Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


İmparatorluk Olmak Sadece Bir Arzudan Kaynaklanmıyor”

 

-Herfried Münkler İle Söyleşi-

www.zeithistorische-forschungen.de

Çev: Kamil Cengiz

1992'den beri Berlin'deki Humboldt Üniversitesi'nde siyaset teorisi profesörü olan Herfried Münkler, imparatorlukları "devlet ve siyasetin diğer organizasyon formlarının yanında problem işlemi ve çözümünün bir formu" olarak görmektedir. (1) İdeal tip olarak "siyasetin pluriverz düzen modeli", yani aşağı yukarı eşit olan devletlerin anlaştıkları bir dünya düzenini emperyal, yani açık bir öncü güç tarafından belirlenmiş bir düzen konseptinden ayırmaktadır.
Bu zıtlık 20. yüzyılın birçok çatışmalarını bu haliyle daha kolay açıklayabilirmiş.(2) 19. Yüzyıldan beri emperyal hakimiyet formlarını çeşitli biçimlerde eleştirmiş olan emperyalizm teorisyenlerinden farklı olarak Münkler, ilkönce değerlerden bağımsız olarak imparatorlukların özelliklerini, iktidarlarının kaynaklarını, istikrar şartlarını ve krizleri aşma tekniklerini ve yıkılışlarının sebeplerini sormaktadır. Onun evrensel tarihi bakışı Roma İmparatorluğu'ndan Moğol İmparatorluğu'na, yeni çağın ilk dönemlerindeki Deniz-İmparatorluklarından ve Rus Çarlığı İmparatorluğundan bugünkü Avrupa ve ABD'ye kadar uzanmaktadır.
Münkler'in ilgisi "Emperyal düzen ve devletler sistemi arasındaki icraat ve başarı kıyasına" yöneliktir.(3) Bu ilgi özellikle 21. Asrın başında dünyanın bir çok bölgesinde kamil olmayan ya da tamamen mevcut olmayan devletlilikler gözlemlendiğinden, emperyal hakimiyet organizasyonlarının muhtemel faydaları hakkında yeniden düşünmeyi tahrik ettiğinden kaynaklanmaktadır.
"İmparatorluklar" kitabı yayınlanmasından hemen sonra büyük ve çoğunlukla pozitif bir yankı uyandırdı.(4) Bu söyleşi zaman tarihi perspektifinden tartışmayı ele alıp derinleştirmeyi hedeflemektedir. Emperyal hakimiyet sorunları ve bu tür araştırma perspektiflerinin faydası ve sınırı konusundaki problemlerin yanısıra söyleşi Münklerin siyaset bilimcisi, fikir tarihçisi ve kamuoyu entellektüeli olarak öz anlayışına da değinmektedir.(5)
1. Post-emperyal çağda imparatorluklar
İmparatorluklar aslında tarihte kalmış bir konu olarak görülmekteydi. Eric Hobsbawm 90'lı yılların ortasında "emperyal çağın" "artık sadece duygusal edebiyat ve film sanatı açısından hatırlamalar" şeklinde yaşamaya devam ettiğini yazmıştı.(6) Siz ise "emperyal düzenin form dönüşümünden" ve bir "post-emperyal çağda imparatorluğun sürpriz bir geri dönüşünden" bahsediyorsunuz.(7) Gerçekten de bugünlerde imparatorluklara yönelik daha güçlü bir siyasi ve bilimsel ilgi yaşamaktayız. Bunu nasıl açıklarsınız?
20. Yüzyılın sonunda ABD'nin dünya siyasetindeki üstünlüğü ve baskınlığı daha açık görülmeye başlandı. Bu askeri becerilerin üstünlüğünden açığa çıktığı gibi, ABD'nin ticaret hukuku, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası üzerinden globalleşme sürecini kendi istedikleri şekilde yönlendirme becerisiyle de açığa çıkmaktadır. Üstünlüğü aynı zamanda Amerikan üniversitelerinin daha çok emperyal bölgelerden gelen ümitli bilim adamları için artan öneminden de anlaşılmaktadır. Bilimsel alanda belli bir zaman ABD'de bulunmamış birinin kartları iyi değildir. Amerikalıların kendileri de bu tartışmaya katıldılar. Onlar uzun bir zaman "Empire" kavramını kendilerini tanımlama noktasında uygun bulmayı reddettiler, çünkü onlar Britanyalılara karşı verdikleri Bağımsızlık Savaşı'nda ifadesini bulan bir anti-emperyal kurucu mitine sahiptiler. Fakat 80'li yıllardan itibaren, Sovyetlerin Reagan-döneminin sonundaki yıkılışına paralel olarak ABD'de kendilerini çok net olarak "Empire" olarak kavrama konusunda bir kabul eğilimi var.
Yani Soğuk Savaşın bitiminden önce mi?
Evet. Bilahare bu bakış 90'lı yıllarda iyice kabul görmeye başladı ve en son zamanda özellikle Irak Savaşı'nın akabinde daha geniş bir kamuoyuna yayıldı. Eric Hobsbawm'ın arkadaşlarından Alexander Demandt'a(8) kadar Sovyetler Birliği'nin yıkılışı ve daha önce Avrupai Kolonyal imparatorlukların çözülmesiyle emperyal çağın sonunu ilan edenler, imparatorluğun özel bir tecelli formunu temeldeki düzen modeliyle karıştırmışlardı. İddia edilen son aslında teritoryal dayanakları olan imparatorlukların sonuydu. Buna karşın aslında çok uzun zamandan beri toprakların kontrolüne değil, fakat akımların kontrolüne, insanların, sermayenin, hizmetin, enformasyonun akımına konsantre olan bir emperyal düzen tipinin öteden beri var olduğu göz ardı ediliyordu. Bu cümleden olarak teritoryalleştirilmiş formunun yanında imparatorlukların daha az formel yapısı bulunan bir ikinci tipi mevcut bulunmaktadır.
"İmparatorluk" kavramının çekiciliği asırlar ötesi kullanılabilir olmasıyla da açıklanabilir -o antik çağdan bugüne kadar kıyaslar ve gelişim tarihlerine imkan tanıyor. Bu nedenle Peter Bender ABD'yi "Yeni Roma" olarak inceleme konusu yaptı.(9) 20. yüzyıl için emperyal yönetimin hangi özelliklerini görüyorsunuz?
Biten 20. Yüzyılın sonlarında hiç şüphesiz imparatorluk oluşumlarının yeni şekillerini görmekteyiz. Ekonomik entegrasyon, teknolojik yenilenmelerin kontrolü ve ekonomik hukuk gibi unsurlar merkezi bir fonksiyona sahip olmaya başlıyorlar - her ne kadar bu yönler ta Roma'da bile rol oynamış olsalar bile, fakat bugün başka bir ağırlıkları vardır. Askeri bileşenin vazgeçilmez bir önemi kalmaktadır, fakat birçok eski imparatorluktaki aynı öneme sahip değildir. Bunun dışında vahşi baskı ve dayatmaların belirli formları bugünün imparatorlukları için kullanıma açık değil ve kendi öz anlayışlarında da kullanıma açık olması istenmemektedir… İmparatorluklar çok daha fazla duyarlı hareket etmek zorundalar ve medyanın varlığıyla daha büyük bir kontrol altındalar. Eğer bugün Irak'taki emperyal düzen politikalarının sorunlarıyla ilgili dramatik bir bilincimiz var ise, bu sorun bilinci ciddi biçimde medyanın varlığına dayanmaktadır. Aynı zamanda Kongo'daki savaşın son sekiz senede yaklaşık 3,8 milyon insanın hayatına mal olduğu konusunda hiçbir bilincimiz yoktur, çünkü medyada bu geçmiyor.
20. Yüzyıldaki emperyal yönetimin pozitif tarafları konusuna gelecek olursak, imparatorlukların medeni-kültürel cazibeleriyle alanları şekillendirmek ve elitleri tespit etmek konusunda çok daha güçlü imkanları bulunmaktadır. Mesela Amerikan müziğinin -Jazz'dan Hiphop'un en genç formlarına kadar - bir nevi hafif yüklü süvariler gibi alanlara nüfuz edip yetişen insanları yönlendirdiği konusundaki fonksiyonu çok az dikkate alındı.
İmparatorluk ve şiddet arasındaki ilişkiyi biraz daha derinlemesine sormak istiyoruz. Hannah Arendt 1900 yılı zamanındaki emperyalizmin daha sonra totalitarizme götürecek - özellikle modern ırkçılığa- temel özellik ve şartları haiz olduğu tezini savundu.(10) Emperyal yönetimde şiddet dinamiğinin kaçınılmaz olarak var olduğunu söyleyebilir misiniz, yoksa bu arada imparatorlukların artık böyle bir şiddet yönetimi olmaksızın da istikrar kazanabilecekleri bir form değişikliği mi gerçekleşti?
Arendt'in ifadesi kolonyal imparatorluklarla ilgiliydi ve bu şekliyle aslında sadece Almanya için belgelenebilir. Almanya'nın özel problemi kolonilerini 1918/1919 yıllarında kaybetmesi ve kolonilerdeki hoşnutsuz insanların geriye gelmeleri ve daha sonra orduya girmeleriydi. Uçlarda bir nevi partizan savaşı yapmak zorunda kalanların merkeze geri döndüklerinde çok zor bir şekilde yeniden medenileştirilebileceklerini emperyal düzenlerin bir tehlikesi olarak görmek doğrudur. Bu problemi Amerikalılar da Vietnam gazileriyle yaşadılar. Bunun dışında emperyal savaşlar çoğu zaman bütün nüfusu içine almıyorlar ve imparatorluktan ya da emperyalizmden totalitarizme giden kaçınılmaz bir yol yoktur.
Tersinden ifade edecek olursak emperyal yönetim barış içinde yaşama şansını yükseltiyor diyebilir miyiz? Başka bir ifadeyle: İmparatorluk pasifize eden bir güç müdür?
Bu zor bir nokta. Muhtemelen bu soru genel ve prensip olarak cevaplandırılamaz. Emperyal düzenden daha barışçıl olarak düşünülen çok-kutuplu, çok-merkezli bir dünya düzeninde devletlerin hegemonyal pozisyon için yürüttükleri rekabet, sistemin içinde savaşan tarafların sayısını artırabilir ki, emperyal, tek kutuplu düzenlerde bu şekilde olmaz. Bu bağlamda emperyal ile cumhuriyetçi barış arasındaki farkı da görmek önemlidir. İmmanuel Kant'ın tasarladığı ve Woodrow Wilson'un daha sonra aldığı Cumhuriyetçi barış fikri, BM'nin kartasına girdi. Formel olarak eşit devletlerin var olduğu düşüncesinde adeta müdahaleleri tahrik eden siyasi boşlukların, iktidar uçurumlarının ve mahzurlu ve tehlikeli devletlilik hallerinin (bugün Failing States -mağlup olan devletler- yada Failed States -mağlup olmuş devletler- olarak tanımlanıyor) olabileceği göz ardı ediliyordu ve halen edilmektedir. Bu cumhuriyetçi barışın bir sorunudur. Durumun global ölçekte Batı Avrupa'daki gibi olduğunu varsayabilseydik, cumhuriyetçi bir barış düzeninin birçok bakımdan emperyal barıştan daha sempatik ve esnek olduğunu söyleyebilirdik, fakat böyle bir durum önümüzdeki zamanlarda beklenemez.
Emperyal barış sistemleri mevcut şartlarda Cumhuriyetçi barış sistemlerinin başaramayacağını başarabilmektedirler. Bir örnekte somutlaştıracak olursak: Doğu Asya'daki görece istikrar ABD'nin Japonya, Güney Kore ve Tayvan üzerine açtığı emniyet şemsiyesinden kaynaklanmaktadır. Emperyal rollerinden vazgeçseler, kesinliğe yakın bir şekilde önce Japonya'nın ve daha sonra Güney Kore ve Tayvan'ın nükleer silahlar yapacağını ve böylece orada çok tehlikeli bir nükleer silahlanma rekabetinin oluşacağını söyleyebiliriz.
İmparatorlukların bir diğer sorunu multi-etniklilik, yani emperyal gücün üst hakimiyeti altında entegre edilmelerine çalışılan çeşitli halkların bir arada yaşama sorunudur -mesela Sovyetler Birliği.(11) 20. Yüzyılın imparatorlukları bu problemle nasıl baş etmeye çalıştılar?
Pratikte, eskileri de dahil bütün imparatorluklar, multi-etnik bir yapıya sahiptiler, gerçi çoğu zaman hakim olan bir imparatorluk nüfusu ile birlikte. Tarihi farklar hegemonyal etnik gurubun diğer etnik guruplara yükselme imkanı tanıyıp tanımadığı ve bunu nasıl yaptığıyla açıklanabilir. (Stalin mesela bilindiği gibi bir Rus değil, Gürcü idi.) Emperyal istikrar uçlardaki elitlerin imparatorluğun faydaları konusunda bir bilince sahip oldukları zaman oluşabilir. 20. Yüzyılda çok defa karşıt bir fenomen oldu: Merkezde yetişmiş elitler ayrılma düşüncesine destek verdiler. Sömürgecilik-karşıtı hareketlerin liderlerinden birçoğu Paris ya da Londra'da okudular ve emperyal gücün kanallarında kariyer yapma şansları vardı, fakat başka türlü karar verdiler.
(Devamı Gelecek Sayıda)


Dipnotlar:
1 Herfried Münkler, Imparatorluklar. Dünya hakimiyetinin mantığı - Eski Roma'dan ABD'ye Kadar. Berlin 2005, S. 10.
2 Herfried Münkler, Devletler topluluğu ya da İmparatorluk. Staatengemeinschaft oder Imperium. "Dünya iç politikası"nı şekillendirmede alternatif düzen modelleri. in: Merkur 58 (2004), S. 93-105, Zitat S. 99.
3 A.y., S. 101.
4 Krş. Jörg Fisch, İmparatorluğun geri dönüşü, in: Neue Zürcher Zeitung, 20.7.2005, S. 34;
5 Krş. Jörg Lau'un Herfried Münkler ile ilgili portresi, Tek-Adam-Think-Tank'i. in: ZEIT, 30.10.2003, S. 28.
6 Eric Hobsbawm, Aşırılıklar Çağı. 20. Yüzyılın Dünya Tarihi, München 1995, S. 281.
7 Münkler, Imparatorluklar (Dipnot 1), S. 212, S. 213-254.
8 Alexander Demandt (Neşr.), Dünya İmparatorluklarının Sonu. Farslılardan Sovyetler Birliğine Kadar, München 1997.
9 Peter Bender, Dünya Gücü Amerika. Yeni Roma, Stuttgart 2003. Bununla ilgili Herfried Münklerin kitap tanıtımına bkz., in: Historische Zeitschrift 279 (2004), S. 430ff.
10 Hannah Arendt, Totaliter Hakimiyetin Unsurları ve Kaynakları, Frankfurt a.M. 1955, S. 357f.
11 Krş. Jörg Baberowski (neşr.), Zeitschrift für Geschichtswissenschaft 54 (2006) H. 3: Stalinizm ve İmparatorluk.

Kaynak: Zeithistorische Forschungen/Studies in Contemporary History, Online-Yayını, 3 (2006), H. 1.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...