Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


 

Dinlerarası Diyalog

Mehmed Durmuş

İki ya da daha fazla kişi arasında cereyan eden konuşmaya diyalog denmektedir. Diyalog bir karşılıklı etkileşim sürecidir.
İnsanlar bir erkekle bir dişiden yaratıldığı halde, değişik soylar ve kabileler (ırklar) halinde çoğalmış olmasının hikmeti 'teârüf', 'müteârefe'dir. (49/Hucurât, 13). Ayet-i kerimede yer alan ve sebep bildiren 'li' edatıyla kullanılan "teârafû" kelimesi örf, ma'ruf, ârif ve irfan gibi sözcüklerle aynı kökten ('a-re-fe')dir. Bu manada Müslümanların diyalogdan kaçındığını ya da diyalog karşıtı olduklarını iddia etmek, bir itham, haksız yere bir karalamadır.
Dinlerarası diyalog "Aynı dinden kaynaklanan gruplara veya farklı dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini zorla birbirlerine kabul ettirme yoluna gitmeden, birbirlerine sıcak ve hoşgörüyle bakabilmesi, ortak meseleler etrafında konuşması, tartışması ve işbirliği yapabilmesi" diye tanımlanmıştır.
'Dinlerarası diyalog'u, Müslümanlar değil, Katolik kilisesi, Papalık makamı başlatmıştır. Diyalog meselesinde Hristiyanlar etkin, 'müslümanlar' edilgendir. İnisiyatif Hristiyanlardadır. Onlar çağırmakta, Müslümanlık adına hareket eden kimileri ise icabet etmektedirler. Dolayısıyla dinlerarası diyaloğun tarihçesi Hristiyanlık tarihinde aranmalıdır.
Dinlerarası diyaloğun resmi bir hüviyet kazanması II. Vatikan Konsili'yle (Ekim/1962 - Aralık/1965; Roma Saint Pierre Kilisesi) başlatılmaktadır. "II. Vatikan konsilinin yaptığı açıklamaya göre 'kurtuluş tarihi' tam olarak ifasını babanın elçisi İsâ-Mesih'te bulur. Onun kurtuluş mesajı, onun gönderdiği kutsal ruhun ışığında tamamlanmıştır." (İsa Mesih) "günahın karanlıklarından kurtulmamız ve ebedi hayat için dirilmemizdir. Sözleriyle, eserleriyle, alametleriyle özellikle ölümü ve muhteşem dirilmesiyle İsâ, vahyin tamamlanmasına son şeklini veriyor." Burada özellikle, İsa'nın, 'vahyi tamamlayan' sayılmasına dikkat edilmelidir.
Konsile göre, gönül temayüllerinin tohumlarını ekmek için kurulmuş bulunan Seminer okulları, rahiplerin formasyonu için gerekli okullardır. Zira Hristiyan eğitimi, İsâ modeli üzerinde üstad, rahip yetiştirmeye yöneliktir. Konsilde, Rahiplerle ilgili alınan kararlara göre, "Seminercinin formasyonu hep pastoral amaca yöneliktir. Bunun için, seminercinin gideceği çevrenin keşfi için de uygun bir hazırlık gereklidir. Yani seminerciye, diğer Hristiyan gruplar, diğer büyük dinler, inançsız insanlar konusunda bilgi verilmelidir." Seminercinin pastoral çevreye uyumu için pedagoji, psikoloji, sosyoloji alanlarında eğitim alması gerekir.
Birçok bilim adamı ve yazara göre II. Vatikan Konsili, ilk kez Müslümanlara olumlu bir dille yaklaşmış, Müslümanları da kurtuluşa eren fırkalardan biri olarak hesaba katmıştır. 15 Ekim 1965 tarihinde kabul edilen Nostra Aetate adlı genelgede, kilise tarihinde ilk defa hristiyanlık dışındaki dinler, dolayısıyla İslam'la ilgili beyanlara yer verilmiştir. Bu bakımdan II. Vatikan konsili, diyalog yolunda önemli bir adım olarak görülmektedir. Fakat konsil, amentünün ilk şartı olan kelime-i şehadetin ikinci kısmına özellikle yer vermemiştir.
Papa II. John Paul, yayınladığı Redemptor Hominis adlı genelgede Kilise'nin, Hristiyan olmayanlara saygı duyması gerektiğini söylüyordu. Ancak Müslümanlara saygı ve hürmet duyulmasını, onların dinlerine değil de, sahip oldukları insanî vasıflara istinad ettiriyordu. Yani eğer Müslümanlar, saygı duymayı hak ediyorlarsa(!), bu, Kilise'nin onların dinlerini hak din kabul ettiğinden dolayı değil, insan olmaları hasebiyledir!
J. Garrido adındaki bir Hristiyan yazarın, "Müslümanları seviniz, zira onların kurtarılması gereken ruhları vardır. Ama onların gerçek dîni [Hristiyanlığı] tanımalarına mani olan İslam'ı reddediniz." sözleri, II. Vatikan konsilinin bu kararını en iyi şekilde açıklamaktadır.
Birçok 'müslüman'ın sevgilisi Papa II. John Paul, 'Ümit Eşiğini Geçerken' (1994) adlı kitabında İslam dinini, Hristiyanlığın Allah hakkındaki öğretisini kabul etmemekle suçlayıp, Hristiyanlığın İslam'dan üstün olduğunu ifade etmiştir. Papa eleştirilerini şöyle sürdürmektedir: "İslam'da Eski ve Yeni Ahit geleneğinin temelini oluşturan Allah'ın kendisini vahiy etmesi zenginliği bir kenara itilmiştir. O, dünyanın dışında bir Yüce Tanrıdır. O sadece bir kraldır. Emanuel (insanla beraber olan) değildir. İslam insanları günahtan kurtaran bir din değildir. Onda Îsâ'nın çarmıha gerilmesi ve yeniden dirilmesi olayı için bir yer yoktur. İsa sadece bir Peygamber olarak zikredilmekte, onun günahlara kefaret olarak kendini Çarmıhta feda etmesi olayına değinilmemektedir."
Papa II. John Paul'ün bu beyanatı çok mühimdir. Zira bu sözleri, diyalog yolunda Müslümanlara doğru "çok önemli bir adım attığı" ileri sürülen II. Vatikan Konsili'nden yıllarca sonra, 1994 yılında söylemiştir.
Dinlerarası diyalog çalışmalarının, diyalog değil, bir tür misyonerlik olduğuna dair önemli deliller bulunmaktadır.
II. Vatikan Konsilinde, kilisenin misyonerlik faaliyeti için önemli kararlar alınmıştır. Papa VI. Paul Konsili ziyaret ederek, "İncil, her yaratığa incili vaaz için, tüm dünyaya gidin' demektedir. Ben ise buna şunları da ilave ediyorum: 'Misyonerlik için yeni yollar hazırlamak, yeni vasıtaları gözden geçirmek yeni enerjiler meydana getirmek gerekir." demiştir. II. Vatikan Konsili kilisenin bizzat misyoner olduğunu kabul etmiştir.
Papa VI. Paul, 17 Mayıs 1964 tarihinde yayınladığı Eclesiam Suam adındaki genelgede, "bir tane gerçek din vardır, bu din Hristiyanlıktır" demiştir. Kısacası "diyaloğun nihai amacı Hristiyan olmayan diyalog muhataplarını Hristiyanlaştırmaya çalışmaktır." Misyonerlik diyaloğu gerektirir; gerçek diyalog, zaten aynı zamanda Hristiyanlığı yaymaktır." J. B. Taylor, diyaloğun misyonerliğe alternatif değil, bizzat şartlara uygun misyonerlik olduğunu belirtir.
Papa II. John Paul 1991 yılında yayınladığı Redemptoris Missio adlı genelgesinde, misyonerlikten vazgeçilmediğini bildirmiş, inkültürasyon vasıtasıyla İncil'i çeşitli kültürlerde canlandırmayı ve insanları kendi kültürleriyle kiliseye dahil etme amacını açıklamıştır.
Müslümanları diyalog masasına davet eden Katolik dünyası, İslam'a, Kur'an'a ve Muhammed (a.s)a hiçbir zaman saygı göstermemiştir. Batı Hristiyan dünyası, İslam'ı ve Müslümanları düşmanlaştırmıştır. Halk arasında, 'Muhammed' adının bozulmuş telaffuzu olan Mahound, şeytan manasındadır. İslam'ın Allah, Peygamber ve Kur'an mefhumlarına hakaret sadedinde Hristiyan teolog, bilim adamı ve entelektüellerinden yığınlarca örnek verilebilir. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)e yaptıkları sövgü lafızlarını yazmaya insanın eli varmamaktadır. Sanırım Katolik dünyasının en yüksek makamı olan Papalığın yeni temsilcisi Benedikt'in Almanya'nın Regensburg şehrinde yaptığı iğrenç saldırı, bu düşmanlığın en son, en bariz ve en öğretici belgedir. İslam'ın en yüksek değerdeki birkaç esasından birine bu kadar ağır sövgüyü yapmaktan hiç çekinmeyen bir Dinin mensuplarıyla yapılması istenen diyalog nasıl bir diyalogdur, bunu anlayan birinin izah etmesi gerekir.
Allah'ın Kitap'ta buyurduğu gibi, Allah'ın ayetlerinin inkar edildiği yahut onlarla alay edildiği ortamlarda [diyalog salonlarında] kafirlerle beraber bulunmaya devam etmek, orayı terk etmemek, 'müslümanım' diyen kişileri, oradakilerle aynılaştırmaktadır. (Nisa, 140; 6/68).
Diyaloğun sahih temellere dayanmadığı müsellemdir. Peki, diyaloğun gerçek hedefi ne olabilir? 1920, 30 ve 40'lı yıllarda dinler arası diyalog, o gün batı kapitalist rejimlerini tehdit eden komünizmle mücadele etmek, Bolşevik dalgasını kırmak için bir araç olarak kullanılmıştı. Günümüzde ise Bolşevik tehlikesinin yerini İslam almıştır! Şimdi, 'İslam'ın yayılması tehlikesi' yine İslam'la durdurulmaya çalışılmaktadır. Şimdilerde BOP gibi isimlerle ifade edilen uluslararası sömürgeci jandarma, önünde en büyük engel olarak gördüğü İslam'ı etkisiz hale getirmek ve laik-demokratik tiranlığı her tarafta egemen kılmak için, gelenekselci kesimleri aldatarak kendi safına çekmek istemektedir. Bu oyunun tabi ki 'dinlerarası diyalog', hoşgörü, barış gibi birtakım maskeli isimleri olacaktır.
Son yıllarda birçok gelenekçi kanadın başta ABD olmak üzere batılı rejimlerin 'gözdesi' haline geldiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Ama unutmamalıdır ki batılı güçler için sadece işlevsellik önemlidir. Bu anlamda ılımlı 'islami' anlayışların, mistik İslam'ın desteklendiği bir gerçektir. Dinlerarası diyalog faaliyetleriyle, İslam sekülerleştirilmek, çağdaş batı medeniyetine uyumlu hale getirilmek istenmektedir.
Müslümanların, çağdaş dırar mescidlerinin tuzağına düşmeden, dinleri İslam'ı şerefli bir şekilde yaşamaları ve dinlerini, Müslüman olmayan herkese, tıpkı Muhammed (sav) gibi tebliğ etmeye çalışmaları esastır. Batılısı-doğulusu, güneylisi-kuzeylisi ile; hristiyanı-müslümanı, yerlisyabancısı ile; diyalogcusu-anti diyalogcusu ile bütün herkese İslam tebliğ edilmelidir. Aslında tebliğe en çok da, 'içimizdeki misyonerler' diyebileceğimiz, Müslüman görünümlü diyalogcular muhtaçtır. Kur'an'ın en önemli 'diyalog' çağrısı şu ayette bulunmaktadır:
"De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze gelin: Allah'dan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz Müslümanlarız deyin." (3/Al-i İmran, 64). [ayrıca bkz. 3/20]
Diyalog bataklığında aldığı mesafe sonucu edep ve arlanmayı iyice terk eden kimseler, Rasûlullah Muhammed (sav)in hicretini, Medine vesikasını, Hudeybiye andlaşmasını, Rasûlullah'ın elçiler göndermesini v.b. diyalog örneği saymaktadırlar. Bunları diyalog sayan kimselerin, üç büyük Yahudi kabilesinin başına gelenleri, Bedir, Uhud, Hendek, Mute, Tebük, Hayber ve Mekke'nin fethi gibi savaşları da izah etmesi gerekir
Dinlerarası diyalog söylemiyle imanımızın zaafa uğratılmasına müsaade etmemeliyiz. Müslüman kalmak en büyük hazinemiz olmalıdır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...