Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 337 | Ocak  2007

                   

 

 


FİLİSTİN'DE NELER OLUYOR?

Filistin Özerk Yönetimi'nin Başkanı Mahmut Abbas, yeni bir hükümet kurulması yönünde bir süredir FKÖ ile Hamas arasında yürütülen görüşmelerden sonuç alınamadığı gerekçesiyle, erken seçim kararı aldı ve ardından FKÖ ile Hamas arasında çatışmalar meydana geldi. Hamas, kararı, bir 'darbe girişimi' ve "hükümetin meşruiyetine ve Filistin halkının iradesine karşı" bir teşebbüs olarak niteledi. Ancak Özerk Yönetim anayasasına göre, Abbas'ın hükümeti feshetme yetkisi bulunduğu için, Hamas'ın itirazları, sonucu etkileyecek gibi görünmüyor. Batı ve İsrail de bu durumdan memnun oldu ve Abbas'la yapılan görüşmede, Filistin'e yardımların yeniden başlatılabileceği sinyali verildi. Bu, aldığı erken seçim kararı nedeniyle Abbas yönetimine verilmiş bir açık destekti. Bu durumda, zaten cendere altına alınmış olan Hamas, fiilen devreden çıkarılmış oluyor ki, bu gelişmenin dikkatlice değerlendirilmesi gerekiyor.
Öncelikle şu hususun altını çizmekte yarar görüyoruz: Aslında Filistin'de gelinen bu son nokta, ibretlik bir durumdur. Zira, daha önceki yorumlarımızda da altını çizdiğimiz gibi, Hamas hükümetinin pozisyonu, temelde, İslam ülkelerinde 'sistem-içi' kanalları kullanarak iktidar olmaya çalışan grup veya partilerden farklı değildi. Yani Hamas, mevcut yapıya (statükoya) köklü itirazlar getirmeden hükümet olma yolunu seçmişti. Her ne kadar, mücadeleci bir çizgiden gelmiş olsa ve İsrail'le fiili çatışmayı da içinde barındıran bir tavır içinde bulunsa da, Hamas, seçimlere katılmak ve bu surette iktidara gelmeyi kabul etmiş olmakla, aslında 'ipini laik kanadın eline vermiş oluyordu.' Çünkü mevcut yapı içerisinde, "rejimi değiştirme" seçeneği meşru kabul edilmiyordu. Ayrıca Abbas'ın, kim iktidara gelirse gelsin, hükümeti fesh etmek yetkisi de korunuyordu. Abbas'ın FKÖ'nün üyesi olduğu ve Filistin Özerk Yönetimi'nin Oslo Süreci sonucunda, laik FKÖ'nün marifetiyle kurulduğu ve Anayasası'nın da 'ulusal' bir zihniyetle yazıldığı göz önüne alındığında, Hamas'ın tepesinde Demokles'in Kılıcı'nın sürekli durmakta olduğu açıktı. Nitekim gelinen bu son aşamada, bu kılıcın Hamas'ın üzerine indiği ve Hamas'ın da bu noktada yapabileceği fazla bir şeyin olmadığı görülüyor.
Bu son gelişmelerden çıkarılacak ilk ders, köklü değişim veya devrim talebi olmayan, yöntem olarak bu amaca uygun bir strateji takip etmeyen hareketlerin çabalarının akim kalacağıdır. Hamas, bu konuda gerçekten iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor. Çünkü 'sistem-içi' kanalları kullanmayı tercih eden hareketlerin, bir mücadele deneyimleri olsa bile, aynı akıbetle karşılaşacağını, Filistin'de yaşanan son gelişmeler gayet net bir şekilde göstermiştir. Peki bu sonucun baştan böyle olacağı belli değil miydi? Konjonktürel gelişmelerden etkilenen heyecan-yoğun kişi ve grupların Hamas'ın seçim zaferine çok sevinip ümitlendiklerini biliyoruz. Ancak siyasi bilinç sahibi Müslümanlar, o dönemde de uyarılarını yapmışlar ve Hamas'ın bu tavrının 'özü itibarıyla' yanlış olduğunun ve sonuçsuz kalacağının altını çizmişlerdi. Biz de Hamas'ın böyle bir seçeneği tercih etmesinin ardında, hem siyasi basiret açısından zaafları olduğuna hem de uluslararası güçlerin giderek artan baskısının yattığına dikkat çekmiştik. Nitekim bugün gelinen noktada, Hamas, seçimle gelip, bir nevi 'darbe' ile iktidardan uzaklaştırılmış olmaktadır. Filistin'de yaşanan bu 'deneyim', uluslararası güçlerin Hamas'a (ve dolayısıyla benzeri diğer hareketler örneğinde kamuoyuna) verdikleri açık bir mesajdır. Buna göre, 'sistem-içi' kanalları kullanarak iktidara gelenler, belirlenmiş kurallara uyacaklar, yani statükoya ya razı ya da entegre olacaklardır. Bu konuda başarısız olanlar ya da 'beklenen ölçüde' başarı sağlayamayanlar, yine sistem içi 'legal' kanallar kullanılarak iktidardan uzaklaştırılacaklardır. Aslında Hamas da, seçimlere girmeden önce, bu kuralları bilen bir hareketti ve bunları bilerek seçimlere girmişti. Fakat konjonktürel şartların zorlaması ve bu dönem için beklentileri karşılayamadığı için, iktidarı, bir nevi 'darbe' ile elinden alınmış oldu. Kısacası, Hamas, açıkça tuzaklarla dolu olduğunu bildiği bir yolu tercih etti ve sonunda bu tuzaklardan birinin içine düşmüş oldu. Ayrıca bu tuzağa düşmekle de, öyle görünüyor ki, güç ve prestij kaybına da uğramış oldu. Açık ifade etmek gerekirse, bu durum, elbette ki Hamas'ın siyasi basiret noktasındaki sıkıntıları olduğuna delalet etmektedir.
Bu noktada Hamas'ın FKÖ ile ilişkileri düzenlerken de baştan beri yanlış bir tutum izlediğinin altı çizilmelidir. Hamas, öteden beri FKÖ'yü doğrudan karşısına almayı gündemine almamış ve FKÖ ile ilişkilerinde görece uzlaşıya dayalı bir politika izlemiştir. Halbuki bu politika, başından beri Hamas'ın mücadelede zararlı çıkmasına yol açmaktadır. Hatırlanacağı üzere, 1987 İntifadası'nda Hamas'ın büyük bir çıkış yapıp, neredeyse mücadelenin liderliğini bütünüyle eline geçireceği sırada, Arafat'ın müdahalesi ve sahiplenmesiyle, FKÖ, Hamas'ın yetiştirdiği meyveleri toplamıştı. Halbuki Hamas'ın burada riski göze alıp, FKÖ'yü mücadelenin liderliğinden alacak bir politika izlemesi gerekiyordu. Fakat o, bunu başından beri yapmadı (veya yapamadı). Batı'nın desteğini alan FKÖ de, her defasında, kritik anlarda, mücadelenin (legal düzlemde) liderliğini yürütmeyi sürdürdü. Liderliğin ele geçirilmesi konusunda hassasiyet gösteremeyen Hamas'ın bu zaafını FKÖ gördü ve bunu kendi çıkarı yönünde kullandı. Amerika, AB ve İsrail'in ortak çabalarıyla dışarıdan yapılan müdahalelerle ve "kardeş kanı akmasın" sloganıyla da içerden Hamas'ın elinin kolunun bağlanması sağlandı ve Hamas, FKÖ'ye karşı bir mücadele başlatıp liderliği ele geçirme çabası içine gir(e)medi. Bunun doğal sonucu olarak da, uluslararası arenada (hatta Filistin içinde) Filistin mücadelesinin temsilcisi pozisyonunu FKÖ sahiplendi. Bugüne kadar da FKÖ, bu avantajını kullanmasını bildi ve olabileceğinin en üst seviyesinde legal platformları kendi çıkarları yönünde kullandı. Fakat bu durum, Hamas'ın gücünü olumsuz etkiliyordu. Seçimleri kazanmasına rağmen, temsil noktasında yaşanan sıkıntılar, şartların her an Hamas'ın aleyhine dönebileceğini gösteriyordu. Nitekim Abbas'ın erken seçim kararı almasının ardından, meselenin gelip bu noktaya dayandığı görülmüş oldu. Yani artık şu husus daha iyi anlaşılmış olmaktadır ki, Hamas, Filistin mücadelesinde, liderliği sahici ve fiili manada üstlenmeyi başaramazsa, Filistin'de 'gerçek' bir 'iktidar'a da sahip olamayacaktır. Ancak, Hamas'ın, iç zaafları yüzünden bu yolu tercih edebilecek durumda olmadığı da görülüyor. Bu durumda, Hamas'ın, kendisine yönelik tuzaklara karşı kendini güvenceye alabilme şansının da çok fazla olmadığı söylenebilir.
Bu noktada Hamas'ın, ne yapıp edip, bütün risklerini de üstlenerek, doğru stratejiler izlemesi gerekiyor. Bu da, eğer İslami bir mücadele veriyorsa, öncelikle Filistin halkını temsil edecek bir İslami iktidarın kurulması yönünde çalışmakla mümkündür. Yoksa, laik FKÖ güçlerinin İsrail'le imzaladıkları antlaşmalarla kurulmuş olan bir Özerk Yönetimi 'meşru' kabul ederek, bu yönetimin belirlediği 'temel esaslar' çerçevesinde 'siyaset yapma' yaklaşımı, nihayetinde Hamas'ı da bitirebilir. Çünkü bu deneyimin İslam dünyasında pek çok örneği olmuştur ve burada 'sayısal' gücün de son tahlilde bir anlam ifade etmediği artık net bir biçimde görülmüştür. Gerçek bu netlikte ortaya çıktığı halde, yanlış stratejilerde ısrar edilmesi ise, ancak bir 'iç zaaf'a delalet edebilir. Bunu, dış güçlerin tahammülü zor baskılarıyla açıklamak da elbette mümkündür. Ancak şu kural hiçbir zaman değişmez ki, kaleler içerden fethedilir ve içerden yıkılır. Harici faktörler 'etkileyici' olabilir ama asla belirleyici olamazlar. Bu yüzden, sıkıntı, öyle görülüyor ki, Hamas'ın içindedir. Seçimlerden sonra farklı ülkeleri ziyaret edip destek arayan Hamas yetkililerinin yaptığı açıklamalarda kullandıkları 'söylem', bu türden zaafların olduğunu göstermişti. Düşük tonajlı olsa da, 'demokrasi' kavramına yapılan atıfların, gerekçesi ne olursa olsun, bir 'zaaf' işareti olduğuna kuşku yoktur. Bu açıklamayı, Türkiye'deki AKP iktidarı da yapsa sonuç değişmez, İran'daki Hatemi iktidarı da yapsa sonuç değişmez, Hamas yetkilileri de yapsa sonuç değişmez. Söylem önemlidir ve küçümsenmemelidir. Tarih boyunca bir tek 'la ilahe illallah' sözü için canları feda edenler, söylemin bilincinde olan kişilerdir. Ashab-ı Uhdud içindeki müminler de bu bilince en yüksek düzeyde sahip idiler, Hz. Peygamber'e tabi olup müşriklerin her türlü işkencelerine göğüs geren müminler de bu bilince sahip idiler. Kişiler idealleri için yaşarlar ve varlıklarının anlamını da idealleriyle izah ederler. Eğer bu konuda zaaf gösterirlerse, burada artık 'taviz' süreci başlar ki, Hz. Peygamberin dahi bu noktada ciddi bir biçimde uyarıldığını ve 'müşriklerin hevalarına tabi olması durumunda' kendisini çok şiddetli bir azabın yakalayacağı tehdidiyle uyarıldığını biliyoruz. Bu nedenle, söylem safiyeti konusu, toplumsal bir mücadele başlatıp siyasal hedefler güden hareketlerin en çok hassasiyet göstermesi gereken konulardan biridir. Bu konuda hassasiyet gösterenler, elbette çok şiddetli sıkıntılar çekerler. Fakat çektiklerine de değer. Daha doğrusu, başarının anahtarı buradadır. Başka türlü başarıya ulaşılamaz. Ulaşılsa dahi, o başarı, başarı kabul edilmez. Çünkü 'değişen kişi' başarıya ulaşsa bile (yani önce bir mücadelede içinde yer alıp, zorluklar veya başka nefsi nedenlerle 'değiştiğini' söyleyen kişi, başbakan bile olsa) bu aslında en büyük 'hüsran'dır. Çünkü bu kişi, dünyevi bir kazanca ulaşsa bile, aslında kaybı en çok olan kişilerden biridir. Zira hesap, sorumluluğun büyüklüğü ölçüsünde zor olacaktır. Kimin mevkisi ve makamı büyükse, ilmi çoksa, hükümranlığı cihanı tutmuşsa, bu kişinin hesabı daha çetin olacaktır. Bu nedenle, bu konularda hesap vermek için, zorlu sınavları geçmek gerekir. Peygamberler işte en zorlu sınavları geçtikleri için, hesapları çetin olmasına rağmen, büyük mükafatlara nail olmuşlar ve olacaklardır. Fakat örneğin Samiri ve Firavun gibileri, gerçekten 'en büyük hüsranda olanlar'dır. Samiri, hakikatin bilgisine sahip olduğu halde ona ihanet ettiği için, Firavun da, hakikat kendisine tebliğ edildiği halde, 'bile bile' inkar ettiği için şiddetli azabı hak etmişlerdir. İşte bu yüzden, İslam için cehd gösteren veya gösterdiğini iddia eden kişiler, büyük sorumluluk altındadırlar. Bu kişilerin 'küçük' görebilecekleri hatalar, sonuçları açısından 'büyük' olabileceği için, söylem ve eylem uyumluluğuna azami ölçüde dikkat göstermelidirler. Aksi taktirde, hakkın gereği olarak, hesabın kendileri için zor olacağını bilmelidirler.
İkinci olarak şu husus bilinmelidir ki, doğru yolda atılmış en küçük bir adım dahi, 'kazanç'tır. Ancak yanlış yolda atılmış en küçük adım dahi, sizin doğrudan uzaklaşmanıza ve geri dönmek isteseniz bile, dönüş yolunun gözünüzde büyümesine neden olur. Böyle olduğu içindir ki, yanlış üzerinde ısrar edenler (istisnalar hariç) genellikle o hal üzere ölürler. Müminlerin Şeytan'ın tuzaklarına karşı uyanık olmaları gereken noktalardan biri de işte burasıdır. Müminler, söylem ve eylemlerini belirlerken, bazı dünyevi sonuçları dikkate alarak değil, bu söylem veya eylemin doğru olup-olmadığı kriterini baz alarak hareket etmelidirler. Hak yolunda yapılmış en küçük eylemin dahi sevabı olur; ancak Batıl yolunda atılmış (ve görünürde insana hoş gelen) en küçük adım dahi, müminin Hakk'tan uzaklaşmasına ve Hesap Günü'nde itaba neden olur. Bu bilinçle hareket eden müminlerin, Allah'ı razı etmekten başka bir amacı öncelememesi gerekir. Karşılığında en acı zulümler olsa bile, doğru olan budur. Evet, elbette acılara, işkencelere, zulümlere katlanmak zordur. Zulme maruz kalmayan, genel olarak, zulme maruz kalanın halini çok iyi idrak edemez. Açın halinden aç anlar. Çeken bilir. Bunlar doğrudur. Fakat Kur'an, "Rabbimiz Allah" dedikleri için ateş çukurunda yakılan müminlerin örneğini boşuna vermemiştir. Evet, ateş çukurunda yanarak ölmek zordur. Bunu tercih etmek zordur. Evlad-u iyal, geçimlikler, gelecek korkusu… Hepsi insanı, "ufacık bir taviz versem ne olur ki!" düşüncesine sevk edebilir. Ancak verilen örnekte, bu tür mazeretler değil, yapılan tercih ve karşılığında kazanılan cennet öne çıkarılmıştır. Müminler bilmelidirler ki, Filistin'de (veya bir başka yerde) yaşanan zulümler, insan olarak hepimizin içini acıttığı gibi, mümin olarak da ciğerimizi parçalamaktadır. Ancak ya eylemimiz veya söylemimiz Allah'ı gücendirirse, o zaman içimiz daha çok parçalanmaz mı, ciğerimiz daha çok yanmaz mı? Müminlere düşen, kendi nefislerinden vazgeçip Allah'ın hatrını yukarda tutmak değil midir? Bu tavrın bedeli, malımız ve canımız olsa da, bu böyle değil midir? O halde, müminler, halka veya kendi nefislerine yapılan zulümlere karşı çıkmaktan önce Allah'a karşı yapılan zulme (şirke, küfre) karşı çıkmalıdırlar. Bunu yapmıyorlarsa, kendi nefislerini Allah'a tercih ediyorlar demektir. Kendi nefislerini tercih etme yönündeki davranışın doğal ve (kısmen meşru) tarafları olsa bile, sonuç değişmez. Bütün bu nedenlerle, müminlere yakışan tavır, Allah'ın hakkını önde tutmak ve gerçekleri her zemin ve durumda haykırmaya çalışmak ve bunun muhtemel bedellerini de ödemeye hazır olmaktır. Müminler bunu yaptıklarında, Allah'ın yardımının onlar üzerine hak olduğunu göreceklerdir. Çünkü Rabbimiz açıkça buyurmuştur ki: "muttakilere yardım etmek" (Rum:47) ve "onları kurtarmak" (Yunus:103) Allah'ın üzerine bir borçtur. Bu borcu Allah, kendi iradesiyle üstlenmiştir ve elbette borcunu ödemekte hiç kimse, Her şeye Kadir Olan'dan daha duyarlı olamaz!..

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info