|

Fatih
Sultan Mehmet & Kont Drakula
Ali Murat Güven
Bu yazıda, gerçeklerle
efsanelerin birbirine iyice karıştığı karanlık bir çağda, yakından
tanıdığımız iki ünlü tarihsel simanın kan kardeşliğiyle başlayıp ölümcül
bir düşmanlıkla noktalanan sıradışı öyküsüne konuk olacağız. Bir
cephesinde "Cihan Fatihi" namlı Sultan Mehmet, diğer cephesinde ise
"Kazıklı Voyvoda" namlı Romen Prensi Vlad Tepeş'in yer aldığı son derece
trajik bir öykü bu... Öyle her yerde okuyamazsınız, o yüzden tadını
çıkartın!
Geçtiğimiz haftanın ortalarında bazı gazetelerimizde Romanya mahreçli
ilginç bir haber yayımlandı. Habere göre, Romen Turizm Bakanlığı,
başkent Bükreş yakınlarında "Dracula Parkı" adını taşıyacak bir eğlence
merkezi açmayı planlıyormuş. Hani şu "Disneyland" türü yerlerden biri...
Korku edebiyatına meraklı olanların da hemen anımsayacağı gibi,
sinemanın ölümsüz vampiri Kont Dracula İrlandalı yazar Bram Stoker'ın
aynı adlı romanından doğmuştu. Öte yandan Stoker'ın da bu kahramanı
dünya edebiyatına kazandırırken, biz Türklerin tarih kitaplarında
"Kazıklı Voyvoda" olarak andığımız ünlü Eflak Prensi Vlad Tepeş'ten
esinlendiği günümüzde konunun meraklılarınca gayet iyi biliniyor.
Malûm, Vlad düşmanlarını kazığa oturtması ve onların kanını içmesiyle
nam salmış bir tarihsel kişilikti. "Dracula Parkı" projesinin
mimarlarının hedefi de kurulacak parkın içindeki bütün etkinliklerin bu
vampir esprisine uygun olmasıymış. Sözgelimi, turistlere kan renginde
pudingler, beyin şeklinde tatlılar falan satmayı planlıyorlarmış. Ve
tabii Dracula'yı Dracula yapan şu ünlü kazıkların da hemen her köşeyi
süsleyeceği belirtiliyordu söz konusu haberde...
"Liberal piyasa ekonomisi" tam olarak böyle bir şey işte. Ardında yoğun
bir trajedi barındıran en istisnai tarihsel olayları ve kişilikleri bile
gün gelir para için hiç acımadan soytarıya çevirir. Hele de Vlad'ı
yüzyıllardır su katılmamış bir "ulusal kahraman" olarak gören Romenlerin
böyle bir işe kalkıştığını gördükten sonra, vahşi kapitalizmin bu yıkıcı
kudreti konusundaki endişelerim artık iyice arttı.
Yakın geçmişte bir belgesel film çekimi kapsamında Transilvanya'yı
ziyaret edene dek, doğrusunu söylemek gerekirse benim de Vlad Tepeş'e
ilişkin bütün tarihsel malûmatım lise kitaplarından öğrendiklerimle
sınırlıydı. Ancak, Karpatlar'da çıktığım o gizemli yolculuğun sonunda,
öğrencilik yıllarında adını her okuduğumda gözümün önünde daima canavara
yakın bir surette beliren bu ürkütücü insanın gerçek öyküsünü öğrenme
fırsatını elde ettim. Evet, Vlad'ın, bizim okul kitaplarının yazdığından
çok daha derin ve trajik bir bağı vardı Osmanlı Devleti'yle. Üstelik, bu
bağ, Fatih Sultan Mehmet Han ile çocukluk arkadaşlığına, hatta bir çeşit
"kan kardeşliğine" dek uzanıyordu.
Hemen belirteyim ki bu soluk kesici tarihsel öyküyü, Romanya'da çıktığım
renkli yolculuk boyunca bana kılavuzluk yapan son derece aykırı bir
adamdan, "Transilvanyalı Dracula Derneği"nin egzantrik başkanı Nicolae
Paduraru'dan öğrendim. Kurduğu dernekten de anlaşılacağı üzere aklını
Kazıklı Voyvoda ile bozmuş olan Bay Paduraru, Türklerin Vlad'ın hazin
öyküsünün önemli bir bölümünde sürekli ön planda olmalarından dolayı,
yalnız Romanya tarihini değil aynı zamanda Osmanlı tarihini de yemiş
yutmuş "profesör zihni sinir" tipinde bir adamdı. Romanya topraklarında
bir hafta süren çalışmamız boyunca da bana Türk-Romen ortak tarihinin
derinliklerinden hiç bilmediğim ve duymadığım nice garip olaylar
aktardı. Bu alandaki derin bilgi birikimiyle şöhreti ülkesinin
sınırlarını aşan Paduraru'ya, şimdilerde History Channel'de vampir
efsanelerinin incelendiği bir belgesel programda da sık sık rastlıyorum.
Bükreş'ten başlayan yolculuğum sırasında, Kazıklı Voyvoda'nın hayatında
dönüm noktası oluşturan bütün ana duraklara tek tek uğradım. Vlad'ın
doğduğu Sighişoara kasabası ve müze olarak korunmakta olan evi, Osmanlı
ordusu tarafından kuşatma altına alındığı kuş uçmaz kervan geçmez
Poeinari Kalesi ve Snagov gölünün üzerindeki bir manastırda bulunan
ürkütücü mezarı, bu duraklardan yalnızca bir kaçıydı.
Gezimizin bir durağında ise Braşov kentindeki görkemli Bran Şatosu'nu
ziyaret ettik. Burası görsel açıdan olağanüstü etkileyici bir yer
olmakla birlikte, güzergah ve tarihsel kronoloji itibarıyla Voyvoda'nın
öyküsüyle pek örtüşmüyordu. Gezdiğimiz şatonun Vlad'ın serüveninde ne
gibi bir anlamı olduğunu sorduğum Bay Paduraru bu soruma karşılık acı
acı gülerek "Aslında hiç bir anlamı yok" cevabını verdi. "Biz Romenler
Amerikalı turizm yatırımcılarının yoğun baskısı altındayız. Bu adamlar
yıllardır seyrettikleri şatolu vampir filmlerinden dolayı, turistlere
Dracula turu yaptırırken mutlaka heybetli bir şato da görmek istiyorlar.
Bizler de mecburen batıdan gelenlere burayı gezdiriyoruz. Aslında Vlad
burada hiç oturmadı. Çünkü ömrü boyunca Türklerle savaşmaktan şatolarda
keyif çatmaya pek vakit bulamamıştı."
Sizin anlayacağınız, öykünün bu deforme edilmiş versiyonunun ilk
temelleri, Bran Şatosu'nun efsaneye dahil edilmesiyle, yani benim
Romanya'yı gezdiğim 1998'lerde atılıyordu. Para için herşeyi sulandıran
kapitalist girişimciler de şimdilerde "Dracula Parkı" gibi numaralarla
bu oyunu iyice pekiştirmekteler...
Bu pazar Amerikan "showbusiness" palavralarını bir kenara bırakıp yine
kendi yolumuzdan gidecek, sıradan bir tarih kitabında ayrıntılarına çok
zor ulaşabileceğiniz trajik bir öyküyü, Vlad Tepeş ile Fatih Sultan
Mehmet Han'ın sonu kan ile noktalanan arkadaşlığının öyküsünü, tamamen
alternatif kaynaklardan derlediğimiz bilgilerle sizlere aktaracağız.
Okuduktan sonra şöyle bir düşünün bakalım, İngiliz yazar Tolkien'in
bütün dünyayı ayağa kaldıran "Yüzük Kardeşliği" mi daha etkileyici,
yoksa bu mu? Üstelik (tarihsel açıdan tam netleştiremeğim bir kaç
ayrıntı bir kenara bırakılacak olursa) bu öykü büyük oranda da
gerçeklere dayanıyor...
"Şeytan'ın oğlu" saraya gidiyor
Türkler, 1431 yılında Orta Romanya'daki Sighişoara kasabasında dünyaya
gelen Vlad'ın hayatında, henüz küçücük bir çocuk olduğu günlerden, savaş
meydanında son nefesini verdiği ana dek daima en belirleyici unsur
oldular. Buna belki de "alınyazısı" demek daha doğru olur.
Macar kralı Vladislav'ın seçkin birliklerinde yer alan babası Vlad
Dracul cengaverliği ve acımasızlığıyla ünlenmiş bir şovalyeydi. Soyadı
olarak kullandığı lakabı "Dracul"un Romencede "şeytan" anlamına gelmesi
de ona yönelik kitlesel korkunun somut bir ifadesiydi aslında.
Vladislav'a bağlı diğer bütün seçkin şovalyeler gibi, kılıcında ve
zırhında bir ejderha figürü bulunan baba Vlad, giriştiği savaşlarda
uçurduğu yüzlerce kafaya rağmen, oğlu doğduğunda bütün babalar gibi
pamuk kalpli bir adama dönüştü ve sevinçten bayram etti. Evladını el
bebek gül bebek büyütebilmek için de bütün imkanlarını seferber edecekti
namlı cengaver...
Romenlerin "Wallachia" olarak andıkları bu topraklar Sultan 2'nci
Murat'ın amansız akınlarının ardından Eflak ve Boğdan adlarıyla
Osmanlı'ya bağlanınca, baba Vlad da Türklerin o dönemdeki başkenti
Bursa'ya ister istemez bağlılığını iletmek zorunda kalıyordu.
Osmanlıların fetih politikasında, kazanılan yeni topraklara, merkezden o
yöreye yabancı yöneticiler atamak pek sıklıkla başvurulan bir yöntem
değildi. Devlet, bunun yerine daha akıllıca bir yola başvuruyor ve ele
geçirdiği her yeni diyara yine o bölgelerde doğup büyümüş sadık yerel
liderler tayin etmeyi tercih ediyordu. Bu doğrultuda Wallachia'nın sözü
geçen soylularının geniş bir istihbaratını yaptıran Sultan Murat Han,
onlar arasından Vlad Dracul'un adının ön plana çıktığını görecekti.
Bunun üzerine şovalyenin küçük oğlu ile kızı, bizzat babalarının
rızasıyla, yetiştirilmek üzere başkent Edirne'ye getirildi. Ablası
sarayda "prenses" statüsünde ağırlanırken, gelecekte Eflak ve Boğdan
Voyvodası (Osmanlı'da geniş yetkilerle donatılmış, bir çeşit genel
valilik rütbesi) olması planlanan küçük kardeş Vlad da seçkin çocuklara
verilen özel bir eğitim programına alınıyordu.
"Ölünceye dek kardeşiz"
Küçük Vlad, Edirne'yi ve Osmanlı saray hayatını kısa sürede benimser.
Murat Han da sarayının koridorlarında ablasıyla birlikte koşturup duran
bu küçük konuğun üzerine titremektedir. Gelecekte Osmanlı'nın
Balkanlardaki uçsuz bucaksız topraklarını kendisi adına sadakatle
yönetecek olan bu zeki Romen çocuğunun her açıdan kusursuz bir eğitim
almasını arzulamaktadır Sultan. Türkleri sevmesi için çok geçmeden onun
yanına bir de arkadaş verir. Bu kişi, sonradan "cihan fatihi" olarak
anılacak olan sevgili oğlu Mehmet'tir.
Şehzade Mehmet, kendisinden yalnızca bir yaş küçük olan Romen
arkadaşıyla yıllar boyunca omuz omuza çok sıkı bir eğitimden geçer.
Birlikte en seçkin hocalardan yabancı dil dersleri alır, kılıç
kullanmayı, ata binmeyi ve devlet yönetiminin türlü inceliklerini
öğrenirler. Zamanla arkadaşlıkları iyice derinleşecektir iki çocuğun.
Büyüdüklerinde birbirlerini hiç unutmayacakları ve kanlarının son
damlasına kadar destek olacaklarına dair karşılıklı yeminleşir, ardından
da kesik parmaklarını birleştirerek "kan kardeşi" olurlar.
Yıllar geçecek ve yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bu iki arkadaşın
yolları zorunlu olarak ayrılacaktır. Vlad seçkin bir yönetici adayı
olarak anavatanına geri gönderilir. Babasının 1451 yılındaki ölümü
üzerine genç yaşında tahta geçen Sultan Mehmet ise 1453 yılında, İslam
aleminin öteden beri en büyük hayali olan İstanbul'un fethini
gerçekleştirerek yüce peygamberimizin hadis-i şerifindeki övgülere
mazhar olur.
Onun bu büyük askerî başarısını, yıllar sonra geri döndüğü ülkesinden
hayranlıkla izleyen Vlad da yeni başkent İstanbul'a siyasî bağlılığını
bildirir. Genç lider bunun üzerine 1456'da Sultan Mehmet Han tarafından
Eflak ve Boğdan'a resmen "Voyvoda" olarak atanacaktır.
Başlangıçta herşey yolunda gitmektedir. Bölgeyi büyük bir başarıyla
yöneten Vlad, Osmanlı'nın çıkarlarını içtenlikle korumakta ve devletin
vergi gelirlerini düzenli olarak tahsil edip merkeze yollamaktadır.
Bunun karşılığında saray da ona her Voyvoda'ya tanınmayan düzeyde çok
geniş bir özerklik alanı sunmuştur.
Ancak, zaman geçtikçe Vlad'a bir haller olmaya başlar. Romen soyluları
arasında esen miliyetçilik rüzgarları, İstanbul'a bağlılığı kuşku
götürmeyen onu da adım adım etkilemeye başlamıştır. Bölge bağımsızlık
hareketleriyle için için kaynarken, herkes Voyvoda'dan bu yeni dalgaya
önderlik etmesini beklemektedir. Bu noktada babasının efsanevî
savaşçılık kariyeri de sık sık önüne konulur ve aklını başına toplaması
istenir. Bir tarafta gönülden bağlı olduğu Fatih, öte tarafta ise
bağımsız Wallachia'ya kral olma hayali...
Vlad giderek öylesine büyük bir açmaz içinde kalacaktır ki bu durum onu
kısa sürede alkole düşkün biri haline getirir. Sabah akşam içmekte ve
emirlerine uymayanlara akıl almaz işkenceler yapmaktadır. Bu arada
Voyvoda babasının bölgede efsaneleşmiş olan soyadı "Dracul"u da
"Draculea" (Eski Romencede "şeytanın oğlu") şeklinde kullanmaya başlar.
Eflak ve Boğdan'a egemen olan huzurlu ortam bir kaç yıl içinde yerini
tam bir cinnet atmosferine bırakacaktır.
Adalet duygusunu tamamen yitirmiş vaziyetteki Vlad, kendisine zalimane
bir de meşgale bulmuştur: "Kazığa oturtma işkencesi... Sarayının
çevresini binlerce sivri kazıkla donatan Voyvoda, suçlu olarak gördüğü
kişileri canlı canlı bu kazıklara oturtmakta ve kurbanlarının bazen
günler süren can çekişmelerini büyük bir keyifle izlemektedir. Bu arada,
halkı arasında, onun şeytanî bir güç kazanmak amacıyla düşmanlarının
kanını içtiğine dair söylentiler de yayılmıştır.
Eflak ve Boğdan'da bunlar olup biterken, Voyvoda'nın sapkın davranışları
İstanbul'a, Fatih'in kulağına dek ulaşır. Bölgede yaşanan kargaşanın
merkezinde çocukluk arkadaşı Vlad'ın olduğunu öğrenen Sultan, duyduğu bu
korkunç haberlere ilk anda inanmak istemez. Ancak, hem vergileri
toplamak hem de olup bitenleri araştırmak üzere gönderdiği diplomatik
temsilcilerinin başına gelen korkunç bir olay, cihan hükümdarını radikal
bir karar almaya sevkedecektir.
Ruhsal dengesini tümüyle yitirmiş durumdaki Vlad, İstanbul'dan gelen
elçiler sarayına ulaştığında hayatının hatası sayılabilecek bir adım
atar. Konuklarını tutuklatır, onlara bizzat kendi elleriyle işkence
yapar ve sonunda da -ellerinde Fatih'in mührünün bulunduğu ültimatom
mektupları taşıyan- bu kişilerin hepsini kazığa oturtur.
Fatih, elçilerinin akıbetini duyduğunda uzun uzun ne yapacağını düşünür.
Başka hiç kimseye göstermeyeceği bir tahammülle Vlad'a son bir mektup
daha gönderir. Cihan fatihi, çocukluk arkadaşına aklını başına
toplamasını ve bu tür vahşet gösterilerinden vazgeçerek Saray'a
bağlılığını yinelemesini emretmektedir. Vlad'ın bu son uyarıya verdiği
karşılık ise onu geri dönülmez bir yola sokacaktır. Voyvoda artık
İstanbul'un otoritesini tanımadığını bildirerek bağımsızlığını ilan
eder. Kardeşlik yemini artık sona ermiştir.
"Geliyorum deyyus Vlad!"
1462 yılı ilkbaharında emrindeki büyük bir ordu ile Balkan seferine
çıkan Fatih için artık tek bir hedef vardır. İbret-i alem için Vlad'ı
yok etmek. İsyana destek olan bütün yerel yöneticileri etkisiz hale
getirerek Eflak ve Boğdan'ın içlerine doğru ilerleyen kızgın komutan, en
büyük hedefi durumundaki Vlad'ı ise Poeinari Kalesi'nde kıstırır. 900
metre yükseklikteki sarp bir dağın zirvesine kurulmuş bulunan Poeinari
Kalesi, erişilmezliğiyle tam bir kartal yuvası görünümündedir. Bu
haliyle de aşağıdan bir saldırıyla düşürülmesi bir hayli güçtür. Ancak,
hiddetinden yanına yanaşılamayan Fatih'i hiç bir zorluk durduramaz.
Birlikleriyle kalenin çevresini kuşatan Sultan, Vlad'a son mesajını
gönderir: "Artık işin bitti! Geliyorum deyyus Vlad!"
Her iki komutan da birbirlerinin huyunu suyunu çok iyi bilmektedirler.
Vlad bu avantajını kullanarak, kıstırıldığı yüksek kalede aylarca
direnmeyi başarır. Buna karşılık, lojistik desteği tam olan Osmanlı
ordusu da hiç acele etmemekte ve kalenin dibinde sinir bozucu bir sabır
içinde kamp yapmayı sürdürmektedir. Öyle ki sırf kaledekilerin direniş
gücünü yıkabilmek için zaman zaman askerî bandonun kılıçların
şakırdadığı gösteriler düzenleyip gürültülü savaş marşları çaldığı bile
olur. Fatih, kendisine karşı sergilenen bu büyük ihaneti muhatabını
aşağılayarak cezalandırmaktadır. İnatçı bir adam olan Vlad Fatih'in
taktiklerine direnir direnmesine, ancak kalede kendisiyle birlikte
mahsur kalan sevgili eşi Elizabetha ise onun kadar güçlü değildir. Genç
kadın bu sinir savaşına daha fazla dayanamaz ve kuşatmanın ilerleyen
haftalarında kendisini kalenin burçlarından aşağı bırakarak intihar
eder.
Wallachia, İstanbul Fatihi'nin bağımsızlık peşindeki prense verdiği bu
ağır dersi anlatan öykülerle kaynamaya başlamıştır. Vlad'ı kendi
egemenlik bölgesinde siyasî olarak bitiren Fatih, isyancı bir Voyvoda
için İstanbul'u bu kadar uzun süre sahipsiz bırakmanın riskli olacağına
karar verir ve hasmının yakalanmasını beklemeksizin birliklerinden bir
kısmını yanına alarak merkeze geri döner. Giderken Eflak'a yeni ve sadık
bir Voyvoda atamayı da ihmal etmeyecektir. Eşinin intiharıyla psikolojik
olarak çökmüş olan Vlad, kurtulmak için son bir hamle daha yapar.
Fatih'in yokluğunda bir ölçüde gevşemiş olan kuşatmayı yarmayı başaran
devrik Voyvoda, kendisine yardım eden bazı Rumen köylülerinin de
yardımlarıyla bir gece komşu Macaristan'a kaçar. Romen tarihçiler,
Vlad'ın kaçışını haber alan Fatih'in buna çok da fazla öfkelenmediğini
söylüyorlar. Bugün için büyük Sultan'ın o anda neler düşündüğünü elbette
ki net olarak bilemiyoruz, ancak olayların gidişatı onun çocukluk
arkadaşına ülkeyi terketmesi için yine de son bir şans tanıdığı kanısını
uyandırıyor bizlerde. Malûm, "kan kardeşliği" yeminini öyle bir çırpıda
silip atmak kolay değil...
Son çırpınışlar ve ölüm
Macaristan'ın Vishegrad ve Pest kentlerinde tam 14 yıl sürgünde kalan
Vlad, ülkesinde yönetimi ele geçirebilmek için yıllar sonra son bir
deneme daha yapar. 1476'da Macar Kralı Matei Corvin ve Moldova Prensi
Büyük Stefan'ın yardımlarıyla yeniden Wallachia prensliğini eline
geçiren eski Voyvoda, İstanbul'dan gelen özel bir emirle bu kez ölümüne
köşeye kıstırılacaktır. Osmanlı istihbaratı onu hiç unutmamış, Fatih'in
özel talimatı üzerine, tehlikeli bir isyancı olarak faaliyetleri
yıllarca dikkatle izlenmiştir. Bu kez emir titizlikle yerine getirilir
ve bölgeyi yöneten yeni Voyvoda Radu, selefi Vlad'ı yanında bulunan az
sayıda destekçisiyle birlikte Transilvanya ormanlarında kıstırıp
öldürür. Bu arada prensin başı da yine sarayın isteği üzerine İstanbul'a
gönderilecek ve binlerce Türk'ün katili olarak kentin sokaklarında
dolaştırılacaktır. Hem de tıpkı onun düşmanlarına yaptığı gibi, bir
kazığa saplanmış vaziyette! Prensin başsız gövdesi ise Bükreş kenti
yakınlarındaki bir gölün üzerinde kurulu bulunan Snagov Manastırı'na
gömülür.
Saray açısından bu eski hesap artık tümüyle kapanmıştır.
Peki ya, prensin ülkemize getirilen başına ne oldu? Bunu hiç kimse
bilmiyor. İstanbul'da günlerce halka teşhir edilen kesik baş, sonunda
kentte bir yerlere gömülür. Ama nereye?
Siz İstanbullular, bundan böyle hafriyat yaparken çok dikkatli olun. Bir
gün bahçenizden ya da inşaat alanınızdan tüm zamanların en korkutucu
adamının kafatası çıkabilir. Hele bir de Stoker'in ünlü öyküsünü dikkate
alırsak, ertesi sabah boynunuzda iki küçük diş iziyle uyanmanız işten
bile olmaz, ona göre!
Kazıklı Voyvoda'yı Kont Dracula'ya dönüştüren adam: Bram Stoker
Gerçek bir insan olan "Kazıklı Voyvoda" ile roman ve sinema kahramanı
"Kont Dracula" arasındaki bağlantı, edebiyatla ilgisi sınırlı bir çok
kişi için hala son derece muğlak bir konu. Dilerseniz bu alandaki
bulanıklığı biraz aydınlatalım...
Geceleri mezarlarından çıkarak insanların kanını emdiğine inanılan
vampirler, ilk olarak Slav ve Macar kökenli halk masallarında ortaya
çıktılar. Zamanla dilden dile yaygınlaşıp Asya ve Afrika'nın uzak
kültürlerinde de boy göstermeye başlayan bu efsaneyi popüler kültüre
kazandıran kişi ise hayal gücü oldukça geniş bir İrlandalı yazardı.
1890'larda Dublin Şatosu'nda devlet memuru olarak çalışan Bram Stoker
(1847-1912) boş zamanlarını Avrupa tarihi üzerine kitaplar okumakla
geçiriyordu. Türklerle Romenlerin giriştiği mücadeleleri incelerken
Kazıklı Voyvoda'nın ilginç öyküsünü de öğrenen Stoker, özellikle
Prens'in kazık işkenceleri ve kan içme merakından bir hayli
etkilenmişti. Voyvoda'nın bu alışılmadık tarzı, ona bir süre sonra kendi
muhayyilesinde ürettiği özgün bir kahraman için de ilham kaynağı oldu.
Görev yaptığı kasvetli şatoda ölümsüz vampir "Kont Dracula" romanını
yazmaya başlayan Stoker, öyküsüne mekan olarak ise o güne kadar hiç
gidip görmediği Romanya'nın Transilvanya bölgesini seçecekti.
İlk kez 1897 yılında İngiltere'de yayımlanan "Dracula" romanı, piyasaya
çıkar çıkmaz edebiyat dünyasını birbirine kattı. Gerçek bir tarihsel
kişiliğin bozunuma uğratılmasıyla ortaya çıkan bu yeni kahraman, zamanla
bütün dünyada en çok tanınan korku edebiyatı figürü haline geldi.
1920'lerden itibaren defalarca sinemaya da uyarlanan "Dracula"yı
aralarında Bela Lugosi, Klaus Kinski, Christopher Lee ve Gary Oldman'ın
da yer aldığı bir çok ünlü aktör başarıyla canlandırdı. Bunlar arasında
özellikle İngiliz oyuncu Christopher Lee, gerek sert fiziği gerekse
güçlü oyunculuğuyla Kont'un karanlık dünyasıyla adeta özdeşleşecekti.
Günümüzde hemen bütün dünya dillerine çevrilmiş bulunan "Dracula",
geçmişteki onca uyarlamasına karşın sinemacılar tarafından da hala
verimli bir kaynak olarak görülüyor. En son 1992'de yönetmen Francis
Ford Coppola eliyle bir kez daha beyazperdeye aktarılan roman, her
yönetmenin elinde farklı bir biçim alan esnek yapısıyla sinemacılara
günümüzün ultra teknoloji çağında bile son derece ürkütücü gotik filmler
yapma fırsatı veriyor.
Çağdaş Romen gençleri ülkelerinin Stoker'ın romanı ve ondan uyarlanan
filmler sayesinde uluslararası bir üne kavuşmasından memnunluk duyarken,
geleneğe bağlı yaşlı Romenler ise bu durumdan pek hoşnut değiller.
Çünkü, onlara göre Vlad, yönetimi sırasında sergilediği bazı acımasız
uygulamalara karşın, sonuçta ne yaptıysa ülkesinin bağımsızlığı için
yapmış ve bu uğurda kanının son damlasına kadar çarpışmış bir
yurtseverdi. Nitekim, bu yaklaşıma Snagov gölünün üzerindeki manastırda
Vlad'ın mezarını görüntülerken en çarpıcı biçimiyle tanık olduk.
Manastırın tam ortasındaki mezarda çekim yapmamıza uzun süre direnen
Ortodoks papaz, tatlı dilimiz ve güler yüzümüzle kendisini ikna edene
dek, "Şu adamın ruhunu artık rahat bırakın!" diye bağırıp durmuştu
ekibimize: "Siz gazeteciler, onu kan içen vampir olarak göstermekten
vazgeçin! Vlad, halkı için ölen talihsiz bir kahramandı!"
Tarih, insanoğlunun ürettiği en sübjektif bilim dalıdır. O papaz belki
kendi açısından haklıydı, ama bizim açımızdan hiç değil!
• kaynak: madalyon.gen.tr |