|

Bir
Kez Daha: İslam ve Sol
Nuray Mert/ 04.01.2007/ Radikal
Siyasette
yeni bir girişim olarak tartışma yaratan Mehmet Bekaroğlu ve Ertuğrul
Günay'ın öncülük ettiği hareketten daha önce bahsetmiştim. Bu girişim
çerçevesinde 'İslam ve sol siyaset bir noktada buluşabilir mi?',
'Müslüman solcu olur mu veya solcu Müslüman olur mu?' soruları gündeme
gelmişti. Yine daha önce belirttiğim gibi, bunlar benim üzerinde
konuşmayı en çok sevdiğim mevzular ancak yerimiz dar, kısa değinmelerle
geçmek zorundayız.
Bu sefer, geçen cuma günü, Radikal'de yayımlanan Mustafa Akyol'un yazısı
vesile oldu. İlk yazımda ben de, sol siyasi gelenekle Müslümanların
siyasal geleneğinin kaçınılmaz çelişkilerinden bahsetmiştim. Ancak
sevgili Mustafa Akyol, olayı bir adım daha ileri götürerek, sol adına
ileri sürülen siyasal-toplumsal ilkeler ile İslam'ın bir din olarak
temelden çeliştiğini iddia etmiş. Bu klasik sağcı Müslüman tezi veya
tepkisidir. Daha doğrusu dinlerle, solun ileri sürdüğü eşitlik
iddiasının temelden çelişik olduğunu ileri süren evrensel ve klasik
'sağcı' tepkisidir. Modern çağda, kapitalizmin dinsel öğretilerle
örtüştüğünü ileri sürerek, kapitalizme dinsel kutsallık armağan eden
klasik sağ siyasetin her türünden söz ediyoruz.
İslam'ın hangi siyasal ve ekonomik sistemle uyuşup uyuşmadığı sonuna
kadar tartışma konusudur. Bugüne kadar, kapitalizme dini kılıf bulanlar,
bir de sol siyasetin din karşıtlığını bahane edip, sağ siyaset geleneği
beslediler diye İslam'ı (veya Hıristiyanlığı) kapitalizmi öngörüyorlar
diye takdim edemeyiz. Batı'da, kapitalizmi Hıristiyan geleneğinin bir
ürünü olarak takdim eden, Protestan geleneği ve bu geleneği belli
şekilde yorumlayan ünlü düşünür Weber'dir. Dahası Weber, kapitalizmin
temelini, tasarruf gibi dinsel ve ahlaki öğelere bağlayarak,
emperyalizmi ve vahşi kapitalist sömürü ve talanı göz ardı etme ve
temize çıkarma gayretinin en önde gelen temsilcisidir.
Tezleri her bakımdan son derece tartışmalıdır.
Mustafa Akyol, İslam'ın kapitalizmle uyumlu olduğunu ileri sürerken
gösterdiği dayanak olan Sabri Ülgener de, Weber'ci bir düşünür olarak,
İslam ile kapitalizmi bağdaştırma gayreti göstermiştir. Ülgener de,
yine, Weber'ci bir düşünür olarak, Osmanlı'nın kapitalizm üretemeyerek
geri kalmışlığının sebebi olarak, Osmanlı iktisat düşüncesinin
durağanlığını vurgulayan klasik bir oryantalist düşünürdür. Bu ekol,
tabii ki sorunun İslam değil, Ortaçağ boyunca İslam'ın 'yanlış'
yorumlanışı olduğunu ileri sürerler. Ülgener'in öğrencisi Ahmed Güner
Sayar, 'Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması' (Der Yayınları,
1986) başlıklı çalışması boyunca, 'Ulemanın serbest ve hür aklın
rehberliğinde felsefi ve spekülatif düşünceye hayat hakkı vermeyişi
iktisat bilgi üretimine engel teşkil etti' tezini işler. Bu bir iddia ve
tezdir, yani tartışmaya açıktır, mutlak kaynak veya dayanak olarak
takdim edilemez.
Bana da sorarsanız, Ülgener'in dinamik bir ekonomik modelin önünde engel
olarak gördüğü klasik dönem Osmanlı iktisat anlayışı, dini ve münhasıran
İslami ilkelere, kapitalizmden daha yakındır. O günkü model ideal falan
demiyorum, daha yakın diyorum. Bugün söz konusu olduğunda da, solun
toplumsal dayanışma ve eşitlik ilkelerinin İslami ilkelerin ruhuna daha
yakın olduğunu düşünüyorum. Dahası, bugün gündeme gelmesi tabu sayılan
faizin 'haram' sayılmasını bir ilke olarak benimsiyorum. Ha 'Emeksiz
kazanç haksızlıktır, sömürüdür' demişsiniz, ha 'Faiz haram' demişsiniz.
Diğer taraftan, İslam, Mustafa Akyol'un iddia ettiği gibi, fakirlerin
kaderini zenginlerin sadaka ve vicdanına falan bırakmış falan değil.
Kaçamak hesaplarla değil, hakkıyla zekât dağıttığınızda, hak geçmesin
diye titizlendiğinizde ne kadar servet birikir bir hesap edin bakalım.
Hıristiyanlık da, 'Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin cennete
girmesinden daha kolay diyen', modern çağ öncesi faize iyi gözle
bakmayan bir din. Hayırseverlik ve sadaka ile konuyu geçiştirme, modern
kapitalizmin zenginlerinin vicdanlarını temizleme uğruna ödemeye razı
oldukları küçük bedeller, solcuların öteden beri karşı çıktığı bu. Öyle
olmasaydı, 'ha öyle vermişiz, ha böyle deyip, en azından sosyal devletin
öngördüğü vergilere ses çıkarmamaları gerekirdi.
Sosyalizm zorla alırmış, dinler gönül rızasıyla vermeyi öngörürmüş!
Gönül rızasıyla verseler, zorlamaya gerek kalmazdı, insanlık da bu
yolları icat etmek zorunda kalmazdı, öyle değil mi? Bırakın her şeyi bir
yana, dini inancın en önemsediği konulardan biri, ahiret inancı gereği,
üç günlük dünya diye düşünülüp, açgözlülük ayyuka çıkmasaydı, fazla söze
hacet kalmaz, insanlığın bir sürü sorunu olmazdı. Bırakalım laf
döndürmeyi, 'İki derviş bir seccadeye sığmış, iki cihangir bir dünyaya
sığmamış', konu kısaca budur. İsterseniz, bunu, 'İki derviş bir
seccadeye sığmış, zengin hacılar fakirlerle aynı yerde şeytan taşlamaya
tahammül edememiş' gibi konuya göre uyarlayabilirsiniz, konunun
terminoloji konusu olmadığı anlaşılır. |