Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


Bedevîlik

Türkçe sözlükte bedevî, çölde çadırda yaşayan göçebe Araplar olarak tanımlanmaktadır. Arap dilinde bedevî, bâdiyede, çölde yaşayan kimse anlamına gelir. 'Bâdiye' ve 'el-bedvü' çöl; 'büdüvvü' yerleşikliğin (hadar) zıddı, göçebe hayatıdır. Bâdiyede ikamet edene 'bâd' (bâdiü) denir. (22/Hac, 25). Kelimenin kök fiili olan 'be-dâ' (yebdû) bir şey zahir/açık oldu anlamına gelmektedir. Çölün serâpâ düzlük oluşu, engellerin olmayışı nedeniyle böyle denmiş olmalıdır. el-Bedâtü, bedevât, geçici heves demektir. 'Bedâve'/bidâve çöl hayatı, çöl sakinlerinin hali, bedevîlik anlamına gelir. 'Bâdiye'r-re'y' 'uzak görüşlülük' yani fikrî bakımdan geri, cahil kimseler demek olup, Nuh kavminin ileri gelen müstekbirleri Nuh (a.s)a tabi olan fakir Müslümanları bu şekilde niteliyorlardı. (11/Hud, 27).
Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde bedevî, "çöl ve vahalarda develeriyle birlikte konar göçer olarak yaşayan Araplar" diye tanımlanmaktadır.
Kur'an'da 'bedevî' kelimesi geçmemekte fakat, 'a'râbî' kelimesiyle 'bedevîlik' mefhumu anlatılmaktadır. Rağıb el-İsfehani'nin açıklamasına göre, İsmail'in soyundan gelen Araplara 'el-Arabu' (Arap) denir. 'el-A'râb' aslında 'Arab'ın çoğuludur, fakat zamanla isim olmuş ve 'bâdiye' manasında kullanılmıştır. Böylece örfen, çölde (bâdiye) iskan edenlere a'râbî ismi verilmiştir. Gerek Arab, gerekse arabın mevalisinden bedevî olanlara, yani, bir karye ya da kasabada ikamet etmeyip, çölde (bâdiye) dolaşan göçebelere bedevî denmektedir. 'Arab' ve 'arabî' kelimelerini 'a'rab' ve 'a'râbî'den tefrik etmek gerekir. Arab, bilinen manada Arap soyunu ifade eder. Aynı zamanda fasih konuşan Arap anlamına da gelir. Arabî, Arab'a mensup demektir. Bir de 'arabî' (arabiyyun) kelimesi 'Arapça' anlamındadır ve Kur'an'ın Arapça bir kitap (Kur'anen arabiyyen) olarak indirildiğini beyan etmek için on kadar ayette kullanılmıştır. 'Arabî' ile 'a'râbî'nin arasındaki farkı şöyle de izah etmek mümkündür: Dilbilimcilerin belirttiğine göre, bir 'a'râbî'ye, 'yâ Arabî!' diye seslenmek ona iltifattır, memnuniyetini sağlar; fakat bir 'arabî'ye, 'yâ a'râbî' diye seslenmek hakarettir ve öfkesini celbeder. Bir anlamda 'a'râbî' Arab'ın yürüğü sayılmakta, çöl şartları ve bedevilik gereği huylarının daha sert ve kaba mizaçlı oldukları belirtilmektedir.
Bedevîler yalnızca yeme-içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir araya gelmiş insanlardır. Hadarîler (medenî) ise, nispeten oturmuş, yerleşik ve lüks denebilecek eşyayı ve kurumları kullanan kimselerdir. Bedevîlik ve hadarîlik, tüketim, alış-veriş, barınma, mimari, eğitim gibi alanlarda birbirinden belirgin şekilde ayrılır. Bedeviler geçimlerini daha ziyade hayvancılık, ticaret, av ve çapul gibi vasıtalarla sağlarlar. Bedevî deyince akla gelen ilk şey çöl ise, ikincisi de devedir. Başka kavimlerin bedevîleri, kendi iklim ve coğrafi şartlarına göre, koyun, at ve sığır gibi hayvanlar besleyebilirler. Arap bedevilerinin belli başlı besin kaynağı et, süt ve hurmadır.
Bedevî anlayışında suçlara şahsî değil, kabilevî bakılır. Aynı kabileye mensup bedevîler arasındaki dayanışma ve şeref duygusu asabiyeti doğurur. Bedevî asabiyetinde kim suçlu, kim suçsuz (dolayısıyla 'adalet') kaygısı yoktur; bunun yerine, "kim, kabilemizden birine saldırdı?" tarafgirliği vardır. Kabileyi her durumda savunmak ve kabileden birinin işlediği suça arka çıkmak ise neticede kan davasını davet etmektedir. Çölde kabile, şehirdeki 'devlet'in yerini alır.
Bedevî hayatında erkek çocuk üstünlük ve itibar vesilesidir. Kur'an'ın dikkatimize sunduğu, kız çocuğu olduğu kendisine müjdelenince yüzü simsiyah kesilecek kadar hiddetlenen, bu haberi çevresinden gizlemeye çalışıp, kızı olduğu için aşağılık duygusuna kapılan ve o biricik yavrusunu bu 'utanç'la yanında mı tutacağına, yoksa toprağa mı gömeceğine bir anda karar veremeyen kimselerin (16/Nahl, 58-59; 43/Zuhruf, 17) hali, işte tipik bir bedevî davranışıdır. Halbuki iyi bir insanın düşüneceği şey bellidir: Kişi için erkek çocuğu mu daha hayırlıdır, kız çocuğu mu, bunu sadece Allah bilir, başka kimse bilmez!
Bedevîler her ne kadar şehirlilerden daha sert mizaçlı olsalar da, sahip oldukları şey daha sınırlı olduğu için, ihtirasları daha azdır ve İbni Haldun'a göre hayra, iyilik ve fazilete şehirlilerden daha yatkındırlar. Bedevilerin Arapça'yı en düzgün ve fasih konuşan kimseler oldukları bilinir.
Kur'an bedevîleri tamamen kötü görmez ama bedevîlerde eleştirecek çok hususiyetler bulur. Kur'an'ın bu eleştirilerinin altını çizdiğimizde, bedevîliğin makbul bir şey olmadığı anlamı kendiliğinden çıkmaktadır. Kur'an'da 'bedevilik' konusu bizzat bedevî kelimesiyle değil, 'a'rab' sözcüğüyle ifade edilmektedir. Kur'an'ın bedevî (a'râbî) tanımını, günümüzdeki şehirli-köylü ayrımına benzetmemek gerekir. Bu tam olarak, İbni Haldun'un tezinden de esinlenerek ileri sürüldüğü gibi bir köylü-şehirli karşıtlığı değildir. Kur'an'ın ileri sürdüğü bu değildir. Küfürde inat etmeyi, Peygamber'e düşmanlık yapmayı ve İslam'a karşı durmayı, yalnızca çölde yaşayanlara mahsus bir inkarcı tutum sanmak, İslam'ın en büyük düşmanlarının Mekke'de bulunduğu gerçeğiyle çelişir. Sadece Muhammed (sav) değil, diğer peygamberlerin en amansız hasımları da, bizzat kendileriyle beraber şehirlerde yaşayan müstekbirlerdi.
Konuya şöyle açıklık getirmek mümkündür: Kur'an'ın anlatımından hareketle diyebiliriz ki, bir insan sırf çölde yaşadığı için küfürde daha şedîd değildir. Fakat çöl yaşamının 'bedevîliği' doğuran bir yapısı vardır ve bu yapı gereği çöl insanı 'bedevî' olmaktadır. Sözün özü, bir insanın 'bedevî' olması için, çölde yaşıyor olmaktan ziyade, Kur'an'ın eleştiri konusu yaptığı vasıfları taşıyor olmak gerekmektedir.
Kur'an bedevilerin küfür ve nifakta daha ileri, Allah'ın, rasulüne indirdiği sınırları tanımamaya daha yatkın ve yakın olduklarını haber vermektedir. (9/Tevbe, 97). Kur'an'ın bu açıklaması, bedevilerin daha kaba ve sert mizaçlı oldukları tezini desteklemektedir. Bu ayette bedevîler 'eşedd' (daha şiddetli) ve 'ecder' (daha yatkın) kelimeleriyle başka insanlarla kıyaslanmaktadır. Tevbe suresi Medine'de nazil olduğuna göre, bedevîler Medine gibi bir şehrin halkıyla kıyaslanıyor olmalıdır. Bu kıyaslama, şehir halklarının küfür ve nifakının daha 'mülayim'(!) olduğundan ziyade, bedevinin küfür ve nifakının daha katı olduğunu vurgulamaya yöneliktir.
Medine civarındaki bedevîler içinde birtakım münafıklar bulunduğuna, Tevbe suresinin 101. ayetinde de dikkat çekilmektedir. Bu sefer bedevîler yalnız anılmamış, Medine halkından olan münafıklar da birlikte zikredilmiştir. Ayete göre bu iki zümre münafıklıkta epey maharetli, azgın ve küstahtırlar.
Allah'ın, rasulü Muhammed'e indirdiği sınırları tanımamaya daha yatkın oluşları, bedevîlerin itaat altına girmeye elverişli olmamaları, hırçın, âsî ve başına buyruk yaşamayı sever bir tînete sahip olmaları dolayısıyladır. Bedevî, kendine göre bir yücelik duygusuna sahiptir ve bir otoriteye boyun eğmeyi zül sayar.
Bedevîler, Allah rızası için tamamen karşılıksız bağış demek olan infakı, bir hiç uğruna borçlandırılmak (angarya) olarak görmektedirler. (9/Tevbe, 98). Bedevî, sadaka vermesi istenen kimselerin, o malı kendisiyle kazanmadığını düşünmekte, infak etmek için 'haklı' bir neden bulamamaktadır!
Bedeviliğin en belirgin vasıflarından biri, Müslüman olmasını bir minnet sebebi saymasıdır. Bedevîye göre, Müslüman olmasının kıymeti bilinmelidir! Bedevî Araplardan bir kısmı Rasûlullah'a gelerek, kendilerinin, felanca kabileler gibi kendisiyle savaşmadıklarını, zorlama olmaksızın iman ettiklerini söyleyerek, ondan bağış yapmasını istemişlerdi. Bu meyanda birçok kabilenin ismi anılmakla birlikte, bilhassa Esed oğulları üzerinde durulmaktadır. Bu kabilenin Rasûlullah'a gelerek, savaşmadan iman etmelerinin karşılığı olarak, kendilerine bağış yapılmasını istediği rivayet edilmektedir. Kur'an tam yerinde ve zamanında müdahale ederek, bu kimselerin 'iman ettik' iddialarını çürütmekte ve özet olarak şöyle demektedir:
İman ettik iddiasıyla Peygamber'e gelen bedevîler, kendi zanlarının aksine, henüz iman etmiş değildirler. Onların 'teslim olduk' (eslemnâ) (49/Hucurât, 14) demeleri, kendi durumlarına daha uygundur. Kur'an'ın bu ayetine istinaden, iman ve İslam kavramları arasında ayırım yaparak, İslam'ın 'derinliksiz teslim olma', imanın gerçekten inanma anlamına geldiğini ileri sürmek kesinlikle doğru değildir. Bedevîlere 'teslim olduk deyin' emrinin anlamı şudur: Sözü geçen bir kısım bedevî Arap kabileleri, 'yükselen İslam'ın gücünü fark etmişler, düşmez sandıkları güçlü/savaşçı Arap kabilelerinin ve Yahudilerin birer birer teslim olduğunu görmüşler, cesaretleri kırılmış ve Rasulullah'a gelerek, bağlılıklarını bildirmekten başka çare bulamamışlardır. Peygamber'e karşı beyaz bayrak kaldırmışlar, 'darul harp' olmadıklarını, sulhten yana olduklarını ızhar etmişlerdir. Bu bir nevi zoraki bey'attır. Bedevilerin 'İslam' olmaları işte bu anlamdaydı. Henüz gerçek birer Müslim ve mü'min olmamışlardı. Bir 'mü'min', Allah'a ve rasulüne iman edecek, imanında hiçbir kuşkuya düşmeyecek, Allah'a ve rasulüne itaat edecek, Allah yolunda malını ve canını seve seve ortaya koyacaktır. İmanın kalpte iyice yerleşmesi bu demektir. (49/Hucurât, 14-15). Bedevî (a'rabî) olmayan mü'minler işte bunlardır.
İman etmek ve teslim olmak, Allah'ı ve Rasulünü her şeyin önüne geçirmeyi gerekli kılar. Bedevîlerde bu henüz oluşmamıştı. Onlar için Allah mefhumu, kabile reisinden öte bir anlam ifade etmiyordu. Peygamberi, günlük hayatta itaat edilmesi gereken bir otorite; sevgi ve saygı duyulması gereken bir dinî önder olarak telakki etmiyorlar, kabalık üstüne kabalık yapıyorlardı. Kur'an, bu bedevî telakkisini, "Allah'ın rasulünden geri kalmak ve kendi canını Peygamber'in canından daha çok düşünmek" olarak isimlendirmektedir. (9/Tevbe, 120). Halbuki Din şu ilkeyi vaz etmektedir: İman ettiğini ikrar eden bir kimse için babası, çocukları, kardeşleri, eşleri, hısım akraba, ticaret, bakımlı evler, hasılı her şey Allah'dan ve rasulünden asla daha değerli olmamalıdır. Allah ve Peygamber'e duyulan sevgi ve saygı her şeyin önüne geçmek zorundadır. (9/Tevbe, 24).
Peygamber'e gereken saygıyı tam göstermek, bedevî değil de medenî kişiliğin, İslamî edep ve terbiyenin, haddini bilmenin göstergesidir ve çok önemlidir. Peygamber'e tâzim ve hürmette aşırı gitmek nasıl onu şerikleştirmekse, ona saygıda kusur etmek de, imansızlığın bir çeşididir. İslam'ın edep ölçüsüne göre mü'minler Allah'ın olduğu gibi, Peygamber'in de önüne geçmemek, peygamberi sıradanlaştırmamak zorundadırlar. (49/Hucurât, 1-2). Konuşurken sesini peygamberin sesinden fazla yükseltmek, sanki bir Peygamber'e değil de, hizmetçisine hitap ediyormuş gibi konuşmak, onun önemsenmesi, ciddiye alınması gereken bir kişi/lik olduğunu hesaba katmamak asla İslam ahlakıyla bağdaşmaz. (49/Hucurât, 4-5; 24/Nur, 63). Peygamber'e, sıradan bir insana bağırır çağırır gibi seslenmek, insanın amellerinin boşa gitmesini sağlayacak bir bedevî tutumudur. (49/Hucurât, 1-2).
Peygamberle bir iş yapmaktayken, ondan izin almaksızın sıvışıp gitmek de bedevîce bir tutumdur. Mü'min ahlakı, böylesi bir durumda peygamberden izin almayı gerektirir. (24/Nur, 62). Görüldüğü gibi, mü'min ve müslim olmanın yolu, Peygamber'e saygı ve hürmetten geçer. Sadece peygamberle savaşmayı göze alamayan bedevînin boyun eğmesi Müslüman olmak anlamına gelmemektedir.
Bedevîler hem Allah'dan yeni görevler talep etmekte, hem de onları yerine getirmekten kaçınmaktadırlar. Allah henüz savaşı farz kılmamışken, mü'minler eğer namazı kılar, zekatı verirlerse, bunun iyi bir dindarlık sayılacağının, savaş mefhumunu gündeme getirmemeleri gerektiğinin açıklandığı dönemde, işgüzarlık yapıp, "neden savaş emredilmiyor?", "bir savaş ayeti gelse de savaşsak!" gibi, cesaret ve aksiyon görüntüsü veriyorlardı. Oysa bu, tamamen gösterişe yönelik bir tutumdu ve ilk fırsatta sahteliği anlaşılmıştı. Allah savaş ayetini indirdiğinde, Allah'dan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla korkuya kapılmışlar ve "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın?" demeye başlamışlardı. (4/Nisa, 77 ayrıca bkz. 47/Muhammed, 20).
İslamî tebliğ ve nebevî hareket sürecinde Peygamber içlerinde iken, Allah'ın emrini ve Peygamber'in o emirlere göre hareket etmesini beklemek, hakikî mü'min olmanın gereğidir. Peygamber'in güzel örnekliği demek olan sünnetini gereği gibi anlayamayan bedevî zihniyet, aynı tabansız aceleciliği her zaman sürdürecektir. "Haydin, neden çıkmıyoruz?" diyecek, kimilerini oturmakla suçlayacak fakat o kastettiği gün gerçekten geldiğinde ise canı ve malı pek kıymetlenecek ve ortada gözükmeyecektir. Fakat her zaman ısrarla ister göründüğü cihada, korktuğu için katılmadığını itiraf etmek yerine, bu sefer de Müslümanlara değişik biçimlerde töhmetler yöneltmeyi tercih edecektir.
Biz bir kul olarak öncelikle, Allah'ın bizi yükümlü tuttuğu ödevlerimizi hakkıyla yerine getirmeli, o alanda kendimizi ispatlamalıyız ki, ardından, bir kat daha ağır bir sorumluluk yüklendiği zaman onu yapmakta zorlanmayalım. Yap/a/mayacağımız şeyleri söylemeyi Rabbimiz Müslümanlıkla bağdaştırmamaktadır. Böyle bir müraîlik Allah katında büyük bir vebaldir. (61/Saf, 2-3).
Bedevîlerin savaş esnasındaki kaypak tavırları çok meşhurdur ve Kur'an bu konu üzerinde ciddiyetle durmaktadır. Peygamber (a.s)ın komutasında savaşa gidilirken, bedevîler asılsız özürler beyan etmek suretiyle savaştan kaçınmışlar (9/Tevbe, 90), bunu da açıkgözlülük, uyanıklık, bilinçli hareket olarak telakki etmişlerdir. Bedevî, savaştan uzak durarak, canını tehlikeye atmayacak kadar uyanıktır(!) (4/Nisa, 77). Bunlar, yalan yere uydurdukları mazeretleri inandırıcı olsun diye yalan yere yemin de etmekteydiler. (9/Tevbe, 94-96). Bunun yanında, binekleri olmadığından dolayı savaşa katılamadıkları için üzülüp ağlayan mü'minlerin gözyaşları, bedevîlerin ikiyüzlülüğünü ortaya çıkartan önemli bir ayrıştırıcı idi.
Bedevîlerin mazeretleri malları ve aileleriydi. Hem mallarının ve ailelerinin kendilerini alıkoyduğunu söylüyor, hem de Peygamber'den, bağışlanmaları için Allah'a dua etmesini istiyorlardı. (48/Fetih, 11). Ama Kur'an onların ikiyüzlülüklerini açığa vurmuş, dilleriyle söyledikleri şeyin kalplerinde olmadığını, yani inanmadıkları şeyleri söylediklerini yüzlerine vurmuştur. (48/Fetih, 11). Oysa bedevî korkusunun ecele faydası yoktu; eğer Allah onlara bir fayda ya da zarar vermek dilemişse kimse bunun önüne geçemezdi! (48/Fetih, 11, 16).
Bedevî ikiyüzlüler, cihada katılmadıkları gibi, cihada katılan Peygamber'in ve mü'minlerin bir daha dönmeyeceklerini düşünmekte, kendi aralarında bunu konuşarak, kendilerinin ne kadar şanslı ve selamette olduklarını düşünmenin dayanılmaz hazzını yaşamaktaydılar. (48/Fetih, 12; 9/Tevbe, 50, 81). Cihada giden Peygamber ve mü'minler güzel sonuçlar elde ederlerse bu, münafık bedeviler için üzüntü, aksi ise sevinme sebebiydi. (9/Tevbe, 98). Medine'de münafık zümresi ile, Kur'an'ın "kalpleri hastalıklı" diye nitelediği (ki bunlar bedevîler olmalı) kimseler Hendek savaşı esnasında, Müslüman askerlerin çok zorlandığı bir demde yine aynı fesadı icra etmişler, hem cihada çıkmış bulunan Yesrib'li Müslümanları ayartıp savaş meydanından kaçmaları için fitne yaymışlar, hem de kendileri, "evlerimiz emniyette değil" diyerek Peygamberden izin istemişlerdi. (33/Ahzap, 13). Ne yapsınlar, "yıkılası hanede evlâd ü ıyâl var"dı! Halbuki evlerinin emniyette olmadığı doğru değildi. (33/Ahzap, 13). İstedikleri, sadece savaştan kaçmaktı. Bu sebeple de ebedî azabı hak etmişlerdi. (48/Fetih, 12-13).
Bedevîler cihada giden müslümanları fitneye düşmüş olarak görüyorlar (9/Tevbe, 49), mücahidlerin ardından, ahlaksızca dedi-kodu yaparak, "eğer yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" diyerek (3/Al-i İmran, 156), modern cahiliyye bedevîliğinin de yaptığı gibi, inanç ve din uğrunda savaşmayı 'enayilik' sayıyorlardı. Halbuki, düşmekten korkmaları gereken asıl 'fitne' cehennem olmalıydı. (9/Tevbe, 50, 81).
Bedevilerin ve münafıkların, savaştan uzak durarak, canlarını emniyet altına alacakları inancı tam bir kuruntudur. Ölmekten ya da öldürülmekten güvende olacakları varsayımı çok tuhaf bir duygudur. Zira, kim nerede olursa olsun, en sağlam kaleler içine bile sığınmış olunsa, ölüm gelip herkesi bulacaktır. (4/Nisa, 78; 33/Ahzap, 16). Bedevîler benzeri, yine savaş ortamında savaşın şiddetlendiği bir anda hem kendilerine, hem de çevreye yılgınlık veren, "niye geldik ki buraya?" diye oyun bozanlık eden kimseleri Kur'an şu sözlerle uyarmaktadır: "Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi." (3/Al-i İmran, 154).
Bedevî ahlakına, savaşa davet edildiği zaman icabet etmek yaraşmamakta, fakat sıra ganimet toplamaya geldiğinde en önde koşmak çok yaraşmaktadır. (48/Fetih, 15). Savaş kaçkını, ganimet düşkünü bu insanlar, mü'minler aleyhinde her fırsatta asılsız haberler yaymayı (33/Ahzap, 19; 9/Tevbe, 98) ise ihmal etmemektedirler.
Kuşkusuz, yazının başında da belirttiğimiz gibi, Kur'an bütün bedevîleri aynı kefeye koymamaktadır. Mesela Hucurât suresinin 14. ayeti bütün bedevileri, kalplerine iman yerleşmemiş, sadece ismen teslim olmuş kimseler sınıfına koymamaktadır. Ayet, belirli bir 'bedevî' portresi çizmektedir. Bedevîlerin hepsinin aynı olmadığını Kur'an sarahaten belirtmekte ve şöyle demektedir: "Bedevîlerden (minel a'rab) öylesi de var ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır, yaptığı infakı Allah katında yakınlığa ve Peygamber'in dualarını almaya vesile edinir. Bilesiniz ki o (infak) onlar için bir yakınlıktır. Allah onları rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah bağışlayıcı ve merhamet edicidir." (9/Tevbe, 99).
Kur'an, muhacirlerle ensara tabi olan mü'min bedevileri münafıklardan ayrı tutmaktadır. (9/Tevbe, 100-101).
Sonuç olarak bedevîlik, İslam'ın yetiştirmek istediği nezaket sahibi, aşırılıklardan kaçınan, haddini bilen, edep denilen ahlaki sınırlara riayetkarlığın kendisine çok iyi yakıştığı İslam cemiyetine aykırı düşen bir tutum ve davranışlar yumağıdır. İslam her türlü kabalıkla ve haddini bilmezlikle mücadele eder. Bedevîlik, İslam'ın olmadığı yerlerde ve İslam'ın yer edinmediği kalplerde hayat hakkı edinebilir. İslam'ın varlığının hikmeti, bütün bedevîlikleri ortadan kaldırmak, yeryüzünü mâmur ve medenî bir hayata inkılap etmektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...