Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 338 | Şubat  2007

                   

 

 


Hrant Dink Olayının Düşündürdükleri

Gazeteci Hrant Dink'in bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine başlayan tartışmalar, konunun, güncel politik kaygılardan ziyade ilkesel boyutta ele alınmasını gerekli kılıyor. Zira güncel platformda tartışılan hususlar, çoğunlukla ya duygusal içerikler taşır ya da kimi kesimlerin yönlendirmelerine açıktır. Halbuki bu konuda asıl üzerinde durulması gereken husus, sorunun temelini oluşturan ideolojik ve siyasi yaklaşımlardır. Hadiseyi bu açıdan değerlendirdiğimizde, öncelikle 'milliyetçilik', 'etnik kimlik' ve 'azınlık' gibi kavramlar üzerinden bir değerlendirme yapılması elzem olmaktadır.
İlkin, Dink'in öldürülmesi olayını, 'milliyetçi' bir söylemle değerlendirme yanlışına düşülmemelidir. Bu bağlamda: "biz Türkler, tarih boyunca hiçbir etnik unsura, dini azınlığa, vs. zulmetmedik" türü yaklaşımlar dahi, milliyetçi üslubun uzanımlarıdır ve yanlıştır. Aynı şekilde, Dink gibilerinin: "Ermeniler, Türkiye'de kapalı bir toplumdur; dışa açılmalı ve haklarını savunmalıdırlar" tarzı söylemleri de esas itibarıyla bir etnik veya dini kimliği ihsas ettirmektedir ve tartışmayı 'milliyetçi' bir düzlemde yürütmeye katkıda bulunmaktadır. Burada söylemin zemini, 'adalet/zulüm' kavramlarına oturtulmalı ve hiçbir şekilde 'tarafgirlik' hissiyle de hareket edilmemelidir. Çünkü müminler için adalet konularında hiçbir bağın (soy, kavim, aile vs.) önceliği olamaz. Müminler için öncelikli konu hakkın/adaletin tesisidir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, Müslümanların, ne bugünkü ideolojik grupların veya siyasi yönetimlerin 'milliyetçi' üslubunu sahiplenmesi ne de tarihsel bir vakıanın soy-sop, kabile, ırk, millet gibi kavramlar temelinde meşrulaştırılması söz konusu olabilir.
Bilinmelidir ki, bugün 'milliyetçi' (veya 'asabiyetçi') hissiyat ve düşüncelerle girişilen eylemlerin İslam nazarında hiçbir meşru temeli yoktur. İnsanlar, ailelerini, kavimlerini, dillerini vs. kendilerini seçmezler. Bu yüzden, bunlara dayalı bir üstünlük/fazilet arayışı, boştur. Ayrıca sadece boş olmakla kalmaz, zulüm ve haksızlık da doğurur. Tarih (özellikle de son 200 yıllık tarih) bunun örnekleriyle doludur. Bu son dönemde, etnisite veya ulus kavramına dayalı milliyetçilik düşüncesi, küresel ölçekte popülerlik kazanmış ve pek çok coğrafyada milliyetçi gerekçelerle nice zulümler işlenmiştir. Her ne kadar Hitler'in ismi, bu bağlamda sık sık örnek olarak gösteriliyorsa da, İsrail'in Filistinlilere karşı uyguladığı zulümleri veya Afrika'daki Hutu ve Tutsi katliamlarını yahut Saddam'ın yaptıklarını da benzer uygulamalar olarak değerlendirmek mümkündür. Bu örneklerde, başka bazı kaygıların da uygulamaya katkısını kabul etmekle birlikte, kişilerin soyları, ırkları, renkleri, dilleri vs. yüzünden zulme maruz bırakıldıklarını görüyoruz. İşte eğer Müslüman coğrafyasında da benzer nedenlerle, herhangi bir gruba veya kavme karşı benzer uygulamalar yapılmışsa, yapanın kimliğine bakmaksızın aynı tavrı göstermek gerekir. Yani zulmü yapanın kimliği değil, eylemin kendisi önemlidir. Ve eylem meşru ise övülmeli, gayr-i meşru ise kınanmalıdır.
Temel ilke bu olduğunda, Müslüman toplum ve devletlerin tarihteki uygulamalarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmek de mümkün olabilmektedir. Malum olduğu üzere, Müslüman toplumlar veya devletler, tarihsel pratiklerinde, genel olarak etnik veya milliyetçi kaygılarla hareket etmemiştir. Böyle olduğu içindir ki, Müslüman toplumların tarihinde, başka ırk veya dinlerden insanların genel olarak 'huzurlu' bir ortamda yaşadığı söylenebilir. Ancak kimi dönemlerde bazı haksız uygulamaların olduğu da bir vakıadır. Örneğin ilk dönemlerde Emevi yönetimlerin, başka bazı etmenlerin yanında 'kavmî' kaygılarla da, Arap olmayan kavimlere karşı takındıkları tutum böyledir. Bu uygulamayı Müslümanların onaylaması asla mümkün değildir. Aynı şekilde Osmanlı devletinin son döneminde Ermenilere karşı uygulanan politikanın da meşrulaştırılamayacak boyutları olduğu kabul edilmelidir. Her ne kadar Ermeniler, bu dönemde sömürgeci devletler tarafından, siyasal amaçlarla kullanılmış olsalar da, son tahlilde, yapılan uygulama, cezanın adil olması kıstasıyla açıklanamayacak ölçüde aşırılıklar taşımaktadır. Bu durumun tespit edilmesi önemlidir. Ancak bundan daha önemlisi, bu uygulamayı yapanların, 'biz-öteki' ayrımından hareketle meşrulaştırılmaya çalışılmaması gerekir. Yanlışı kim yaparsa yapsın, yanlış yanlıştır. Yapanı da mes'ul kılar.
Fakat konuya 'tarihsel' bir gözle ve daha derinlemesine bakıldığında, sorunun kökeninde yer alan ve her iki tarafı da etkileyen milliyetçi faktörü görmek mümkündür. O dönemde, bir yandan çözülmeye yüz tutan Osmanlı yönetimi, görece 'milliyetçi' İttihatçılar'ın elindedir, bir yandan da Ermeni toplumu da yükselen milliyetçilik dalgasının etkisiyle yeni oluşumlar içine girmektedir. Hınçak ve Taşnak örgütleri, bağımsız, özgür ve birleşik bir Ermenistan kurulması yönünde faaliyetlerde bulunmakta ve siyasal konjonktürdeki fırsatları değerlendirmek adına, komita türü gizli oluşumlar içerisine de girebilmektedir. Rusya ve İngiltere ise, bölgedeki çıkarları adına Ermenileri kullanmak istemekte ve I. Dünya Savaşı'nın karmaşa ortamından yararlanarak, bir ölçüde bu amacına ulaşmaktadırlar. İttihat ve Terakki liderlerinin idaresindeki Osmanlı devleti ise, bir yönüyle 'isyancı' unsurları te'dip etmek gayesiyle, bir yönüyle de 'milliyetçi' aşırılıkların etkisiyle, doğu vilayetlerinde bulunan Ermenileri, 1915-1917 yılları arasında, göçe (tehcir) zorlamıştır. Her ne kadar burada amacın, isyancı unsurlara karşı bölge halkının ve ordunun güvenliğini teminat altına almak olduğu söylenebilirse de, büyük sayılarda kitlelerin tehcir edilmesi uygulamasının, Osmanlı'nın bu son (ve 'karışık') dönemine özgü olduğu tespitinde bulunmak gerekmektedir. Burada, Ermeni kayıplarının yüksek olmasını, elbette artık çökmeye tutmuş devletin zaaflarıyla izah etmek de mümkündür; ancak 'tehcir' olayını, sadece bununla izah etmek yetersiz kalır. Tehcir uygulamasının ardındaki 'ideolojik' etkilenmeler görmezden gelinmemelidir.
Bununla birlikte, Osmanlı devletinin son dönemindeki bu uygulamayı bir 'soykırım' olarak da görmek mümkün değildir. Gerek Müslüman devlet ve toplumların bin yılı aşkın tecrübesine bakıldığında, gerekse tehcir hadisesinden sonra tahkikat yapan yerli ve yabancı komisyonların raporları incelendiğinde, kimi Ermenilerin iddia ettiği gibi bir 'soykırım'ın söz konusu olmadığı görülecektir. Her şeyden önce 'soykırım' ifadesi, 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme'sinde tanımlanmıştır. Bu nedenle, hukuk metinlerinin geriye doğru yürümemesi ilkesi gereğince Osmanlı devletinin bu uygulamasını 'soykırım' olarak tanımlamak tutarlı değildir. Ayrıca bu uygulamanın, BM metninde tanımlandığı gibi "belirli bir kavmi veya etnik kimliği" yok etme ve topluca katletme gibi bir 'özel' amacı olmadığı da açıktır. Nitekim, I. Dünya Savaşı'ndan sonra "Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri" gerekçesiyle tutuklanan ve Malta Adası'na sürgün edilen 143 kişinin, Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde yapılan araştırmalar sonucunda, suç deliline rastlanmaması üzerine, duruşma dahi yapılmadan 1922'de serbest bırakılmaları hadisesi hatırlanabilir. Bu dönemde İngiliz basınında çıkan ve soykırım yapıldığını 'belgeleyen' metinlerin, Paris odaklı milliyetçi Ermeniler tarafından müttefik delegasyonuna gönderilen yazılar olduğunun anlaşılması ise, bu konuda 'sahte' belge üretimi konusu üzerinde de durulması gerektiğini gösteren bir örnek olarak alınabilir. Ayrıca, BM sözleşmesinde bu ifadenin yer almasını, askeri olarak mağlup edilmiş olan Almanya'nın siyasal ve hukuksal düzlemde de etkisizleştirilmesi amacıyla ilişkilendirmek de mümkündür. Nitekim Amerika, Yahudilere karşı işlemiş olduğu bu suçun 'psikolojik' bedelini o dönemden beri Almanya'ya ödetmektedir. İşte burada 'siyasal' amaçların, bu ve benzeri metinlerdeki etkisi üzerinde durmak gerekmektedir. Gerçekten de, BM sözleşmesinde yer alan 'soykırım' ifadesinin, 'insani' gerekçelerle olmaktan çok, 'siyasal' kaygılarla metne yerleştirildiğini düşünmek için pek çok gerekçe vardır. Nitekim Batılı bazı devletlerin, örneğin Fransa'nın, bu belgenin imzalanmasından sonra Cezayir'de gerçekleştirdiği katliamların 'soykırım' olarak nitelendirilmemesi gerçekten çifte-standart olarak görülebilir. Ancak bu hadiseye de, 'siyasal' açıdan baktığımızda, Cezayir halkına yapılan zulmün 'aşırıya kaçan' askeri tedbir olarak nitelendirilmesini anlamak zor olmamaktadır. Yine hukuk metinlerinin geriye doğru işlememesi ilkesi eğer Osmanlı devleti için uygulanmayacaksa, Amerika'nın Kızılderililere karşı uyguladığı politikanın veya sömürgeci Batı devletlerinin Afrika kabilelerine karşı uyguladığı köle ticareti politikasının da 'soykırım' olarak nitelendirilmesi gerekirdi. Ancak bugün parlamentolarında Türkiye aleyhinde 'soykırım' kanunu çıkaran ülkeler, tarihe kazınmış bu uygulamaları dile getirmemektedirler. Bu tavrı izah etmek için fazla çaba sarf etmeye de gerek yoktur. Çünkü ne şekilde mazeret bulunmaya çalışılırsa çalışılsın, sonuçta burada bir çifte standart vardır ve bunun belirleyeni de 'politik' amaçlardır.
Görüldüğü gibi, Osmanlı'nın 'millet-i sadıka' olarak tanımladığı Ermenilerin, Osmanlı'ya karşı ayaklanmalarının da, asırlardır kendi toprakları içinde yaşayan farklı unsurlara adil davranmaya özen göstermiş Osmanlı Devleti'nin, sadık tebaalarından birine karşı aşırı bir uygulamaya gitmesinin ardında da, esas itibarıyla dönemin milliyetçi kaygıları yatmaktadır. Osmanlı Devleti, her devlet gibi, isyancı unsurlara karşı tedbir alma hakkına sahiptir. Fakat bu tedbirin, o dönemin şartları da düşünüldüğünde, aşırı olduğu ortadadır. Zira Osmanlı'ya karşı ilk kez isyan eden Ermeniler değildir. Bundan önce Yunanlılar ve Balkan kavimleri de isyan etmişler, fakat Osmanlı Devleti bu coğrafyalarda, geniş çaplı tehcir gibi bir uygulamaya gitmemiştir. Elbette ki dönemin şartları farklıdır; ancak tarih boyunca şahit olunduğu gibi, Müslüman devletler, istemedikleri iki seçenek arasında tercih yapmak durumunda kaldıklarında, daha 'ehven' olanı seçme eğiliminde olmuşlardır. Fakat Ermeni tehciri olayında bu 'ehven' şartının ihlal edildiği görülmektedir. Peki bu ihlalin nedeni nedir? Bunu, sadece konjonktürel şartlara bağlamak yanlıştır. Hadisenin kökenini 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra bütün dünyayı olduğu gibi, Osmanlı ve Ermeni coğrafyalarında da popülerleşen milliyetçi düşüncede aramak gerekir. Çünkü tabandan gelen bu dinamik, bu hadiseden sonraki gelişmeleri de belirlemiştir. Nitekim Ermenistan'da 1918-1922 yılları arasında bir Ermeni devleti kurulmuş, Osmanlı topraklarında ise yine 'milliyetçi' bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
Hadiseyi bu zemin üzerinde değerlendirmek, bugünü anlamak açısından da önemlidir. Bu tarihsel olayın bugünkü uzanımlarına baktığımızda da, tartışmanın benzer bir 'milliyetçi' üslup ile yürütüldüğü görülmektedir. Bugün konunun doğrudan muhatapları olarak görülen Türkiye ve Ermenistan'ın resmi tutumlarını 'milliyetçi' hassasiyetler belirlemektedir. Dink'in cenaze töreninde atılan: "Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeni'yiz" sloganına karşı geliştirilen tepkilerin altında da milliyetçi hissiyat yatmaktadır. Her ne kadar milliyetçilik, küresel ölçekte popülaritesini yitirmiş bir akım olsa da, insanların ve toplumların 'damarına dokunulduğu'nda, milliyetçi hissiyatlar depreşebilmektedir. Soykırım kavramını uluslararası arenada gündemde tutmaya çalışanların asli amaçları politik olsa da, milliyetçi hissiyatın istismarı, bu politikanın canlı tutulması açısından belirleyici önem taşımaktadır. Burada şu hususa dikkat edilmelidir ki, 'soykırım' iddialarının Batı dünyasında sürekli gündemde tutulması, esas itibarıyla Batı ülkelerinin bir 'iç politika' malzemesi olarak değil, Ermenistan'ın veya Ermeni Diasporası'nın milliyetçi hassasiyetler üzerinden kendi 'kimlikleri'ni tanımlama ve tanıtma gayretlerinin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. İşte tam da bu noktada şu tespitin yapılması gerekir: eğer Türkiye ve Ermenistan yönetimlerinin politik tavırları, günün birinde 'milliyetçi' reflekslerden kurtulup da, adalet/hakk ölçüleri temelinde belirlenirse, Ermeniler ve Türkler, Osmanlı döneminde olduğu gibi, yine 'barış içinde' yaşayabileceklerdir. Bu tespitimizin aynını Yunanistan için de yapmamız mümkündür. Yine Yunanistan (veya Rum) ve Türkiye yönetimleri de, günün birinde milliyetçi reflekslerden kurtulduklarında, Yunanlılar/Rumlar ve Türkler, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, huzur içinde yaşayabileceklerdir. Zira burada, yönetimlerin 'milliyetçi' söylemi siyasal amaçları için kullanmaları söz konusudur. Yani sorunun kaynağında, siyasal bir ideoloji olarak 'milliyetçilik' yatmaktadır.
Hadiseyi bu şekilde değerlendirdiğimizde, Dink'in öldürülmesinin ardında hangi istihbarat örgütlerinin olabileceği, katilin örgüt bağlantıları veya bu tür cinayetler söz konusu olduğunda Karadeniz yöresinin niçin öne çıktığı gibi konular önemsizleşmektedir. Hatta bu boyutlar, belirli çevrelerce özellikle öne çıkarılmaktadır ki, hadisenin asli boyutu gözlerden ırak tutulabilsin. Bu nedenle, Müslümanların bu tür manipülasyonlara kapılmadan, konunun asli boyutunu sürekli vurgulamaları gerekir. Ancak bu noktada bazı Müslümanların kafasını karıştıran bir hususa da değinmek gerekecektir. Kimi Müslüman çevrelerde, Hrant Dink'in siyasal görüşlerini ve duruşunu yorumlarken, onun 'Erdemliler İttifakı' içinde değerlendirilebilecek bir kişi olduğu hususu dile getirilmektedir. Buna göre, milliyetçiliği 'dünyadaki en kötü şey' olarak tanımlayan ve insancıl görüşleri bulunan Dink, Müslümanların kolaylıkla ittifak edebileceği şahsiyetlerden biri olarak görülebilir. Bu ve benzeri görüşlerin ince bir hususu gözden kaçırdıkları (ya da bilinçli bir şekilde kaçırmak istedikleri) aşikardır. O da şudur: Erdemliler İttifakı, kişilerin 'fazilet doğuracak hususlarda' ittifak etmeleri durumunda söz konusu olur. Bu, zulme uğramış bir kişiye yardım etmekle olabileceği gibi, zulme uğramış bir kavme yardım etmekle de olabilir. Ancak zulmün aslî nedeni olan küfre ve şirke destek söz konusuysa, burada bir erdemliler ittifakından bahsedilemez. Bununla kastımız şudur: Müslüman kesimin bazı mahfillerinde laik, sol veya demokrat kesimlerin yayınladıkları ve 'insan hakları ve özgürlükler' temelinde hazırlanmış bildirilere imza koymak bir moda haline gelmiştir. Fakat bu metinlerin içeriğine müslümanca bir hassasiyetle yaklaşma tavrı bir türlü gelişmemiştir. Nitekim, bazı Müslüman 'aydınlar', bir dönem, "bizim için akıl, her türlü bağın üstündedir" gibi saf anlamda hümanist ve rasyonalist felsefenin ilkelerini yansıtan ifadelerin yer aldığı Helsinki İnsan Hakları Bildirgesi'ne imza koyabilmişlerdir. Bu ve bunun gibi destek kampanyalarına katılmak, bunların üyesi olmak, içlerinde aktif olarak görev almak, asla Erdemliler İttifakı'nın bir örneği olarak görülemez. Bilakis İslam-dışı ideolojilerin söylemiyle kaleme alınmış bu metinlere destek vermek, bir anlamda, küfre rıza göstermek anlamına gelir ki, işte asıl 'zulüm' budur. Biz Müslümanlar biliriz ki, zulmün kaynağında, temelde, şirk ve küfr vardır. Küfr ve şirk olmasa, yeryüzünde zulüm olmaz. Bu nedenledir ki, bir Müslüman, her şeyden önce Tevhidi hassasiyete sahiptir. Çünkü Kur'an, açıkça, "şirk dışındaki" söz ve eylemlerin bağışlanabileceğini, ancak şirk ve küfrün ebedi azabı mucib olduğunu beyan buyurmaktadır. Müslüman, belki kendi hakkından, hatta yaşamından vazgeçer, ancak imanını asla terk etmez. Bunun nedeni basittir: Tevhid yoksa, her türlü zulme kapı açıktır. Çünkü Akif'in dediği gibi: "kişilerde fazilet, Allah korkusundandır." Tevhid, zulme eğilimli insanların, tabir-i caizse, panzehiridir. Tevhid dışında da hiçbir yasa, kural veya ideoloji, bu görevi layıkıyla yerine getiremez. Yeryüzü cenneti vadeden Batılı 'yasa' düzenlerinin en büyük iddiaları, kendi yönetimlerinin ancak 'kötünün en iyisi' olduğu şeklindedir. Kul yapımı düzenlerin zaten başka bir iddiası da olamaz. O yüzden ancak ve ancak Tevhid düzeni, zulmü kökünden kurutabilir. İşte bu yüzden bilinmeli ve hatırlardan hiç çıkarılmamalıdır ki, Tevhid yoksa, zulüm vardır; Tevhid varsa, zulüm yok olucudur.
Müslümanlar, evet zulmün her türlüsüne karşı çıkacaklardır; ancak "bataklığı kurutmadan, sivrisineklerle uğraşma" yanlışına da düşmeyeceklerdir. Müslümanın amellerini, bataklığı kurutma yolunda çaba harcama tavrı belirleyecektir. Bu ise, Tevhid'in hakimiyeti doğrultusunda sürekli hassasiyet göstermeyi ve bu yolda önüne çıkabilecek 'ayartıcı' engellere karşı da uyanık olmayı gerektirir. Bu açıdan bakıldığında, 'ılımlı' laik ve demokrat kesimlerle girişilecek ittifak, Müslümanları yoldan çıkarma potansiyelleri taşımaktadır. Burada, 'diyalog' tartışmalarında da benzeri bir yanlışın işlendiğini hatırlatmak istiyoruz. Bu tür çabalar, açıkça Müslümanları iğdiş etmek isteyen çevrelerin 'denetiminde' yürütüldüğü için, sonuç her zaman Müslümanların aleyhine olmaktadır. Bu, senaryosunu başkalarının yazdığı bir oyunda aktör olmaya benzer. Böylesi bir oyunun akibeti baştan bellidir. Müslüman, bu tür 'ittifak', 'koalisyon' veya 'diyalog' girişimlerinin tuzaklarına düşmemelidir. Bizim bu noktadaki ilkemizi, Ali İmran:64. ayet belirlemektedir: Bu ayette, 'Allah'tan başkasına kulluk eden' Ehli Kitab'a bir davet vardır ve o da Allah'ı tek rab ve ilah olarak kabul etme çağrısıdır. Bu çağrıyı kabul eden, herkes 'Müslüman' ismini alır; etmeyen başka tanrıları rab edinmiş olarak şirke ve küfre girer. Ve bu çağrı, kişilerin 'kökenleri'ne bakılmaksızın yapılır. Yani bu çağrı, Hıristiyan'a da, Yahudi'ye de, Ermeni'ye de, Gagavuz'a da hatta Türk'e de yapılır. Çünkü geleneksel bağlar, asla kişilerin dini aidiyetlerini tanımlamada belirleyici olamazlar. Belirleyici olan, kişinin bilinçli seçimidir. Bu nedenle, geleneksel olarak Ermeni bir aileden gelen kişi de, Allah'ı tek ilah olarak kabul edebilir ve 'müslüman' sıfatını alabilir; geleneksel olarak Türkiye'de doğmuş ve laik, demokrat, sosyalist hatta 'muhafazakar' bir aileden gelen, yani ismiyle cismiyle 'Türk' olan bir kişi de, bilinçli tercihiyle 'müslüman' adını alabilir. Bilinçli tercih olmadıkça, asla bir 'kimlik' kazanılamaz. Hele burada söz konusu olan İslam ise, bu kural daha da geçerlidir. Kişiler, analarından, babalarından öyle gördükleri veya duydukları için 'Müslüman' sıfatını alamazlar (Burada alışkanlıkların kolaylaştırıcı etkisini yadsıdığımız sanılmasın). Kişi, ancak bilerek ve isteyerek 'Müslüman' veya 'Yahudi', 'Hıristiyan', 'Ermeni', 'Komünist', 'Demokrat', 'Ateist' vs. olabilir. Bu nedenle, İslam'ın kapısı, hangi kökenden gelirse gelsin, herkese açıktır.
İslam'ı din olarak kabul etmeyip, iyi ve düzgün yaşantısı olanlarla da, yine hangi kökenden gelirse gelsin, 'iyilik' ve 'hayr' üzerinde yardımlaşılabilir. Örneğin, deprem, sel vb. felaketler dolayısıyla başka kavim ve dinlerden insanlara yapılan yardımlar böyledir. Yine bir kavmin zulmünden kaçarak, Müslümanlara sığınan kişi veya kavimlere de yardım edilebilir. Osmanlı'nın Endülüs topraklarından kaçan Yahudilere sığınma hakkı vermesi de böyledir. Ya da bir zalim hükümdara karşı hakkı söyleme konusunda yardımlaşmak da aynı kategoriye girebilir. Ancak zulme karşı çıkıyoruz diye, küfrün ve şirkin söylemini benimsemiş insanların küfür ve şirk üslubu ve tavrıyla yaptıkları organizasyonlara ortak olup, yazdıkları metinlere imza vs. koymak çok farklı bir şeydir. Ve bir Müslüman, İslam dışında bir başka 'kimliğin' izhar edildiği bu tür faaliyetlere kesinlikle katılmamalıdır.
Müslümanın tavrını belirleyen yine İslam'ın ilkeleridir. Müslüman, bir Türk'e yapılan zulmü de bir Ermeni'ye yapılan zulmü de kınar. Ama bunu, o kişi Türk veya Ermeni olduğu için değil, sadece ve sadece haksızlığa karşı çıkma emrini verenin, rabbi ve ilahı olan Allah olması dolayısıyla yapar. Yine aynı şekilde, bir Müslüman, haksızlığa ve zulme sebep olan, en yakınları bile olsa, onlara da, yine rabbi ve ilahı olan Allah öyle istediği için karşı çıkar (Haşr:22). İşte bu yüzden, Tevhidi hassasiyetle hareket eden bir Müslüman, kimlerle, hangi konuda ve hangi ölçüler içerisinde yardımlaşacağını iyi bilmeli ve tuzaklarla dolu diyalog faaliyetlerine karşı uyanık olmalıdır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info