Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


                           

Cennet İşportaya Düştü

Hüseyin Alan

İşporta deyimi karma ekonomilerde, alım-satıma konu olan bir malın normal satış değerinden çok aşağıda bir fiyata, başka pazarlarda satışa sunulan ama illaki fiyatın düşüklüğünü belirten bir anlamda kullanılır. Kapitalist ekonomilerde geçerli kılınan mevsim sonu indirimli satışlar, aynı mantıktan hareketle bir ileri aşamadır ama bu defa aynı pazarlarda görülür bu işler. Özü itibarı ile iki tarzda esaslı farklılık olmasına rağmen, sonuçta bir satış tekniğinden, kurnazlıktan bahsedilebilir... Bir malın işportaya düşmüş olmasının çeşitli nedenleri olabilir ama bu aynı zamanda şunun da ifadesidir; bir mal işportaya/indirime düşmüşse eğer, ya müşterisini kaybetmiş veya gerçek değerini yitirmiş hükmündedir. Alıcı için artık o mal, bir daha normal fiyatlardan alınmaması gereken, nasılsa indirime yine düşecektir diye bir beklentiyi doğuran bir şeydir. İster ayıplı isterse normal mal olsun, işportaya düşen mal için bu durum değişmez. Acaba her mal işportaya düşer mi, alıcılar bunun için uygun bir zamanı beklemeliler mi? İşin can alıcı kısmı olan bu sorunun cevabını, ancak o malın sahibi ya da satıcısı bilecektir, çünkü bedeli biçen odur. Burada söylenecek bir söz de şudur: aslında işporta değerinde olan, zaten işporta fiyatına alınıp satılan mallar için bu söylenenler geçerli değildir.
İnsanlar, kelime-i şahadeti/kelime-i tevhidi telaffuz ettikten sonra namaz kılarak, oruç tutarak, durumu müsaitse infak edip kurban keserek ve dahi hacca giderek, nihayet farzları ikame etmiş bir mümin ferahlığı ile cennete gidebileceklerini umarlar. Yapılan bu ibadetlere ilaveten içkiden, zinadan uzak kalmaya, velhasıl belirli haramlardan da sakınmaya gayret ederler. Burada ibadetlerden hareketle bir çıkış ve umuş vardır ve böylelerine dini bütün insan derler. Birebir benzemeseler de, Kureyş'in içindeki Hanif'lere benzer bir durumdur bu. Onların statükoyla bir işleri yoktur ama insanları kötülükten alıkoymaya da devam ederler. Diğerlerine kıyasla ibadetleri de gayet düzgündür. Kureyş onlardan memnundur, onlarla beraber olmaktan şikâyetçi de olmamışlardır.
İster altı, ister otuz iki, isterse elli dört veya daha fazla farzlardan bahisle düşünelim; acaba insanlar ibadet etmekten başlayarak, bu zihniyetten hareketle yola koyulup cennete varabilirler mi?. Bir perspektiften, bir temel ilkeden, esaslı bir bakış açısından yoksun kalarak, özel kabule dair ve yukarıda sayılanlardan ibaret sanılıp, sayılmayanlar ve dışında kalanlardan eşyayı, toplulukları, aralarındaki her türden ilişkileri vs ibadetin dışında tutulabilir mi? İbadet anlayışı farklı alanlara ayrılabilir, bir kısmı bir mabuda, diğer bir kısmı tercihlere/diğer mabutlara ait kılınabilir mi? Böyleyse bunlar birbirinden kopuk, ayrı merkezlerden/mabutlardan buyrulan ama her merkezin de memnun kalacağı ortaklı bir dini telakki gerçekte mümkün müdür? Sosyal yaşamın ve medeniyet sürecinin zorunlu kıldığı normal bir topluluk ve onların bir biçimde kurduğu/onayladığı devlet, devleti ayakta tutan ve işleten siyasi iktidarlar ve elitleri, onların sosyo-ekonomik politikalar ve uygulamaları, oralarda bir istikamet ve duruş, ibadet algılamasının dışında bir konu, bu tarz da dini çerçevenin dışında başka bir alan mıdır?
Bu tarz bir düşünüş ve davranış, sahiplerini, İslam dinine göre umdukları menzile/cennete ulaştırır, talip olduğu şeye kavuşturur mu? Ataların yolu böyle bilindiği, modern anlayışın da bu tarzı onayladığı ve desteklediği için, buradan çıkan bu kabul bir hakikati ifade eder, şarii nezdinde geçerli bir onay işlemi görür mü? Kur'an'da bahsedilen geleneksel kabileler ve ileri gelenleri (Ad-Semud gibi), kent devletleri ve tağutları (Medyen-Kureyş gibi), krallıklar ve hanedanları (Nemrut-Firavun gibi) geride kalmış toplulukların günümüzde karşılığı olan bir topluluk, bir yönetici, bir devlet, bir vatan anlayışı eskilerden (fonksiyon olarak) farklı ve dinin dışında bir bahis midir? Modern devlet ve vatandaşları, Kur'ani kıssaların bahsettiği sapkın ya da doğru yolu tutmuş topluluklardan tamamen başka ve tarihin dışında ayrı bir konu/esatir midir? Bu ikisinin yaşama biçimleri, mekânları ve zamanları ve yaşayan insanları farklı da, imtihanları onun için farklı, kitapları ve emredilen kuralları da onun için ayrı ayrı merkezlere mi tabidir? Geçmiştekilerin Allah'ı, peygamberi, kitabı eskidi, geride kaldı da yeniler yeni Allah, yeni peygamber ve yeni kitap bularak yenilendiler ve artık dini öğretiye ihtiyaç mı kalmadı?..
Günümüzde yazılı-çizili anlatımlarda, sohbet-seminer toplantılarda, cemaat-kurum çalışmalarda, kitlelere hitap eden öğretici-yönlendirici yayınlarda genellikle ve özellikle dikkat çeken bu tarz bir dini anlatım epey yaygındır. Dinin aslı esası, buyrukları ve önerdikleri, ilahiyat bilgisi tartışmalarından, ibadetlerin faziletlerinden öteye geçmiyor. Esastan kopuk ama ayrıntılara boğulmuş bu dini söylem karşısında, dünyevi hayat içinde duracak ve yön gösterecek bir sabite, bir rehberlik gözükmüyor. Böylesi söylem sonrası insanın muhtelif kişiliklere ve kimliklere bölünebilir, hayatının belirli alanlarını din dışı anlayışlarla yaşayabilir olması normalden sayılmaktadır. Her türden melaneti yaşayan ama kendini Müslüman da hisseden insanların vicdanlarını rahatlatmaya yönelik bu dini söylem özellikle dikkat çekmektedir. Kur'an okumalarının çoğu bilgi yarışmasına döner, yaşanılan modern duruma uygun olmayan hükümler tefsir edilerek yorumlanır ama dine ait olmadığı varsayılan alanlarla ilgili hiçbir bahis açılmaz, konuları da ilahiyat alanının dışına taşmaz. Buradan şu sonucu çıkartabiliriz: Gerçek hayata, yaşanılan dünyaya, orda olup bitenlere ilişkin hiçbir şey söylenmezken, oranın bezgin ve yorgunlarına, galip ve mağluplarına sanki manevi bir tatmin ya da uyuşturucu seansları uygulanmaktadır. Dolayısı ile reel gerçeklik bir hakikat, bir kadermiş gibi sunularak içe dönük bir acziyet ve dışa dönük bir teslimiyet önerilmektedir…
Aslında bu tarz geçmişten, ta saltanat dönemlerinden beri teşvik edilen ve günümüzde de rağbet gören bir uygulama olarak görülmelidir. Bu miras tarihin o dönemlerindeki gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkacaktır. Kuşkusuz o devirlerde, fetihlerin çoğalması, yeni dini tanımayan yığınların getirdikleri ve birikimi karşısında, tam tersine dini doğru bilen dirayetlilerin sayılarının yetersizliğiyle ortaya çıkan büyük bir problemle başlar. Buna ilaveten Yunan, Hint felsefesinin tercümeleri ile devam eden kelam/akait tartışmaları, dini koruma adına üretilen cevaplarda kafalar hepten karışacaktır. Bu hareketlik bir yandan iktidar kavgalarını yoğunlaştıracak, bunun sonucunda halkın karşılıklı kamplaşmalarla kıyasıya parçalanmasını doğuracakken, diğer yandan da özellikle zihinsel anlamda, giderek dini uygulama alanında büyük hasarlar bırakacaktır. Nihayet arkadan gelen Moğol saldırıları, ümmetin fiziki varlığını tarü-mar edecektir. Neredeyse her şeyin alt üst olduğu bu devrelerde, ümmet dinini doğru öğrenecek merkezlerden mahrum kalacak, doğru bilenlerin mumla arandığı, sapma ve uydurmaların alabildiğine yaygınlaştığı ve kayıtlara geçtiği bir süreçtir bu.
Ahali, dinleri konusundaki tartışmalarda dinin bozulduğunu hissediyorken kitap, sünnet ve fıkıh diyenlerden, vahyi doğru tanıtmaya çalışanlardan ürkmeye başladı. Bu bozgun dönemi içinde, iltica edilecek bir merkez, huzur duyup güvenilecek bir kurum arayışlarına cevap vermek üzere, tam da bu dönemlerde, hadisçiler, sufi liderler ve öğretileri karşılık verdi. Meşhur tasavvuf şeyhlerinin hemen tamamının bu zamanlarda ortaya çıktığını ve şöhret bulduğunu, yine hadis derlemelerinin de Kur'an gibi tedris edildiğini görürüz. Siyasetin, liderlerin, seçkinlerin ve eşrafın da bu tarz bir dini anlayışa prim verdiklerini, meşrulaşıp yaygınlaşmasında destekçileri olduklarını fark ederiz. Kutuplaşmaların, kurumlaşmaların, giderek mezhebi disiplinlerin din olarak algılanması ve asabiyet üretmeleri de bu devrelerden kalma kadim bir mirastır. Bundan böyle, dini anlayış ve uygulamaların bozulması, bozuk anlayış ve uygulamaların da doğru olarak yaygınlaşması böylece gerçekleşecektir.
Dinin hayata dair, topluluğa ve gidişata dair, devlete ve politikalarına dair bizzat kurucu ve yönlendirici iradesi, esastan ve kendine has inşa buyruğu artık buharlaşmıştı. Ulûhiyet ve Rububiyet algısı kitabi öğretiden, peygamberi örneklikten koparılmış, dinin esası, kulluk ve ibadet anlayışı, ayrıntılara boğularak, parçalara bölünerek unutturulmuştu. Böylece, kitap ve sahih örneklik referans olmaktan çıkmış, onların yerine şeyhlerin, mezheplerin ve siyasi kliklerin anlayışları din olarak yerleşmişti… Tüm bunların sonucu olarak; kitabın hıfzedilmesi, tecvit ve makam ile okunması, hadislerin usulsüzce tekrarlanması, namazların huşu ile kılınması, rükünlerine azami dikkat edilmesi, nafilelerin farzlardan öne alınması, orucun hikmetleri, zekâtın faziletleri, haccın günahtan arındırıcı özellikleri, gece namazlarının, tesbihat ve zikirlerin cennet garantili olması vs anlayışı ve uygulaması yaygınlaşabilir ve meşrulaşabilirdi. Bilumum meşayih'in ve sabahlara kadar Kur'an okuyup bir abdestle bilmem kaç vakit namaz kılanların, her türlü kanatsız uçan ve rüzgâr gibi kaçan keramet ehli efsanelerin de menkıbeleri dilden dile dolaşacak, o gibilerin manevi huzurlarında saygı duruşuna geçilecektir. Nihayet Allah dinini, özel kullarına göndermiş olduğundan olacak ki, kitabı okumak ve anlamak her babayiğidin harcı olmaktan çıkacak, sahabeler ve dahi büyük büyük zatların, hâşâ huzur adları abdestsiz ağza alınamayacaktır!
Bu bozuk anlayışların günümüze kadar gelen en büyük etkisi olarak; mezhebi görüşlerin din olarak algılanması, sofizmin dinin içinde kurumlaşması ve siyasetin, siyasi bilincin dini düşünceden tamamen koparılmış olmasına özellikle dikkat edilmelidir. Fırkaların ümmet bütünlüğünden, siyasi dirliğinden koparılarak meşrulaşmasını, her fırkanın kendini Fırka-ı Naciye olarak nitelemesini de buraya ilave edebiliriz. Bu kabulün meşrulaştırılmasını sağlayan tarihi ve maddi unsurların; bir yandan dış düşmanların acımasız kıyım ve talanları, diğer yandan iç siyasi çekişmeler ve zalim idarecilerin halkı canından bezdirmelerinin sonuçları olarak okunabilir. Buna karşı durabilecek güçlü bir oluşum, dirayetli bir topluluk da ortalarda yoktur. Tam da bu noktada şu tespit yapılabilir; insanlar zaten acizdiler, dolayısı ile dini öğretileri ve uygulamaları da bu hallerini meşrulaştırıcı, vicdanlarını rahatlatıcı olarak karşılık bulmalıydı ve öyle de oldu. İşte bu anlayış şekli ve uygulamalarıdır ki, gerçek dünyada ezilen ahaliyi iç dünyasında huzura kavuşturacak, kurtuluşa eriştirecek anlayış biçimine büründürecektir. Bu işleri bilerek böyle sunan, gerçekleri bilerek gizleyenler ise, siyasetten destek görecekler, hizmetlerin karşılığı olarak da çeşitli şekillerde mükâfatlandırılacaklardır.
Devran döndü dolaştı ve bizim çağa ulaştı. Kadim miras olarak devreden bu dini anlayış ve uygulamalar özünden çok şey de kaybetmemiş olarak günümüze kadar geldi. Hem sözlü rivayetlerle hem de yazılı-çizili evraklarla. Çoğunluğun her daim itibar ettiği, siyasetin de her zaman desteklediği bu miras, yine bilenlerin katkıları ile tarihi yalancı çıkarmadı. Zamanın ve mekânın değişmesi dışında bazen hiçbir şey değişmemiş gibi gözüküyor. Bilmeyenlere sözümüz olamaz ama, şu bilenlere ve saptıranlara bir bakın hele; dosdoğru dini anlatıp peygamberi örnekliği canlandırmak yerine, yine vicdan rahatlığı veren, yine huzursuz gönüllere huzur dağıtan bir terapi merkezi durumundalar. Yine bilinen ibadetlerin ayrıntıları, ezbere Kur'an okumaları, efsane adamların kıssaları ile oyalanıyorlar. Ayetlerin tefsiri Allah'ın mesajını vermiyor. Kitabi hükümler tarihsel yorumlarla saptırılıyor, vahiy algısı değiştiriliyor, kitap arkalara atılıyor, kıyamet sahneleri, kabir azabı hikâyeleri birbirleri ile yarışıyor. Namazın faziletleri, orucun hikmetleri, haccın günah çıkartma özellikleri saatlerce konuşuluyor, sayfalarca yazılıyor. Bu defa Türkçe okumak da eklenerek yapılan hatimler, yine fırkalara bölünmüş meşruiyetler, modernizm karşısında yenilmiş, acze düşmüş topluluklara sığınma alanları sunan dini merkezler ve dini söylemler hortladı sanki. Ortada her şey var, çok şey var ama sadece din yok, esas yok, hakikat yok. Mesnet yok, dayanak yok. Duruş yok, Salih kişilik yok. Hatem'in oğlu Adiyy'in sorusunun güzel cevabı sadece kitap ehli için geçerli, Müslüman ama Kur'an sahipleri için geçerliliğini yitirmiş durumda. Hz. İsa'nın ağzından 'sen mi söyledin Ya İsa, beni ve anamı ilahlar edinin…' ikazı zihinlerden silinmiş durumda…
Tarihin seyri; onu değiştirmek, her şeyi kendi esasına göre yeniden ama orijinal olarak kurmak isteyenlerle, statünün devamından yana olarak, orada bir yet tutmak isteyenlerin arasında ama iki tarafın da cennete gitmeyi umduğu bir rekabet olarak da sürüyor. Değişmeyen de bu zaten. Ta Hz. Âdemden bu yana süren karşılıklı mücadele ve adil/zalim hükümranlık meselesi. Ya marufun hâkimiyeti ya da münkerin galibiyeti. Dayanak ve istinat noktası Kitabi kalkıştan mı yoksa heva ve hevesten mi? Tercihlerini yapanların kendi taraftarları ile oluşturduğu bir topluluk ile ki bu grup çoğu zaman kitap ehlidir, diğer tarafta sahici İslam ümmeti olma sevdalıları. Kulluğun ve ibadetin topluca Allah'a mı yoksa kısmen insanın kendi tercihine de mi bırakılacağı meselesi. Kısaca; Allah'a inandığını söylediği halde ilahlığı ve rabliği başkalarına da verenlerle, şirksiz Allah'a teslim olanların yeryüzündeki kavgalarıdır esas süregelen şey.
Adı Müslüman, aidiyeti İslam olduğu bilinen, yüzde bilmem kaç oranında istatistikî değer de bulan topluluklar, kulluklarını Allah'a sunduklarını söyleseler, ibadetlerini ayrıntılarına kadar dikkatle yapsalar da çok şey ifade etmiyorlar. Yirmi bin nüfuslu Mekke'de, henüz dördüncü yılda, sayıları yüzü bile bulmayan Müslümanlar her nasılsa ölümüne bir karşı cephe, insanlardan ayrı bir ümmet oluşturuyorlar. Onlarla karışmıyorlar, birlikte olmuyorlar. Tıpkı tek başına İbrahim gibi, sayıları azıcık da olsa mağara ehli gibi. Oysa bu taraftarların dinleri de, adı konmuş ibadetlerden hareketle varlıkları da kayda ve kaale alınmıyor. İnsanlar arasında kaybolup gitmişler. Bunlarda cennete gitmeyi umuyorlar, kitaba ait olmayan öğretileri meşru sayarak. Milletlerinden ayrılmadan, insanlar arasından seçilmiş vasat ümmeti oluşturmadan, onlarla birlikte yaşamayı da sürdürerek. Bu cennet bu haliyle, doğrusu ucuza da kapatılmış bir cennet görüntüsünde. Hani başlıktaki gibi, işporta fiyatına. Ama biz de biliyoruz ki; gerçek cennetin bedeli bu değildir. Buna rağmen piyasalarda ucuzu dururken pahalısına kim niye talip olsun ki. Zahmetsiz emeksiz, beceri ve katkı sağlamadan ele geçirilecek bir nimet, ucuza da pazarlanıyorsa onu bu bedelle kapatmak akıllıca olmalı! Tabii aldığını sandığın, ucuza kapattığını umduğun nimet, gerçekte o ise. Ya taklidi ise ne olacak?
Bilenler de bilir ki, cennet haktır ve o önceden belirlenmiş bir bedelin karşılığıdır. Cennete gitmek, onu almak için ödenmesi gereken bedeli ödeyerek mümkündür. Dünya hayatında bütün koşturmalarda ve ondan elde edilmişlerde, ancak cennetin bedelinin değerleri ile donanmış bir duruşun ve haykırışın karşılığıdır. Bu bedeli de cennetin bizzat sahibi belirlemiştir. O işportaya düşmez, bedelinde indirime de gidilmez. Henüz duyulmadı. Onu elde etmenin bedeli ancak Allah'a ibadettir ama ibadetleri de parçalamadan, bir bütün halinde ve buradan hareketle anlayıp yapmaya gayret ederek. Burada kurnazlık, hilebazlık geçmiyor. Hakiki cennetin sahibi Allah, Kureyş'in, Firavun'un, Nemrut'un, Arap'ın, Türk'ün, Fars'ın ve Kürt'ün çok da kale almadığı Allah değil, Âdem'in, Nuh'un, İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nın velhasıl Muhammed'in ciddiye aldığı Allah'tır. Dolayısı ile O, her şeyi hakkıyla bilen ve görendir. Üstelik de adildir, sözünden de dönmedi.
Safsatalar ve hevaya uymaları dışarıda bırakarak şu gerçeği hatırlamalıyız. İnsanlar öyle ya da böyle sadece ibadet etmekten, ibadeti de parçalamaktan yola çıkarak cennetin bedelini ödemiş olmazlar. Bu zihniyetten hareketle İslam'ın Müslüman'ı da olamazlar. Cennete gitmek isteyenler, ancak cennete gitmek kastı ile ibadet ederlerse cennete gidebilirler. Çünkü o zaman ibadetin anlam ve içeriği değişecektir. Namaz kılarak cennete gidilmez ama cennete gitmek için namaz kılınırsa o başka bir şeyi ifade eder. Her amel salih olmaz ama imanın gereği yapılacak olan her hareket ancak salih (kabul edilir) olur. Bu bakış açısı ve kabulüdür ki ibadetin anlamı, içeriği ve çerçevesini değiştirmektedir. İman ettikten sonra, teslim olunan merkezin diğer tüm buyruklarını da aynı ciddiyette yerine getirmek ancak salih amelin karşılığı olmaktadır. Cennetin sahibi, cennetin bedelini ve yolunu da kısaca 'asr' suresinde böyle açıklamakta değil midir?. .
İslam akidesine göre; kâinatı yaratan, dünya hayatını kulları için yaşanır kılan, içindekilerle ve taşıdıkları ile rızkları hazır eden, kullarını çeşitli nimetleri ile karşılıksız donatan, yaratılmış olanlara belirli bir süre veren, nihayet imtihan edeceği kullarının bu dünyada yapıp etiklerinin karşılığı olarak, ölüm sonrası dirilişte karşılığını vaat eden Allah'tır. Yine aynı akideden hareketle; yaratıcı olan, emretme yetkisine de sahiptir. Bu yetkiyi hiç kimseye devretmez. Rabliği ve ilahlığında denkler ve ortaklar da kabul etmez. Hükmün kaynağı da kendi inzal ettiği vahyidir. Hayatın tümüne dair düzenlemenin tek meşru kaynağı ve referansı O'dur, çünkü yaratıcı olan O'dur. İbadetlerde olduğu kadar ekonomik davranışlarda, siyasi tercihlerde olduğu kadar sosyal ilişkilerde, genel durumlarda olduğu kadar özel durumlarda, düşmanlıklarda olduğu kadar dostluklarda, kinlenmede olduğu kadar sevişmelerde velhasıl hayatın içinde ne varsa, dünya hayatında neler oluyorsa hepsi aynı dinden hareketle düzenlenecek ve hep aynı merkeze tabi olunacaktır. Bu bütünlük yoksa bütünden hareketle bir yöneliş yoksa kulluk da yok demektir, cennet de yok demektir. İnsanoğlu nereye yöneliyor, hangi merkeze kulak veriyorsa onun cennetine kavuşur ancak. Tercih serbesttir, dileyen dilediği cennete talip olabilir. Ama Allah'ın cennetine talip olanlar, onun biçtiği bedelin altında bir bedel ödeyerek ona sahip de olamazlar. Değil mi efendim?!

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...