|


İRAN'IN NÜKLEER PROGRAMI VE
BM KARARI
Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi, nükleer programından vazgeçmediği
gerekçesiyle, İran'a karşı bir dizi ticari yaptırımlar uygulanmasını
öngören bir karar aldı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ise, bu karar
metnini, "bir kağıt parçası" olarak niteleyip, kararı alan ülkelerin
bundan "pişman olacaklarını" ve nükleer programla ilgili başarılarını
Şubat ayında kutlayacaklarını ilan etti. İran meclisi de, Uluslararası
Atom Kurumu ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesini öngören yasa
tasarısını kabul etti. Böylece İran ile Amerika arasındaki ipler bir
ölçüde gerilmiş oldu.
Aslında nükleer programı nedeniyle İran ve Amerika arasındaki
gerginliğin bu noktaya geleceği baştan belliydi. Yakın geçmişte Saddam
yönetimine karşı kimyasal silahları bahane ederek Amerika'nın uyguladığı
sık-gevşet politikasına bakıldığında, bunun, bugün İran'a karşı takip
edilen stratejinin bir benzeri olduğunu görmek mümkündür. O zaman da,
Irak'ta kimyasal silah olup-olmadığı araştırmasını yapan BM heyetinin
verdiği raporlar, kimi zaman gerginliğin artması için kullanılırken,
kimi zaman da görmezden geliniyor ve böylece Amerika, yapmaya
hazırlandığı müdahale için zaman kazanıyordu. ABD, şimdi aynı taktiği
İran'da deniyor ve kimi zaman İran'a yönelik baskının artacağı
sinyallerini veriyor, kimi zaman da "İran'a müdahale niyetlerinin
olmadığı" yönünde beyanlarda bulunuyor. Amerika, bu stratejiyi,
konjonktürel şartları dikkate alarak ve belirli bir zemin üzerinde
uyguluyor ve manevra alanının imkanlarını da sonuna kadar kullanıyor.
Ancak ana stratejisindenden ise hiç sapmıyor. İşte bu noktada
Amerika'nın ana stratejisinin temel dayanakları üzerinde durulmalıdır.
Çünkü bundan sonraki süreci anlamak için bu yapılmalıdır.
Bilindiği gibi İran, Devrim'den sonra, küresel sisteme karşı ciddi
manada direnen ülke olmuştur. Amerika'nın 'haydut ülke' statüsünde
birkaç ülke daha var olmasına rağmen, İran'ın konumu farklıdır. İran,
çoğu Batılı İslam uzmanının da işaret ettiği gibi, tepkisinin temelinde,
küresel sistemin belli başlı değerlerini 'özü itibarıyla' reddeden
'İslami' yaklaşımının yattığını deklare etmiştir ve bu açıdan küresel
sistemin banileri tarafından ciddi bir 'potansiyel tehdit' olarak
algılanmıştır. Irak'la giriştiği haklı savaşta da nisbi bir başarı
kazanması (veya en azından karşı-devrim çabalarının akim kalması), onun
bu potansiyelini devam ettirmesine yardımcı olmuştur. Bu nedenle, İran,
Amerika'nın gözünde "te'dip edilmeyi hak etmiş ülke" pozisyonundadır.
Ancak Lübnan, Suriye, (kısmen) Filistin başta olmak üzere Ortadoğu'da ve
özellikle de Irak operasyonuyla birlikte Saddam Hüseyin'in iktidarını
yitirmesinden sonra Irak'ta nüfuzunu artırmış olması nedeniyle, Amerika,
İran'ı artık 'cezalandırmak' istemektedir. Çünkü bunun küresel siyasette
Batı'nın uzun vadeli çıkarlarının korunması açısından büyük önemi
vardır. İşte Amerika'nın İran'a yönelik yeni bir 'gerginlik'
stratejisini yürürlüğe sokmasının ardında bu temel gerekçe vardır. Bu
nedenle de, İran üzerindeki baskıyı adım adım artırmaktadır. Nükleer
silah programı konusunda BM'nin aldığı son kararı da, aslında bu
politikanın bir uzantısı olarak görmek gerekir.
Peki bundan sonra ne olacaktır? Kısa dönemde, İran'la ilişkilerin
gerileceğine kuşku yoktur. İran da Amerika da, belirli ölçüde
sertleşecektir. Bu kısa-erimli sertleşmeyi, "savaş kapımızda" şeklinde
yorumlayacak medya çevreleri elbette olacaktır, ancak kısa vadede
Amerika'nın İran'a saldıracağını düşünmek zordur. Çünkü Amerika eğer
İran'a fiili müdahale seçeneğini ciddi bir biçimde gündemine alırsa,
bunun için gerçekten ciddi bir hazırlık yapmak zorundadır. Çünkü İran,
Irak değildir. En azından nüfusu, coğrafyası ve hepsinden önemlisi
halkının direnci noktasında İran, Irak'tan çok farklıdır. Bu yüzden,
Amerika'nın İran'a fiili olarak müdahale edeceği yönünde beklentisi
olanlar bile, kısa vadede böyle bir seçeneğin gündemde olmadığını
söylemektedirler. Ancak bu demek değildir ki, Amerika İran'a saldırmayı
hiç düşünmemektedir veya buna 'cesaret' de edemez. Bu noktada da aşırı
yorumlar yapılmamalıdır. Her ne kadar böylesi bir müdahale zor olsa da,
Amerika'nın bunu asla yapmayacağı söylenemez. Zira şu an ki neo-con
iktidarının zihniyet yapısı değişmedikçe ve şartlar da el verirse,
Amerika'nın bu seçeneği bile düşüneceği söylenebilir. Çünkü burada
önemli olan, Amerika'nın bu müdahaleden kazançlı çıkacağını hesap etmesi
ve bu konuda ikna olmasıdır. Eğer ikna olursa, müdahale seçeneğini
düşünür. Zira burada belirleyici unsurlardan biri, müdahalenin başarılı
olması durumunda, küresel siyasette elde edilecek orta ve uzun vadeli
kazanımlardır. İran'ın mağlup edilmesi, dünya kamuoyu üzerinde, Kuzey
Kore'nin veya Küba'nın mağlup edilmesinden çok farklı etkide
bulunacaktır. Böylesi bir müdahalenin, Amerikan hegemonyasına karşı
direnen güçlerin moralleri üzerinde son derece olumsuz etkileri olacağı
açıktır. Amerika da elbette bunu hesap etmektedir. Ancak acele edip
yanlış adım atması durumunda, bu kez kendisinin uluslararası kamuoyu
nezdinde prestiji bir kez daha ve belki de daha ciddi bir biçimde
sarsılacağı için, Amerika, İran müdahalesi üzerinde "bin kez düşünmek"
zorunda olduğunu bilmektedir. Fakat özellikle 11 Eylül saldırılarından
sonraki sürecin gelişme seyrine bakıldığında, Amerika'nın İran'a yönelik
bir 'ders' verme niyeti taşıdığı söylenebilir. Elbette ki bu dersi verip
veremeyeceğini şartlar belirleyecektir. Bu konuda tabii ki güç dengeleri
üzerinden yorumlar yapılabilir. Ancak büyük ölçekli güç mücadelelerinde,
pek çok faktör devreye girdiği için, sonuç hakkında kesin şeyler
söylemez doğru olmaz. Bu yüzden Amerika'nın bu çabasının da, tıpkı
Humeyni döneminde olduğu gibi, akim kalabileceği söylenebilir. |