|

SAMİ DEVECİ/ ADANA
SORU1- Sünnet'in İslam'ın şer'i kaynaklarından olduğunu söylüyoruz. Bu
doğru mu? Ancak bu konu hep tartışılmıştır. Mesela gelenekçiler sözlü
hadislerin kaynak kabul edildiğini söylerken, yeni çağdakiler bunu kabul
etmiyor. Mesela Hayri Kırbaşoğlu Hoca "tevatür hadis olmadığını"
söylüyor. Ayrıca "sahih hadis" dediklerimizin içinde de Peygamberimizin
sözleri olmama ihtimalinin olabileceğini söylüyor. Bununla beraber tek
başına Kur'an-ı Kerim'in de yetmeyeceğini düşündüğümüzde, artık İslam'ı
neye göre savunacağımız soru işaretidir. Önce kendi çelişkilerini
çözmeden başka dertlere nasıl derman olacaktır? Haksız mıyım, bunu
soracaktım?
CEVAP:
Sorunuzun ilgili olduğu kavramları Din, kaynak, şeriat, Sünnet ve Kur'an
olarak sıralamak mümkündür. Dilerseniz zihnimizde bu kavramları gerçek
tanımlarıyla yeniden düşünüp ait oldukları yerlere koyalım, sonra da
sorunumuzun çözümünü bulmaya çalışalım.
Din: En kısa tanımıyla "hayat nizamı, yaşama biçimi" olarak ifade
edilebilir. Burada sözünü ettiğimiz İslam olduğuna göre bu yaşam biçimi:
"Allah'ın Peygamberlerine vahiy yoluyla gönderdiği ve adına İslam dediği
(5/3) bir yaşam biçimidir. Bu din diğer adıyla Allah'ın dinidir. Allah
dinini İnsanlar içinden seçtiği elçiler ile insanlara ilan etmiştir. Bu
elçilerine: "Kitap nedir iman nedir bilmezken bunu sana biz
öğrettik"(26/53) buyurmuş, "Bu kitabın sana vahyedileceğini ummuyordun
"(28/86 ) ifadesiyle seçilmişliğini bildirmiştir. Bununla birlikte ona
memurluğunu hatırlatarak: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol, seninle
birlikte iman edenler de dosdoğru olsunlar"(11/112 ) ikazını yapmıştır.
Dini Allah'a has kılma konusunda: "De ki: Şüphesiz bana, dini Allah'a
has kılarak O'na ibadet etmem emredildi." (39/11)
"(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz o Kitabı sana hak olarak indirdik. Öyle ise
sen de dini Allah'a has kılarak O'na kulluk et" (39/2) gibi onlarca
ayette dinin Allah'a ait olduğunu ve peygamber de dahil tüm insanların
bu dinin ilkelerine uymak zorunda olduklarını bildirmiştir. Bu nedenle
dinin kaynağı, göndereni, ilkelerini belirleyeni, ikmal edip tamamlayanı
ve başta peygamberleri sonra da ümmetlerini ondan sorumlu tutuğunu
bilmek ve kabul etmek durumundayız.
Kaynak: Bir şeyin çıktığı yer anlamına gelmektedir. Bu anlamda Dinin
kaynağı Peygamber değil Allah'tır. Peygamber (a.s.) da o kaynaktan
geleni hiçbir ilave ve eksiltme yapmadan insanlara tebliğ etmekle memur
edilmiş kimsedir: "(Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş
olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını
koparırdık (onu yaşatmazdık)."(69/44-46) Bununla ilgili yeterli izahı az
önce vermiş olduğumuzdan burada sadece bu kadar hatırlatma ile
yetiniyoruz.
Şeriat: Genel anlamıyla kanun, izlenen yol anlamına gelmektedir. Kanun
koyana Şâri, konulan kanuna da şeriat denilmektedir. Bunu Allah Kur'an-ı
Kerim'de şöyle ifade etmektedir: "Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak
ve onu korumak üzere hak olarak Kitab'ı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık
aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da
onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir
yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size
verdiğinde (yol ve şerîatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse
iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık
size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n gerçek tarafını) O haber
verecektir.(5/48) Yine burada Peygamberlere Allah tarafından
gönderilenin "şeriat ve yol" olarak tanımladığını görüyoruz.
Sünnet: Kelime anlamı olarak yol anlamına gelmektedir. Bu yol öyle bir
yol ki, bir kimsenin bir ömür gide gele ahlâk edindiği asla ondan başka
bir yol tutmadan, başka yollar edinmeden sürekli izlediği bir yol
demektir.
Istılahi anlamda sünnet, Peygamberimizin fiil, söz ve sukutlarından
meydana gelen tüm davranışlarıyla takip edip ortaya koyduğu yol
anlamında kullanılmıştır. Esas itibariyle sünnet, Peygamberimizin
Kur'an'ı ahlak edinerek yaşayıp ortaya koyduğu yaşam şeklidir. Onun hiç
vazgeçmeden takip ettiği yol Kur'an'dır. Bu nedenle sünnetin kendisi bir
kaynak değil, bizatihi kaynaktan anlaşılanın bir elçinin eliyle ve
diliyle hayata aktarılmasıdır. Peygamber (as.)'ın Kusursuz örnek
gösterilmesi, "üsvetül- hasene" olması, Kur'an'ı ahlak edinmiş
olmasındandır. Onun vefatından hemen sonra Hz. Aişe validemize bazı
insanların gelip O'nun ahlakını sormaları üzerine: "Siz Kur' an okumuyor
musunuz? Peygamberin ahlakı Kur'an'dır" cevabını vermiştir.
Peygamberimizin yol edindiği şey sadece Kur'an idi. Bunun için insanlığı
kendine değil Allah'a ve onun kitabına çağırıyordu. Onlara: "Bana
Müslümanların ilki olmam emredildi" (39/12, 6/14, 163), "Ey Muhammed!
Şüphesiz sen dosdoğru bir yoldasın sana vahyolunan Kur'an'a sımsıkı
sarıl. Bu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür. Hepiniz ondan hesaba
çekileceksiniz" (43/43,44) ayetlerini de okuyordu. Kur'an'ı konuşan bir
peygamber, peygambere muhatap olan sahabe iken her hangi bir sorun yok.
Ancak sahabeden başlayan rivayet zinciri tüm iyi niyetlere ve halisane
düşüncelere rağmen, insanların muallel olduğu zaaflar, anlayış
farklılıkları, zamanın oluşturduğu erozyon gibi nedenlerle bu rivayetler
ile ilk kaynak olan Kur'an arasında farklılaşmalar ortaya çıkmıştır.
Bunların hal çaresi, rivayetleri asli kaynağa Kur'an'a götürerek, onun
onay verdiğini alıp vermediğini de bırakarak, Kur'an eleğinin üstünde
kalanları almakla işe başlamalıyız. Böylece rivayetlerin paydaları
Kur'an ile eşitlenmiş olacağından iki başlılık ve çift seslilik ortadan
kalkacaktır.
Bugün rivayet zincirindeki insanlara bakarak, yahut altındaki "sahih,
hasen, zayıf, mürsel, mevzu veya mütevatir ifadelerine dayanarak bir
yere gelmemiz bugüne kadar mümkün olmadığı gibi bu günden sonra da
mümkün değildir. Bunların metin kısmında verilen mesajın Kur'an'ın
ortaya koyduğu ana ilkelere uygun olup olmadığına bakılması gerekir.
Başka türlü doğru bir çözüme varmak mümkün gözükmemektedir.
Çelişki konusuna gelince, ne Kur'an'ın kendi içinde ne de Kur’an ile
peygamberimizin söz sukut ve davranışlarında asla bir çelişkinin olması
mümkün olamaz. Gerekçelerini yukarıda anlatmaya çalıştık. Var olan
çelişkilerin sebeplerini de Peygamberimizden değil onu nakledenlerden
kaynaklandığını söylemiş idik. Kitaplarda var olan çelişkilerin hal
çaresini de Kur'an'a götürerek halletmenin mümkün olacağına inanıyoruz.
Bugün böyle bir konu açıldığında insanların "dindarlıkları!" hortluyor
ve cin atına binerek cedelleşmeye başlıyorlar. Ravi ve muhaddislerin
titizliğinden, takvasından v.s söz ederek "nasıl böyle bir şey
yapılabilir"e kadar getiriyorlar. Bu yıllarca yapılmış ama İslam dünyası
bu adam kayırıcılıktan, mezhep taassubundan, aklı selim ile hareket
etmediğinden çözüme gidememiştir. "Sen yoluna ben yoluma" anlayışı ile
bugüne kadar gelinmiştir.
İnsanların Kur'an'a dönmesi niçin bu kadar zor geliyor diye
düşündüğümüzde ise, karşımıza atalarından intikal eden bir din ve
gelenekle karışmış köhne bir anlayışın çıktığını görüyoruz. Bizler
ataların dininden değil Allah'ın dininden olmanın peşinde olmalıyız.
Allah'ın rızasından başka kaygımız da olmamalı; insanların levminden
değil Allah'tan korkmalıyız. Allah müminleri tanımlarken: "Ey iman
edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve
kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere
karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda
cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir
kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği
lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir."(5/54)
İşte bugün Allah'ın bu lütfuna layık olan bir nesle ihtiyacımız vardır.
İslam'ı din, Kur'an'ı ölçü, Allah'ın rızasını hedef edinen, kınayanların
kınamasına bakmadan hedefine yürüyecek bir nesil. Kur'an'ı anladığı
dilden okuyan, anlayan ve ahlak haline getiren bir nesil. Elinde,
dilinde, gönlünde, işinde ve aşında, hasılı varoluşunda Kur'an olan bir
nesil… Tüm insanlığın muhtaç olduğu bir nesil, işte böyle bir nesildir.
Bu insanların, geçmişin kültürüyle kirlenmiş din anlayışından Kur'an ile
arınıp, bu anlayışa evet dedikleri gün, ortaya böyle bir nesil
çıkartacaklarına inanıyoruz.
Kur'an'ın yeterliliği konusuna gelince, Allah'ın Kur'an'la gönderdiği
din, kıyamete kadar insanlığın ihtiyacı olan doğru yolu göstermeye
yeterlidir. Yeter ki, insanlar onu seçsin ve ondan çareler istesin. O
çareler üretmede asla aciz değildir. O, bu konuda muciz, bunu görmeyen
insanlık ise acizdir.
"İşte böylece Biz; sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap
nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz; onu, kullarımızdan dilediğimizi
hidayete eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir
yolu göstermektesin.
(O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Dikkat edin,
bütün işler sonunda Allah'a döner." (42/52-53)
Bütün gayretimiz, işlerimiz Allah'a dönmeden onları düzeltebilmek için
olmalıdır diyor, hepimizi Allah'a emanet ediyoruz. |