|

LÜBNAN’IN DÜNÜ ve BUGÜNÜ
Ali Kaçar
Lübnan toprakları ilk kez
İslâm orduları tarafından 636'da Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedilerek
Şâm (Suriye) eyaletine bağlanmıştır. Lübnan 1516'da Osmanlı hâkimiyetine
geçmiş ve I. Dünya Savaşı sonuna kadar 400 yıl süreyle Osmanlı
idaresinde kalmıştır. Osmanlılar Lübnan'ı merkezden tayin ettikleri bir
vali vasıtasıyla yönetmişlerdir. Bu topraklara 8. yüzyılda Marunîler, 9.
yüzyılda Şiiler ve 11 yüzyılda ise Dürzîler gelip yerleşmişlerdir.
Marunîler ile Dürzîler arasında asırlar boyunca sürecek hâkimiyet
mücadelesi bu yıllarda başlamıştır. Başlangıçta Dürzîler egemen
olmuşlar, ancak Sonraki yıllarda Fransa'nın da desteğini arkasına alan
Marunîler siyasi arenadaki ağırlıklarını giderek artırmışlardır. Güç
dengesinin Hıristiyanların lehine dönmesi Dürzîlerin sert tepkisine
neden olmuştur. Dürzîler ile Hıristiyanlar arasındaki anlaşmazlığın sık
sık kanlı çatışmalara dönüşmesi, Avrupalı devletlere müdahale etme
fırsatı vermiştir. İlk dış müdahale ise Suriye'de Mehmed Ali Paşa
yönetimine karşı 1840'ta patlak veren ayaklanmada gerçekleşir.
Bu dönemde tekrar yönetimi ele geçiren Osmanlıların 1846'da Marunî ve
Dürzî ekseninde oluşturduğu idare de fazla uzun ömürlü olmaz. Marunîler
ile Dürzîler arasındaki anlaşmazlığın 1860'da tekrar çatışmaya dönüşmesi
ve güç dengesinin Dürzîlerin lehine gelişmesi üzerine 1861'de Fransa
müdahalede bulunur. Avrupalı devletlerin yoğun baskısına maruz kalan
Osmanlı İmparatorluğu 1864'te Beyrut vilayetinin dışarıda tutulduğu
Küçük Lübnan'ın (Lübnan Dağı çevresi) Hıristiyan bir vali idaresinde
özerk bir mutasarrıflık haline dönüşmesini kabul eder.
1915 senesinde Türkler 'küçük Lübnan' anlaşmasını bozup, bölgenin
denetimini bütünüyle İstanbul hükümetinin eline verdilerse de, bu durum
uzun sürmedi. İngilizler ile Fransızlar, 1918 senesinde, Osmanlıları
bölgeden sürüp çıkardılar. Bu gelişmeler Marunîlerin iştahını açmıştı.
Küçük Lübnan'ı unutup 'Büyük Lübnan' sevdasına tutuldular. Bu sevdayı
gerçekleştirmek için Marunîlerden oluşan bir delegasyon 1919 senesinde
Versay Barış Konferansı'na giderek Lübnan için bağımsızlık talebinde
bulundular. 1920'de San Fransisco'da yapılan konferansta Fransızlar
Suriye ve Lübnan'da manda yönetimi kurma hakkını elde ettiler. Büyük
Lübnan'ı kurmak için Fransızlar, 1920 senesinde Suriye'yi parçaladılar.
Bekaa Vadisi'ni, Akka bölgesini, Tyre ve Sidon'u, Beyrut ve Tripoli'yi
Büyük Lübnan'ın sınırlarına dahil ettiler. Bu yörelerde yaşayan binlerce
Müslüman kendilerini birden bire Marunîlerin hâkimiyeti altına girmiş
olarak buluverdiler. Hıristiyan Lübnan, Fransa'nın emperyalist
emellerine hizmet etsin diye kurulmuştu. Fransa, Lübnan'ı Ortadoğu'ya
yönelik politikalarında bir sıçrama tahtası olarak kullanmak amacıyla
kurmuştu. Yeni Lübnan'ın yüzölçümü bir anda 4500 km2'den 10400 km2'ye
çıkmıştı.
Lübnan siyasi sisteminin temelini oluşturan anayasa Fransa tarafından
1926 yılında Batılı kriterlere uygun olarak hazırlandı. Anayasa ülkedeki
farklı dini grupların parlamenter cumhuriyette eşit şekilde temsil
edilmesini öngörüyorsa da bu mümkün olmadı. Lübnan siyasi sisteminin
ikinci temel dayanak ise Milli Pakt idi. 1943'te kabul edilen bu pakt
Lübnan siyasi tarihi açısından çok önemli bir belgedir. Lübnan'ın Arap
çehresine atıfta bulunan bu tarihi uzlaşmaya göre Marunîler Fransa'nın
hamiliğini reddedecek; bunun karşılığında Müslümanlar da Suriye ve Arap
ülkelerine karşı mesafeli davranacaklardı. Uzlaşma temel olarak
milletvekili ve makamların Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında 6/5
oranında dağılması ilkesine dayanır. Maruniler, Ortodoks Rumlar, Katolik
Rumlar, Sünni, Şii ve Dürziler bu dağılımda baz alınan başlıca dini
grupları oluşturur. Milli Paktın en can alıcı ve en çok eleştiriye
uğrayan noktası cumhuriyetin kilit makamlarının dağılımıdır. Başbakanı
görevden alma ve meclisi feshetme yetkisine sahip cumhurbaşkanlığı
makamı ve ordu komutanlığı Marunîlere, başbakanlık Sünnilere, meclis
başkanlığı Şiilere, dışişleri bakanlığı da Ortodoks Rumlara bırakılır.
1926 anayasası ile 1943'teki Milli Pakt'a dayanan bu siyasi sistem iddia
edildiği gibi her grubun eşit bir şekilde temsil edildiği adil bir idare
değildi. Toplumun sadece üçte birini oluşturan Marunîler
cumhurbaşkanlığı ve ordu komutanlığı gibi iki kilit makama sahiptiler.
1932 yılında ilk ve son nüfus sayımı yapıldı. Daha sonraki dönemlerde
nüfus sayımı Marunîler tarafından sürekli engellendi. Çünkü yapılacak
yeni bir nüfus sayımında Marunîlerin nüfusları Müslümanlardan daha az
çıkacağından dolayı Anayasaya göre görev dağılımının da değişmesi
gerekmekte idi. Bu nedenle nüfus sayımı engellenmekte idi. Devlet
başkanlığını tekellerinde, orduyu bütünüyle denetimleri altında tutan
Marunîler ülke yönetiminde mutlak manada söz sahibiydiler. Başbakanın ve
meclis başkanının Müslüman olması bir şey ifade etmiyordu. Yasalar
gereği bu makamlarda bulunanlar birer kukla olmanın ötesine
geçemiyorlardı.
Bu duruma itiraz eden Müslüman gruplar kendi aralarında seçtikleri bir
heyet, Müslümanların hükümetten beklediklerinin bir listesini hazırlayıp
Kasım 1954 tarihinde Başbakana sundular… Bu teklifler Marunîler
tarafından kabul edilmedi. Ülkede devam eden adaletsizlikler ülkede iç
karışıklığa neden oldu. 1957 seçimlerinde iktidar, ABD ile işbirliğine
gitmişti. ABD, devlet başkanı Kamil Chamoun'a CIA aracılığıyla destek
çıkmış, para yardımında bulunmuştu. Bu işbirliğinin Ulusal Pakt'ın temel
ilkelerine aykırı idi. Bu durum iç karışıklığın daha da artmasına neden
olmuştu. Sonuçta 8 Mayıs 1958'de muhalefetten bir gazetecinin
öldürülmesi geniş çaplı bir tepkiye yol açtı ve bu tepki çok geçmeden
silahlı eylemlere dönüştü. Eylemler üzerine Chamoun ABD'den yardım
istedi ve ABD Başkanı Eisonhower, 14300 Amerikalı deniz askerini 15
Temmuz 1958'de Lübnan'a gönderdi. Chamoun, Lübnan'ın komünist tehdit
altında bulunduğunu ileri sürmekteydi. Eisonhower ise asker göndermekten
maksadının Lübnan'da bulunan Amerikalıların hayatını korumak ve
Lübnan'ın bağımsız kalmasını sağlamak olduğunu söylemekteydi. İşin
aslına bakacak olursanız; ABD himayesi altına aldığı bir devleti bizzat
o devletin vatandaşlarına karşı korumaktaydı. Fakat olaylar durmadı ve
ABD siyasi manevralarla bir çözüm bulma yoluna gitti. Bu çerçevede 31
Temmuz 1958'de Ordu komutanı Fuad Şihab'ı 22 Eylül 1958'de (Kamil
Şem'un'un kanuni süresinin bitiminde) görevi devralmak üzere
cumhurbaşkanlığına seçti. Fuad Şihab görevi devraldıktan sonra Müslüman
kökenli Reşid Kerami'ye bir hükümet kurdurdu. Ancak Hıristiyan gruplar
buna karşı çıktılar ve ülke genelinde eylemler başlattılar.
…
İsrail 3 Haziran 1982'de Londra büyükelçisinin bir saldırı sonucu
yaralanmasını bahane ederek 6 Haziran 1982'de Lübnan'ı işgal etti…
Lübnan'da askeri güç bulunduran Suriye ise işgal karşısında sessiz
kalmayı tercih etti… Arap dünyasının Filistinlileri yalnız bırakması
üzerine Siyonist güçler Filistinli milisleri Lübnan'ı terk etmeye
zorladı. İsrail işgalinin henüz devam ettiği sırada 23 Ağustos 1982'de
Lübnan'da bir cumhurbaşkanlığı değişikliği de oldu ve İlyas Sarkis'in
yerine Beşir Cemayel seçildi. Siyonist güçlerle çok yakın ilişkilerinin
olduğu bilinen Beşir Cemayel cumhurbaşkanlığında daha bir ayını bile
doldurmadan 14 Eylül 1982'de öldürüldü. İsrail kuvvetleri bu olayın
oluşturduğu hava içinde Müslümanların çoğunlukta olduğu Batı Beyrut'un
tamamını kontrol altına aldılar. İki gün sonra da meşhur Sabra ve
Şatilla katliamları gerçekleştirildi. İşgalci Siyonist askerler 16 Eylül
1982 tarihinde Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla
kamplarını buralarda ikamet edenlerin herhangi bir yere kaçmalarını
önleyecek şekilde kuşatmaya aldılar. Arkasından Falanjist milisler
Siyonist askerlerin gözetimi altında kamplara girerek büyük bir katliam
gerçekleştirdiler. Lübnan hükümetinin açıklamasına göre bu katliamda
toplam 991 kişi öldürüldü. Beşir Cemayel'in öldürülmesinden bir hafta
sonra 21 Eylül 1982'de kardeşi Emin Cemayel cumhurbaşkanlığına
getirildi. Emin Cemayel ülkede siyasi otoriteyi sağlamak için kendisine
yardımcı olmaları üzere Amerika, Fransa ve İtalya'dan Lübnan'a asker
göndermelerini istedi. Siyonist İsrail'in Lübnan'ı işgaline ve bu ülkede
gerçekleştirdiği katliama göz yuman bu ülkeler Emin Cemayel'in isteğini
kabul ettiler. Ama değişen bir şey olmadı. İç karışıklıklar ve silahlı
eylemler yine devam etti.
…
HİZBULLAH'IN KURULUŞU
Hizbullah'ın kuruluşu Lübnan'daki diğer hareket ve teşkilatlarınki ile
hiçbir benzerlik göstermez. Radikal düşünce okulu talebesi bir grup
mollanın müstakil bir yapıdan yoksun olarak işe koyulmalarıyla başladı.
Abbas Musavi ve Suphi Tufeyli'nin liderliğinde İmam Humeyni'yi dini ve
siyasi önder olarak tanıyan bu grup, Lübnan'ı İslam Cumhuriyeti'nin bir
parçası yapma çabasında İran'la beraberdi. Birkaç aylık zaman zarfında,
bu küçük grubun başlattığı hareket kitle hareketine dönüştü. Aralarında
bazı hareketlerin kurucularının da bulunduğu, Emel ve diğer
hareketlerden ayrılan radikal Şiiler beraberlerinde kendi
teşkilatlarının üyelerini de getirmişlerdi; İslami Emel, Lübnan'daki
Müslüman Ulemalar Birliği, Lübnan Davası ve Müslüman Öğrenciler Birliği.
Tüm bu yapılar Hizbullah'ın öncülüğünde bir araya gelerek koalisyon
oluşturdular.
Hizbullah'ın çekirdek kadrosu 1982 sonları ve 1983'ün ilk ayları boyunca
Baalbek'te örgütlendi. Kurucu grup, Necef ve Kum'daki medreselerden
mezun, Muhammed Bakır es-Sadr'dan ders almış ve 1970'li yılların
sonlarında Lübnan'a dönmüş bir grup Şii molladan oluşuyordu.
Liderliklerini Seyyid Abbas Musavi ve Suphi Tufeyli yapıyordu. Çoğunluğu
ulema, geri kalanı askeri yetkililer ya da askeri meselelerle ilgilenen
aktif üyelerden oluşan yirmi üyelik bir şura meclisi vardır. Şura
meclisinin verdiği kararlar ya tam ittifak ya da çoğunluk oyu ile alınır
ve eğer meclis uzlaşmaya varamazsa konu Humeyni'ye sevk edilir.
Şüphesiz, Lübnan'da Hizbullah'ın lideri Şeyh Muhammed Hüseyin
Fadlullah'tır. Fadlallah, Hizbullah'ın tek lideri veya ideologu değildi.
İbrahim Emin, Suphi Tufeyli ve Abbas Musavi gibi Hizbullah'ın
ideolojisini yayan ve örgütün günlük aktivitelerini idare eden kişiler
de vardır.
Hizbullah'ın ilk ideolojik ilkesi, 'Hatt-ı İmam'ı takip ederek, ne Doğu,
ne Batı, tek yol İslam' tutumunu izlediği emperyalizmin bütün
şekillerine karşı zorunlu cihattır. Hizbullah Humeyni'nin İslam âleminin
duçar olduğu bütün musibetlerin emperyalistler ve özelde ABD'nin başının
altında çıktığı düşüncesini izler…
Hizbullah ideolojisinin en anlamlı diğer ilkesi ise Velayet-i Fakih
düşüncesi idi. Humeyni'nin Velayet-i Fakih konusuna en önemli katkısı
"Müslümanların ve İslam'ın korunması ve teminatı' ihtiyacı
düşünüldüğünde Allah'ın Şeriatı'nın yeryüzünde yerine getirilmesinin
zorunluluğu ve Gaip İmam'ın yokluğunda bir İslami Hükümet kurulmasının
kaçınılmazlığı"na olan inancıdır.
…
TEMMUZ 2006 LÜBNAN İŞGALİ:
İşgalci ABD ve Siyonist terör örgütü İsrail açısından duruma
baktığımızda, öncelikle bu iki ülkenin zararları şöyle özetlenebilir:
a. Siyonist terör örgütü İsrail askerî operasyonu ile hedeflerine
ulaşamamıştır. Siyonist terör örgütü İsrail'in bu işgaldeki hedefi,
Hizbullah'ı silahsızlandırmak ve siyaseten Lübnan'daki diğer güçlere
boyun eğdirmek ve iki askerini kurtarmaktı. Bu iki hedefini de
gerçekleştirememiştir.
b. Siyonist terör örgütü İsrail ordusu, savaştaki düşük başarısı
nedeniyle hem içeride hem de dışarıda saygınlığını zedelemiştir.
c. Siyonist terör örgütü İsrail'in neden olduğu sivil can kayıpları, hem
genel olarak uluslararası kamuoyunda, hem Orta Doğu'da, İsrail'e karşı
tepkiyi artırmıştır.
ç. Siyonist terör örgütü İsrail'in başarısız olması kamuoyunda açıkça
Olmert hükümetinin istifa etmesi istenmiştir. Savaşın başladığı sırada
hükümete halkın büyük bir kısmı destek verirken, sonlarına doğru bu
destek yüzde 70'den yüzden 40'a düşmüştür.
d. Hizbullah'ın Hayfa saldırısıyla başlayan çatışma ilk kez İsrail'in
içine taşınmıştır. Bu da İsrail'in, "düşmanları onların topraklarında
yenme" olarak özetlenebilecek askerî doktrinini alt üst etmiştir.
İran-Suriye-Hizbullah tarafı:
a. Hizbullah, Orta Doğu'da hak arayan, direnen ve Müslümanların davasını
üstlenen fiilî bir temsilci konumuna yükselmiş görünmektedir. Sadece
Lübnan merkezli bir örgüt olmaktan çıkmış, Orta Doğu'nun birçok yerinde
destek bulmuştur. Sadece Şii değil, Sünni İslamcı örgütler ve
liderlerden de destek almıştır. İslam dünyasının önde gelen
liderlerinden Hizbullah'a destek mesajı yollanmıştır. Ayrıca, HAMAS'dan
da politik destek alınmıştır.
b. Hizbullah'ın Orta Doğu'daki yükselişi, Sünni Arap devletlerindeki
muhalefet hareketlerinin de sesini yükseltmesine neden olmuş ve bu
devletler İran - Suriye grubu karşısında zayıflamışlardır. Ayrıca, İran,
Hizbullah'ı destekleyen bir ülke olarak ABD ve İsrail'e karşı verilen
mücadelede öncü konumuna yükselmiştir.
c. Siyonist terör örgütü İsrail ordusuna karşı gösterilen direniş,
Hizbullah'ta büyük bir moral kazanım sağlamıştır. Bu kazanım hem içeride
hem de dışarıda örgütün saygınlığını artırmıştır. Lübnan'da hiçbir
siyasal grup kendisini Hizbullah'a dokunabilecek kadar güçlü
hissetmemektedir. Bu nedenle, BM kararının gerektiği şekilde ve derecede
uygulanması ve özellikle de Hizbullah'ın silahsızlandırılması olasılığı
yok denecek kadar düşük görünmektedir.
ç. İran, bölgedeki gelişmelere her an karışabileceğini göstermiştir.
d. İran, bölgedeki muhalif hareketler için yeniden bir esin kaynağı
haline gelmeye başlamıştır. Suudi Arabistan'da yerleşik Şiiler buna
örnektir. |