Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


 

İnsan İradesinin Özgürleşmesi

Zübeyir Yetik

İnsan özgür irade sahibidir. Yaratılış penceresinden bakıldığında, adeta, insan olmak ile özgür bir iradenin sahibi bulunmak birbirlerinin tamamlayıcısı ögeler gibidir. Biri yoksa, diğerinin varlığından söz etmek mümkün değildir.
İnsan olarak bizler var olduğumuza, bu varlığımız, yani insan olduğumuz yine İlahi Haber ile sabit bulunduğuna göre, demek ki, bizlerin özgür iradesi de vardır. Ama, buna karşın, işte bütün dünya alem özgürlüklerden, özgürleşmelerden söz ederken, biz de, onların paralelinde olmaksızın ama bir vakıaya parmak basmış olmak adına insan iradesinin özgürleşmesini konu edinmekteyiz…
Anlaşılan o ki, gerçekte var olan bir şey, nasılsa, yok olmuştur. Var iken yoklaşanı yeniden varlaştırmak, açıktır ki, onun yoklaşma sebeplerini belirlemeği gerektirir… Öyleyse, özgürleşme konusunu konuşmak, bir yanıyla bir yitiğin, bir yitirişin sürecini gözden geçirmektir. Bu ise, Batını öğretilerin oluşum ve gelişim sürecinin izlenmesi demektir.
Bu bağlamda Habil ve Kabil olayını bir 'ilk' olarak alabiliriz. Kabil tarafından Habil'in iradesinin baskılandığında, baskı altına alınmak istendiğine tanık oluruz, çünkü… Bu, bir kimsenin karşısındakini kendi iradesine boyun eğmeğe, yani karşıdakinin iradesini ortadan kaldırmağa yönelik bir tutum; bu tutumun insanlık yaşamındaki ilk ve üstelik bir cinayetle sonuçlanmış olan örneğidir.
Bu olayda bir diğerinin iradesine boyun eğdirmek için cinayet işleme kadar dikkat edilmesi gereken bir başka yan daha vardır ve o da iradeyi boyunduruğa alma, iradeye el koyma sürecinde 'kutsal' olanın da kullanılmak istenmiş olmasıdır. Bilindiği gibi bize ulaşan haber yalnızca iki kardeşin kurban sunduğu ve bunlardan birinin kabul edildiği merkezindedir. Ancak, Kabil'in Habil'e yönelik üstelemelerini göz önüne aldığımızda, 'kurban sunma' önerisinin, Habil'i kendine tabi kılıcı bir tutamak edinmek amacıyla, Kabil tarafından ortaya atıldığını düşünmemize bir geçit bulmanın mümkün olduğu kanısındayım. Burada Kabil, yaptığı çağrının kardeşi tarafından benimsenmesini sağlamak üzere tehditle yetinmemiş; 'kurban' önerisiyle emellerine 'kutsal' olanı da alet etmek istemiştir.
Bir başlangıç noktası olarak alabileceğimiz ikinci olaydaki görüntü daha belirgindir. Bunu, Corci Zeydan'ın tarihinde yer alan Kitab-ı Mukaddes'ten yapılmış bir alıntı ve buna dayandırılan yorumu aktararak sunacağım. Corci Zeydan, Kitab-ı Mukaddes'te geçen "Tanrı'nın oğulları yeryüzüne inerek Adem'in kızlarıyla evlendiler" ibaresini, "Şit Aleyhisselam'dan önce bazı kimseler dağlara çekilecerek ibadet ve riyazetle meşgul oluyor ve özellikle kadınlardan uzak duruyorlardı. Bu zahidane tutumları sebebiyle de kendilerini 'tanrının oğulları' diye tanıtıyor, öylece anılıyorlardı. Şit Aleyhisselam onların üzerine gitti, dinini tebliğ etti, onlar da dağdan ovaya inip evlendiler" biçiminde bir yoruma bağlıyor. Kimi Müslüman rivayetçiler de, Kabil'in neslinin dağlarda yaşadıklarını, Şit Aleyhisselam'ın onlarla savaştığını aktarırlar. Elimdeki Kitab-ı Mukaddes'te bu olay, Tekvin Kitabı'nın 6'ıncı Babının ilk 4 ayetinde aktarılmakla birlikte, burada 'dağdan ovaya inme' vurgusu yoktur ve olay, Nuh Tufanı öncesi zamanların bir haberi olarak aktarılır.
Ola ki, Corci Zeydan'ın gördüğü metinde dağ ve ova söz konusu edilmiştir; nitekim, Daniken'in 'Tanrıların Arabaları' başlıklı kitabında aktardığı ibare de Corci Zeydan'ınki gibidir. Ve ola ki, Şit Aleyhisselam'ın tebliği ile salaha eren bu kimseler zaman içinde Tufan'a müstehak hale geldiklerinden Kitab-ı Mukaddes'te bu haber Nuh Tufanı öncesi zamanların bir olayı olarak anılmıştır.
Bu olaylarda dikkatimizi çeken iki nokta vardır. Birincisi, 'Allah'ın oğulları' olma savının içerdiği insanın tanrılaşabileceği inancı; ikincisi ise, bu 'oğullar'da görülen kadınsız bir yaşama ilişkin uygulama. Bunlar, aslında birbirlerinin tamamlayıcısı olgulardır. Kadından istiğna tutumu ile tanrılaşma inancının birbiriyle olan ilişkisini iki noktaya vurgu yaparak biraz daha aydınlatabiliriz.
Bu vurgulardan ilki, yeryüzündeki en geniş şemsiyeli Batıni örgüt olan kilise adamlarının 'kadın'ı hayatlarından çıkarmış olmaları. Ve, yeryüzündeki en şerir gizli örgüt olan Tapınak Şövalyeleri'nin keza, aynı tutum içinde bulunuşu. Siz bunlara, belki, daha başkalarını da ekleyebilirsiniz.
İkincisi ise, Aleyhissalavatvesselam Efendimizin 'nikah' için 'elçilerin sünneti' vurgusunu yapmış olması…
Evet; nikah ya da kadın, daha doğrusu eşli yaşam, insanın tanrılaşacağı savındaki Batıni Öğretiler ile Yüce Allah'ın kullarına buranın ve ötenin kurtuluş ve mutluluğu için yol gösteren Nebevi Öğreti'nin en başlıca ayıraçlarından biridir.
Çünkü, yaratıklar ve haliyle insan 'çift' olarak yarıtılmıştır. Buna riayet, yaratılmış olduğunu ve dolayısıyla da yaratıcısının bulunduğunu ikrardır. Nitekim, Yüce Allah, Kitabında bu olguyu 'hamd' sebebi olarak açıklamıştır. Nikahı terkte ise, basamaklandırılmış olarak ilkin cinselliği hayatından çıkararak melekleşmek, ardından bir başınalığa talip olarak 'tek' olan tanrı gibi olmak, tanrılaşmak güdüsü vardır…
Süreci takip ettiğimizde iki vakıayla daha karşılaşıyoruz: bunlardan ilki, kendilerini Şit Aleyhisselam'a nispet eden ve varlığını halen Mısır'da bir tarikat, ama gizli bir tarikat olarak sürdüren Şisi'lerin varlığı. İkincisi ise, bütün mistik/batini şu ve bu özellikli öğretilerin halen Hermetizm adı altında ya da ona iliştirilmiş olarak, İdris Aleyhisselam'a nispet edilmesi… Kabil'in Habil'e yönelik irade özgürlüğünü ketmetmesi vurgusunu, belki yalnızca bir 'yorum' olarak değerlendirip, izlediğimiz süreç bağlamında hesap dışı gibi görsek bile, Şisilerin ve Hermesçilerin, yani savlara dayalı adlandırma ile İdrisilerin sahip bulundukları ve yaydıkları Batıni öğreti, iradelere el konulma sürecini o dönemlere dek götürmemiz için yeterli bir kanıt durumundadır…
Burada ilgi çekici olan nokta, rivayetlerde söylenildiği üzere İdris Aleyhisselam'ın bu yükseltilme sırasında ona gökyüzünün tanıtıldığı ve gök cisimleri ile ilgili bilgilerin verildiği yolundaki yorumlardır. İbrahim Aleyhisselam'a göklerin ve yerin melekutunun gösterildiğine dair açık ayet bulunmasına karşın, İdris Aleyhisselam ile ilgili böyle bir haber yok iken, üstelik Tevrat'ta aktarılanlar da böyle bir yoruma açık değilken, İdris Aleyhisselam'a gökyüzünün melekutunun gösterildiği yorumlarının kaynağı nedir diye baktığımızda ise, pek çok kimselerin Sabi diye bildiği Harranilerin aktardıklarıyla karşılaşırız.
Biliyorsunuz, Abbasi Hükümdarı Me'mun' dan sonra Abbasi Saraylarına sızan bu insanlar, kendilerine ait bir çok inancı Müslümanlar arasında yaymışlardır.
Onlar, İdris Aleyhisselam'a indirilmiş olan kitabın kendi ellerinde bulunduğu ve kendilerinin de onun ümmeti oldukları iddiasındadırlar. Harran'daki gelişmiş gök bilimleri ve diğer konularla ilgili bilgilerin bu kitapta bulunduğuna ve bu bilgilerin İdris Aleyhisselamın yükseltilmesi sırasında kendisine verildiğine dair savları, işte, andığımız bu yorumlara yol açmıştır. Hermes ve İdris Aleyhisselam'ın ayrı kimlikler olmaları ihtimaline karşın bu ikisini özdeşleştirenler de, ola ki, yine bu kimselerdir.
Peki nedir bu Harranilerin savları?
1) Gökcisimlerine tapınırlar/taparlar. Çünkü, gökyüzünde insanlığın kurtuluş için ihtiyaç duyduğu düzenleme vardır ve bu düzenlemenin unsurları işte bu gök cisimleridir.
2) Sahip bulundukları inancın köklerinin ta ilk insana uzandığını belirtirler. Onlara göre, ilk insan yeryüzüne indirildikten sonra Işık Elçisi gelip, ona mutlak hakikatin bilgisini vermiş ve bu bilgi nesilden nesile aktarıla gelmiştir. İdris yahut onların söyleşiyle Hermes, bu aktarım sürecinde daha bir iki kişi ile birlikte baş öğretici durumundadır.
3) Bu bilgi, yaratılışı sırasından ruhu bedenine tutsak düşmüş olan insanın ruhunu bu tutsaklıktan kurtarmasını sağlayıcı çok özel bir bilgidir.
Sözümüzü sürdürebilmemiz için, burada, az bir ayrıntı bilgi vermek durumundayız:
Denilir ki, yaratılışı sürecinde insanın bedeni yeryüzünden alınan toprakla şekillendirildi. Yaratıcı ona kendi ruhundan üfledi. Şu var ki, üflenen tanrısal ruhun insanı yükseltmesi gerekirken, aksi bir gelişmeyle beden ruhu tutsaklaştırdı ve böylece indirgenen insan tanrısallığından yoksun kaldı. İnsanın görevi ya da hedefi ruhunu bu tutsaklıktan kurtarıp, onu yeniden tanrıya ulaştırmak; böylece tanrıyla birleşerek, bütünleşerek tanrılaşmaktır. İşte, Işık Elçisi bunun sırlarını ilk insana vermiştir. İnsanlar bu doğrultuda bir çaba içine girdiklerinde ruhlarını arındırıp tanrıyla birleşerek kurtuluşa erecek; bundan uzak duracak olurlarsa, evrenin keşmekeşliği içinde fırtınalar arasında sonsuza dek acı çekeceklerdir. Tabii, bu son vurguladığımız konuda da, söz gelimi Hinduizm'de olduğu gibi, ruhların ta Nirvana'ya erişinceye dek pek çok kez dünyaya gelip gideceği türünden, başkaca pek çok varyantlar var. Ama, ana hat böyle…
Bu ayrıntıyı aktarmaya, 'denilir ki' diye başlamıştık. Peki, kim tarafından denilir? Elbette, Harraniler tarafından. Ama, onlarla birlikte Kadim Mısır Dinleri, Kadim Kelt Dinleri, Kadim Kızılderili dinleri, Şamanizm şemsiyesi altında yer alan dinler, Mani Dini, Mecusilik, haliyle Zerdüştlük, günümüzde de Hinduizm çatısı altında değerlendirebileceğimiz dinler ve de adına ister Hermetizm, ister Gnostizm, ister Batınilik, ister şu ya da bu deyiniz, tüm sırri inançlar. Bunlar arasında Harraniler ise, bizim düşünce ya da inanışlar tarihimiz bakımından bir dönüm noktası…
Yukarıda adlarını sıraladığımız, aslında sıralama ihtiyacı bile duymaksızın Batınilik başlığı altında tanımlayabileceğimiz ve kendine Gelenek adını veren bu söylem bağlıları, hep ve her zaman tümünü de selamla andığımız Elçilerin getirdikleri kendi inançları doğrultusunda çarpıtarak kullanmışlardır. Nebevi Öğretiye ait esasları ve kavramları alıp, içini boşaltmış, sonra bu kabın içine kendi inançlarını doldurup pazara sürmüşlerdir.
İşte, söylemin Kur'an-ı Kerim'deki yaratılışla ilgili haberlerle örtüşme içinde imiş gibi görünmesi de bu yüzdendir. Çünkü, bu bilgi ilk Nebiden bu yana ve hepsi eliyle insanlığa ulaşmış olan bir haberdir ve bu haber de, aynı surette Gelenek tarafından kendi emellerine uygun bir biçimde çarpıtılarak yorumlanmıştır…
Bu nokta, işte… insan ruhunun teslim alındığı yerdir. Çünkü, insanı özgür irade sahibi olma basamağına yükselten 'ruh üflenme' olayı, andığımız Batıni inançlar tarafından tam tersine bir yoruma oturtularak, 'insanın bedenine tutuklanması' olarak Gelenek öğretisinin temeline yerleştirilmiştir.
Böylece gerçekte kendisine üflenmiş olan 'ruh' dolayısıyla özgür bir iradeyle donatılmış olan insan bu saygın konumdan indirilerek, aşağıların aşağısı bir yaratık durumuna düşürülmüştür. Niçin?... Yüce Allah'ın kullarını kendilerin kul edinmek için. Rahip Krallar dönemin ve sonrasında da rahip ve kral ayırımı ile birlikte ortaya çıkan mana ve madde alemi sultanlarının işbirliklerini anımsarsak, sanırım bu vurgumuzun yerinde bir ifade olduğu görülür.
İşte, insan iradesinin özgürleşmesi sorunsalının yuvalandığı yer burası.
Sebep, insanın irade özgürlüğünün yitimindeki sebep, boyunduruk altına almak için insanları 'gassal elinde meyyit' olmaya çağıran Gelenek Öğretileri olduğuna göre, özgürleşmenin başlayacağı nokta da insana tanrılaştıracakları vaadinde bulunan bu inkar edilesi küçük tanrıları red; onların öğretilerini faş edip, cümle aleme duyurmak…
Ve tarih boyunca kullana geldikleri 'din'i bunların ellerinden kurtarmanın savaşımını vermek.
Bunun biricik yolu ise, Kur'an-ı Kerim'i yeniden yaşamımıza taşımak. Yaşanan Müslümanlığı Kur'an'lı İslam haline, Kur'an İslamı haline irca etmek için her fırsatı bir vesile bilmek, gerekiyorsa zamanımızın tamamını buna hasretmek.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...