|

Dava Adamı Gerçekliğinde
Ercümend Özkan
Memduh Kars
Dava adamı; Belli bir
Akide (dünya görüşü) sahibi insana denir. Dava adamı, sahibi bulunduğu
akide (dünya görüşü)'den problemlerin çarelerini çıkarıp azami derecede
uygulayan, yayan ve her türlü tehlikeden koruyan insandır… Dava adamı,
savunduğu akidenin ön gördüğü çözümleri zor ve nefsine ağır da gelse,
gücü yettiğince ve elinden geldiği kadarıyla uygulayan kişidir. Dava
adamı, söz ve eylem tutarlılığı olan kişidir. Bu nedenle, dava adamı
olan kişiden öncelikle beklenen, tutarlılık ve ilkelerden taviz
vermemektir.
Başarılı olmak ise ayrı bir meseledir. Bu, davanın doğru veya yanlış
olmasına değil, insicamlı bir şekilde o davanın gereklerinin yerine
getirilmesiyle alakalıdır. Dünyevi davalarında başarılı olanları böyle
görebiliriz. Nitekim, Batı, laik demokratik akideyi beğenip dava
adamlığı noktasında gereğini yaptıktan sonra, bulunduğu Ortaçağ
şartlarının üstüne çıkmış; eski halinden kurtulmuştur. Yine
Marksistlerin 1917 Devrimi sonrası vardıkları yer öncesine göre daha
yukardadır. Aynı şey Tevhid akidesini benimsemiş Müslümanlar için de
geçerlidir. Dava adamlığının gereğini yerine getiren Müslümanlar,
benzeri şekilde başarılara ulaşabilirler. Ancak Müslümanın asıl hedefi
elbette her şeyden önce Allah rızasıdır.
İşte bu ilkeler ışığında, konumuza numuneyi misal olan ve 24 ocak
1995'de gerçek hayata intikal eden Ercümend Özkan'ı, dava adamlığı
gerçekliğinde anlatmak istiyorum.
Rahmetli Ercümend Özkan'la yetmişli yılların başından Ahiret'e intikal
edinceye kadar, imkanlar elverdiği oranda aynı davanın adamı olarak
beraber olmaya çalıştık. O daha kıdemli ve tecrübe sahibi idi. Aramızda
iki yaş fark(o benden daha büyük) olmasına rağmen dava adamlığı
noktasında benden çok ileride idi. Hani "erken kalkan yol alır" misali,
o bu yola benden on iki yıl önce çıkmanın avantajı yanında fıtri
özellikleri ve takip ettiği metodun sağlamış olduğu kazanımlarla dava
adamı özelliklerine sahip iken tanıştık kendisiyle. Bense aday durumunda
idim. Son noktaya kadar beraber yürüdük ama o hep önde bense arayı bir
türlü kapatamamanın burukluğu ile yoluma devam ediyorum…
Ercümend Özkan, dava adamı olarak, taraflısı olduğu dünya görüşünün
akidesini ve akideden çıkarılan metodu/çareleri biliyordu ve bunların
hayata geçirilmesi hususunda da yeterli bilgi, beceri ve fedakarlığa
sahip örnek şahsiyet idi. Onun davasının ana ilkelerini ise kısaca şöyle
ifade edebilirim: Birinci olarak akidenin ana kaynağı olan Kur'an
anlaşılmadığı için akide bilinmiyor.. Dolayısıyla insanların
problemlerine bulunduğu sanılan çareler ve metotlar da karma bir şekilde
diğer akidelerden alınıyor ve hatta farkında olarak ya da olmayarak
diğer akideler meşrulaştırılıyordu. İnsanlar bunu mazeret olarak, Arapça
bilmediklerinden Kur'an'ı anlayamayacaklarını, ancak mahdut insanların
bunu anlayabileceğini; kendilerinin de onların anlattıklarını alarak
dinlerinin gereğini yerine getireceklerini ve problemlerini
çözeceklerini zannediyorlardı. Akidenin kaynağı olan Kur'an'ı
orijinal'inden anlamak için değil de ibadet olarak arada bir okuyup
ondan sonra da kazadan ve beladan koruması düşüncesiyle yatak odalarının
başucuna asarak muhafaza ediyorlardı. Oysa Kur'an, Allah'ın kullarına
gönderdiği, kullarının anlayışı seviyesinde bir kitaptı.(12/2,54/17). Bu
demektir ki isteyen kullar Arapça bilmeseler de ana dillerinde Kur'an'ı
anlayabilirler. Asırlardır Müslümanlar Kur'an'a, "onu anlamaya güç
yetiremeyiz" gözüyle baktıkları içindir ki, bu kitap onların
kafalarından ve hayatlarından çekilip gitmiştir. Yerini Doğu'nun ve
Batı'nın hurafeleri doldurmuştur. Hurafelerle dolan bu kafalar ise hem
laik, hem Müslüman olmayı mümkün görür hale gelmişlerdir. Oysa, Aziz
Nesin bile bu işin farkında idi. Altmışlı yıllarda şöyle diyordu:
"Müslüman laik olamaz, laik de Müslüman olamaz." Garip olan o ki hem
Allah'a kul olacak, hem de Allah'ı fert ve toplum hayatını düzenlemekten
uzak tutacak ve 'sen karışma' diyeceksin.
İşte böyle bir ortamda dava adamı sıfatıyla Ercümend Özkan çıkıp: "Ey
insanlar! Sizler dininizin ana kaynağı olan, aynı zamanda akidenizin de
içinden çıktığı Kuran'ı Arapça bilmiyorsanız, ana dilinizde meallerden
ve tefsirlerden okuyarak anlayabilirsiniz" diyordu. Bu söylediğini de
yaptığı ile ispat ediyordu. Arapça bilmiyordu ama akideyi anlama ve
ondan çarelerin ve metotların çıkarılmasındaki becerisi Arapça
bilenlerce taktirle karşılanıyordu. İşte o da Müslümanların eksik ve
zayıf olan bu yanlarını tamamlayıp onları sahih akide sahibi yapabilmek
için var gücüyle çalışıp, gittiği her yerde yaptığı her tebliğde
kınayanların kınamasına aldırmadan ana dillerinden dinlerini
öğrenmelerini tavsiye ederek, dava adamlığı görevini yerine getirmiştir.
Allah'a şükürler olsun ki günümüzde böyle yapanların sayısı her geçen
gün çoğalmaktadır.
İkinci olarak, yine dava adamlığı sıfatıyla Ercümend Özkan çıkıp: "eğer
bu davanın taraflısı isek ona hasım değil hısım olalım, Allah'ın (c.c.)
dinini yaşanır biçimiyle hakim kılması, yayması ve yaşatmasıyla ilgili
olarak peygamberi (a.s) görevlendirilmiştir. Dini ondan daha iyi anlamak
ve yaşamak mümkün değil; öyleyse Resulullah (a.s.)'ı örnek almalıyız.
Ancak dini, onun anladığı şekilde anlayarak, onun metoduyla dini hakim
kılıp, Müslüman dava adamı olabileceğimizi haykırıyordu. O peygamber
realitesini yanlış anlayanların aksine, kitabında belirttiği gibi, onun
da bizim gibi bir insan olduğunu, Allah kitabında: "de ki ben de sizin
gibi bir insanım; sadece bana vahiy olunuyor (18/116) buyuruyordu. Allah
ona neyi emrediyor ise onun yaptığını, neyi nehyettiyse ondan
sakındığını, Allah'ın dinine kendinden bir şey katmadan yalnızca
Allah'ın emrettiklerini hayata geçirme şeklinin sünnet olduğunu, nafile
olarak yaptığı ziyade ibadetlerin sünnetle karıştırılmamasının
gerekliliğini" vurguluyor ve hadis konusuna da şöyle yaklaşıyordu:
"Hadis iddia edildiği gibi peygamberin söylediği sözler değil,
peygamberin söylediği söylenen sözlerdir. Bunların sıhhat dereceleri
mütevatir'den ehad'a kadar muhteliftir. Her birinde az da olsa zannilik
ihtimali olduğundan itikatta esas alınmaz. İtikatte esas olan subut-i
kat'i olmasıdır. Subut-i zanni olan herhangi bir nassa itikat edilmez.
Ancak subut-i zanni olan naslar (hadisler) Kur'an ölçeğine vurularak
isabeti oranında amellere esas alınabilir. Çünkü ameller zann-ı galib'e
göredir."
Hadisler konusunda yine Ercümend Özkan dava adamlığı konumuyla çok
hassastı. Onun bu hassasiyeti muarızlarının menfi propagandasının
etkisiyle pek çok insanın hafızasında "sünneti ve hadisi reddeden" kimse
olarak kalmıştır. Allah(c.c.) da biliyor ve ben de şahidim ki durum
iddia edildiği gibi değil, yalandır. O sünneti; yukarıda tarif ettiğimiz
şekliyle alıyor, kabul ediyor ve dava adamı olarak hayatına geçiriyordu.
İbadetlerini de peygamberin yaşayan sünnetine uygun olarak yapıyordu.
Onun yaptığı ibadet peygamber örneğine uygun olması yanında, onu
suçlayanların davranışları ve ibadet anlayışları bozuk olmasına rağmen
insanlar sıkılmadan böyle davranabiliyor. 1990 yılında bir okuyucunun
kendisine hep Kur'an ve Sünnet dersiniz ama ben sizin sünnetten ne
anladığınızı hala anlayamadım sorusuna verdiği cevap şöyledir:
"Peygamberin Kur'an'dan anladıkları ve uyguladıklarıdır."
Üçüncü olarak dava adamının sahibi olduğu akidenin safiyetini koruması
gerektiği noktasından hareketle İslam akidesine daha çok müntesipleri
tarafından karıştırılmış şirk, bid'at ve hurafeleri etkili bir şekilde
gündeme getirerek taraftarlarına adeta savaş açması şeklinde olmuştur.
Adı geçen taraftarların kendilerini savunma refleksiyle kaba ve işi cana
kastetmeye kadar götürecek şekilde cevap vermeleri şeklinde sürüp
gitmiştir. Ercümend Özkan davasına sahiplenmenin mesuliyetiyle hareket
ederken muarızları yanlışlarında ısrar ederek Allah rızası bekler
olmuşlardır.
O, dine karıştırılan şirk bid'at ve hurafeler neticesinde, İslam'dan
ayrı bir tasavvuf dini ortaya çıkarıldığını vurgulamıştır. "Tasavvuf ve
İslam" adlı kitabında, tasavvufun belli başlı mensuplarının kendi
yazdıkları eserlerden örnekler vererek, tasavvufun Vahdet-i vücud
akidesinin, zühd anlayışının, rabıta, zikir ve gayb anlayışının
Kur'an'da yer olmadığını ifade etmiştir. O tasavvufun, etkisi altına
aldığı saf Müslümanların tevhid inancını, peygamber inancını, Kur'an
inancını, din anlayışını, ahlakını ve nihayet ibadet şekillerini bozmuş
olan ayrı bir din olduğunun altını çizmiştir.
Dördüncü ve son olarak ta dava adamlığı görevini kararlı, etkili,
ısrarlı ve fedakarane bir şekilde davanın yayılması noktasında
yapmıştır. Misal verecek olursak: 1981'e kadar bire bir ya da
topluluklar halinde sözlü ve broşür yayınları şeklinde 1ocak 1981'de
İKTİBAS dergisini yayın hayatına başlatarak, dergi vasıtasıyla da
akideyi yayma metodu noktasında gerekeni layık-ı veçhile yapmıştır.
Bununla da yetinmeyerek ömrünün sonlarına doğru önemli bir kitle
iletişim ve haberleşme aracı olan televizyon kurma teşebbüsü oldu.
Teşebbüs, belli bir noktaya kadar getirildi fakat sonrası için finans
bulunamadığından ileriye gidilemedi. Daha sonra da yayın şartları yerine
getirilemediği için tahsis kurulu tarafından iptal edildi. Bu arada yine
akideyi yayma bağlamında, tüzüğü ve programı sahip olunan akidenin ana
kaynağı Kur'an'dan alınmak kaydıyla bir parti kurma düşüncesi gündeme
getirildiğinde ne gariptir ki, onu çok yakından tanıyanlar bile
kurulması düşünülen partinin mevcut partiler gibi olacağını dahi iddia
ettikler ki bu bizi çok hayrete düşürdü.
Oysa bir ömür boyunca gayr-i İslami, demokratik yöntemlerle İslami
sisteme ulaşılamayacağını, demokratik yöntemlerin İslam mücadelesinin
önünü açmak şöyle dursun tam tersine bu yoldaki bir tuzak olduğunu
haykırmasına rağmen, bazıları onu "demokratik, legal" bir parti kurma
teşebbüsünde bulunmakla itham ettiler. Mevcut anayasayı esastan reddeden
ve bu görüşlerini ilkelerinden taviz vermeden kurmayı düşündüğü İslami
Parti'nin tüzüğüne yiğitçe yazmaktan çekinmeyenlerin böyle bir temel
yanlışı yapmayacağını en azından daha önce bu fikre yakın olanlar
biliyorlardı. Tam tersine bu girişimle mevcut rejimin İslamizasyon
politikalarının gerçek yüzünü ortaya koymak ve giderek yaygınlaşan bir
şekilde Müslümanların içinden birilerinin MNP, MSP, RP çizgileri ile
İslamizasyon politikalarının en etkilisini rejim adına yürüttüklerini
ortaya koymak ve bundan sonraki teşebbüslerin de önünü kesmek için bu
teşebbüste bulunulmuştu.
Velhasıl, Ercümend Özkan, Kur'an İslamı'nın anlaşılmasında en güzel
örnek olan gerçek konumunun bilinmesinde İslam'ı ağaç kurdu gibi
içeriden, takva kılığında dejenere edenlerin teşhirinde adeta bir
'Buzkıran' işlevini ölünceye kadar sürdürmüş ender şahsiyetlerden
biriydi. Aynı zamanda örnek alınacak yönleri çok olan biriydi. O, temel
tercihleri, tutarlılığı, malını ve canını Allah yoluna koymaktan
çekinmeyen cömertliğiyle, açık sözlülüğü, mertliği feraseti ve
cesaretiyle hep anacağımız, yanlışlarını da tekrar etmemeye
çalışacağımız, kardeşimiz, dostumuz ve dava arkadaşımızdı. Onu rahmetle
anıyor, Allah'tan mağfiret diliyoruz.
ERCÜMEND ÖZKAN'DAN ÖZLÜ SÖZLER:
Bazı çevrelerde şeyhlere dil uzattığı için çarpıldığı söylentilerine
karşı: "beni ne yapacaklar; öyle marifetleri varsa Amerika'dakileri,
Rusya'dakileri ve başımızdakileri çarpsınlar da kurtulalım" demişti.
"Şirk ehli, tevhid dininden öcünü tasavvufla almıştır."
Emniyetteki sorgulamalarının birinde, sorgulamayı yapan, Özkan'daki
teamüllere aykırı rahatlığı görünce "Sen bizden hiç korkmuyor musun?"
dediğinde, o: "ben de insanım ve korkarım. Şu an gözüm de bağlı; bana
her istediğinizi yapabilirsiniz. Allah'ın cezalandırması insanınki ile
kıyaslanamayacağı için ben korku haznemi Allah korkusuyla doldurdum.
Dolayısıyla insandan korkmaya yer kalmadı. Hem sonra fareden korkana
gülünürken aslandan korkana hiç kimse bir şey diyemez" demişti. Soruyu
soran görevlinin etkilendiğini gören amiri durumundaki şahıs:
"Konuşturmayın bu adamı, bize tebliğ yapıyor ve etkilemeye çalışıyor"
der.
"İslam için yaşayınız, İslam'la yaşayınız, İslam'la ölünüz. Ki yaşamınız
da ölümünüz de şerefli olsun."
"İnsanlar dünyadaki bazı değerli mallarını kaybettikleri zaman, o
kaybettiklerini akıllarını kullanarak geri alabilirler. Ama insanlar
akıllarını kaybettikleri veya onu başkalarının emrine verdikleri zaman
bütün dünyalıklarını verseler kolay kolay geri alamazlar."
"Sözüm odun gibi olsun, doğru olsun tek. Son nefesimi verinceye kadar
Allah yolunda mücadele edeceğim."
Görüşmek için insanların gerekirse ayağına gitmeyi peygamberi davranış
olarak algılayarak şöyle derdi: "Peygamber, İslam'a mütemadiyen zarar
veren Ebu Cehil'in ayağına giderken, ben neden Müslüman'ın ayağına
gitmeyeyim."
Şirk tehlikesinden korunmakla ilgili olarak; "Eğer bir odanın içinde
bulunuyorsak ve bu odanın içine pislik akıyorsa, ilk önce bu pisliğin
geldiği deliği kapatmak gerekir ki odanın içinde temiz şeyler pislenip
de işe yaramaz hale gelmesin" derdi.
Ölümünden yaklaşık 8 saat öncesinde: "Benim hiç kimseye kişisel bir
düşmanlığım yoktur. Herkese hakkımı helal ediyorum, bütün amacım
yanlışların karşısında olmaktır" demişti. |