|

Şehir,
Mekan ve İnsan Üzerine...
Murat Kirişçi
Aristo, Politika'da
sitenin insanların yalnızca var oluşlarını sürdürmelerini değil, insan
özüne uyan bir biçimde "iyi yaşama"ları amacını taşıdığını da
söylemektedir. Günümüzde de şehirleşme böyle bir amaçla oluşturulmuştur,
ancak "iyi yaşamayı amaçlayan modernizm, postmodernizm ve küreselleşme
gibi süreçler iyi yaşamayı temin edebilmiş midir?" sorusunun cevabı
konunun kendisine bakışta ciddi önem arz etmektedir.
1980'lerle keskin olarak ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan
neo-liberal akım ve politikalar, varlıklı insanlarla yoksullar arasında
ekonomik uçuruma sebep olmuş ve bu durum kronikleşmiştir. Bu "yeni"
model liberalizm, aslında Adam Smith ve David Ricardo'nun klasik liberal
teorilerinin küreselleşme dönemine uyarlanmış halidir.
Bu yeni liberal anlayışla, Aristo'nun "iyi yaşama" amacı gittikçe ütopik
bir hal almıştır. Şehirlerin sağlıksız bir şekilde kalabalıklaşması,
yaşam koşullarındaki gerileme, sosyal sınıf farklılıklarının mekânda
ayrımlaşmaya yol açması ve bu alanların şehirsel gerilim arenalarına
dönüşmesi, Aristo'nun deyişinin bir ütopyadan öteye gidemediğinin
göstergesidir.
Şehirsel mekânın oluşumunda, planlamasında insan boyutunun bir kenara
bırakılarak standartlar bağlamında çözümler üretilmesi, gerçekte mekânı
algılayışımızla birebir bağlantılı bir tutumdur. Mekânın fiziksel üç
boyutluluktan öte toplumsal, bireysel, ruhsal bir bütün olduğunu kabul
etmemiz ve bakış açımızı bu doğrultuda değiştirmemiz ya da salt kuramsal
düzeyde kalan düşüncelerimizi bu kapsamda mekânla ilişkilendirmemiz
gerekiyor.
Mekânsal ayrımlaşma sonucunda, artan yoksullaşmanın da etkisiyle
şehirlerde yoğun bir dışlanmışlar kalabalığı ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'de bu mekânlara "varoşlar", "kenar mahalle" ve "gecekondu
bölgesi" gibi isimler verilmektedir. Şehirde bir "tutunamayanlar" grubu
oluşmakta ve bu tutunamayanlar "ötekiler" olarak sembolize
edilmektedirler. Bu sembolize bazen popülist bir yaklaşım olmakla
birlikte bazen bu grupların "tehlike" olduğu yönünde korku
çağrışımlarını da beraberinde getirmektedir.
Şehir değişik toplumsal grupların ortak yaşam alanı oluğu için, bu
gruplar zaman içinde şehrin tektipleştiren yaşama biçimine ayak uydurmak
zorunda kalırlar. Bu düzene ayak uyduramayanlar ise, şehrin kenar köşe
mahallelerinde arabesk bir hayata sürüklenmektedirler. İstanbul gibi bir
metropolde, ne varoş ne de varlıklı insanlar grubu içinde olmayan ancak,
Özallı yıllarda oluşturulmak istenen ve adına "orta sınıf" denilen bir
yaşam formuna da giremeyen, yani Arafta kalmış yığınlardan söz etmek de
mümkün. Bu bölümde yaşayanlar da en az "ötekiler", yani "tutunamayanlar"
olarak tanımlanan varoş bölgelerin formu kadar "tehlike" arz etmektedir.
Bu durum sosyal bir kutuplaşmayı oluşturmakta ya da başka bir ifadeyle
modern bir kast sistemi olarak ayrım mefhumunu ön plana çıkartmaktadır.
Bu da şehir olgusunda bir ikileme yol açmakta ve "ikili bir şehir"
olgusu ortaya çıkmaktadır. İkili şehir, aslında post endüstriyel şehrin
bir yan kuruluşu gibidir ve temel fonksiyonu varlıklılarla yoksullar
arasında açılan uçurumu ifade etmektir.
İnsanın yaşadığı mekânlar, yaşamın tüm işlevleriyle biçimlendiği bir
bütün olarak algılanmak, geçmişten geleceğe bu mekânı kullanan tüm
grupları ilgilendiren bir bütüncül yaklaşıma erişmek gerekmektedir. Bu
gerekliliğe rağmen günümüzde, üreticilik azalırken bilişim teknolojileri
aşırı derecede artmış, yatırım bölgeleri yön değiştirirken yaşam
formları da merkeze doğru kaymıştır. Önceleri her yerleşim biriminin
merkezi inanç merkezleri/ibadethaneler iken -buna en güzel örnekler,
Mekke, Kudüs ve Vatikan'dır- şimdilerde bu merkezlerin yerini alışveriş
merkezleri almıştır. Alışveriş merkezleri kapalı duvarları içinde
sundukları cilalı imajları ile insanları hem zamandan hem mekândan
kopartmış, yeni bir dünya, yeni bir yaşam, yeni bir zaman oluşturmuştur.
İnsanlar bu alışveriş merkezlerinde çılgınca bir tüketim anlayışını
yaşamaya çalışırken, aynı zamanda ilişkilerde ortadan kalkmıştır. Bu
merkezler küresel sermayenin semirmesine sebep olmuşlardır. İnanç
merkezli bir şehirde ise, ilişkiler daha sıcaktır ve bu merkezlerin
çevresindeki ticaret, küresel sermaye yerine yerel tacirlerin kazanç
elde etmesini sağlamaktadır.
Alışveriş merkezleri şehirler için bir yaşam biçimi halini alırken kenar
mahallelerdeki insanların bu tüketime katılamaması, "merkezsiz"
kalmalarına sebep olmaktadır. Artık bu insanlar ne inanç merkezlerine
yönelebilmekte ne de tüketim kültürüne ait olabilmektedir. Köyden şehre
göçen bu yeni şehirliler, sosyal ve ekonomik yapısına bağlı olarak
aslında kırsal hayatın yapısından çok da farklı olmayan bir mekânsal
yapı ortaya koyarlar veya yaşam bu şekilde oluşur. Dolayısıyla bu boyut,
sosyal yapının mekânsal doku ortaya koyma süreci olur. Gökdelen, plaza,
site ve toplu konutlara bakıldığında soğuk ve ruhsuz mekân formu
rahatlıkla görülecektir. Kırsal yapılaşma ise bu konunun tam zıddını
ifade eder görünürken şehirleşmenin soğukluğuna da ayak uydurma yarışına
girmektedir.
Niyazi Mısri'nin tanımı konuyu gayet güzel açıklamaktadır: "İnsan,
önünden şehirlerin geçtiği bir aynadır". Bu tanımdan da açıktır ki;
insanların yüzüne şehir yansımaktadır(ya da tersine insanın yüzü şehre
yansımıştır). Şehir ve şehirde mekân problemine en uygun tanım bu gibi
görünmektedir. Bugün, insan ile şehir arasına, yanlış politikalar olanca
gücüyle girmiş ve bu güç her iki tarafında yüzüne çarpmıştır. İnsanlığın
kadim prensiplerle (vahiy ve gelenek) elde ettikleri yaşam formları
"bilim" ve "üniversite"ye kurban edilmiştir. Mekânlar insanlar için
değil bilim için tasarlanmıştır. Şehir planlama adına yapboz tahtasına
dönen şehirler, her iki tarafı da(insan ve şehir) yansıtmayan soğuk bir
çehreye bürünmüştür. Şehrin insan ruhuna kazandırması gereken muhteşem
davranış kalıpları bu "akılcı" yapılanmayla yok edilmiştir. Yollar ve
sokaklar bu "akılcı" anlayışla belki çamurdan kurtulmuş, ancak insan
ruhunu çamura batırmıştır. Çamurlar sokaklardan içimize akmıştır.
Mekânların etkisini gözden kaçıran bu algılayış, "iyi yaşamak" adına
hava kirletmiş, yeşili yok etmiş, ekolojik dengeyi bozmuştur.
Şehir planlanırken, mekânı; bu mekânda taştan, duvardan başka insanın
toplumsal, bireysel ruhsal beklentilerinin de olduğunu düşünerek hatta
bu mekânda insanla beraber bulunacak bitkileri ve hayvanları da hesaba
katarak bir bütün olarak okumak ve bu bütüne göre ele almak gereklidir.
Aksi halde mekânlar, bu gün olduğu gibi insana "iyi yaşam" sağlamaktan
uzak kalacaktır. |