|

ATLAR,
KAĞNI ARABALARI, SÜNGÜ VE TÜFEKLER*
Naz Ferniba
on yıl önceydi öğrendim
sınır dışı ne demek
sokaktan çıkıp mahalleyi, mahalleden çıkıp şehri,
şehirden çıkıp bölgeyi, bölgeden çıkıp ülkeyi arkada bırakmakmış
bir çıkıldı mı da geri dönmek göçmen kuşlara bakıp el sallamakmış
sınır dışı demek uzaklaşmak, yabancıların arasında kalmak,
yalnızlaşmakmış
çabaladıkça batmak, çalıştıkça başaramamakmış
dilsizleşmek, karanlığa düşmek, pencereden bakmayı öğrenmek ve küsmekmiş
sınır dışı vatan demekmiş
memleket demekmiş
bırakılanların her gün biraz daha hasretle büyümesi
duvarların her gün yıkılıp yeniden dikilmesi
uykuların bölünmesi
rüyaların kâbusla yer değiştirmesi demekmiş
"dünyanın her yerinde yaşayan insanlar varmış,
ben onları görsem de görmesem de...
dünyanın her yerinde ölen insanlar varmış
ben neden öldüklerini bilsem de bilmesem de...
dünyanın her yerinde düş görebileceğim yerler varmış
ben düşün içinde olsam da olmasam da..."
sürekli not tuttuğum defterlerim çoğaldı
John Locke her yolculuktan içi kağıt dolu sandıklarla dönermiş
ben taşıyamayacağım ihtimal
yazdıkça içimden demir yığınları atıyor gibiyim dışarı
şekilsiz külçeler yere düşerken hiç ses çıkarmıyor, yeri de zedelemiyor
demirden tepeler yükselttim evlerimin etrafında kimsenin göremediği
kimsenin göremediği kale duvarları ördüm istemsiz
bir alienus olarak şekilleniyordum kendi kabuğumun içinde
yersiz öfkelerim cam kırıklarını çoğaltıyor, tiz bir sesle dolduruyordu
havayı
tehlikeli miydim?
tehlikede miydim?
insanların günlük hayatlarını izlerken ezberime alıyordum her ayrıntıyı
ne gerek vardı bunca karmaşaya?
beyaz giymiş karda kışta, (niye kışın beyaz giyilmez mi?
giyildi diyelim üşünür mü?
üşümenin beyazla ilgisi az mı çok mu?
beyaz yerine siyah mı mesela?
kim demiş, neden demiş, derdi neymiş?)
gece olunca ayıklamaya başlıyordum gün boyu topladıklarımı
kimini çöpe
kimini defterlerime
kimini dolaplara
kimini halıların altına
kimini pencereden dışarıya yolluyordum sessiz ve ışıksız
o ara tanıştım liber ile
çözüldü düğüm
koparıldı ipler
kokusu yayıldı dünyanın buram buram
"şarkı söylüyorlar / çığlıklar çığlıklar
ölüm dolaşıyor evlerin odalarını / çığlıklar çığlıklar
onlar nagham'da şarkı söylüyorlar / çığlıklar çığlıklar
kan lekesi her yere yayılırken
siyah sözler savrulurken havaya
tanklar giriyor şehre / çığlıklar çığlıklar
onlar şarkı söylüyorlar nagham'da: teğele ye, teğele ye
teğele ye veledi zğayyar"
şiir okurduk sıralarda, uzun ve anlamlı; Osman Bey'in dersi
sır mıhlardı bizi yerimize,
alt alta yazılı ne varsa saygı duyduk o günlerden sonra
kimini anladık, çoğunu anlayamadık belki:
"Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su
Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su" (•)
savaş nedir bilmezdik, okurduk tek Mehmet Akif, Tarık Buğra, Halide Edib
ezberimize çizilen sahneler vardı; atlar, kağnı arabaları, süngü ve
tüfekler...
o vakitler sinema da henüz girmemişti ziyaret ettiğimiz yerler arasına
ve o vakitler daha küçüktük şimdikinden az daha
ama daha büyüktü sanki yüreğimiz, içine ne koysak sığardı
şimdi kendimizden başkasına yer kalmamış gibi; belki kirlendiğinden,
belki tükenmişliğinden
zamanla çok şey öğrendik belli; ben, sen, o ve onlar
bu yüzden sormuyoruz artık hiçbir şeyi: "yağmur neden yağar?
neden ısınır hava?
bu ağacın adı ne?
ve neden yaşlanır insan?..."
öğrendiklerimiz sürekli hiçbir şey bilmediğimizi işaretledi
oyun oynamaktan vazgeçtik, annemizi öpmekten ve vazgeçtik eskisi gibi
konuşmaktan
sorguladıklarımız düşüncemizde yer kaplamaya başlayınca
aşkı silmesek de defterden, uyuttuk karanlık odalarımızın birinde
ninnisiz:
"Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâlezâr ateş"(••)
• Fuzuli
•• Şeyh Galip
• kaynak: siraze.net/denemeler |