|

Dinlerarası Diyalog
Mehmed Durmuş
İki ya da daha fazla kişi
arasında cereyan eden konuşmaya diyalog denmektedir. Diyalog bir
karşılıklı etkileşim sürecidir.
İnsanlar bir erkekle bir dişiden yaratıldığı halde, değişik soylar ve
kabileler (ırklar) halinde çoğalmış olmasının hikmeti 'teârüf',
'müteârefe'dir. (49/Hucurât, 13). Ayet-i kerimede yer alan ve sebep
bildiren 'li' edatıyla kullanılan "teârafû" kelimesi örf, ma'ruf, ârif
ve irfan gibi sözcüklerle aynı kökten ('a-re-fe')dir. Bu manada
Müslümanların diyalogdan kaçındığını ya da diyalog karşıtı olduklarını
iddia etmek, bir itham, haksız yere bir karalamadır.
Dinlerarası diyalog "Aynı dinden kaynaklanan gruplara veya farklı
dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini zorla birbirlerine
kabul ettirme yoluna gitmeden, birbirlerine sıcak ve hoşgörüyle
bakabilmesi, ortak meseleler etrafında konuşması, tartışması ve
işbirliği yapabilmesi" diye tanımlanmıştır.
'Dinlerarası diyalog'u, Müslümanlar değil, Katolik kilisesi, Papalık
makamı başlatmıştır. Diyalog meselesinde Hristiyanlar etkin,
'müslümanlar' edilgendir. İnisiyatif Hristiyanlardadır. Onlar
çağırmakta, Müslümanlık adına hareket eden kimileri ise icabet
etmektedirler. Dolayısıyla dinlerarası diyaloğun tarihçesi Hristiyanlık
tarihinde aranmalıdır.
Dinlerarası diyaloğun resmi bir hüviyet kazanması II. Vatikan
Konsili'yle (Ekim/1962 - Aralık/1965; Roma Saint Pierre Kilisesi)
başlatılmaktadır. "II. Vatikan konsilinin yaptığı açıklamaya göre
'kurtuluş tarihi' tam olarak ifasını babanın elçisi İsâ-Mesih'te bulur.
Onun kurtuluş mesajı, onun gönderdiği kutsal ruhun ışığında
tamamlanmıştır." (İsa Mesih) "günahın karanlıklarından kurtulmamız ve
ebedi hayat için dirilmemizdir. Sözleriyle, eserleriyle, alametleriyle
özellikle ölümü ve muhteşem dirilmesiyle İsâ, vahyin tamamlanmasına son
şeklini veriyor." Burada özellikle, İsa'nın, 'vahyi tamamlayan'
sayılmasına dikkat edilmelidir.
Konsile göre, gönül temayüllerinin tohumlarını ekmek için kurulmuş
bulunan Seminer okulları, rahiplerin formasyonu için gerekli okullardır.
Zira Hristiyan eğitimi, İsâ modeli üzerinde üstad, rahip yetiştirmeye
yöneliktir. Konsilde, Rahiplerle ilgili alınan kararlara göre,
"Seminercinin formasyonu hep pastoral amaca yöneliktir. Bunun için,
seminercinin gideceği çevrenin keşfi için de uygun bir hazırlık
gereklidir. Yani seminerciye, diğer Hristiyan gruplar, diğer büyük
dinler, inançsız insanlar konusunda bilgi verilmelidir." Seminercinin
pastoral çevreye uyumu için pedagoji, psikoloji, sosyoloji alanlarında
eğitim alması gerekir.
Birçok bilim adamı ve yazara göre II. Vatikan Konsili, ilk kez
Müslümanlara olumlu bir dille yaklaşmış, Müslümanları da kurtuluşa eren
fırkalardan biri olarak hesaba katmıştır. 15 Ekim 1965 tarihinde kabul
edilen Nostra Aetate adlı genelgede, kilise tarihinde ilk defa
hristiyanlık dışındaki dinler, dolayısıyla İslam'la ilgili beyanlara yer
verilmiştir. Bu bakımdan II. Vatikan konsili, diyalog yolunda önemli bir
adım olarak görülmektedir. Fakat konsil, amentünün ilk şartı olan
kelime-i şehadetin ikinci kısmına özellikle yer vermemiştir.
Papa II. John Paul, yayınladığı Redemptor Hominis adlı genelgede
Kilise'nin, Hristiyan olmayanlara saygı duyması gerektiğini söylüyordu.
Ancak Müslümanlara saygı ve hürmet duyulmasını, onların dinlerine değil
de, sahip oldukları insanî vasıflara istinad ettiriyordu. Yani eğer
Müslümanlar, saygı duymayı hak ediyorlarsa(!), bu, Kilise'nin onların
dinlerini hak din kabul ettiğinden dolayı değil, insan olmaları
hasebiyledir!
J. Garrido adındaki bir Hristiyan yazarın, "Müslümanları seviniz, zira
onların kurtarılması gereken ruhları vardır. Ama onların gerçek dîni
[Hristiyanlığı] tanımalarına mani olan İslam'ı reddediniz." sözleri, II.
Vatikan konsilinin bu kararını en iyi şekilde açıklamaktadır.
Birçok 'müslüman'ın sevgilisi Papa II. John Paul, 'Ümit Eşiğini
Geçerken' (1994) adlı kitabında İslam dinini, Hristiyanlığın Allah
hakkındaki öğretisini kabul etmemekle suçlayıp, Hristiyanlığın İslam'dan
üstün olduğunu ifade etmiştir. Papa eleştirilerini şöyle sürdürmektedir:
"İslam'da Eski ve Yeni Ahit geleneğinin temelini oluşturan Allah'ın
kendisini vahiy etmesi zenginliği bir kenara itilmiştir. O, dünyanın
dışında bir Yüce Tanrıdır. O sadece bir kraldır. Emanuel (insanla
beraber olan) değildir. İslam insanları günahtan kurtaran bir din
değildir. Onda Îsâ'nın çarmıha gerilmesi ve yeniden dirilmesi olayı için
bir yer yoktur. İsa sadece bir Peygamber olarak zikredilmekte, onun
günahlara kefaret olarak kendini Çarmıhta feda etmesi olayına
değinilmemektedir."
Papa II. John Paul'ün bu beyanatı çok mühimdir. Zira bu sözleri, diyalog
yolunda Müslümanlara doğru "çok önemli bir adım attığı" ileri sürülen
II. Vatikan Konsili'nden yıllarca sonra, 1994 yılında söylemiştir.
Dinlerarası diyalog çalışmalarının, diyalog değil, bir tür misyonerlik
olduğuna dair önemli deliller bulunmaktadır.
II. Vatikan Konsilinde, kilisenin misyonerlik faaliyeti için önemli
kararlar alınmıştır. Papa VI. Paul Konsili ziyaret ederek, "İncil, her
yaratığa incili vaaz için, tüm dünyaya gidin' demektedir. Ben ise buna
şunları da ilave ediyorum: 'Misyonerlik için yeni yollar hazırlamak,
yeni vasıtaları gözden geçirmek yeni enerjiler meydana getirmek
gerekir." demiştir. II. Vatikan Konsili kilisenin bizzat misyoner
olduğunu kabul etmiştir.
Papa VI. Paul, 17 Mayıs 1964 tarihinde yayınladığı Eclesiam Suam
adındaki genelgede, "bir tane gerçek din vardır, bu din Hristiyanlıktır"
demiştir. Kısacası "diyaloğun nihai amacı Hristiyan olmayan diyalog
muhataplarını Hristiyanlaştırmaya çalışmaktır." Misyonerlik diyaloğu
gerektirir; gerçek diyalog, zaten aynı zamanda Hristiyanlığı yaymaktır."
J. B. Taylor, diyaloğun misyonerliğe alternatif değil, bizzat şartlara
uygun misyonerlik olduğunu belirtir.
Papa II. John Paul 1991 yılında yayınladığı Redemptoris Missio adlı
genelgesinde, misyonerlikten vazgeçilmediğini bildirmiş, inkültürasyon
vasıtasıyla İncil'i çeşitli kültürlerde canlandırmayı ve insanları kendi
kültürleriyle kiliseye dahil etme amacını açıklamıştır.
Müslümanları diyalog masasına davet eden Katolik dünyası, İslam'a,
Kur'an'a ve Muhammed (a.s)a hiçbir zaman saygı göstermemiştir. Batı
Hristiyan dünyası, İslam'ı ve Müslümanları düşmanlaştırmıştır. Halk
arasında, 'Muhammed' adının bozulmuş telaffuzu olan Mahound, şeytan
manasındadır. İslam'ın Allah, Peygamber ve Kur'an mefhumlarına hakaret
sadedinde Hristiyan teolog, bilim adamı ve entelektüellerinden
yığınlarca örnek verilebilir. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)e
yaptıkları sövgü lafızlarını yazmaya insanın eli varmamaktadır. Sanırım
Katolik dünyasının en yüksek makamı olan Papalığın yeni temsilcisi
Benedikt'in Almanya'nın Regensburg şehrinde yaptığı iğrenç saldırı, bu
düşmanlığın en son, en bariz ve en öğretici belgedir. İslam'ın en yüksek
değerdeki birkaç esasından birine bu kadar ağır sövgüyü yapmaktan hiç
çekinmeyen bir Dinin mensuplarıyla yapılması istenen diyalog nasıl bir
diyalogdur, bunu anlayan birinin izah etmesi gerekir.
Allah'ın Kitap'ta buyurduğu gibi, Allah'ın ayetlerinin inkar edildiği
yahut onlarla alay edildiği ortamlarda [diyalog salonlarında] kafirlerle
beraber bulunmaya devam etmek, orayı terk etmemek, 'müslümanım' diyen
kişileri, oradakilerle aynılaştırmaktadır. (Nisa, 140; 6/68).
Diyaloğun sahih temellere dayanmadığı müsellemdir. Peki, diyaloğun
gerçek hedefi ne olabilir? 1920, 30 ve 40'lı yıllarda dinler arası
diyalog, o gün batı kapitalist rejimlerini tehdit eden komünizmle
mücadele etmek, Bolşevik dalgasını kırmak için bir araç olarak
kullanılmıştı. Günümüzde ise Bolşevik tehlikesinin yerini İslam
almıştır! Şimdi, 'İslam'ın yayılması tehlikesi' yine İslam'la
durdurulmaya çalışılmaktadır. Şimdilerde BOP gibi isimlerle ifade edilen
uluslararası sömürgeci jandarma, önünde en büyük engel olarak gördüğü
İslam'ı etkisiz hale getirmek ve laik-demokratik tiranlığı her tarafta
egemen kılmak için, gelenekselci kesimleri aldatarak kendi safına çekmek
istemektedir. Bu oyunun tabi ki 'dinlerarası diyalog', hoşgörü, barış
gibi birtakım maskeli isimleri olacaktır.
Son yıllarda birçok gelenekçi kanadın başta ABD olmak üzere batılı
rejimlerin 'gözdesi' haline geldiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Ama
unutmamalıdır ki batılı güçler için sadece işlevsellik önemlidir. Bu
anlamda ılımlı 'islami' anlayışların, mistik İslam'ın desteklendiği bir
gerçektir. Dinlerarası diyalog faaliyetleriyle, İslam
sekülerleştirilmek, çağdaş batı medeniyetine uyumlu hale getirilmek
istenmektedir.
Müslümanların, çağdaş dırar mescidlerinin tuzağına düşmeden, dinleri
İslam'ı şerefli bir şekilde yaşamaları ve dinlerini, Müslüman olmayan
herkese, tıpkı Muhammed (sav) gibi tebliğ etmeye çalışmaları esastır.
Batılısı-doğulusu, güneylisi-kuzeylisi ile; hristiyanı-müslümanı,
yerlisyabancısı ile; diyalogcusu-anti diyalogcusu ile bütün herkese
İslam tebliğ edilmelidir. Aslında tebliğe en çok da, 'içimizdeki
misyonerler' diyebileceğimiz, Müslüman görünümlü diyalogcular muhtaçtır.
Kur'an'ın en önemli 'diyalog' çağrısı şu ayette bulunmaktadır:
"De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze
gelin: Allah'dan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve
Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yüz
çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz Müslümanlarız deyin."
(3/Al-i İmran, 64). [ayrıca bkz. 3/20]
Diyalog bataklığında aldığı mesafe sonucu edep ve arlanmayı iyice terk
eden kimseler, Rasûlullah Muhammed (sav)in hicretini, Medine vesikasını,
Hudeybiye andlaşmasını, Rasûlullah'ın elçiler göndermesini v.b. diyalog
örneği saymaktadırlar. Bunları diyalog sayan kimselerin, üç büyük Yahudi
kabilesinin başına gelenleri, Bedir, Uhud, Hendek, Mute, Tebük, Hayber
ve Mekke'nin fethi gibi savaşları da izah etmesi gerekir
Dinlerarası diyalog söylemiyle imanımızın zaafa uğratılmasına müsaade
etmemeliyiz. Müslüman kalmak en büyük hazinemiz olmalıdır. |