Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 338 | Şubat  2007

                   

 

 


 

Şehir, Mekan ve İnsan Üzerine...

 

Murat Kirişçi

Aristo, Politika'da sitenin insanların yalnızca var oluşlarını sürdürmelerini değil, insan özüne uyan bir biçimde "iyi yaşama"ları amacını taşıdığını da söylemektedir. Günümüzde de şehirleşme böyle bir amaçla oluşturulmuştur, ancak "iyi yaşamayı amaçlayan modernizm, postmodernizm ve küreselleşme gibi süreçler iyi yaşamayı temin edebilmiş midir?" sorusunun cevabı konunun kendisine bakışta ciddi önem arz etmektedir.
1980'lerle keskin olarak ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan neo-liberal akım ve politikalar, varlıklı insanlarla yoksullar arasında ekonomik uçuruma sebep olmuş ve bu durum kronikleşmiştir. Bu "yeni" model liberalizm, aslında Adam Smith ve David Ricardo'nun klasik liberal teorilerinin küreselleşme dönemine uyarlanmış halidir.
Bu yeni liberal anlayışla, Aristo'nun "iyi yaşama" amacı gittikçe ütopik bir hal almıştır. Şehirlerin sağlıksız bir şekilde kalabalıklaşması, yaşam koşullarındaki gerileme, sosyal sınıf farklılıklarının mekânda ayrımlaşmaya yol açması ve bu alanların şehirsel gerilim arenalarına dönüşmesi, Aristo'nun deyişinin bir ütopyadan öteye gidemediğinin göstergesidir.
Şehirsel mekânın oluşumunda, planlamasında insan boyutunun bir kenara bırakılarak standartlar bağlamında çözümler üretilmesi, gerçekte mekânı algılayışımızla birebir bağlantılı bir tutumdur. Mekânın fiziksel üç boyutluluktan öte toplumsal, bireysel, ruhsal bir bütün olduğunu kabul etmemiz ve bakış açımızı bu doğrultuda değiştirmemiz ya da salt kuramsal düzeyde kalan düşüncelerimizi bu kapsamda mekânla ilişkilendirmemiz gerekiyor.
Mekânsal ayrımlaşma sonucunda, artan yoksullaşmanın da etkisiyle şehirlerde yoğun bir dışlanmışlar kalabalığı ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de bu mekânlara "varoşlar", "kenar mahalle" ve "gecekondu bölgesi" gibi isimler verilmektedir. Şehirde bir "tutunamayanlar" grubu oluşmakta ve bu tutunamayanlar "ötekiler" olarak sembolize edilmektedirler. Bu sembolize bazen popülist bir yaklaşım olmakla birlikte bazen bu grupların "tehlike" olduğu yönünde korku çağrışımlarını da beraberinde getirmektedir.
Şehir değişik toplumsal grupların ortak yaşam alanı oluğu için, bu gruplar zaman içinde şehrin tektipleştiren yaşama biçimine ayak uydurmak zorunda kalırlar. Bu düzene ayak uyduramayanlar ise, şehrin kenar köşe mahallelerinde arabesk bir hayata sürüklenmektedirler. İstanbul gibi bir metropolde, ne varoş ne de varlıklı insanlar grubu içinde olmayan ancak, Özallı yıllarda oluşturulmak istenen ve adına "orta sınıf" denilen bir yaşam formuna da giremeyen, yani Arafta kalmış yığınlardan söz etmek de mümkün. Bu bölümde yaşayanlar da en az "ötekiler", yani "tutunamayanlar" olarak tanımlanan varoş bölgelerin formu kadar "tehlike" arz etmektedir. Bu durum sosyal bir kutuplaşmayı oluşturmakta ya da başka bir ifadeyle modern bir kast sistemi olarak ayrım mefhumunu ön plana çıkartmaktadır. Bu da şehir olgusunda bir ikileme yol açmakta ve "ikili bir şehir" olgusu ortaya çıkmaktadır. İkili şehir, aslında post endüstriyel şehrin bir yan kuruluşu gibidir ve temel fonksiyonu varlıklılarla yoksullar arasında açılan uçurumu ifade etmektir.
İnsanın yaşadığı mekânlar, yaşamın tüm işlevleriyle biçimlendiği bir bütün olarak algılanmak, geçmişten geleceğe bu mekânı kullanan tüm grupları ilgilendiren bir bütüncül yaklaşıma erişmek gerekmektedir. Bu gerekliliğe rağmen günümüzde, üreticilik azalırken bilişim teknolojileri aşırı derecede artmış, yatırım bölgeleri yön değiştirirken yaşam formları da merkeze doğru kaymıştır. Önceleri her yerleşim biriminin merkezi inanç merkezleri/ibadethaneler iken -buna en güzel örnekler, Mekke, Kudüs ve Vatikan'dır- şimdilerde bu merkezlerin yerini alışveriş merkezleri almıştır. Alışveriş merkezleri kapalı duvarları içinde sundukları cilalı imajları ile insanları hem zamandan hem mekândan kopartmış, yeni bir dünya, yeni bir yaşam, yeni bir zaman oluşturmuştur. İnsanlar bu alışveriş merkezlerinde çılgınca bir tüketim anlayışını yaşamaya çalışırken, aynı zamanda ilişkilerde ortadan kalkmıştır. Bu merkezler küresel sermayenin semirmesine sebep olmuşlardır. İnanç merkezli bir şehirde ise, ilişkiler daha sıcaktır ve bu merkezlerin çevresindeki ticaret, küresel sermaye yerine yerel tacirlerin kazanç elde etmesini sağlamaktadır.
Alışveriş merkezleri şehirler için bir yaşam biçimi halini alırken kenar mahallelerdeki insanların bu tüketime katılamaması, "merkezsiz" kalmalarına sebep olmaktadır. Artık bu insanlar ne inanç merkezlerine yönelebilmekte ne de tüketim kültürüne ait olabilmektedir. Köyden şehre göçen bu yeni şehirliler, sosyal ve ekonomik yapısına bağlı olarak aslında kırsal hayatın yapısından çok da farklı olmayan bir mekânsal yapı ortaya koyarlar veya yaşam bu şekilde oluşur. Dolayısıyla bu boyut, sosyal yapının mekânsal doku ortaya koyma süreci olur. Gökdelen, plaza, site ve toplu konutlara bakıldığında soğuk ve ruhsuz mekân formu rahatlıkla görülecektir. Kırsal yapılaşma ise bu konunun tam zıddını ifade eder görünürken şehirleşmenin soğukluğuna da ayak uydurma yarışına girmektedir.
Niyazi Mısri'nin tanımı konuyu gayet güzel açıklamaktadır: "İnsan, önünden şehirlerin geçtiği bir aynadır". Bu tanımdan da açıktır ki; insanların yüzüne şehir yansımaktadır(ya da tersine insanın yüzü şehre yansımıştır). Şehir ve şehirde mekân problemine en uygun tanım bu gibi görünmektedir. Bugün, insan ile şehir arasına, yanlış politikalar olanca gücüyle girmiş ve bu güç her iki tarafında yüzüne çarpmıştır. İnsanlığın kadim prensiplerle (vahiy ve gelenek) elde ettikleri yaşam formları "bilim" ve "üniversite"ye kurban edilmiştir. Mekânlar insanlar için değil bilim için tasarlanmıştır. Şehir planlama adına yapboz tahtasına dönen şehirler, her iki tarafı da(insan ve şehir) yansıtmayan soğuk bir çehreye bürünmüştür. Şehrin insan ruhuna kazandırması gereken muhteşem davranış kalıpları bu "akılcı" yapılanmayla yok edilmiştir. Yollar ve sokaklar bu "akılcı" anlayışla belki çamurdan kurtulmuş, ancak insan ruhunu çamura batırmıştır. Çamurlar sokaklardan içimize akmıştır. Mekânların etkisini gözden kaçıran bu algılayış, "iyi yaşamak" adına hava kirletmiş, yeşili yok etmiş, ekolojik dengeyi bozmuştur.
Şehir planlanırken, mekânı; bu mekânda taştan, duvardan başka insanın toplumsal, bireysel ruhsal beklentilerinin de olduğunu düşünerek hatta bu mekânda insanla beraber bulunacak bitkileri ve hayvanları da hesaba katarak bir bütün olarak okumak ve bu bütüne göre ele almak gereklidir. Aksi halde mekânlar, bu gün olduğu gibi insana "iyi yaşam" sağlamaktan uzak kalacaktır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...