Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 337 | Ocak  2007

                   

 

 


İRAN'IN NÜKLEER PROGRAMI VE

BM KARARI

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, nükleer programından vazgeçmediği gerekçesiyle, İran'a karşı bir dizi ticari yaptırımlar uygulanmasını öngören bir karar aldı. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ise, bu karar metnini, "bir kağıt parçası" olarak niteleyip, kararı alan ülkelerin bundan "pişman olacaklarını" ve nükleer programla ilgili başarılarını Şubat ayında kutlayacaklarını ilan etti. İran meclisi de, Uluslararası Atom Kurumu ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesini öngören yasa tasarısını kabul etti. Böylece İran ile Amerika arasındaki ipler bir ölçüde gerilmiş oldu.
Aslında nükleer programı nedeniyle İran ve Amerika arasındaki gerginliğin bu noktaya geleceği baştan belliydi. Yakın geçmişte Saddam yönetimine karşı kimyasal silahları bahane ederek Amerika'nın uyguladığı sık-gevşet politikasına bakıldığında, bunun, bugün İran'a karşı takip edilen stratejinin bir benzeri olduğunu görmek mümkündür. O zaman da, Irak'ta kimyasal silah olup-olmadığı araştırmasını yapan BM heyetinin verdiği raporlar, kimi zaman gerginliğin artması için kullanılırken, kimi zaman da görmezden geliniyor ve böylece Amerika, yapmaya hazırlandığı müdahale için zaman kazanıyordu. ABD, şimdi aynı taktiği İran'da deniyor ve kimi zaman İran'a yönelik baskının artacağı sinyallerini veriyor, kimi zaman da "İran'a müdahale niyetlerinin olmadığı" yönünde beyanlarda bulunuyor. Amerika, bu stratejiyi, konjonktürel şartları dikkate alarak ve belirli bir zemin üzerinde uyguluyor ve manevra alanının imkanlarını da sonuna kadar kullanıyor. Ancak ana stratejisindenden ise hiç sapmıyor. İşte bu noktada Amerika'nın ana stratejisinin temel dayanakları üzerinde durulmalıdır. Çünkü bundan sonraki süreci anlamak için bu yapılmalıdır.
Bilindiği gibi İran, Devrim'den sonra, küresel sisteme karşı ciddi manada direnen ülke olmuştur. Amerika'nın 'haydut ülke' statüsünde birkaç ülke daha var olmasına rağmen, İran'ın konumu farklıdır. İran, çoğu Batılı İslam uzmanının da işaret ettiği gibi, tepkisinin temelinde, küresel sistemin belli başlı değerlerini 'özü itibarıyla' reddeden 'İslami' yaklaşımının yattığını deklare etmiştir ve bu açıdan küresel sistemin banileri tarafından ciddi bir 'potansiyel tehdit' olarak algılanmıştır. Irak'la giriştiği haklı savaşta da nisbi bir başarı kazanması (veya en azından karşı-devrim çabalarının akim kalması), onun bu potansiyelini devam ettirmesine yardımcı olmuştur. Bu nedenle, İran, Amerika'nın gözünde "te'dip edilmeyi hak etmiş ülke" pozisyonundadır. Ancak Lübnan, Suriye, (kısmen) Filistin başta olmak üzere Ortadoğu'da ve özellikle de Irak operasyonuyla birlikte Saddam Hüseyin'in iktidarını yitirmesinden sonra Irak'ta nüfuzunu artırmış olması nedeniyle, Amerika, İran'ı artık 'cezalandırmak' istemektedir. Çünkü bunun küresel siyasette Batı'nın uzun vadeli çıkarlarının korunması açısından büyük önemi vardır. İşte Amerika'nın İran'a yönelik yeni bir 'gerginlik' stratejisini yürürlüğe sokmasının ardında bu temel gerekçe vardır. Bu nedenle de, İran üzerindeki baskıyı adım adım artırmaktadır. Nükleer silah programı konusunda BM'nin aldığı son kararı da, aslında bu politikanın bir uzantısı olarak görmek gerekir.
Peki bundan sonra ne olacaktır? Kısa dönemde, İran'la ilişkilerin gerileceğine kuşku yoktur. İran da Amerika da, belirli ölçüde sertleşecektir. Bu kısa-erimli sertleşmeyi, "savaş kapımızda" şeklinde yorumlayacak medya çevreleri elbette olacaktır, ancak kısa vadede Amerika'nın İran'a saldıracağını düşünmek zordur. Çünkü Amerika eğer İran'a fiili müdahale seçeneğini ciddi bir biçimde gündemine alırsa, bunun için gerçekten ciddi bir hazırlık yapmak zorundadır. Çünkü İran, Irak değildir. En azından nüfusu, coğrafyası ve hepsinden önemlisi halkının direnci noktasında İran, Irak'tan çok farklıdır. Bu yüzden, Amerika'nın İran'a fiili olarak müdahale edeceği yönünde beklentisi olanlar bile, kısa vadede böyle bir seçeneğin gündemde olmadığını söylemektedirler. Ancak bu demek değildir ki, Amerika İran'a saldırmayı hiç düşünmemektedir veya buna 'cesaret' de edemez. Bu noktada da aşırı yorumlar yapılmamalıdır. Her ne kadar böylesi bir müdahale zor olsa da, Amerika'nın bunu asla yapmayacağı söylenemez. Zira şu an ki neo-con iktidarının zihniyet yapısı değişmedikçe ve şartlar da el verirse, Amerika'nın bu seçeneği bile düşüneceği söylenebilir. Çünkü burada önemli olan, Amerika'nın bu müdahaleden kazançlı çıkacağını hesap etmesi ve bu konuda ikna olmasıdır. Eğer ikna olursa, müdahale seçeneğini düşünür. Zira burada belirleyici unsurlardan biri, müdahalenin başarılı olması durumunda, küresel siyasette elde edilecek orta ve uzun vadeli kazanımlardır. İran'ın mağlup edilmesi, dünya kamuoyu üzerinde, Kuzey Kore'nin veya Küba'nın mağlup edilmesinden çok farklı etkide bulunacaktır. Böylesi bir müdahalenin, Amerikan hegemonyasına karşı direnen güçlerin moralleri üzerinde son derece olumsuz etkileri olacağı açıktır. Amerika da elbette bunu hesap etmektedir. Ancak acele edip yanlış adım atması durumunda, bu kez kendisinin uluslararası kamuoyu nezdinde prestiji bir kez daha ve belki de daha ciddi bir biçimde sarsılacağı için, Amerika, İran müdahalesi üzerinde "bin kez düşünmek" zorunda olduğunu bilmektedir. Fakat özellikle 11 Eylül saldırılarından sonraki sürecin gelişme seyrine bakıldığında, Amerika'nın İran'a yönelik bir 'ders' verme niyeti taşıdığı söylenebilir. Elbette ki bu dersi verip veremeyeceğini şartlar belirleyecektir. Bu konuda tabii ki güç dengeleri üzerinden yorumlar yapılabilir. Ancak büyük ölçekli güç mücadelelerinde, pek çok faktör devreye girdiği için, sonuç hakkında kesin şeyler söylemez doğru olmaz. Bu yüzden Amerika'nın bu çabasının da, tıpkı Humeyni döneminde olduğu gibi, akim kalabileceği söylenebilir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info