad Şihab'ı 22 Eylül 1958'de (Kamil Şem'un'un kanuni süresinin bitiminde) görevi devralmak üzere cumhurbaşkanlığına seçti. Fuad Şihab görevi devraldıktan sonra Müslüman kökenli Reşid Kerami'ye bir hükümet kurdurdu. Ancak Hıristiyan gruplar buna karşı çıktılar ve ülke genelinde eylemler başlattılar.

İsrail 3 Haziran 1982'de Londra büyükelçisinin bir saldırı sonucu yaralanmasını bahane ederek 6 Haziran 1982'de Lübnan'ı işgal etti… Lübnan'da askeri güç bulunduran Suriye ise işgal karşısında sessiz kalmayı tercih etti… Arap dünyasının Filistinlileri yalnız bırakması üzerine Siyonist güçler Filistinli milisleri Lübnan'ı terk etmeye zorladı. İsrail işgalinin henüz devam ettiği sırada 23 Ağustos 1982'de Lübnan'da bir cumhurbaşkanlığı değişikliği de oldu ve İlyas Sarkis'in yerine Beşir Cemayel seçildi. Siyonist güçlerle çok yakın ilişkilerinin olduğu bilinen Beşir Cemayel cumhurbaşkanlığında daha bir ayını bile doldurmadan 14 Eylül 1982'de öldürüldü. İsrail kuvvetleri bu olayın oluşturduğu hava içinde Müslümanların çoğunlukta olduğu Batı Beyrut'un tamamını kontrol altına aldılar. İki gün sonra da meşhur Sabra ve Şatilla katliamları gerçekleştirildi. İşgalci Siyonist askerler 16 Eylül 1982 tarihinde Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla kamplarını buralarda ikamet edenlerin herhangi bir yere kaçmalarını önleyecek şekilde kuşatmaya aldılar. Arkasından Falanjist milisler Siyonist askerlerin gözetimi altında kamplara girerek büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Lübnan hükümetinin açıklamasına göre bu katliamda toplam 991 kişi öldürüldü. Beşir Cemayel'in öldürülmesinden bir hafta sonra 21 Eylül 1982'de kardeşi Emin Cemayel cumhurbaşkanlığına getirildi. Emin Cemayel ülkede siyasi otoriteyi sağlamak için kendisine yardımcı olmaları üzere Amerika, Fransa ve İtalya'dan Lübnan'a asker göndermelerini istedi. Siyonist İsrail'in Lübnan'ı işgaline ve bu ülkede gerçekleştirdiği katliama göz yuman bu ülkeler Emin Cemayel'in isteğini kabul ettiler. Ama değişen bir şey olmadı. İç karışıklıklar ve silahlı eylemler yine devam etti.

HİZBULLAH'IN KURULUŞU
Hizbullah'ın kuruluşu Lübnan'daki diğer hareket ve teşkilatlarınki ile hiçbir benzerlik göstermez. Radikal düşünce okulu talebesi bir grup mollanın müstakil bir yapıdan yoksun olarak işe koyulmalarıyla başladı. Abbas Musavi ve Suphi Tufeyli'nin liderliğinde İmam Humeyni'yi dini ve siyasi önder olarak tanıyan bu grup, Lübnan'ı İslam Cumhuriyeti'nin bir parçası yapma çabasında İran'la beraberdi. Birkaç aylık zaman zarfında, bu küçük grubun başlattığı hareket kitle hareketine dönüştü. Aralarında bazı hareketlerin kurucularının da bulunduğu, Emel ve diğer hareketlerden ayrılan radikal Şiiler beraberlerinde kendi teşkilatlarının üyelerini de getirmişlerdi; İslami Emel, Lübnan'daki Müslüman Ulemalar Birliği, Lübnan Davası ve Müslüman Öğrenciler Birliği. Tüm bu yapılar Hizbullah'ın öncülüğünde bir araya gelerek koalisyon oluşturdular.
Hizbullah'ın çekirdek kadrosu 1982 sonları ve 1983'ün ilk ayları boyunca Baalbek'te örgütlendi. Kurucu grup, Necef ve Kum'daki medreselerden mezun, Muhammed Bakır es-Sadr'dan ders almış ve 1970'li yılların sonlarında Lübnan'a dönmüş bir grup Şii molladan oluşuyordu. Liderliklerini Seyyid Abbas Musavi ve Suphi Tufeyli yapıyordu. Çoğunluğu ulema, geri kalanı askeri yetkililer ya da askeri meselelerle ilgilenen aktif üyelerden oluşan yirmi üyelik bir şura meclisi vardır. Şura meclisinin verdiği kararlar ya tam ittifak ya da çoğunluk oyu ile alınır ve eğer meclis uzlaşmaya varamazsa konu Humeyni'ye sevk edilir.
Şüphesiz, Lübnan'da Hizbullah'ın lideri Şeyh Muhammed Hüseyin Fadlullah'tır. Fadlallah, Hizbullah'ın tek lideri veya ideologu değildi. İbrahim Emin, Suphi Tufeyli ve Abbas Musavi gibi Hizbullah'ın ideolojisini yayan ve örgütün günlük aktivitelerini idare eden kişiler de vardır.
Hizbullah'ın ilk ideolojik ilkesi, 'Hatt-ı İmam'ı takip ederek, ne Doğu, ne Batı, tek yol İslam' tutumunu izlediği emperyalizmin bütün şekillerine karşı zorunlu cihattır. Hizbullah Humeyni'nin İslam âleminin duçar olduğu bütün musibetlerin emperyalistler ve özelde ABD'nin başının altında çıktığı düşüncesini izler…
Hizbullah ideolojisinin en anlamlı diğer ilkesi ise Velayet-i Fakih düşüncesi idi. Humeyni'nin Velayet-i Fakih konusuna en önemli katkısı "Müslümanların ve İslam'ın korunması ve teminatı' ihtiyacı düşünüldüğünde Allah'ın Şeriatı'nın yeryüzünde yerine getirilmesinin zorunluluğu ve Gaip İmam'ın yokluğunda bir İslami Hükümet kurulmasının kaçınılmazlığı"na olan inancıdır.

TEMMUZ 2006 LÜBNAN İŞGALİ:
İşgalci ABD ve Siyonist terör örgütü İsrail açısından duruma baktığımızda, öncelikle bu iki ülkenin zararları şöyle özetlenebilir:
a. Siyonist terör örgütü İsrail askerî operasyonu ile hedeflerine ulaşamamıştır. Siyonist terör örgütü İsrail'in bu işgaldeki hedefi, Hizbullah'ı silahsızlandırmak ve siyaseten Lübnan'daki diğer güçlere boyun eğdirmek ve iki askerini kurtarmaktı. Bu iki hedefini de gerçekleştirememiştir.
b. Siyonist terör örgütü İsrail ordusu, savaştaki düşük başarısı nedeniyle hem içeride hem de dışarıda saygınlığını zedelemiştir.
c. Siyonist terör örgütü İsrail'in neden olduğu sivil can kayıpları, hem genel olarak uluslararası kamuoyunda, hem Orta Doğu'da, İsrail'e karşı tepkiyi artırmıştır.
ç. Siyonist terör örgütü İsrail'in başarısız olması kamuoyunda açıkça Olmert hükümetinin istifa etmesi istenmiştir. Savaşın başladığı sırada hükümete halkın büyük bir kısmı destek verirken, sonlarına doğru bu destek yüzde 70'den yüzden 40'a düşmüştür.
d. Hizbullah'ın Hayfa saldırısıyla başlayan çatışma ilk kez İsrail'in içine taşınmıştır. Bu da İsrail'in, "düşmanları onların topraklarında yenme" olarak özetlenebilecek askerî doktrinini alt üst etmiştir.
İran-Suriye-Hizbullah tarafı:
a. Hizbullah, Orta Doğu'da hak arayan, direnen ve Müslümanların davasını üstlenen fiilî bir temsilci konumuna yükselmiş görünmektedir. Sadece Lübnan merkezli bir örgüt olmaktan çıkmış, Orta Doğu'nun birçok yerinde destek bulmuştur. Sadece Şii değil, Sünni İslamcı örgütler ve liderlerden de destek almıştır. İslam dünyasının önde gelen liderlerinden Hizbullah'a destek mesajı yollanmıştır. Ayrıca, HAMAS'dan da politik destek alınmıştır.
b. Hizbullah'ın Orta Doğu'daki yükselişi, Sünni Arap devletlerindeki muhalefet hareketlerinin de sesini yükseltmesine neden olmuş ve bu devletler İran - Suriye grubu karşısında zayıflamışlardır. Ayrıca, İran, Hizbullah'ı destekleyen bir ülke olarak ABD ve İsrail'e karşı verilen mücadelede öncü konumuna yükselmiştir.
c. Siyonist terör örgütü İsrail ordusuna karşı gösterilen direniş, Hizbullah'ta büyük bir moral kazanım sağlamıştır. Bu kazanım hem içeride hem de dışarıda örgütün saygınlığını artırmıştır. Lübnan'da hiçbir siyasal grup kendisini Hizbullah'a dokunabilecek kadar güçlü hissetmemektedir. Bu nedenle, BM kararının gerektiği şekilde ve derecede uygulanması ve özellikle de Hizbullah'ın silahsızlandırılması olasılığı yok denecek kadar düşük görünmektedir.
ç. İran, bölgedeki gelişmelere her an karışabileceğini göstermiştir.
d. İran, bölgedeki muhalif hareketler için yeniden bir esin kaynağı haline gelmeye başlamıştır. Suudi Arabistan'da yerleşik Şiiler buna örnektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...