|


FİLİSTİN'DE NELER OLUYOR?
Filistin
Özerk Yönetimi'nin Başkanı Mahmut Abbas, yeni bir hükümet kurulması
yönünde bir süredir FKÖ ile Hamas arasında yürütülen görüşmelerden sonuç
alınamadığı gerekçesiyle, erken seçim kararı aldı ve ardından FKÖ ile
Hamas arasında çatışmalar meydana geldi. Hamas, kararı, bir 'darbe
girişimi' ve "hükümetin meşruiyetine ve Filistin halkının iradesine
karşı" bir teşebbüs olarak niteledi. Ancak Özerk Yönetim anayasasına
göre, Abbas'ın hükümeti feshetme yetkisi bulunduğu için, Hamas'ın
itirazları, sonucu etkileyecek gibi görünmüyor. Batı ve İsrail de bu
durumdan memnun oldu ve Abbas'la yapılan görüşmede, Filistin'e
yardımların yeniden başlatılabileceği sinyali verildi. Bu, aldığı erken
seçim kararı nedeniyle Abbas yönetimine verilmiş bir açık destekti. Bu
durumda, zaten cendere altına alınmış olan Hamas, fiilen devreden
çıkarılmış oluyor ki, bu gelişmenin dikkatlice değerlendirilmesi
gerekiyor.
Öncelikle şu hususun altını çizmekte yarar görüyoruz: Aslında
Filistin'de gelinen bu son nokta, ibretlik bir durumdur. Zira, daha
önceki yorumlarımızda da altını çizdiğimiz gibi, Hamas hükümetinin
pozisyonu, temelde, İslam ülkelerinde 'sistem-içi' kanalları kullanarak
iktidar olmaya çalışan grup veya partilerden farklı değildi. Yani Hamas,
mevcut yapıya (statükoya) köklü itirazlar getirmeden hükümet olma yolunu
seçmişti. Her ne kadar, mücadeleci bir çizgiden gelmiş olsa ve İsrail'le
fiili çatışmayı da içinde barındıran bir tavır içinde bulunsa da, Hamas,
seçimlere katılmak ve bu surette iktidara gelmeyi kabul etmiş olmakla,
aslında 'ipini laik kanadın eline vermiş oluyordu.' Çünkü mevcut yapı
içerisinde, "rejimi değiştirme" seçeneği meşru kabul edilmiyordu. Ayrıca
Abbas'ın, kim iktidara gelirse gelsin, hükümeti fesh etmek yetkisi de
korunuyordu. Abbas'ın FKÖ'nün üyesi olduğu ve Filistin Özerk
Yönetimi'nin Oslo Süreci sonucunda, laik FKÖ'nün marifetiyle kurulduğu
ve Anayasası'nın da 'ulusal' bir zihniyetle yazıldığı göz önüne
alındığında, Hamas'ın tepesinde Demokles'in Kılıcı'nın sürekli durmakta
olduğu açıktı. Nitekim gelinen bu son aşamada, bu kılıcın Hamas'ın
üzerine indiği ve Hamas'ın da bu noktada yapabileceği fazla bir şeyin
olmadığı görülüyor.
Bu son gelişmelerden çıkarılacak ilk ders, köklü değişim veya devrim
talebi olmayan, yöntem olarak bu amaca uygun bir strateji takip etmeyen
hareketlerin çabalarının akim kalacağıdır. Hamas, bu konuda gerçekten
iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor. Çünkü 'sistem-içi' kanalları
kullanmayı tercih eden hareketlerin, bir mücadele deneyimleri olsa bile,
aynı akıbetle karşılaşacağını, Filistin'de yaşanan son gelişmeler gayet
net bir şekilde göstermiştir. Peki bu sonucun baştan böyle olacağı belli
değil miydi? Konjonktürel gelişmelerden etkilenen heyecan-yoğun kişi ve
grupların Hamas'ın seçim zaferine çok sevinip ümitlendiklerini
biliyoruz. Ancak siyasi bilinç sahibi Müslümanlar, o dönemde de
uyarılarını yapmışlar ve Hamas'ın bu tavrının 'özü itibarıyla' yanlış
olduğunun ve sonuçsuz kalacağının altını çizmişlerdi. Biz de Hamas'ın
böyle bir seçeneği tercih etmesinin ardında, hem siyasi basiret
açısından zaafları olduğuna hem de uluslararası güçlerin giderek artan
baskısının yattığına dikkat çekmiştik. Nitekim bugün gelinen noktada,
Hamas, seçimle gelip, bir nevi 'darbe' ile iktidardan uzaklaştırılmış
olmaktadır. Filistin'de yaşanan bu 'deneyim', uluslararası güçlerin
Hamas'a (ve dolayısıyla benzeri diğer hareketler örneğinde kamuoyuna)
verdikleri açık bir mesajdır. Buna göre, 'sistem-içi' kanalları
kullanarak iktidara gelenler, belirlenmiş kurallara uyacaklar, yani
statükoya ya razı ya da entegre olacaklardır. Bu konuda başarısız
olanlar ya da 'beklenen ölçüde' başarı sağlayamayanlar, yine sistem içi
'legal' kanallar kullanılarak iktidardan uzaklaştırılacaklardır. Aslında
Hamas da, seçimlere girmeden önce, bu kuralları bilen bir hareketti ve
bunları bilerek seçimlere girmişti. Fakat konjonktürel şartların
zorlaması ve bu dönem için beklentileri karşılayamadığı için, iktidarı,
bir nevi 'darbe' ile elinden alınmış oldu. Kısacası, Hamas, açıkça
tuzaklarla dolu olduğunu bildiği bir yolu tercih etti ve sonunda bu
tuzaklardan birinin içine düşmüş oldu. Ayrıca bu tuzağa düşmekle de,
öyle görünüyor ki, güç ve prestij kaybına da uğramış oldu. Açık ifade
etmek gerekirse, bu durum, elbette ki Hamas'ın siyasi basiret
noktasındaki sıkıntıları olduğuna delalet etmektedir.
Bu noktada Hamas'ın FKÖ ile ilişkileri düzenlerken de baştan beri yanlış
bir tutum izlediğinin altı çizilmelidir. Hamas, öteden beri FKÖ'yü
doğrudan karşısına almayı gündemine almamış ve FKÖ ile ilişkilerinde
görece uzlaşıya dayalı bir politika izlemiştir. Halbuki bu politika,
başından beri Hamas'ın mücadelede zararlı çıkmasına yol açmaktadır.
Hatırlanacağı üzere, 1987 İntifadası'nda Hamas'ın büyük bir çıkış yapıp,
neredeyse mücadelenin liderliğini bütünüyle eline geçireceği sırada,
Arafat'ın müdahalesi ve sahiplenmesiyle, FKÖ, Hamas'ın yetiştirdiği
meyveleri toplamıştı. Halbuki Hamas'ın burada riski göze alıp, FKÖ'yü
mücadelenin liderliğinden alacak bir politika izlemesi gerekiyordu.
Fakat o, bunu başından beri yapmadı (veya yapamadı). Batı'nın desteğini
alan FKÖ de, her defasında, kritik anlarda, mücadelenin (legal düzlemde)
liderliğini yürütmeyi sürdürdü. Liderliğin ele geçirilmesi konusunda
hassasiyet gösteremeyen Hamas'ın bu zaafını FKÖ gördü ve bunu kendi
çıkarı yönünde kullandı. Amerika, AB ve İsrail'in ortak çabalarıyla
dışarıdan yapılan müdahalelerle ve "kardeş kanı akmasın" sloganıyla da
içerden Hamas'ın elinin kolunun bağlanması sağlandı ve Hamas, FKÖ'ye
karşı bir mücadele başlatıp liderliği ele geçirme çabası içine
gir(e)medi. Bunun doğal sonucu olarak da, uluslararası arenada (hatta
Filistin içinde) Filistin mücadelesinin temsilcisi pozisyonunu FKÖ
sahiplendi. Bugüne kadar da FKÖ, bu avantajını kullanmasını bildi ve
olabileceğinin en üst seviyesinde legal platformları kendi çıkarları
yönünde kullandı. Fakat bu durum, Hamas'ın gücünü olumsuz etkiliyordu.
Seçimleri kazanmasına rağmen, temsil noktasında yaşanan sıkıntılar,
şartların her an Hamas'ın aleyhine dönebileceğini gösteriyordu. Nitekim
Abbas'ın erken seçim kararı almasının ardından, meselenin gelip bu
noktaya dayandığı görülmüş oldu. Yani artık şu husus daha iyi anlaşılmış
olmaktadır ki, Hamas, Filistin mücadelesinde, liderliği sahici ve fiili
manada üstlenmeyi başaramazsa, Filistin'de 'gerçek' bir 'iktidar'a da
sahip olamayacaktır. Ancak, Hamas'ın, iç zaafları yüzünden bu yolu
tercih edebilecek durumda olmadığı da görülüyor. Bu durumda, Hamas'ın,
kendisine yönelik tuzaklara karşı kendini güvenceye alabilme şansının da
çok fazla olmadığı söylenebilir.
Bu noktada Hamas'ın, ne yapıp edip, bütün risklerini de üstlenerek,
doğru stratejiler izlemesi gerekiyor. Bu da, eğer İslami bir mücadele
veriyorsa, öncelikle Filistin halkını temsil edecek bir İslami iktidarın
kurulması yönünde çalışmakla mümkündür. Yoksa, laik FKÖ güçlerinin
İsrail'le imzaladıkları antlaşmalarla kurulmuş olan bir Özerk Yönetimi
'meşru' kabul ederek, bu yönetimin belirlediği 'temel esaslar'
çerçevesinde 'siyaset yapma' yaklaşımı, nihayetinde Hamas'ı da
bitirebilir. Çünkü bu deneyimin İslam dünyasında pek çok örneği olmuştur
ve burada 'sayısal' gücün de son tahlilde bir anlam ifade etmediği artık
net bir biçimde görülmüştür. Gerçek bu netlikte ortaya çıktığı halde,
yanlış stratejilerde ısrar edilmesi ise, ancak bir 'iç zaaf'a delalet
edebilir. Bunu, dış güçlerin tahammülü zor baskılarıyla açıklamak da
elbette mümkündür. Ancak şu kural hiçbir zaman değişmez ki, kaleler
içerden fethedilir ve içerden yıkılır. Harici faktörler 'etkileyici'
olabilir ama asla belirleyici olamazlar. Bu yüzden, sıkıntı, öyle
görülüyor ki, Hamas'ın içindedir. Seçimlerden sonra farklı ülkeleri
ziyaret edip destek arayan Hamas yetkililerinin yaptığı açıklamalarda
kullandıkları 'söylem', bu türden zaafların olduğunu göstermişti. Düşük
tonajlı olsa da, 'demokrasi' kavramına yapılan atıfların, gerekçesi ne
olursa olsun, bir 'zaaf' işareti olduğuna kuşku yoktur. Bu açıklamayı,
Türkiye'deki AKP iktidarı da yapsa sonuç değişmez, İran'daki Hatemi
iktidarı da yapsa sonuç değişmez, Hamas yetkilileri de yapsa sonuç
değişmez. Söylem önemlidir ve küçümsenmemelidir. Tarih boyunca bir tek
'la ilahe illallah' sözü için canları feda edenler, söylemin bilincinde
olan kişilerdir. Ashab-ı Uhdud içindeki müminler de bu bilince en yüksek
düzeyde sahip idiler, Hz. Peygamber'e tabi olup müşriklerin her türlü
işkencelerine göğüs geren müminler de bu bilince sahip idiler. Kişiler
idealleri için yaşarlar ve varlıklarının anlamını da idealleriyle izah
ederler. Eğer bu konuda zaaf gösterirlerse, burada artık 'taviz' süreci
başlar ki, Hz. Peygamberin dahi bu noktada ciddi bir biçimde
uyarıldığını ve 'müşriklerin hevalarına tabi olması durumunda' kendisini
çok şiddetli bir azabın yakalayacağı tehdidiyle uyarıldığını biliyoruz.
Bu nedenle, söylem safiyeti konusu, toplumsal bir mücadele başlatıp
siyasal hedefler güden hareketlerin en çok hassasiyet göstermesi gereken
konulardan biridir. Bu konuda hassasiyet gösterenler, elbette çok
şiddetli sıkıntılar çekerler. Fakat çektiklerine de değer. Daha doğrusu,
başarının anahtarı buradadır. Başka türlü başarıya ulaşılamaz. Ulaşılsa
dahi, o başarı, başarı kabul edilmez. Çünkü 'değişen kişi' başarıya
ulaşsa bile (yani önce bir mücadelede içinde yer alıp, zorluklar veya
başka nefsi nedenlerle 'değiştiğini' söyleyen kişi, başbakan bile olsa)
bu aslında en büyük 'hüsran'dır. Çünkü bu kişi, dünyevi bir kazanca
ulaşsa bile, aslında kaybı en çok olan kişilerden biridir. Zira hesap,
sorumluluğun büyüklüğü ölçüsünde zor olacaktır. Kimin mevkisi ve makamı
büyükse, ilmi çoksa, hükümranlığı cihanı tutmuşsa, bu kişinin hesabı
daha çetin olacaktır. Bu nedenle, bu konularda hesap vermek için, zorlu
sınavları geçmek gerekir. Peygamberler işte en zorlu sınavları
geçtikleri için, hesapları çetin olmasına rağmen, büyük mükafatlara nail
olmuşlar ve olacaklardır. Fakat örneğin Samiri ve Firavun gibileri,
gerçekten 'en büyük hüsranda olanlar'dır. Samiri, hakikatin bilgisine
sahip olduğu halde ona ihanet ettiği için, Firavun da, hakikat kendisine
tebliğ edildiği halde, 'bile bile' inkar ettiği için şiddetli azabı hak
etmişlerdir. İşte bu yüzden, İslam için cehd gösteren veya gösterdiğini
iddia eden kişiler, büyük sorumluluk altındadırlar. Bu kişilerin 'küçük'
görebilecekleri hatalar, sonuçları açısından 'büyük' olabileceği için,
söylem ve eylem uyumluluğuna azami ölçüde dikkat göstermelidirler. Aksi
taktirde, hakkın gereği olarak, hesabın kendileri için zor olacağını
bilmelidirler.
İkinci olarak şu husus bilinmelidir ki, doğru yolda atılmış en küçük bir
adım dahi, 'kazanç'tır. Ancak yanlış yolda atılmış en küçük adım dahi,
sizin doğrudan uzaklaşmanıza ve geri dönmek isteseniz bile, dönüş
yolunun gözünüzde büyümesine neden olur. Böyle olduğu içindir ki, yanlış
üzerinde ısrar edenler (istisnalar hariç) genellikle o hal üzere
ölürler. Müminlerin Şeytan'ın tuzaklarına karşı uyanık olmaları gereken
noktalardan biri de işte burasıdır. Müminler, söylem ve eylemlerini
belirlerken, bazı dünyevi sonuçları dikkate alarak değil, bu söylem veya
eylemin doğru olup-olmadığı kriterini baz alarak hareket etmelidirler.
Hak yolunda yapılmış en küçük eylemin dahi sevabı olur; ancak Batıl
yolunda atılmış (ve görünürde insana hoş gelen) en küçük adım dahi,
müminin Hakk'tan uzaklaşmasına ve Hesap Günü'nde itaba neden olur. Bu
bilinçle hareket eden müminlerin, Allah'ı razı etmekten başka bir amacı
öncelememesi gerekir. Karşılığında en acı zulümler olsa bile, doğru olan
budur. Evet, elbette acılara, işkencelere, zulümlere katlanmak zordur.
Zulme maruz kalmayan, genel olarak, zulme maruz kalanın halini çok iyi
idrak edemez. Açın halinden aç anlar. Çeken bilir. Bunlar doğrudur.
Fakat Kur'an, "Rabbimiz Allah" dedikleri için ateş çukurunda yakılan
müminlerin örneğini boşuna vermemiştir. Evet, ateş çukurunda yanarak
ölmek zordur. Bunu tercih etmek zordur. Evlad-u iyal, geçimlikler,
gelecek korkusu… Hepsi insanı, "ufacık bir taviz versem ne olur ki!"
düşüncesine sevk edebilir. Ancak verilen örnekte, bu tür mazeretler
değil, yapılan tercih ve karşılığında kazanılan cennet öne
çıkarılmıştır. Müminler bilmelidirler ki, Filistin'de (veya bir başka
yerde) yaşanan zulümler, insan olarak hepimizin içini acıttığı gibi,
mümin olarak da ciğerimizi parçalamaktadır. Ancak ya eylemimiz veya
söylemimiz Allah'ı gücendirirse, o zaman içimiz daha çok parçalanmaz mı,
ciğerimiz daha çok yanmaz mı? Müminlere düşen, kendi nefislerinden
vazgeçip Allah'ın hatrını yukarda tutmak değil midir? Bu tavrın bedeli,
malımız ve canımız olsa da, bu böyle değil midir? O halde, müminler,
halka veya kendi nefislerine yapılan zulümlere karşı çıkmaktan önce
Allah'a karşı yapılan zulme (şirke, küfre) karşı çıkmalıdırlar. Bunu
yapmıyorlarsa, kendi nefislerini Allah'a tercih ediyorlar demektir.
Kendi nefislerini tercih etme yönündeki davranışın doğal ve (kısmen
meşru) tarafları olsa bile, sonuç değişmez. Bütün bu nedenlerle,
müminlere yakışan tavır, Allah'ın hakkını önde tutmak ve gerçekleri her
zemin ve durumda haykırmaya çalışmak ve bunun muhtemel bedellerini de
ödemeye hazır olmaktır. Müminler bunu yaptıklarında, Allah'ın yardımının
onlar üzerine hak olduğunu göreceklerdir. Çünkü Rabbimiz açıkça
buyurmuştur ki: "muttakilere yardım etmek" (Rum:47) ve "onları
kurtarmak" (Yunus:103) Allah'ın üzerine bir borçtur. Bu borcu Allah,
kendi iradesiyle üstlenmiştir ve elbette borcunu ödemekte hiç kimse, Her
şeye Kadir Olan'dan daha duyarlı olamaz!.. |