|

Ahlak
Etyen Mahçupyan/28.01.2007/ gazetem.net
Modern dünya
toplumsal hayatı mümkün kılabilecek bir 'ortak ahlak' üretmek açısından
pek başarılı olamadı. Liberalizm, dayandığı göreceli algılama nedeniyle
ahlaki kodları tüm topluma yaygın kılmakta aciz kaldı, çünkü bireyin söz
konusu 'doğru' davranış kalıplarını kendi başına saptamasını meşru
kılmaktaydı. Bugün Batı dünyasının bu sorunla nihayet yüzleşmesi
demokratlığı gündeme getirmekte. Ötekini dikkate almayan, kendi
kimliğini ötekinin içinden ve onunla birlikte kurma yatkınlığına sahip
olmayan toplumlarda sağlıklı bir ahlaki zeminin oluşmayacağı giderek
idrak ediliyor. Çünkü gerçek toplumlar daima çeşitlilik içerir ve söz
konusu heterojenlik içinde size benzemeyenle sizi aynı çerçeve içine
alan bir etik algılamaya ihtiyaç vardır. Bu ise demokratlığı modern
dünyada ahlak üretebilmenin önkoşulu kılar. Ötekini kendinize eşit
göremezseniz, onunla hangi ahlakı paylaşabilirsiniz?
Türkiye gibi ülkeler ise bu açıdan daha da sorunludur. Bizde ahlak kadim
insani ve ilahi zeminini çoktan yitirmiş durumda. Bazı insanların inanca
dayalı ahlaki duruşları artık sadece kişisel bir iç dünya tercihi olarak
yaşanabilmekte. Bu Batıdaki gibi özgürce yaşanabilen, konuşulabilen,
dolayısıyla ahlaki tutumumuzu kuşatan bir bireysellik bile değil. Öte
yandan aynı baskı ortamı sadece dinsel değil her türlü la-dini demokrat
açılımı da engelliyor... Bu nedenle de inancı tehlikeli sayarak
kamusallığın dışına iten otoriter laiklik, gerçekte vahim bir ahlaki
boşluk üretmekte. Bugün elimizde ne kadim geçmişten miras edindiğimiz
toplumsallaşmış bir ortak ahlaki zemin var, ne de onun yerine
geçebilecek, demokratlıktan beslenen bir birliktelik iradesi.
Cumhuriyet'le birlikte devlet adına davrananlar bir 'millet' üretmek
üzere yola çıkarken, otoriterlikten ayrılmadan, yani toplumu işin içine
katmadan bir ahlak önermenin de yolunu aradılar. Milliyetçilik bu açıdan
son derece uygun gözüküyordu, çünkü hem otoriter zihniyetin uzantısıydı
hem de farklılıkların üstünü örttüğü için toplumu bir anda
milletleştiriyordu. Böylece millet için önerilen ideolojik bir ahlaki
kodun, gerçekte toplum oluşturmak için de yeterli olacağı varsayıldı.
Derken bir adım daha ileri gidilerek, bu kodun topluma zorla empoze
edilmesi millet olmanın önkoşulu sanıldı.
Bu ahlaki kod resmi ideolojideki 'vatandaşlık' tanımından ve
beklentisinden başka bir şey değil... Bizde 'vatandaşlık' milletin üyesi
olmak için toplumun sahip olması gereken bir takım fikir ve davranış
kalıplarını ima eder. Ahlak ise bireyin söz konusu fikir ve davranışları
benimsemeye ne derece yatkın olduğuyla ilintilidir. Kısacası milliyetçi
ideoloji altında aslında ahlak gerçek niteliğini yitirir... Çeşitlilik
içeren bir toplumun birlikteliğini mümkün kılan bir kabuller manzumesi
olmaktan çıkar, bu çeşitliliği boğduğu ölçüde toplumu gayrı
insanileştiren bir kimliksel faydacılığa meyleder.
O nedenle bugün bir takım insanlar örneğin 'hepimiz Ermeniyiz' sloganını
hazmedemiyorlar. Haksızlığa uğramış birinin kimliğini paylaşma isteğini
anlamıyor, bunun insan olduğumuzun beyanı olduğunu farkedemiyorlar. O
insan sırf Ermeni olduğu için öldürülmüşken, inanılmaz bir utanmazlıkla
Ermeni kimliğinin içinden 'analizler' yapmaya yelteniyorlar. Ama asıl
mide bulandırıcı olan ise bu tür yaratıkların bir de çıkıp 'dostum Hrant'
demeleri... Ötekinin ölümünü bile kendi ahlaksızlığına malzeme yapan bir
'ahlak' mı Türkiye'yi geleceğe taşıyacak? Kendinden memnun bir
duyarsızlığın pespayeliğinden sahih bir duygunun, sahih bir kimliğin
çıkması mümkün mü?
Değil elbet... Türkiye bu değil. 'Türk' de bu değil. Bu topraklar kimlik
fetişizmine kapılmadan kendi içindeki ahlaksızlığı bir safra gibi atacak
geleneğe ve güce sahip. Hatırlamak için yürek gerekiyor olsa da... |