|

Hrant Dink Olayının Düşündürdükleri
Gazeteci
Hrant Dink'in bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine başlayan
tartışmalar, konunun, güncel politik kaygılardan ziyade ilkesel boyutta
ele alınmasını gerekli kılıyor. Zira güncel platformda tartışılan
hususlar, çoğunlukla ya duygusal içerikler taşır ya da kimi kesimlerin
yönlendirmelerine açıktır. Halbuki bu konuda asıl üzerinde durulması
gereken husus, sorunun temelini oluşturan ideolojik ve siyasi
yaklaşımlardır. Hadiseyi bu açıdan değerlendirdiğimizde, öncelikle
'milliyetçilik', 'etnik kimlik' ve 'azınlık' gibi kavramlar üzerinden
bir değerlendirme yapılması elzem olmaktadır.
İlkin, Dink'in öldürülmesi olayını, 'milliyetçi' bir söylemle
değerlendirme yanlışına düşülmemelidir. Bu bağlamda: "biz Türkler, tarih
boyunca hiçbir etnik unsura, dini azınlığa, vs. zulmetmedik" türü
yaklaşımlar dahi, milliyetçi üslubun uzanımlarıdır ve yanlıştır. Aynı
şekilde, Dink gibilerinin: "Ermeniler, Türkiye'de kapalı bir toplumdur;
dışa açılmalı ve haklarını savunmalıdırlar" tarzı söylemleri de esas
itibarıyla bir etnik veya dini kimliği ihsas ettirmektedir ve tartışmayı
'milliyetçi' bir düzlemde yürütmeye katkıda bulunmaktadır. Burada
söylemin zemini, 'adalet/zulüm' kavramlarına oturtulmalı ve hiçbir
şekilde 'tarafgirlik' hissiyle de hareket edilmemelidir. Çünkü müminler
için adalet konularında hiçbir bağın (soy, kavim, aile vs.) önceliği
olamaz. Müminler için öncelikli konu hakkın/adaletin tesisidir. Meseleye
bu açıdan bakıldığında, Müslümanların, ne bugünkü ideolojik grupların
veya siyasi yönetimlerin 'milliyetçi' üslubunu sahiplenmesi ne de
tarihsel bir vakıanın soy-sop, kabile, ırk, millet gibi kavramlar
temelinde meşrulaştırılması söz konusu olabilir.
Bilinmelidir ki, bugün 'milliyetçi' (veya 'asabiyetçi') hissiyat ve
düşüncelerle girişilen eylemlerin İslam nazarında hiçbir meşru temeli
yoktur. İnsanlar, ailelerini, kavimlerini, dillerini vs. kendilerini
seçmezler. Bu yüzden, bunlara dayalı bir üstünlük/fazilet arayışı,
boştur. Ayrıca sadece boş olmakla kalmaz, zulüm ve haksızlık da doğurur.
Tarih (özellikle de son 200 yıllık tarih) bunun örnekleriyle doludur. Bu
son dönemde, etnisite veya ulus kavramına dayalı milliyetçilik
düşüncesi, küresel ölçekte popülerlik kazanmış ve pek çok coğrafyada
milliyetçi gerekçelerle nice zulümler işlenmiştir. Her ne kadar
Hitler'in ismi, bu bağlamda sık sık örnek olarak gösteriliyorsa da,
İsrail'in Filistinlilere karşı uyguladığı zulümleri veya Afrika'daki
Hutu ve Tutsi katliamlarını yahut Saddam'ın yaptıklarını da benzer
uygulamalar olarak değerlendirmek mümkündür. Bu örneklerde, başka bazı
kaygıların da uygulamaya katkısını kabul etmekle birlikte, kişilerin
soyları, ırkları, renkleri, dilleri vs. yüzünden zulme maruz
bırakıldıklarını görüyoruz. İşte eğer Müslüman coğrafyasında da benzer
nedenlerle, herhangi bir gruba veya kavme karşı benzer uygulamalar
yapılmışsa, yapanın kimliğine bakmaksızın aynı tavrı göstermek gerekir.
Yani zulmü yapanın kimliği değil, eylemin kendisi önemlidir. Ve eylem
meşru ise övülmeli, gayr-i meşru ise kınanmalıdır.
Temel ilke bu olduğunda, Müslüman toplum ve devletlerin tarihteki
uygulamalarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmek de mümkün
olabilmektedir. Malum olduğu üzere, Müslüman toplumlar veya devletler,
tarihsel pratiklerinde, genel olarak etnik veya milliyetçi kaygılarla
hareket etmemiştir. Böyle olduğu içindir ki, Müslüman toplumların
tarihinde, başka ırk veya dinlerden insanların genel olarak 'huzurlu'
bir ortamda yaşadığı söylenebilir. Ancak kimi dönemlerde bazı haksız
uygulamaların olduğu da bir vakıadır. Örneğin ilk dönemlerde Emevi
yönetimlerin, başka bazı etmenlerin yanında 'kavmî' kaygılarla da, Arap
olmayan kavimlere karşı takındıkları tutum böyledir. Bu uygulamayı
Müslümanların onaylaması asla mümkün değildir. Aynı şekilde Osmanlı
devletinin son döneminde Ermenilere karşı uygulanan politikanın da
meşrulaştırılamayacak boyutları olduğu kabul edilmelidir. Her ne kadar
Ermeniler, bu dönemde sömürgeci devletler tarafından, siyasal amaçlarla
kullanılmış olsalar da, son tahlilde, yapılan uygulama, cezanın adil
olması kıstasıyla açıklanamayacak ölçüde aşırılıklar taşımaktadır. Bu
durumun tespit edilmesi önemlidir. Ancak bundan daha önemlisi, bu
uygulamayı yapanların, 'biz-öteki' ayrımından hareketle
meşrulaştırılmaya çalışılmaması gerekir. Yanlışı kim yaparsa yapsın,
yanlış yanlıştır. Yapanı da mes'ul kılar.
Fakat konuya 'tarihsel' bir gözle ve daha derinlemesine bakıldığında,
sorunun kökeninde yer alan ve her iki tarafı da etkileyen milliyetçi
faktörü görmek mümkündür. O dönemde, bir yandan çözülmeye yüz tutan
Osmanlı yönetimi, görece 'milliyetçi' İttihatçılar'ın elindedir, bir
yandan da Ermeni toplumu da yükselen milliyetçilik dalgasının etkisiyle
yeni oluşumlar içine girmektedir. Hınçak ve Taşnak örgütleri, bağımsız,
özgür ve birleşik bir Ermenistan kurulması yönünde faaliyetlerde
bulunmakta ve siyasal konjonktürdeki fırsatları değerlendirmek adına,
komita türü gizli oluşumlar içerisine de girebilmektedir. Rusya ve
İngiltere ise, bölgedeki çıkarları adına Ermenileri kullanmak istemekte
ve I. Dünya Savaşı'nın karmaşa ortamından yararlanarak, bir ölçüde bu
amacına ulaşmaktadırlar. İttihat ve Terakki liderlerinin idaresindeki
Osmanlı devleti ise, bir yönüyle 'isyancı' unsurları te'dip etmek
gayesiyle, bir yönüyle de 'milliyetçi' aşırılıkların etkisiyle, doğu
vilayetlerinde bulunan Ermenileri, 1915-1917 yılları arasında, göçe
(tehcir) zorlamıştır. Her ne kadar burada amacın, isyancı unsurlara
karşı bölge halkının ve ordunun güvenliğini teminat altına almak olduğu
söylenebilirse de, büyük sayılarda kitlelerin tehcir edilmesi
uygulamasının, Osmanlı'nın bu son (ve 'karışık') dönemine özgü olduğu
tespitinde bulunmak gerekmektedir. Burada, Ermeni kayıplarının yüksek
olmasını, elbette artık çökmeye tutmuş devletin zaaflarıyla izah etmek
de mümkündür; ancak 'tehcir' olayını, sadece bununla izah etmek yetersiz
kalır. Tehcir uygulamasının ardındaki 'ideolojik' etkilenmeler görmezden
gelinmemelidir.
Bununla birlikte, Osmanlı devletinin son dönemindeki bu uygulamayı bir
'soykırım' olarak da görmek mümkün değildir. Gerek Müslüman devlet ve
toplumların bin yılı aşkın tecrübesine bakıldığında, gerekse tehcir
hadisesinden sonra tahkikat yapan yerli ve yabancı komisyonların
raporları incelendiğinde, kimi Ermenilerin iddia ettiği gibi bir
'soykırım'ın söz konusu olmadığı görülecektir. Her şeyden önce
'soykırım' ifadesi, 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve
Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme'sinde tanımlanmıştır. Bu nedenle,
hukuk metinlerinin geriye doğru yürümemesi ilkesi gereğince Osmanlı
devletinin bu uygulamasını 'soykırım' olarak tanımlamak tutarlı
değildir. Ayrıca bu uygulamanın, BM metninde tanımlandığı gibi "belirli
bir kavmi veya etnik kimliği" yok etme ve topluca katletme gibi bir
'özel' amacı olmadığı da açıktır. Nitekim, I. Dünya Savaşı'ndan sonra
"Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri" gerekçesiyle tutuklanan ve
Malta Adası'na sürgün edilen 143 kişinin, Osmanlı, ABD ve İngiliz
arşivlerinde yapılan araştırmalar sonucunda, suç deliline rastlanmaması
üzerine, duruşma dahi yapılmadan 1922'de serbest bırakılmaları hadisesi
hatırlanabilir. Bu dönemde İngiliz basınında çıkan ve soykırım
yapıldığını 'belgeleyen' metinlerin, Paris odaklı milliyetçi Ermeniler
tarafından müttefik delegasyonuna gönderilen yazılar olduğunun
anlaşılması ise, bu konuda 'sahte' belge üretimi konusu üzerinde de
durulması gerektiğini gösteren bir örnek olarak alınabilir. Ayrıca, BM
sözleşmesinde bu ifadenin yer almasını, askeri olarak mağlup edilmiş
olan Almanya'nın siyasal ve hukuksal düzlemde de etkisizleştirilmesi
amacıyla ilişkilendirmek de mümkündür. Nitekim Amerika, Yahudilere karşı
işlemiş olduğu bu suçun 'psikolojik' bedelini o dönemden beri Almanya'ya
ödetmektedir. İşte burada 'siyasal' amaçların, bu ve benzeri
metinlerdeki etkisi üzerinde durmak gerekmektedir. Gerçekten de, BM
sözleşmesinde yer alan 'soykırım' ifadesinin, 'insani' gerekçelerle
olmaktan çok, 'siyasal' kaygılarla metne yerleştirildiğini düşünmek için
pek çok gerekçe vardır. Nitekim Batılı bazı devletlerin, örneğin
Fransa'nın, bu belgenin imzalanmasından sonra Cezayir'de
gerçekleştirdiği katliamların 'soykırım' olarak nitelendirilmemesi
gerçekten çifte-standart olarak görülebilir. Ancak bu hadiseye de,
'siyasal' açıdan baktığımızda, Cezayir halkına yapılan zulmün 'aşırıya
kaçan' askeri tedbir olarak nitelendirilmesini anlamak zor olmamaktadır.
Yine hukuk metinlerinin geriye doğru işlememesi ilkesi eğer Osmanlı
devleti için uygulanmayacaksa, Amerika'nın Kızılderililere karşı
uyguladığı politikanın veya sömürgeci Batı devletlerinin Afrika
kabilelerine karşı uyguladığı köle ticareti politikasının da 'soykırım'
olarak nitelendirilmesi gerekirdi. Ancak bugün parlamentolarında Türkiye
aleyhinde 'soykırım' kanunu çıkaran ülkeler, tarihe kazınmış bu
uygulamaları dile getirmemektedirler. Bu tavrı izah etmek için fazla
çaba sarf etmeye de gerek yoktur. Çünkü ne şekilde mazeret bulunmaya
çalışılırsa çalışılsın, sonuçta burada bir çifte standart vardır ve
bunun belirleyeni de 'politik' amaçlardır.
Görüldüğü gibi, Osmanlı'nın 'millet-i sadıka' olarak tanımladığı
Ermenilerin, Osmanlı'ya karşı ayaklanmalarının da, asırlardır kendi
toprakları içinde yaşayan farklı unsurlara adil davranmaya özen
göstermiş Osmanlı Devleti'nin, sadık tebaalarından birine karşı aşırı
bir uygulamaya gitmesinin ardında da, esas itibarıyla dönemin milliyetçi
kaygıları yatmaktadır. Osmanlı Devleti, her devlet gibi, isyancı
unsurlara karşı tedbir alma hakkına sahiptir. Fakat bu tedbirin, o
dönemin şartları da düşünüldüğünde, aşırı olduğu ortadadır. Zira
Osmanlı'ya karşı ilk kez isyan eden Ermeniler değildir. Bundan önce
Yunanlılar ve Balkan kavimleri de isyan etmişler, fakat Osmanlı Devleti
bu coğrafyalarda, geniş çaplı tehcir gibi bir uygulamaya gitmemiştir.
Elbette ki dönemin şartları farklıdır; ancak tarih boyunca şahit
olunduğu gibi, Müslüman devletler, istemedikleri iki seçenek arasında
tercih yapmak durumunda kaldıklarında, daha 'ehven' olanı seçme
eğiliminde olmuşlardır. Fakat Ermeni tehciri olayında bu 'ehven'
şartının ihlal edildiği görülmektedir. Peki bu ihlalin nedeni nedir?
Bunu, sadece konjonktürel şartlara bağlamak yanlıştır. Hadisenin
kökenini 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra bütün dünyayı olduğu gibi,
Osmanlı ve Ermeni coğrafyalarında da popülerleşen milliyetçi düşüncede
aramak gerekir. Çünkü tabandan gelen bu dinamik, bu hadiseden sonraki
gelişmeleri de belirlemiştir. Nitekim Ermenistan'da 1918-1922 yılları
arasında bir Ermeni devleti kurulmuş, Osmanlı topraklarında ise yine
'milliyetçi' bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
Hadiseyi bu zemin üzerinde değerlendirmek, bugünü anlamak açısından da
önemlidir. Bu tarihsel olayın bugünkü uzanımlarına baktığımızda da,
tartışmanın benzer bir 'milliyetçi' üslup ile yürütüldüğü görülmektedir.
Bugün konunun doğrudan muhatapları olarak görülen Türkiye ve
Ermenistan'ın resmi tutumlarını 'milliyetçi' hassasiyetler
belirlemektedir. Dink'in cenaze töreninde atılan: "Hepimiz Hrant'ız,
Hepimiz Ermeni'yiz" sloganına karşı geliştirilen tepkilerin altında da
milliyetçi hissiyat yatmaktadır. Her ne kadar milliyetçilik, küresel
ölçekte popülaritesini yitirmiş bir akım olsa da, insanların ve
toplumların 'damarına dokunulduğu'nda, milliyetçi hissiyatlar
depreşebilmektedir. Soykırım kavramını uluslararası arenada gündemde
tutmaya çalışanların asli amaçları politik olsa da, milliyetçi
hissiyatın istismarı, bu politikanın canlı tutulması açısından
belirleyici önem taşımaktadır. Burada şu hususa dikkat edilmelidir ki,
'soykırım' iddialarının Batı dünyasında sürekli gündemde tutulması, esas
itibarıyla Batı ülkelerinin bir 'iç politika' malzemesi olarak değil,
Ermenistan'ın veya Ermeni Diasporası'nın milliyetçi hassasiyetler
üzerinden kendi 'kimlikleri'ni tanımlama ve tanıtma gayretlerinin bir
göstergesi olarak değerlendirilmelidir. İşte tam da bu noktada şu
tespitin yapılması gerekir: eğer Türkiye ve Ermenistan yönetimlerinin
politik tavırları, günün birinde 'milliyetçi' reflekslerden kurtulup da,
adalet/hakk ölçüleri temelinde belirlenirse, Ermeniler ve Türkler,
Osmanlı döneminde olduğu gibi, yine 'barış içinde' yaşayabileceklerdir.
Bu tespitimizin aynını Yunanistan için de yapmamız mümkündür. Yine
Yunanistan (veya Rum) ve Türkiye yönetimleri de, günün birinde
milliyetçi reflekslerden kurtulduklarında, Yunanlılar/Rumlar ve Türkler,
tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, huzur içinde yaşayabileceklerdir.
Zira burada, yönetimlerin 'milliyetçi' söylemi siyasal amaçları için
kullanmaları söz konusudur. Yani sorunun kaynağında, siyasal bir
ideoloji olarak 'milliyetçilik' yatmaktadır.
Hadiseyi bu şekilde değerlendirdiğimizde, Dink'in öldürülmesinin ardında
hangi istihbarat örgütlerinin olabileceği, katilin örgüt bağlantıları
veya bu tür cinayetler söz konusu olduğunda Karadeniz yöresinin niçin
öne çıktığı gibi konular önemsizleşmektedir. Hatta bu boyutlar, belirli
çevrelerce özellikle öne çıkarılmaktadır ki, hadisenin asli boyutu
gözlerden ırak tutulabilsin. Bu nedenle, Müslümanların bu tür
manipülasyonlara kapılmadan, konunun asli boyutunu sürekli vurgulamaları
gerekir. Ancak bu noktada bazı Müslümanların kafasını karıştıran bir
hususa da değinmek gerekecektir. Kimi Müslüman çevrelerde, Hrant Dink'in
siyasal görüşlerini ve duruşunu yorumlarken, onun 'Erdemliler İttifakı'
içinde değerlendirilebilecek bir kişi olduğu hususu dile
getirilmektedir. Buna göre, milliyetçiliği 'dünyadaki en kötü şey'
olarak tanımlayan ve insancıl görüşleri bulunan Dink, Müslümanların
kolaylıkla ittifak edebileceği şahsiyetlerden biri olarak görülebilir.
Bu ve benzeri görüşlerin ince bir hususu gözden kaçırdıkları (ya da
bilinçli bir şekilde kaçırmak istedikleri) aşikardır. O da şudur:
Erdemliler İttifakı, kişilerin 'fazilet doğuracak hususlarda' ittifak
etmeleri durumunda söz konusu olur. Bu, zulme uğramış bir kişiye yardım
etmekle olabileceği gibi, zulme uğramış bir kavme yardım etmekle de
olabilir. Ancak zulmün aslî nedeni olan küfre ve şirke destek söz
konusuysa, burada bir erdemliler ittifakından bahsedilemez. Bununla
kastımız şudur: Müslüman kesimin bazı mahfillerinde laik, sol veya
demokrat kesimlerin yayınladıkları ve 'insan hakları ve özgürlükler'
temelinde hazırlanmış bildirilere imza koymak bir moda haline gelmiştir.
Fakat bu metinlerin içeriğine müslümanca bir hassasiyetle yaklaşma tavrı
bir türlü gelişmemiştir. Nitekim, bazı Müslüman 'aydınlar', bir dönem,
"bizim için akıl, her türlü bağın üstündedir" gibi saf anlamda hümanist
ve rasyonalist felsefenin ilkelerini yansıtan ifadelerin yer aldığı
Helsinki İnsan Hakları Bildirgesi'ne imza koyabilmişlerdir. Bu ve bunun
gibi destek kampanyalarına katılmak, bunların üyesi olmak, içlerinde
aktif olarak görev almak, asla Erdemliler İttifakı'nın bir örneği olarak
görülemez. Bilakis İslam-dışı ideolojilerin söylemiyle kaleme alınmış bu
metinlere destek vermek, bir anlamda, küfre rıza göstermek anlamına
gelir ki, işte asıl 'zulüm' budur. Biz Müslümanlar biliriz ki, zulmün
kaynağında, temelde, şirk ve küfr vardır. Küfr ve şirk olmasa,
yeryüzünde zulüm olmaz. Bu nedenledir ki, bir Müslüman, her şeyden önce
Tevhidi hassasiyete sahiptir. Çünkü Kur'an, açıkça, "şirk dışındaki" söz
ve eylemlerin bağışlanabileceğini, ancak şirk ve küfrün ebedi azabı
mucib olduğunu beyan buyurmaktadır. Müslüman, belki kendi hakkından,
hatta yaşamından vazgeçer, ancak imanını asla terk etmez. Bunun nedeni
basittir: Tevhid yoksa, her türlü zulme kapı açıktır. Çünkü Akif'in
dediği gibi: "kişilerde fazilet, Allah korkusundandır." Tevhid, zulme
eğilimli insanların, tabir-i caizse, panzehiridir. Tevhid dışında da
hiçbir yasa, kural veya ideoloji, bu görevi layıkıyla yerine getiremez.
Yeryüzü cenneti vadeden Batılı 'yasa' düzenlerinin en büyük iddiaları,
kendi yönetimlerinin ancak 'kötünün en iyisi' olduğu şeklindedir. Kul
yapımı düzenlerin zaten başka bir iddiası da olamaz. O yüzden ancak ve
ancak Tevhid düzeni, zulmü kökünden kurutabilir. İşte bu yüzden
bilinmeli ve hatırlardan hiç çıkarılmamalıdır ki, Tevhid yoksa, zulüm
vardır; Tevhid varsa, zulüm yok olucudur.
Müslümanlar, evet zulmün her türlüsüne karşı çıkacaklardır; ancak
"bataklığı kurutmadan, sivrisineklerle uğraşma" yanlışına da
düşmeyeceklerdir. Müslümanın amellerini, bataklığı kurutma yolunda çaba
harcama tavrı belirleyecektir. Bu ise, Tevhid'in hakimiyeti
doğrultusunda sürekli hassasiyet göstermeyi ve bu yolda önüne
çıkabilecek 'ayartıcı' engellere karşı da uyanık olmayı gerektirir. Bu
açıdan bakıldığında, 'ılımlı' laik ve demokrat kesimlerle girişilecek
ittifak, Müslümanları yoldan çıkarma potansiyelleri taşımaktadır.
Burada, 'diyalog' tartışmalarında da benzeri bir yanlışın işlendiğini
hatırlatmak istiyoruz. Bu tür çabalar, açıkça Müslümanları iğdiş etmek
isteyen çevrelerin 'denetiminde' yürütüldüğü için, sonuç her zaman
Müslümanların aleyhine olmaktadır. Bu, senaryosunu başkalarının yazdığı
bir oyunda aktör olmaya benzer. Böylesi bir oyunun akibeti baştan
bellidir. Müslüman, bu tür 'ittifak', 'koalisyon' veya 'diyalog'
girişimlerinin tuzaklarına düşmemelidir. Bizim bu noktadaki ilkemizi,
Ali İmran:64. ayet belirlemektedir: Bu ayette, 'Allah'tan başkasına
kulluk eden' Ehli Kitab'a bir davet vardır ve o da Allah'ı tek rab ve
ilah olarak kabul etme çağrısıdır. Bu çağrıyı kabul eden, herkes
'Müslüman' ismini alır; etmeyen başka tanrıları rab edinmiş olarak şirke
ve küfre girer. Ve bu çağrı, kişilerin 'kökenleri'ne bakılmaksızın
yapılır. Yani bu çağrı, Hıristiyan'a da, Yahudi'ye de, Ermeni'ye de,
Gagavuz'a da hatta Türk'e de yapılır. Çünkü geleneksel bağlar, asla
kişilerin dini aidiyetlerini tanımlamada belirleyici olamazlar.
Belirleyici olan, kişinin bilinçli seçimidir. Bu nedenle, geleneksel
olarak Ermeni bir aileden gelen kişi de, Allah'ı tek ilah olarak kabul
edebilir ve 'müslüman' sıfatını alabilir; geleneksel olarak Türkiye'de
doğmuş ve laik, demokrat, sosyalist hatta 'muhafazakar' bir aileden
gelen, yani ismiyle cismiyle 'Türk' olan bir kişi de, bilinçli
tercihiyle 'müslüman' adını alabilir. Bilinçli tercih olmadıkça, asla
bir 'kimlik' kazanılamaz. Hele burada söz konusu olan İslam ise, bu
kural daha da geçerlidir. Kişiler, analarından, babalarından öyle
gördükleri veya duydukları için 'Müslüman' sıfatını alamazlar (Burada
alışkanlıkların kolaylaştırıcı etkisini yadsıdığımız sanılmasın). Kişi,
ancak bilerek ve isteyerek 'Müslüman' veya 'Yahudi', 'Hıristiyan',
'Ermeni', 'Komünist', 'Demokrat', 'Ateist' vs. olabilir. Bu nedenle,
İslam'ın kapısı, hangi kökenden gelirse gelsin, herkese açıktır.
İslam'ı din olarak kabul etmeyip, iyi ve düzgün yaşantısı olanlarla da,
yine hangi kökenden gelirse gelsin, 'iyilik' ve 'hayr' üzerinde
yardımlaşılabilir. Örneğin, deprem, sel vb. felaketler dolayısıyla başka
kavim ve dinlerden insanlara yapılan yardımlar böyledir. Yine bir kavmin
zulmünden kaçarak, Müslümanlara sığınan kişi veya kavimlere de yardım
edilebilir. Osmanlı'nın Endülüs topraklarından kaçan Yahudilere sığınma
hakkı vermesi de böyledir. Ya da bir zalim hükümdara karşı hakkı söyleme
konusunda yardımlaşmak da aynı kategoriye girebilir. Ancak zulme karşı
çıkıyoruz diye, küfrün ve şirkin söylemini benimsemiş insanların küfür
ve şirk üslubu ve tavrıyla yaptıkları organizasyonlara ortak olup,
yazdıkları metinlere imza vs. koymak çok farklı bir şeydir. Ve bir
Müslüman, İslam dışında bir başka 'kimliğin' izhar edildiği bu tür
faaliyetlere kesinlikle katılmamalıdır.
Müslümanın tavrını belirleyen yine İslam'ın ilkeleridir. Müslüman, bir
Türk'e yapılan zulmü de bir Ermeni'ye yapılan zulmü de kınar. Ama bunu,
o kişi Türk veya Ermeni olduğu için değil, sadece ve sadece haksızlığa
karşı çıkma emrini verenin, rabbi ve ilahı olan Allah olması dolayısıyla
yapar. Yine aynı şekilde, bir Müslüman, haksızlığa ve zulme sebep olan,
en yakınları bile olsa, onlara da, yine rabbi ve ilahı olan Allah öyle
istediği için karşı çıkar (Haşr:22). İşte bu yüzden, Tevhidi
hassasiyetle hareket eden bir Müslüman, kimlerle, hangi konuda ve hangi
ölçüler içerisinde yardımlaşacağını iyi bilmeli ve tuzaklarla dolu
diyalog faaliyetlerine karşı uyanık olmalıdır. |