Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


                           

BOP, Ya da Batı’nın ‘Göçler Meselesi’ni Çözüm Projesi

Raci Durcan

II. Dünya Savaşı'ndan sonra hızla sanayileşen Avrupa ve Amerika, fabrikalarında çalışacak işçilerini de dışarıdan almak zorundaydı. Yıkıcı savaştan kurtulmak için Güney Amerika ülkeleri olan Brezilya ve Arjantin başta olmak üzere; Avustralya ve hatta Güney Afrika Cumhuriyeti'ne kaçan halk kitleleri buralara yerleşip geri dönmeyi düşünmediler. Avrupa hem bu göçler nedeniyle, hem de kanlı savaştaki büyük kıyımla boşalmış gibiydi. Ardından gelen hızlı sanayileşme döneminde yabancı işçilerle işgücü açığını kapattılar. O zamanlar Avrupa ve Amerika iş cenneti gibiydi. Fakat bu uzun sürmedi. Üretim araçlarının otomasyonu insan eline duyulan ihtiyacı gün geçtikçe azaltıyordu. Sanayileşme kendine has yaşam şeklini de getirmişti. Yeni düzende aile kurmak, bir aile sorumluluğu almak, dünyaya haz almak için geldiğini düşünen batılı için katlanılmazdı. Böylece birçok ülkede nüfus artışı durdu, hatta gerilemeye yüz tuttu. 20. yüzyıl biterken Batı'nın yüz yüze olduğu en büyük sorun buydu. Kendi ülkelerinde çalışma alanı bulamayan insanlar kitleler halinde Avrupa ve Amerika sınırlarına dayanıyorlardı. Önce göçmenlik yasaları ağırlaştırıldı. Sınırlardaki önlemler artırıldı. Her nasılsa ülkeye girmiş olanların tabii tutuldukları muamele, herhangi bir savaş mahkumuyla kıyaslanmayacak ağırlıktaydı. Çok geçmeden ülkelerin vicdan sahibi sivil toplum örgütleri politikacıların üzerine baskı yapmaya başladılar. Öte yandan kitleler halinde ülkelerindeki yoksulluktan kaçan Kübalı, Arnavut, Afrikalı göçmenler ya denizlerde boğuluyor, yahut bilinmedik arazilerde ölümle yüzyüze kalıyorlardı. Batı modernleşmiş ve Dünyayı değiştirmişti, ancak kendinden geri kalan kısımı yaşanır olmaktan çıkarmıştı. 20. yüzyıl biterken bu sorun 21. yüzyıla aktarılan, çözümü sıkça gündem işgal eden büyük bir problemdi.
Batı tipi kalkınmayı Dünyanın geri kalan kısımlarında yayarak işsizliği azaltmak bir çözümdü. Ancak o zaman yüksek kar marjıyla satış yapmaya alışmış batılı firmalar rahatsızlık duyuyorlardı. Diğer yöntem, göç veren ülkelerdeki nüfus artışını sınırlamak olabilirdi. Bunun için gönüllü dernekler, misyoner teşkilatları dünyanın dört bir tarafına dağılıp doğum kontrolüyle nüfus artışını frenlemeye çalıştılar. Ailesiz yaşam şeklini idealize edip kitlelere gözalıcı şekilde sunup propaganda yaptılar. Hiçbir yeteneği olmayan kişileri, sırf yaşam tarzı seçimlerinden dolayı el üstünde tuttular. Fakat problem çözülmedi. Kendi ülkesinde doğuma prim veren Batı'nın çabaları boşa çıktı. Böyle giderse 50 yıl sonra Fransa, Almanya, ABD gibi ülkelerin hakim unsuru beyazların azınlığa düşeceği anlaşıldı. Süprizle karşılaşmamak için herşeyi planlamaya alışmış insanların bu durumu kabul edip beklemesi düşünülemezdi. Yeni tedbirler gerekiyordu.
Sovyetlerin dağılması üzerine NATO tatbikatlardaki düşmanı temsil etmek üzere kırmızı yerine yeşil renk yerleştirildi. Bu rasgele seçim değildi. Nato'nun yeni hedefi Müslümanlardı. Niçin müslümanlar hedef seçiliyordu? Müslümanlar görünürde Batı dünyasını tehditten çok uzaktaydılar. Yakın zamanda karşılarına rakip olarak çıkabilecekleri umulmuyordu. Bizde herşeyi basite indirgemeyi sevenler bunun cevabını çok kolay verebilir elbette. Onlara göre Hıristiyanlar, müslümanları dinlerinden dolayı sevmiyor ve sevmeleri mümkün değildir. Fırsat bulunca da yok etmeye yöneliyorlardı. Bu açıdan haçlı seferleri tezlerini desteklemek için iyi bir örnektir. Fakat bu şablonu haklı çıkarmayan o kadar çok bilgi vardır ki elimizde. Avrupa ve Amerika'da yaşayan onca müslümana niçin müsaade ediyorlar? Niçin vatandaşlığa kabul edip anavatanlarından dahi iyi koşullarda yaşamalarına müsaade ediyorlar?
İşin aslı, Din ve mezhep farklılıkların siyasi projelerde kullanılıyor olmasıdır. Ne dün, ne de bugün ortada bir proje yokken yani insanlar bir diğerine karşı kışkırtılmamışsa dinler arasında bir kin görülmez. Müslümanların asırlarca diğer din mensuplarına müsamahakar davrandıklarına tarih şahittir. Diğer dinlerde bu kadar müsmaha görülmüyorsa dahi, sandığımız gibi karşıt dini yoketme eğilimi de yoktur. Çatışmalar genelde siyasi proje sahiplerinin amaçlarına uygundur. İnsanlar bazen kendi dininden olanlarla, hatta kendi aileleriyle bile birlikte yaşayamazken bu gündeme gelmez. Fakat başka bir grupla çatışma çıkması gerekiyorsa, din ve mezhep farklılığı, soy farkı motive edici bir neden olarak sunulmaktadır.
Müslümanların nüfus olarak yoğun yaşadıkları ülkeler, son yüz yıldır petrole dayalı bir ekonomiyle ayakta kalmaktadırlar. Batılı ülkelere yoğun göçler müslüman coğrafyadan gelmektedir. Petrol önemsizleştiğinde petrolden geçim sağlayan bülkelerde insanların işsizlikten kırılacağını, göçlerin çığ gibi artacağını, önlenemez hale geleceğini kestirmek zor değildir. Denizlerde ticaret ve savaş gemilerini yürüten ilk enerji kaynağı insandı. Kölelik müessesi yıllarca bu ihtiyacı gördü. Kömürle işleyen gemiler çıktığında artık ihtiyaç duyulmayan köleler de özgürleşti. Belki fabrika işçiliğine dönüştüğünü söylemek daha doğru olacaktır. Batı bu konuda bile yalan söylemekten kaçınmamakta, anlamsız hale gelen kölelik müessesini insani gayelerle tasfiye etmişler gibi yutturmaktadırlar. Petrolün keşfi, kömürü değersizleştirmiştir. I. Dünya Savaşı petrol kaynaklarını bölüşme savaşıdır. II. Dünya Savaşı'nın, birincisinin bir uzatması olduğunu herkes kabul ediyor. Şimdi petrolün kullanımdan çıkarılması için çabalar artmaktadır. Bu yazının yazıldığı gün (23 Ocak 2007) Amerikan Başkanı Bush'un petrolün kullanımıyla ilgili(emisyon oranları) önemli açıklamalar yapması beklenmekteydi. Onbeş adet büyük şirketin biraraya gelerek ABD'nin egzoz emisyonuyla ilgili daha sert tedbirler alması gerektiğini hükümetlerine deklare ettiler. Bunlardan anlayacağımız şey şudur; pek yakında petrol tarih olacak, yerine muhtemelen Hidrojen ikame edilecektir. Yeni enerji kaynağının devreye girişi, petrolden istifade eden 1 milyar insanın işsiz kalmasıyla eşdeğerdir. Dünya eski dünya değildir ve yeniden ne tarıma, ne de hayvanclığa dönüş yapılabilir. Bugün binlerle ifade edilecek göçler karşısında zorlanan Batı, milyonluk büyük göç dalgaları altında ezilme tehditiyle karşı karşıya kalacaktır.
Petrolde yolun sonuna gelindiği şuradan da bellidir ki, yüz yıldır yapılamayan büyük petrol bağlantıları (boru hatları) geçtiğimiz on yıl içinde tamamlanmıştır. Onbinlerce km uzaklıktan çıkarılan doğal gaz ve petrol, Avrupa ortasına ulaştırılmıştır. Dünyada nerede rezevr varsa tüm hızıyla çıkarılması için gayret sarfedilmektedir. Günlük hayattan da bilirsiniz, bir malın modası gececekse ucuzlatılıp bolca piyasaya sürülür. Şimdi petrol bu konumdadır. Dönemi geçmeden önce sahipleri büyük bir vole vurup çantayı doldurmayı planlamaktadırlar.
Amerika'nın yıllarca müttefik olduğu ve Amerikan hayranlığının yükseldiği topraklarda kin ve nefretle anılmak bahasına gelip yerleşmesinin ardında yatan gerçek budur. Suud yönetimi İngilizler yardımıyla Osmanlı'dan koparılmış ve onlar tarafından himaye edilmişti. Ardından ABD ile çok yakın ilişkileri oldu. Şimdi tehdit altındadır ve daha küçük parçalara ayrılmak istenmektedir. Bunun nedeninini haçlı ruhu olarak açıklamak isteyenler, daha önceki yakınlığı izah edemezler. Suud gibi şimdi tehdit altındaki diğer ülkeler de bundan farklı konumda değildirler. Soğuk savaş döneminin hamisi ABD şimdi müttefik halkı birbirine düşürmek için çaba sarfetmektedir.
BOP diye anılan hadisenin özü budur. 20. yüzyıldan sarkan Göç sorununu Batı şimdi çözmek istemektedir. Göçleri sınırında karşılamaktansa yerinde müdahaleyle engellemeye çalışmaktadır. Irkçı medeniyetlerinin başka ırklar tarafından istilasını engellemek istemektedirler. Bunun için sadece işgal değil, bol kargaşa da gereklidir. Din mezhep kavgalarıyla kitlelerin birbirinin boğazına sarılması gerekmektedir. Bütün altyapı bunun içindir.
BBC'nin dün açıkladığı rakamlara göre Türk Halkının %81'i ABD'nin İran'ın nükleer enerjisini engelleme politikasını desteklemiyormuş. Kamuoyu yoklamalarıyla projelerinin başarılarını kontrol etmekten geri durmuyorlar. İran nükleer silah yapmayı başardığında bunu kime karşı kullanabilir? İran bu silaha sahip oldu diye kendilerinin de sahip olması gerektiğini düşünen Arap ülkeleri bunu kime karşı kullanacaklardır? Pek yakında gerek İran gerekse Arap ülkelerinin ve Türkiye'nin, Uzakdoğu'da ise Kuzey Kore'yi dikkatle izleyen Japonya'nın nükleer silaha kavuşturulacağı anlaşılmaktadır. Çin zaten buna sahiptir. Bu verilerden yola çıkarak Batının, Dünyanın geri kalan kısmını ateş denizine iteceğini anlayabiliyoruz.
11 Eylül saldırılarından sonra Bush, yeni haçlı seferinin başladığını söylemiş, sonra yanlış anlaşıldığını ifade etmişti. Bunun bilinçli söylendiğini, ancak böyle bir gerekçenin kendi kitlesinin arkasında durmasını sağlayabileceğini görüyordu. Bu söz, asıl maksadı gizlemek için söylenmişti. Niyetleri Haçlı seferi olsaydı Irak'taki gibi halkı kırmaları gerekmezdi, işgalle yetinirlerdi. Zaten Haçlı seferlerinin Ortaçağ'da olanı da bir gölgelemedir. Yoksul Avrupalı'nın zengin İslam topraklarını yağmalama tutkusu, haçlı seferi adı arkasına gizlenmişdir.
Karar alma mevkiinde bulunanlar işaret ettiğimiz noktaları gözden kaçırmamalıdır. Projenin ne olduğunu anlayamazsak önlem almak mümkün olmayacaktır. Hrant Dink'in öldürülmesi izah etmeye çalıştığım bu şablona uygundur. Türk ve Ermeniler arasında atılan düşmanlık tohumlarının meyvelerini bugün toplamak isteyeceklerdir. Ne yazık ki meyve vereceği düşünülen tek ağaç bu değildir.
Irkçı Batı petrolün önemini yitirmesinden sonraki göç dalgasının altında ezilmemek için savaşmaktadır. Ne yazık ki bu savaştan zarar görecek olan İslam dünyasıdır. BOP bölgesinde yaşayanlar arasında ne kadar ayırt edici unsur varsa üzerine gidilecek, kışkırtılacaktır. Herkesin bibirinin boğazına sarılması istenecektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...