|

Cennet İşportaya Düştü
Hüseyin Alan
İşporta
deyimi karma ekonomilerde, alım-satıma konu olan bir malın normal satış
değerinden çok aşağıda bir fiyata, başka pazarlarda satışa sunulan ama
illaki fiyatın düşüklüğünü belirten bir anlamda kullanılır. Kapitalist
ekonomilerde geçerli kılınan mevsim sonu indirimli satışlar, aynı
mantıktan hareketle bir ileri aşamadır ama bu defa aynı pazarlarda
görülür bu işler. Özü itibarı ile iki tarzda esaslı farklılık olmasına
rağmen, sonuçta bir satış tekniğinden, kurnazlıktan bahsedilebilir...
Bir malın işportaya düşmüş olmasının çeşitli nedenleri olabilir ama bu
aynı zamanda şunun da ifadesidir; bir mal işportaya/indirime düşmüşse
eğer, ya müşterisini kaybetmiş veya gerçek değerini yitirmiş
hükmündedir. Alıcı için artık o mal, bir daha normal fiyatlardan
alınmaması gereken, nasılsa indirime yine düşecektir diye bir beklentiyi
doğuran bir şeydir. İster ayıplı isterse normal mal olsun, işportaya
düşen mal için bu durum değişmez. Acaba her mal işportaya düşer mi,
alıcılar bunun için uygun bir zamanı beklemeliler mi? İşin can alıcı
kısmı olan bu sorunun cevabını, ancak o malın sahibi ya da satıcısı
bilecektir, çünkü bedeli biçen odur. Burada söylenecek bir söz de şudur:
aslında işporta değerinde olan, zaten işporta fiyatına alınıp satılan
mallar için bu söylenenler geçerli değildir.
İnsanlar, kelime-i şahadeti/kelime-i tevhidi telaffuz ettikten sonra
namaz kılarak, oruç tutarak, durumu müsaitse infak edip kurban keserek
ve dahi hacca giderek, nihayet farzları ikame etmiş bir mümin ferahlığı
ile cennete gidebileceklerini umarlar. Yapılan bu ibadetlere ilaveten
içkiden, zinadan uzak kalmaya, velhasıl belirli haramlardan da sakınmaya
gayret ederler. Burada ibadetlerden hareketle bir çıkış ve umuş vardır
ve böylelerine dini bütün insan derler. Birebir benzemeseler de,
Kureyş'in içindeki Hanif'lere benzer bir durumdur bu. Onların statükoyla
bir işleri yoktur ama insanları kötülükten alıkoymaya da devam ederler.
Diğerlerine kıyasla ibadetleri de gayet düzgündür. Kureyş onlardan
memnundur, onlarla beraber olmaktan şikâyetçi de olmamışlardır.
İster altı, ister otuz iki, isterse elli dört veya daha fazla farzlardan
bahisle düşünelim; acaba insanlar ibadet etmekten başlayarak, bu
zihniyetten hareketle yola koyulup cennete varabilirler mi?. Bir
perspektiften, bir temel ilkeden, esaslı bir bakış açısından yoksun
kalarak, özel kabule dair ve yukarıda sayılanlardan ibaret sanılıp,
sayılmayanlar ve dışında kalanlardan eşyayı, toplulukları, aralarındaki
her türden ilişkileri vs ibadetin dışında tutulabilir mi? İbadet
anlayışı farklı alanlara ayrılabilir, bir kısmı bir mabuda, diğer bir
kısmı tercihlere/diğer mabutlara ait kılınabilir mi? Böyleyse bunlar
birbirinden kopuk, ayrı merkezlerden/mabutlardan buyrulan ama her
merkezin de memnun kalacağı ortaklı bir dini telakki gerçekte mümkün
müdür? Sosyal yaşamın ve medeniyet sürecinin zorunlu kıldığı normal bir
topluluk ve onların bir biçimde kurduğu/onayladığı devlet, devleti
ayakta tutan ve işleten siyasi iktidarlar ve elitleri, onların
sosyo-ekonomik politikalar ve uygulamaları, oralarda bir istikamet ve
duruş, ibadet algılamasının dışında bir konu, bu tarz da dini çerçevenin
dışında başka bir alan mıdır?
Bu tarz bir düşünüş ve davranış, sahiplerini, İslam dinine göre
umdukları menzile/cennete ulaştırır, talip olduğu şeye kavuşturur mu?
Ataların yolu böyle bilindiği, modern anlayışın da bu tarzı onayladığı
ve desteklediği için, buradan çıkan bu kabul bir hakikati ifade eder,
şarii nezdinde geçerli bir onay işlemi görür mü? Kur'an'da bahsedilen
geleneksel kabileler ve ileri gelenleri (Ad-Semud gibi), kent devletleri
ve tağutları (Medyen-Kureyş gibi), krallıklar ve hanedanları
(Nemrut-Firavun gibi) geride kalmış toplulukların günümüzde karşılığı
olan bir topluluk, bir yönetici, bir devlet, bir vatan anlayışı
eskilerden (fonksiyon olarak) farklı ve dinin dışında bir bahis midir?
Modern devlet ve vatandaşları, Kur'ani kıssaların bahsettiği sapkın ya
da doğru yolu tutmuş topluluklardan tamamen başka ve tarihin dışında
ayrı bir konu/esatir midir? Bu ikisinin yaşama biçimleri, mekânları ve
zamanları ve yaşayan insanları farklı da, imtihanları onun için farklı,
kitapları ve emredilen kuralları da onun için ayrı ayrı merkezlere mi
tabidir? Geçmiştekilerin Allah'ı, peygamberi, kitabı eskidi, geride
kaldı da yeniler yeni Allah, yeni peygamber ve yeni kitap bularak
yenilendiler ve artık dini öğretiye ihtiyaç mı kalmadı?..
Günümüzde yazılı-çizili anlatımlarda, sohbet-seminer toplantılarda,
cemaat-kurum çalışmalarda, kitlelere hitap eden öğretici-yönlendirici
yayınlarda genellikle ve özellikle dikkat çeken bu tarz bir dini anlatım
epey yaygındır. Dinin aslı esası, buyrukları ve önerdikleri, ilahiyat
bilgisi tartışmalarından, ibadetlerin faziletlerinden öteye geçmiyor.
Esastan kopuk ama ayrıntılara boğulmuş bu dini söylem karşısında,
dünyevi hayat içinde duracak ve yön gösterecek bir sabite, bir rehberlik
gözükmüyor. Böylesi söylem sonrası insanın muhtelif kişiliklere ve
kimliklere bölünebilir, hayatının belirli alanlarını din dışı
anlayışlarla yaşayabilir olması normalden sayılmaktadır. Her türden
melaneti yaşayan ama kendini Müslüman da hisseden insanların
vicdanlarını rahatlatmaya yönelik bu dini söylem özellikle dikkat
çekmektedir. Kur'an okumalarının çoğu bilgi yarışmasına döner, yaşanılan
modern duruma uygun olmayan hükümler tefsir edilerek yorumlanır ama dine
ait olmadığı varsayılan alanlarla ilgili hiçbir bahis açılmaz, konuları
da ilahiyat alanının dışına taşmaz. Buradan şu sonucu çıkartabiliriz:
Gerçek hayata, yaşanılan dünyaya, orda olup bitenlere ilişkin hiçbir şey
söylenmezken, oranın bezgin ve yorgunlarına, galip ve mağluplarına sanki
manevi bir tatmin ya da uyuşturucu seansları uygulanmaktadır. Dolayısı
ile reel gerçeklik bir hakikat, bir kadermiş gibi sunularak içe dönük
bir acziyet ve dışa dönük bir teslimiyet önerilmektedir…
Aslında bu tarz geçmişten, ta saltanat dönemlerinden beri teşvik edilen
ve günümüzde de rağbet gören bir uygulama olarak görülmelidir. Bu miras
tarihin o dönemlerindeki gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya
çıkacaktır. Kuşkusuz o devirlerde, fetihlerin çoğalması, yeni dini
tanımayan yığınların getirdikleri ve birikimi karşısında, tam tersine
dini doğru bilen dirayetlilerin sayılarının yetersizliğiyle ortaya çıkan
büyük bir problemle başlar. Buna ilaveten Yunan, Hint felsefesinin
tercümeleri ile devam eden kelam/akait tartışmaları, dini koruma adına
üretilen cevaplarda kafalar hepten karışacaktır. Bu hareketlik bir
yandan iktidar kavgalarını yoğunlaştıracak, bunun sonucunda halkın
karşılıklı kamplaşmalarla kıyasıya parçalanmasını doğuracakken, diğer
yandan da özellikle zihinsel anlamda, giderek dini uygulama alanında
büyük hasarlar bırakacaktır. Nihayet arkadan gelen Moğol saldırıları,
ümmetin fiziki varlığını tarü-mar edecektir. Neredeyse her şeyin alt üst
olduğu bu devrelerde, ümmet dinini doğru öğrenecek merkezlerden mahrum
kalacak, doğru bilenlerin mumla arandığı, sapma ve uydurmaların
alabildiğine yaygınlaştığı ve kayıtlara geçtiği bir süreçtir bu.
Ahali, dinleri konusundaki tartışmalarda dinin bozulduğunu hissediyorken
kitap, sünnet ve fıkıh diyenlerden, vahyi doğru tanıtmaya çalışanlardan
ürkmeye başladı. Bu bozgun dönemi içinde, iltica edilecek bir merkez,
huzur duyup güvenilecek bir kurum arayışlarına cevap vermek üzere, tam
da bu dönemlerde, hadisçiler, sufi liderler ve öğretileri karşılık
verdi. Meşhur tasavvuf şeyhlerinin hemen tamamının bu zamanlarda ortaya
çıktığını ve şöhret bulduğunu, yine hadis derlemelerinin de Kur'an gibi
tedris edildiğini görürüz. Siyasetin, liderlerin, seçkinlerin ve eşrafın
da bu tarz bir dini anlayışa prim verdiklerini, meşrulaşıp
yaygınlaşmasında destekçileri olduklarını fark ederiz. Kutuplaşmaların,
kurumlaşmaların, giderek mezhebi disiplinlerin din olarak algılanması ve
asabiyet üretmeleri de bu devrelerden kalma kadim bir mirastır. Bundan
böyle, dini anlayış ve uygulamaların bozulması, bozuk anlayış ve
uygulamaların da doğru olarak yaygınlaşması böylece gerçekleşecektir.
Dinin hayata dair, topluluğa ve gidişata dair, devlete ve politikalarına
dair bizzat kurucu ve yönlendirici iradesi, esastan ve kendine has inşa
buyruğu artık buharlaşmıştı. Ulûhiyet ve Rububiyet algısı kitabi
öğretiden, peygamberi örneklikten koparılmış, dinin esası, kulluk ve
ibadet anlayışı, ayrıntılara boğularak, parçalara bölünerek
unutturulmuştu. Böylece, kitap ve sahih örneklik referans olmaktan
çıkmış, onların yerine şeyhlerin, mezheplerin ve siyasi kliklerin
anlayışları din olarak yerleşmişti… Tüm bunların sonucu olarak; kitabın
hıfzedilmesi, tecvit ve makam ile okunması, hadislerin usulsüzce
tekrarlanması, namazların huşu ile kılınması, rükünlerine azami dikkat
edilmesi, nafilelerin farzlardan öne alınması, orucun hikmetleri,
zekâtın faziletleri, haccın günahtan arındırıcı özellikleri, gece
namazlarının, tesbihat ve zikirlerin cennet garantili olması vs anlayışı
ve uygulaması yaygınlaşabilir ve meşrulaşabilirdi. Bilumum meşayih'in ve
sabahlara kadar Kur'an okuyup bir abdestle bilmem kaç vakit namaz
kılanların, her türlü kanatsız uçan ve rüzgâr gibi kaçan keramet ehli
efsanelerin de menkıbeleri dilden dile dolaşacak, o gibilerin manevi
huzurlarında saygı duruşuna geçilecektir. Nihayet Allah dinini, özel
kullarına göndermiş olduğundan olacak ki, kitabı okumak ve anlamak her
babayiğidin harcı olmaktan çıkacak, sahabeler ve dahi büyük büyük
zatların, hâşâ huzur adları abdestsiz ağza alınamayacaktır!
Bu bozuk anlayışların günümüze kadar gelen en büyük etkisi olarak;
mezhebi görüşlerin din olarak algılanması, sofizmin dinin içinde
kurumlaşması ve siyasetin, siyasi bilincin dini düşünceden tamamen
koparılmış olmasına özellikle dikkat edilmelidir. Fırkaların ümmet
bütünlüğünden, siyasi dirliğinden koparılarak meşrulaşmasını, her
fırkanın kendini Fırka-ı Naciye olarak nitelemesini de buraya ilave
edebiliriz. Bu kabulün meşrulaştırılmasını sağlayan tarihi ve maddi
unsurların; bir yandan dış düşmanların acımasız kıyım ve talanları,
diğer yandan iç siyasi çekişmeler ve zalim idarecilerin halkı canından
bezdirmelerinin sonuçları olarak okunabilir. Buna karşı durabilecek
güçlü bir oluşum, dirayetli bir topluluk da ortalarda yoktur. Tam da bu
noktada şu tespit yapılabilir; insanlar zaten acizdiler, dolayısı ile
dini öğretileri ve uygulamaları da bu hallerini meşrulaştırıcı,
vicdanlarını rahatlatıcı olarak karşılık bulmalıydı ve öyle de oldu.
İşte bu anlayış şekli ve uygulamalarıdır ki, gerçek dünyada ezilen
ahaliyi iç dünyasında huzura kavuşturacak, kurtuluşa eriştirecek anlayış
biçimine büründürecektir. Bu işleri bilerek böyle sunan, gerçekleri
bilerek gizleyenler ise, siyasetten destek görecekler, hizmetlerin
karşılığı olarak da çeşitli şekillerde mükâfatlandırılacaklardır.
Devran döndü dolaştı ve bizim çağa ulaştı. Kadim miras olarak devreden
bu dini anlayış ve uygulamalar özünden çok şey de kaybetmemiş olarak
günümüze kadar geldi. Hem sözlü rivayetlerle hem de yazılı-çizili
evraklarla. Çoğunluğun her daim itibar ettiği, siyasetin de her zaman
desteklediği bu miras, yine bilenlerin katkıları ile tarihi yalancı
çıkarmadı. Zamanın ve mekânın değişmesi dışında bazen hiçbir şey
değişmemiş gibi gözüküyor. Bilmeyenlere sözümüz olamaz ama, şu bilenlere
ve saptıranlara bir bakın hele; dosdoğru dini anlatıp peygamberi
örnekliği canlandırmak yerine, yine vicdan rahatlığı veren, yine
huzursuz gönüllere huzur dağıtan bir terapi merkezi durumundalar. Yine
bilinen ibadetlerin ayrıntıları, ezbere Kur'an okumaları, efsane
adamların kıssaları ile oyalanıyorlar. Ayetlerin tefsiri Allah'ın
mesajını vermiyor. Kitabi hükümler tarihsel yorumlarla saptırılıyor,
vahiy algısı değiştiriliyor, kitap arkalara atılıyor, kıyamet sahneleri,
kabir azabı hikâyeleri birbirleri ile yarışıyor. Namazın faziletleri,
orucun hikmetleri, haccın günah çıkartma özellikleri saatlerce
konuşuluyor, sayfalarca yazılıyor. Bu defa Türkçe okumak da eklenerek
yapılan hatimler, yine fırkalara bölünmüş meşruiyetler, modernizm
karşısında yenilmiş, acze düşmüş topluluklara sığınma alanları sunan
dini merkezler ve dini söylemler hortladı sanki. Ortada her şey var, çok
şey var ama sadece din yok, esas yok, hakikat yok. Mesnet yok, dayanak
yok. Duruş yok, Salih kişilik yok. Hatem'in oğlu Adiyy'in sorusunun
güzel cevabı sadece kitap ehli için geçerli, Müslüman ama Kur'an
sahipleri için geçerliliğini yitirmiş durumda. Hz. İsa'nın ağzından 'sen
mi söyledin Ya İsa, beni ve anamı ilahlar edinin…' ikazı zihinlerden
silinmiş durumda…
Tarihin seyri; onu değiştirmek, her şeyi kendi esasına göre yeniden ama
orijinal olarak kurmak isteyenlerle, statünün devamından yana olarak,
orada bir yet tutmak isteyenlerin arasında ama iki tarafın da cennete
gitmeyi umduğu bir rekabet olarak da sürüyor. Değişmeyen de bu zaten. Ta
Hz. Âdemden bu yana süren karşılıklı mücadele ve adil/zalim hükümranlık
meselesi. Ya marufun hâkimiyeti ya da münkerin galibiyeti. Dayanak ve
istinat noktası Kitabi kalkıştan mı yoksa heva ve hevesten mi?
Tercihlerini yapanların kendi taraftarları ile oluşturduğu bir topluluk
ile ki bu grup çoğu zaman kitap ehlidir, diğer tarafta sahici İslam
ümmeti olma sevdalıları. Kulluğun ve ibadetin topluca Allah'a mı yoksa
kısmen insanın kendi tercihine de mi bırakılacağı meselesi. Kısaca;
Allah'a inandığını söylediği halde ilahlığı ve rabliği başkalarına da
verenlerle, şirksiz Allah'a teslim olanların yeryüzündeki kavgalarıdır
esas süregelen şey.
Adı Müslüman, aidiyeti İslam olduğu bilinen, yüzde bilmem kaç oranında
istatistikî değer de bulan topluluklar, kulluklarını Allah'a
sunduklarını söyleseler, ibadetlerini ayrıntılarına kadar dikkatle
yapsalar da çok şey ifade etmiyorlar. Yirmi bin nüfuslu Mekke'de, henüz
dördüncü yılda, sayıları yüzü bile bulmayan Müslümanlar her nasılsa
ölümüne bir karşı cephe, insanlardan ayrı bir ümmet oluşturuyorlar.
Onlarla karışmıyorlar, birlikte olmuyorlar. Tıpkı tek başına İbrahim
gibi, sayıları azıcık da olsa mağara ehli gibi. Oysa bu taraftarların
dinleri de, adı konmuş ibadetlerden hareketle varlıkları da kayda ve
kaale alınmıyor. İnsanlar arasında kaybolup gitmişler. Bunlarda cennete
gitmeyi umuyorlar, kitaba ait olmayan öğretileri meşru sayarak.
Milletlerinden ayrılmadan, insanlar arasından seçilmiş vasat ümmeti
oluşturmadan, onlarla birlikte yaşamayı da sürdürerek. Bu cennet bu
haliyle, doğrusu ucuza da kapatılmış bir cennet görüntüsünde. Hani
başlıktaki gibi, işporta fiyatına. Ama biz de biliyoruz ki; gerçek
cennetin bedeli bu değildir. Buna rağmen piyasalarda ucuzu dururken
pahalısına kim niye talip olsun ki. Zahmetsiz emeksiz, beceri ve katkı
sağlamadan ele geçirilecek bir nimet, ucuza da pazarlanıyorsa onu bu
bedelle kapatmak akıllıca olmalı! Tabii aldığını sandığın, ucuza
kapattığını umduğun nimet, gerçekte o ise. Ya taklidi ise ne olacak?
Bilenler de bilir ki, cennet haktır ve o önceden belirlenmiş bir bedelin
karşılığıdır. Cennete gitmek, onu almak için ödenmesi gereken bedeli
ödeyerek mümkündür. Dünya hayatında bütün koşturmalarda ve ondan elde
edilmişlerde, ancak cennetin bedelinin değerleri ile donanmış bir
duruşun ve haykırışın karşılığıdır. Bu bedeli de cennetin bizzat sahibi
belirlemiştir. O işportaya düşmez, bedelinde indirime de gidilmez. Henüz
duyulmadı. Onu elde etmenin bedeli ancak Allah'a ibadettir ama
ibadetleri de parçalamadan, bir bütün halinde ve buradan hareketle
anlayıp yapmaya gayret ederek. Burada kurnazlık, hilebazlık geçmiyor.
Hakiki cennetin sahibi Allah, Kureyş'in, Firavun'un, Nemrut'un, Arap'ın,
Türk'ün, Fars'ın ve Kürt'ün çok da kale almadığı Allah değil, Âdem'in,
Nuh'un, İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nın velhasıl Muhammed'in ciddiye
aldığı Allah'tır. Dolayısı ile O, her şeyi hakkıyla bilen ve görendir.
Üstelik de adildir, sözünden de dönmedi.
Safsatalar ve hevaya uymaları dışarıda bırakarak şu gerçeği
hatırlamalıyız. İnsanlar öyle ya da böyle sadece ibadet etmekten,
ibadeti de parçalamaktan yola çıkarak cennetin bedelini ödemiş olmazlar.
Bu zihniyetten hareketle İslam'ın Müslüman'ı da olamazlar. Cennete
gitmek isteyenler, ancak cennete gitmek kastı ile ibadet ederlerse
cennete gidebilirler. Çünkü o zaman ibadetin anlam ve içeriği
değişecektir. Namaz kılarak cennete gidilmez ama cennete gitmek için
namaz kılınırsa o başka bir şeyi ifade eder. Her amel salih olmaz ama
imanın gereği yapılacak olan her hareket ancak salih (kabul edilir)
olur. Bu bakış açısı ve kabulüdür ki ibadetin anlamı, içeriği ve
çerçevesini değiştirmektedir. İman ettikten sonra, teslim olunan
merkezin diğer tüm buyruklarını da aynı ciddiyette yerine getirmek ancak
salih amelin karşılığı olmaktadır. Cennetin sahibi, cennetin bedelini ve
yolunu da kısaca 'asr' suresinde böyle açıklamakta değil midir?. .
İslam akidesine göre; kâinatı yaratan, dünya hayatını kulları için
yaşanır kılan, içindekilerle ve taşıdıkları ile rızkları hazır eden,
kullarını çeşitli nimetleri ile karşılıksız donatan, yaratılmış olanlara
belirli bir süre veren, nihayet imtihan edeceği kullarının bu dünyada
yapıp etiklerinin karşılığı olarak, ölüm sonrası dirilişte karşılığını
vaat eden Allah'tır. Yine aynı akideden hareketle; yaratıcı olan,
emretme yetkisine de sahiptir. Bu yetkiyi hiç kimseye devretmez. Rabliği
ve ilahlığında denkler ve ortaklar da kabul etmez. Hükmün kaynağı da
kendi inzal ettiği vahyidir. Hayatın tümüne dair düzenlemenin tek meşru
kaynağı ve referansı O'dur, çünkü yaratıcı olan O'dur. İbadetlerde
olduğu kadar ekonomik davranışlarda, siyasi tercihlerde olduğu kadar
sosyal ilişkilerde, genel durumlarda olduğu kadar özel durumlarda,
düşmanlıklarda olduğu kadar dostluklarda, kinlenmede olduğu kadar
sevişmelerde velhasıl hayatın içinde ne varsa, dünya hayatında neler
oluyorsa hepsi aynı dinden hareketle düzenlenecek ve hep aynı merkeze
tabi olunacaktır. Bu bütünlük yoksa bütünden hareketle bir yöneliş yoksa
kulluk da yok demektir, cennet de yok demektir. İnsanoğlu nereye
yöneliyor, hangi merkeze kulak veriyorsa onun cennetine kavuşur ancak.
Tercih serbesttir, dileyen dilediği cennete talip olabilir. Ama Allah'ın
cennetine talip olanlar, onun biçtiği bedelin altında bir bedel ödeyerek
ona sahip de olamazlar. Değil mi efendim?! |