|

İnsan İradesinin Özgürleşmesi
Zübeyir Yetik
İnsan özgür irade
sahibidir. Yaratılış penceresinden bakıldığında, adeta, insan olmak ile
özgür bir iradenin sahibi bulunmak birbirlerinin tamamlayıcısı ögeler
gibidir. Biri yoksa, diğerinin varlığından söz etmek mümkün değildir.
İnsan olarak bizler var olduğumuza, bu varlığımız, yani insan olduğumuz
yine İlahi Haber ile sabit bulunduğuna göre, demek ki, bizlerin özgür
iradesi de vardır. Ama, buna karşın, işte bütün dünya alem
özgürlüklerden, özgürleşmelerden söz ederken, biz de, onların
paralelinde olmaksızın ama bir vakıaya parmak basmış olmak adına insan
iradesinin özgürleşmesini konu edinmekteyiz…
Anlaşılan o ki, gerçekte var olan bir şey, nasılsa, yok olmuştur. Var
iken yoklaşanı yeniden varlaştırmak, açıktır ki, onun yoklaşma
sebeplerini belirlemeği gerektirir… Öyleyse, özgürleşme konusunu
konuşmak, bir yanıyla bir yitiğin, bir yitirişin sürecini gözden
geçirmektir. Bu ise, Batını öğretilerin oluşum ve gelişim sürecinin
izlenmesi demektir.
Bu bağlamda Habil ve Kabil olayını bir 'ilk' olarak alabiliriz. Kabil
tarafından Habil'in iradesinin baskılandığında, baskı altına alınmak
istendiğine tanık oluruz, çünkü… Bu, bir kimsenin karşısındakini kendi
iradesine boyun eğmeğe, yani karşıdakinin iradesini ortadan kaldırmağa
yönelik bir tutum; bu tutumun insanlık yaşamındaki ilk ve üstelik bir
cinayetle sonuçlanmış olan örneğidir.
Bu olayda bir diğerinin iradesine boyun eğdirmek için cinayet işleme
kadar dikkat edilmesi gereken bir başka yan daha vardır ve o da iradeyi
boyunduruğa alma, iradeye el koyma sürecinde 'kutsal' olanın da
kullanılmak istenmiş olmasıdır. Bilindiği gibi bize ulaşan haber
yalnızca iki kardeşin kurban sunduğu ve bunlardan birinin kabul edildiği
merkezindedir. Ancak, Kabil'in Habil'e yönelik üstelemelerini göz önüne
aldığımızda, 'kurban sunma' önerisinin, Habil'i kendine tabi kılıcı bir
tutamak edinmek amacıyla, Kabil tarafından ortaya atıldığını düşünmemize
bir geçit bulmanın mümkün olduğu kanısındayım. Burada Kabil, yaptığı
çağrının kardeşi tarafından benimsenmesini sağlamak üzere tehditle
yetinmemiş; 'kurban' önerisiyle emellerine 'kutsal' olanı da alet etmek
istemiştir.
Bir başlangıç noktası olarak alabileceğimiz ikinci olaydaki görüntü daha
belirgindir. Bunu, Corci Zeydan'ın tarihinde yer alan Kitab-ı
Mukaddes'ten yapılmış bir alıntı ve buna dayandırılan yorumu aktararak
sunacağım. Corci Zeydan, Kitab-ı Mukaddes'te geçen "Tanrı'nın oğulları
yeryüzüne inerek Adem'in kızlarıyla evlendiler" ibaresini, "Şit
Aleyhisselam'dan önce bazı kimseler dağlara çekilecerek ibadet ve
riyazetle meşgul oluyor ve özellikle kadınlardan uzak duruyorlardı. Bu
zahidane tutumları sebebiyle de kendilerini 'tanrının oğulları' diye
tanıtıyor, öylece anılıyorlardı. Şit Aleyhisselam onların üzerine gitti,
dinini tebliğ etti, onlar da dağdan ovaya inip evlendiler" biçiminde bir
yoruma bağlıyor. Kimi Müslüman rivayetçiler de, Kabil'in neslinin
dağlarda yaşadıklarını, Şit Aleyhisselam'ın onlarla savaştığını
aktarırlar. Elimdeki Kitab-ı Mukaddes'te bu olay, Tekvin Kitabı'nın
6'ıncı Babının ilk 4 ayetinde aktarılmakla birlikte, burada 'dağdan
ovaya inme' vurgusu yoktur ve olay, Nuh Tufanı öncesi zamanların bir
haberi olarak aktarılır.
Ola ki, Corci Zeydan'ın gördüğü metinde dağ ve ova söz konusu
edilmiştir; nitekim, Daniken'in 'Tanrıların Arabaları' başlıklı
kitabında aktardığı ibare de Corci Zeydan'ınki gibidir. Ve ola ki, Şit
Aleyhisselam'ın tebliği ile salaha eren bu kimseler zaman içinde Tufan'a
müstehak hale geldiklerinden Kitab-ı Mukaddes'te bu haber Nuh Tufanı
öncesi zamanların bir olayı olarak anılmıştır.
Bu olaylarda dikkatimizi çeken iki nokta vardır. Birincisi, 'Allah'ın
oğulları' olma savının içerdiği insanın tanrılaşabileceği inancı;
ikincisi ise, bu 'oğullar'da görülen kadınsız bir yaşama ilişkin
uygulama. Bunlar, aslında birbirlerinin tamamlayıcısı olgulardır.
Kadından istiğna tutumu ile tanrılaşma inancının birbiriyle olan
ilişkisini iki noktaya vurgu yaparak biraz daha aydınlatabiliriz.
Bu vurgulardan ilki, yeryüzündeki en geniş şemsiyeli Batıni örgüt olan
kilise adamlarının 'kadın'ı hayatlarından çıkarmış olmaları. Ve,
yeryüzündeki en şerir gizli örgüt olan Tapınak Şövalyeleri'nin keza,
aynı tutum içinde bulunuşu. Siz bunlara, belki, daha başkalarını da
ekleyebilirsiniz.
İkincisi ise, Aleyhissalavatvesselam Efendimizin 'nikah' için 'elçilerin
sünneti' vurgusunu yapmış olması…
Evet; nikah ya da kadın, daha doğrusu eşli yaşam, insanın tanrılaşacağı
savındaki Batıni Öğretiler ile Yüce Allah'ın kullarına buranın ve ötenin
kurtuluş ve mutluluğu için yol gösteren Nebevi Öğreti'nin en başlıca
ayıraçlarından biridir.
Çünkü, yaratıklar ve haliyle insan 'çift' olarak yarıtılmıştır. Buna
riayet, yaratılmış olduğunu ve dolayısıyla da yaratıcısının bulunduğunu
ikrardır. Nitekim, Yüce Allah, Kitabında bu olguyu 'hamd' sebebi olarak
açıklamıştır. Nikahı terkte ise, basamaklandırılmış olarak ilkin
cinselliği hayatından çıkararak melekleşmek, ardından bir başınalığa
talip olarak 'tek' olan tanrı gibi olmak, tanrılaşmak güdüsü vardır…
Süreci takip ettiğimizde iki vakıayla daha karşılaşıyoruz: bunlardan
ilki, kendilerini Şit Aleyhisselam'a nispet eden ve varlığını halen
Mısır'da bir tarikat, ama gizli bir tarikat olarak sürdüren Şisi'lerin
varlığı. İkincisi ise, bütün mistik/batini şu ve bu özellikli
öğretilerin halen Hermetizm adı altında ya da ona iliştirilmiş olarak,
İdris Aleyhisselam'a nispet edilmesi… Kabil'in Habil'e yönelik irade
özgürlüğünü ketmetmesi vurgusunu, belki yalnızca bir 'yorum' olarak
değerlendirip, izlediğimiz süreç bağlamında hesap dışı gibi görsek bile,
Şisilerin ve Hermesçilerin, yani savlara dayalı adlandırma ile
İdrisilerin sahip bulundukları ve yaydıkları Batıni öğreti, iradelere el
konulma sürecini o dönemlere dek götürmemiz için yeterli bir kanıt
durumundadır…
Burada ilgi çekici olan nokta, rivayetlerde söylenildiği üzere İdris
Aleyhisselam'ın bu yükseltilme sırasında ona gökyüzünün tanıtıldığı ve
gök cisimleri ile ilgili bilgilerin verildiği yolundaki yorumlardır.
İbrahim Aleyhisselam'a göklerin ve yerin melekutunun gösterildiğine dair
açık ayet bulunmasına karşın, İdris Aleyhisselam ile ilgili böyle bir
haber yok iken, üstelik Tevrat'ta aktarılanlar da böyle bir yoruma açık
değilken, İdris Aleyhisselam'a gökyüzünün melekutunun gösterildiği
yorumlarının kaynağı nedir diye baktığımızda ise, pek çok kimselerin
Sabi diye bildiği Harranilerin aktardıklarıyla karşılaşırız.
Biliyorsunuz, Abbasi Hükümdarı Me'mun' dan sonra Abbasi Saraylarına
sızan bu insanlar, kendilerine ait bir çok inancı Müslümanlar arasında
yaymışlardır.
Onlar, İdris Aleyhisselam'a indirilmiş olan kitabın kendi ellerinde
bulunduğu ve kendilerinin de onun ümmeti oldukları iddiasındadırlar.
Harran'daki gelişmiş gök bilimleri ve diğer konularla ilgili bilgilerin
bu kitapta bulunduğuna ve bu bilgilerin İdris Aleyhisselamın
yükseltilmesi sırasında kendisine verildiğine dair savları, işte,
andığımız bu yorumlara yol açmıştır. Hermes ve İdris Aleyhisselam'ın
ayrı kimlikler olmaları ihtimaline karşın bu ikisini özdeşleştirenler
de, ola ki, yine bu kimselerdir.
Peki nedir bu Harranilerin savları?
1) Gökcisimlerine tapınırlar/taparlar. Çünkü, gökyüzünde insanlığın
kurtuluş için ihtiyaç duyduğu düzenleme vardır ve bu düzenlemenin
unsurları işte bu gök cisimleridir.
2) Sahip bulundukları inancın köklerinin ta ilk insana uzandığını
belirtirler. Onlara göre, ilk insan yeryüzüne indirildikten sonra Işık
Elçisi gelip, ona mutlak hakikatin bilgisini vermiş ve bu bilgi nesilden
nesile aktarıla gelmiştir. İdris yahut onların söyleşiyle Hermes, bu
aktarım sürecinde daha bir iki kişi ile birlikte baş öğretici
durumundadır.
3) Bu bilgi, yaratılışı sırasından ruhu bedenine tutsak düşmüş olan
insanın ruhunu bu tutsaklıktan kurtarmasını sağlayıcı çok özel bir
bilgidir.
Sözümüzü sürdürebilmemiz için, burada, az bir ayrıntı bilgi vermek
durumundayız:
Denilir ki, yaratılışı sürecinde insanın bedeni yeryüzünden alınan
toprakla şekillendirildi. Yaratıcı ona kendi ruhundan üfledi. Şu var ki,
üflenen tanrısal ruhun insanı yükseltmesi gerekirken, aksi bir
gelişmeyle beden ruhu tutsaklaştırdı ve böylece indirgenen insan
tanrısallığından yoksun kaldı. İnsanın görevi ya da hedefi ruhunu bu
tutsaklıktan kurtarıp, onu yeniden tanrıya ulaştırmak; böylece tanrıyla
birleşerek, bütünleşerek tanrılaşmaktır. İşte, Işık Elçisi bunun
sırlarını ilk insana vermiştir. İnsanlar bu doğrultuda bir çaba içine
girdiklerinde ruhlarını arındırıp tanrıyla birleşerek kurtuluşa erecek;
bundan uzak duracak olurlarsa, evrenin keşmekeşliği içinde fırtınalar
arasında sonsuza dek acı çekeceklerdir. Tabii, bu son vurguladığımız
konuda da, söz gelimi Hinduizm'de olduğu gibi, ruhların ta Nirvana'ya
erişinceye dek pek çok kez dünyaya gelip gideceği türünden, başkaca pek
çok varyantlar var. Ama, ana hat böyle…
Bu ayrıntıyı aktarmaya, 'denilir ki' diye başlamıştık. Peki, kim
tarafından denilir? Elbette, Harraniler tarafından. Ama, onlarla
birlikte Kadim Mısır Dinleri, Kadim Kelt Dinleri, Kadim Kızılderili
dinleri, Şamanizm şemsiyesi altında yer alan dinler, Mani Dini,
Mecusilik, haliyle Zerdüştlük, günümüzde de Hinduizm çatısı altında
değerlendirebileceğimiz dinler ve de adına ister Hermetizm, ister
Gnostizm, ister Batınilik, ister şu ya da bu deyiniz, tüm sırri
inançlar. Bunlar arasında Harraniler ise, bizim düşünce ya da inanışlar
tarihimiz bakımından bir dönüm noktası…
Yukarıda adlarını sıraladığımız, aslında sıralama ihtiyacı bile
duymaksızın Batınilik başlığı altında tanımlayabileceğimiz ve kendine
Gelenek adını veren bu söylem bağlıları, hep ve her zaman tümünü de
selamla andığımız Elçilerin getirdikleri kendi inançları doğrultusunda
çarpıtarak kullanmışlardır. Nebevi Öğretiye ait esasları ve kavramları
alıp, içini boşaltmış, sonra bu kabın içine kendi inançlarını doldurup
pazara sürmüşlerdir.
İşte, söylemin Kur'an-ı Kerim'deki yaratılışla ilgili haberlerle örtüşme
içinde imiş gibi görünmesi de bu yüzdendir. Çünkü, bu bilgi ilk Nebiden
bu yana ve hepsi eliyle insanlığa ulaşmış olan bir haberdir ve bu haber
de, aynı surette Gelenek tarafından kendi emellerine uygun bir biçimde
çarpıtılarak yorumlanmıştır…
Bu nokta, işte… insan ruhunun teslim alındığı yerdir. Çünkü, insanı
özgür irade sahibi olma basamağına yükselten 'ruh üflenme' olayı,
andığımız Batıni inançlar tarafından tam tersine bir yoruma oturtularak,
'insanın bedenine tutuklanması' olarak Gelenek öğretisinin temeline
yerleştirilmiştir.
Böylece gerçekte kendisine üflenmiş olan 'ruh' dolayısıyla özgür bir
iradeyle donatılmış olan insan bu saygın konumdan indirilerek,
aşağıların aşağısı bir yaratık durumuna düşürülmüştür. Niçin?... Yüce
Allah'ın kullarını kendilerin kul edinmek için. Rahip Krallar dönemin ve
sonrasında da rahip ve kral ayırımı ile birlikte ortaya çıkan mana ve
madde alemi sultanlarının işbirliklerini anımsarsak, sanırım bu
vurgumuzun yerinde bir ifade olduğu görülür.
İşte, insan iradesinin özgürleşmesi sorunsalının yuvalandığı yer burası.
Sebep, insanın irade özgürlüğünün yitimindeki sebep, boyunduruk altına
almak için insanları 'gassal elinde meyyit' olmaya çağıran Gelenek
Öğretileri olduğuna göre, özgürleşmenin başlayacağı nokta da insana
tanrılaştıracakları vaadinde bulunan bu inkar edilesi küçük tanrıları
red; onların öğretilerini faş edip, cümle aleme duyurmak…
Ve tarih boyunca kullana geldikleri 'din'i bunların ellerinden
kurtarmanın savaşımını vermek.
Bunun biricik yolu ise, Kur'an-ı Kerim'i yeniden yaşamımıza taşımak.
Yaşanan Müslümanlığı Kur'an'lı İslam haline, Kur'an İslamı haline irca
etmek için her fırsatı bir vesile bilmek, gerekiyorsa zamanımızın
tamamını buna hasretmek. |