Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


 

Dava Adamı Gerçekliğinde

Ercümend Özkan

Memduh Kars

Dava adamı; Belli bir Akide (dünya görüşü) sahibi insana denir. Dava adamı, sahibi bulunduğu akide (dünya görüşü)'den problemlerin çarelerini çıkarıp azami derecede uygulayan, yayan ve her türlü tehlikeden koruyan insandır… Dava adamı, savunduğu akidenin ön gördüğü çözümleri zor ve nefsine ağır da gelse, gücü yettiğince ve elinden geldiği kadarıyla uygulayan kişidir. Dava adamı, söz ve eylem tutarlılığı olan kişidir. Bu nedenle, dava adamı olan kişiden öncelikle beklenen, tutarlılık ve ilkelerden taviz vermemektir.
Başarılı olmak ise ayrı bir meseledir. Bu, davanın doğru veya yanlış olmasına değil, insicamlı bir şekilde o davanın gereklerinin yerine getirilmesiyle alakalıdır. Dünyevi davalarında başarılı olanları böyle görebiliriz. Nitekim, Batı, laik demokratik akideyi beğenip dava adamlığı noktasında gereğini yaptıktan sonra, bulunduğu Ortaçağ şartlarının üstüne çıkmış; eski halinden kurtulmuştur. Yine Marksistlerin 1917 Devrimi sonrası vardıkları yer öncesine göre daha yukardadır. Aynı şey Tevhid akidesini benimsemiş Müslümanlar için de geçerlidir. Dava adamlığının gereğini yerine getiren Müslümanlar, benzeri şekilde başarılara ulaşabilirler. Ancak Müslümanın asıl hedefi elbette her şeyden önce Allah rızasıdır.
İşte bu ilkeler ışığında, konumuza numuneyi misal olan ve 24 ocak 1995'de gerçek hayata intikal eden Ercümend Özkan'ı, dava adamlığı gerçekliğinde anlatmak istiyorum.
Rahmetli Ercümend Özkan'la yetmişli yılların başından Ahiret'e intikal edinceye kadar, imkanlar elverdiği oranda aynı davanın adamı olarak beraber olmaya çalıştık. O daha kıdemli ve tecrübe sahibi idi. Aramızda iki yaş fark(o benden daha büyük) olmasına rağmen dava adamlığı noktasında benden çok ileride idi. Hani "erken kalkan yol alır" misali, o bu yola benden on iki yıl önce çıkmanın avantajı yanında fıtri özellikleri ve takip ettiği metodun sağlamış olduğu kazanımlarla dava adamı özelliklerine sahip iken tanıştık kendisiyle. Bense aday durumunda idim. Son noktaya kadar beraber yürüdük ama o hep önde bense arayı bir türlü kapatamamanın burukluğu ile yoluma devam ediyorum…
Ercümend Özkan, dava adamı olarak, taraflısı olduğu dünya görüşünün akidesini ve akideden çıkarılan metodu/çareleri biliyordu ve bunların hayata geçirilmesi hususunda da yeterli bilgi, beceri ve fedakarlığa sahip örnek şahsiyet idi. Onun davasının ana ilkelerini ise kısaca şöyle ifade edebilirim: Birinci olarak akidenin ana kaynağı olan Kur'an anlaşılmadığı için akide bilinmiyor.. Dolayısıyla insanların problemlerine bulunduğu sanılan çareler ve metotlar da karma bir şekilde diğer akidelerden alınıyor ve hatta farkında olarak ya da olmayarak diğer akideler meşrulaştırılıyordu. İnsanlar bunu mazeret olarak, Arapça bilmediklerinden Kur'an'ı anlayamayacaklarını, ancak mahdut insanların bunu anlayabileceğini; kendilerinin de onların anlattıklarını alarak dinlerinin gereğini yerine getireceklerini ve problemlerini çözeceklerini zannediyorlardı. Akidenin kaynağı olan Kur'an'ı orijinal'inden anlamak için değil de ibadet olarak arada bir okuyup ondan sonra da kazadan ve beladan koruması düşüncesiyle yatak odalarının başucuna asarak muhafaza ediyorlardı. Oysa Kur'an, Allah'ın kullarına gönderdiği, kullarının anlayışı seviyesinde bir kitaptı.(12/2,54/17). Bu demektir ki isteyen kullar Arapça bilmeseler de ana dillerinde Kur'an'ı anlayabilirler. Asırlardır Müslümanlar Kur'an'a, "onu anlamaya güç yetiremeyiz" gözüyle baktıkları içindir ki, bu kitap onların kafalarından ve hayatlarından çekilip gitmiştir. Yerini Doğu'nun ve Batı'nın hurafeleri doldurmuştur. Hurafelerle dolan bu kafalar ise hem laik, hem Müslüman olmayı mümkün görür hale gelmişlerdir. Oysa, Aziz Nesin bile bu işin farkında idi. Altmışlı yıllarda şöyle diyordu: "Müslüman laik olamaz, laik de Müslüman olamaz." Garip olan o ki hem Allah'a kul olacak, hem de Allah'ı fert ve toplum hayatını düzenlemekten uzak tutacak ve 'sen karışma' diyeceksin.
İşte böyle bir ortamda dava adamı sıfatıyla Ercümend Özkan çıkıp: "Ey insanlar! Sizler dininizin ana kaynağı olan, aynı zamanda akidenizin de içinden çıktığı Kuran'ı Arapça bilmiyorsanız, ana dilinizde meallerden ve tefsirlerden okuyarak anlayabilirsiniz" diyordu. Bu söylediğini de yaptığı ile ispat ediyordu. Arapça bilmiyordu ama akideyi anlama ve ondan çarelerin ve metotların çıkarılmasındaki becerisi Arapça bilenlerce taktirle karşılanıyordu. İşte o da Müslümanların eksik ve zayıf olan bu yanlarını tamamlayıp onları sahih akide sahibi yapabilmek için var gücüyle çalışıp, gittiği her yerde yaptığı her tebliğde kınayanların kınamasına aldırmadan ana dillerinden dinlerini öğrenmelerini tavsiye ederek, dava adamlığı görevini yerine getirmiştir. Allah'a şükürler olsun ki günümüzde böyle yapanların sayısı her geçen gün çoğalmaktadır.
İkinci olarak, yine dava adamlığı sıfatıyla Ercümend Özkan çıkıp: "eğer bu davanın taraflısı isek ona hasım değil hısım olalım, Allah'ın (c.c.) dinini yaşanır biçimiyle hakim kılması, yayması ve yaşatmasıyla ilgili olarak peygamberi (a.s) görevlendirilmiştir. Dini ondan daha iyi anlamak ve yaşamak mümkün değil; öyleyse Resulullah (a.s.)'ı örnek almalıyız. Ancak dini, onun anladığı şekilde anlayarak, onun metoduyla dini hakim kılıp, Müslüman dava adamı olabileceğimizi haykırıyordu. O peygamber realitesini yanlış anlayanların aksine, kitabında belirttiği gibi, onun da bizim gibi bir insan olduğunu, Allah kitabında: "de ki ben de sizin gibi bir insanım; sadece bana vahiy olunuyor (18/116) buyuruyordu. Allah ona neyi emrediyor ise onun yaptığını, neyi nehyettiyse ondan sakındığını, Allah'ın dinine kendinden bir şey katmadan yalnızca Allah'ın emrettiklerini hayata geçirme şeklinin sünnet olduğunu, nafile olarak yaptığı ziyade ibadetlerin sünnetle karıştırılmamasının gerekliliğini" vurguluyor ve hadis konusuna da şöyle yaklaşıyordu: "Hadis iddia edildiği gibi peygamberin söylediği sözler değil, peygamberin söylediği söylenen sözlerdir. Bunların sıhhat dereceleri mütevatir'den ehad'a kadar muhteliftir. Her birinde az da olsa zannilik ihtimali olduğundan itikatta esas alınmaz. İtikatte esas olan subut-i kat'i olmasıdır. Subut-i zanni olan herhangi bir nassa itikat edilmez. Ancak subut-i zanni olan naslar (hadisler) Kur'an ölçeğine vurularak isabeti oranında amellere esas alınabilir. Çünkü ameller zann-ı galib'e göredir."
Hadisler konusunda yine Ercümend Özkan dava adamlığı konumuyla çok hassastı. Onun bu hassasiyeti muarızlarının menfi propagandasının etkisiyle pek çok insanın hafızasında "sünneti ve hadisi reddeden" kimse olarak kalmıştır. Allah(c.c.) da biliyor ve ben de şahidim ki durum iddia edildiği gibi değil, yalandır. O sünneti; yukarıda tarif ettiğimiz şekliyle alıyor, kabul ediyor ve dava adamı olarak hayatına geçiriyordu. İbadetlerini de peygamberin yaşayan sünnetine uygun olarak yapıyordu. Onun yaptığı ibadet peygamber örneğine uygun olması yanında, onu suçlayanların davranışları ve ibadet anlayışları bozuk olmasına rağmen insanlar sıkılmadan böyle davranabiliyor. 1990 yılında bir okuyucunun kendisine hep Kur'an ve Sünnet dersiniz ama ben sizin sünnetten ne anladığınızı hala anlayamadım sorusuna verdiği cevap şöyledir: "Peygamberin Kur'an'dan anladıkları ve uyguladıklarıdır."
Üçüncü olarak dava adamının sahibi olduğu akidenin safiyetini koruması gerektiği noktasından hareketle İslam akidesine daha çok müntesipleri tarafından karıştırılmış şirk, bid'at ve hurafeleri etkili bir şekilde gündeme getirerek taraftarlarına adeta savaş açması şeklinde olmuştur. Adı geçen taraftarların kendilerini savunma refleksiyle kaba ve işi cana kastetmeye kadar götürecek şekilde cevap vermeleri şeklinde sürüp gitmiştir. Ercümend Özkan davasına sahiplenmenin mesuliyetiyle hareket ederken muarızları yanlışlarında ısrar ederek Allah rızası bekler olmuşlardır.
O, dine karıştırılan şirk bid'at ve hurafeler neticesinde, İslam'dan ayrı bir tasavvuf dini ortaya çıkarıldığını vurgulamıştır. "Tasavvuf ve İslam" adlı kitabında, tasavvufun belli başlı mensuplarının kendi yazdıkları eserlerden örnekler vererek, tasavvufun Vahdet-i vücud akidesinin, zühd anlayışının, rabıta, zikir ve gayb anlayışının Kur'an'da yer olmadığını ifade etmiştir. O tasavvufun, etkisi altına aldığı saf Müslümanların tevhid inancını, peygamber inancını, Kur'an inancını, din anlayışını, ahlakını ve nihayet ibadet şekillerini bozmuş olan ayrı bir din olduğunun altını çizmiştir.
Dördüncü ve son olarak ta dava adamlığı görevini kararlı, etkili, ısrarlı ve fedakarane bir şekilde davanın yayılması noktasında yapmıştır. Misal verecek olursak: 1981'e kadar bire bir ya da topluluklar halinde sözlü ve broşür yayınları şeklinde 1ocak 1981'de İKTİBAS dergisini yayın hayatına başlatarak, dergi vasıtasıyla da akideyi yayma metodu noktasında gerekeni layık-ı veçhile yapmıştır. Bununla da yetinmeyerek ömrünün sonlarına doğru önemli bir kitle iletişim ve haberleşme aracı olan televizyon kurma teşebbüsü oldu. Teşebbüs, belli bir noktaya kadar getirildi fakat sonrası için finans bulunamadığından ileriye gidilemedi. Daha sonra da yayın şartları yerine getirilemediği için tahsis kurulu tarafından iptal edildi. Bu arada yine akideyi yayma bağlamında, tüzüğü ve programı sahip olunan akidenin ana kaynağı Kur'an'dan alınmak kaydıyla bir parti kurma düşüncesi gündeme getirildiğinde ne gariptir ki, onu çok yakından tanıyanlar bile kurulması düşünülen partinin mevcut partiler gibi olacağını dahi iddia ettikler ki bu bizi çok hayrete düşürdü.
Oysa bir ömür boyunca gayr-i İslami, demokratik yöntemlerle İslami sisteme ulaşılamayacağını, demokratik yöntemlerin İslam mücadelesinin önünü açmak şöyle dursun tam tersine bu yoldaki bir tuzak olduğunu haykırmasına rağmen, bazıları onu "demokratik, legal" bir parti kurma teşebbüsünde bulunmakla itham ettiler. Mevcut anayasayı esastan reddeden ve bu görüşlerini ilkelerinden taviz vermeden kurmayı düşündüğü İslami Parti'nin tüzüğüne yiğitçe yazmaktan çekinmeyenlerin böyle bir temel yanlışı yapmayacağını en azından daha önce bu fikre yakın olanlar biliyorlardı. Tam tersine bu girişimle mevcut rejimin İslamizasyon politikalarının gerçek yüzünü ortaya koymak ve giderek yaygınlaşan bir şekilde Müslümanların içinden birilerinin MNP, MSP, RP çizgileri ile İslamizasyon politikalarının en etkilisini rejim adına yürüttüklerini ortaya koymak ve bundan sonraki teşebbüslerin de önünü kesmek için bu teşebbüste bulunulmuştu.
Velhasıl, Ercümend Özkan, Kur'an İslamı'nın anlaşılmasında en güzel örnek olan gerçek konumunun bilinmesinde İslam'ı ağaç kurdu gibi içeriden, takva kılığında dejenere edenlerin teşhirinde adeta bir 'Buzkıran' işlevini ölünceye kadar sürdürmüş ender şahsiyetlerden biriydi. Aynı zamanda örnek alınacak yönleri çok olan biriydi. O, temel tercihleri, tutarlılığı, malını ve canını Allah yoluna koymaktan çekinmeyen cömertliğiyle, açık sözlülüğü, mertliği feraseti ve cesaretiyle hep anacağımız, yanlışlarını da tekrar etmemeye çalışacağımız, kardeşimiz, dostumuz ve dava arkadaşımızdı. Onu rahmetle anıyor, Allah'tan mağfiret diliyoruz.
ERCÜMEND ÖZKAN'DAN ÖZLÜ SÖZLER:
Bazı çevrelerde şeyhlere dil uzattığı için çarpıldığı söylentilerine karşı: "beni ne yapacaklar; öyle marifetleri varsa Amerika'dakileri, Rusya'dakileri ve başımızdakileri çarpsınlar da kurtulalım" demişti.
"Şirk ehli, tevhid dininden öcünü tasavvufla almıştır."
Emniyetteki sorgulamalarının birinde, sorgulamayı yapan, Özkan'daki teamüllere aykırı rahatlığı görünce "Sen bizden hiç korkmuyor musun?" dediğinde, o: "ben de insanım ve korkarım. Şu an gözüm de bağlı; bana her istediğinizi yapabilirsiniz. Allah'ın cezalandırması insanınki ile kıyaslanamayacağı için ben korku haznemi Allah korkusuyla doldurdum. Dolayısıyla insandan korkmaya yer kalmadı. Hem sonra fareden korkana gülünürken aslandan korkana hiç kimse bir şey diyemez" demişti. Soruyu soran görevlinin etkilendiğini gören amiri durumundaki şahıs: "Konuşturmayın bu adamı, bize tebliğ yapıyor ve etkilemeye çalışıyor" der.
"İslam için yaşayınız, İslam'la yaşayınız, İslam'la ölünüz. Ki yaşamınız da ölümünüz de şerefli olsun."
"İnsanlar dünyadaki bazı değerli mallarını kaybettikleri zaman, o kaybettiklerini akıllarını kullanarak geri alabilirler. Ama insanlar akıllarını kaybettikleri veya onu başkalarının emrine verdikleri zaman bütün dünyalıklarını verseler kolay kolay geri alamazlar."
"Sözüm odun gibi olsun, doğru olsun tek. Son nefesimi verinceye kadar Allah yolunda mücadele edeceğim."
Görüşmek için insanların gerekirse ayağına gitmeyi peygamberi davranış olarak algılayarak şöyle derdi: "Peygamber, İslam'a mütemadiyen zarar veren Ebu Cehil'in ayağına giderken, ben neden Müslüman'ın ayağına gitmeyeyim."
Şirk tehlikesinden korunmakla ilgili olarak; "Eğer bir odanın içinde bulunuyorsak ve bu odanın içine pislik akıyorsa, ilk önce bu pisliğin geldiği deliği kapatmak gerekir ki odanın içinde temiz şeyler pislenip de işe yaramaz hale gelmesin" derdi.
Ölümünden yaklaşık 8 saat öncesinde: "Benim hiç kimseye kişisel bir düşmanlığım yoktur. Herkese hakkımı helal ediyorum, bütün amacım yanlışların karşısında olmaktır" demişti.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...