|

MİT RAPORU NE SÖYLEMEK İSTİYOR?
MİT
Müsteşarı Emre Taner'in, alışılmadık şekilde stratejik tahliller ve
öneriler içeren raporu, kimilerince gündelik siyasetin bir aracı olarak
algılanmakla birlikte, özellikle yeni gelişen 'küresel dinamikler'e
dikkat çeken yönü itibarıyla, üzerinde bir değerlendirme yapmayı hak
ediyor. Aslında Taner, bu metinde, siyaset gözlemcilerinin ve
stratejistlerinin bilmediği hemen hiçbir 'yeni' konudan bahsetmiyor.
Metnin temel konusu olarak tartışılan ve dünyanın değişmekte olduğu ve
Türkiye'nin yeni ortama uygun yeni stratejiler benimsemesi gerektiği
yönündeki tespit, zaten pek çok siyaset bilimci tarafından yaklaşık
çeyrek asırdır dillendirilmektedir. Ancak bir siyaset bilimcisi veya
gözlemcisinin üslubuyla yazılmış intibaı bırakan bir metnin, bugüne
değin bu tarz 'analitik' bir değerlendirme yapmamayı adet edinmiş bir
kurum tarafından 'resmen' deklare edilmesinin elbette bir anlamı
olacaktır. Bu anlamı yakalamak için, küresel ölçekli yeni dinamikler
üzerinde durmakta yarar vardır.
Bilindiği gibi, 'küreselleşme' olgusu, 1980'li yıllardan sonra, dünya
siyasetine yön veren dinamikler arasında görülmektedir. Uluslararası
siyaset uzmanları, özellikle ekonomik ve siyasal alanda kendini
gösteren, malların, hizmetlerin ve fikirlerin küresel ölçekte yayılması
vakıası nedeniyle törpülenen ulus-devlet kavramının, zaman içerisinde
popülaritesini kaybedeceği yönünde değerlendirmeler yapmaktadır. Bu
değerlendirmeler içerisinde, yeni 'ideolojik' (ya da 'kültürel')
dinamikler üzerinde durulması gerektiğinin altını çizen Brzezinski ve
Huntington teorileri, küresel siyasete yön veren odakların bakış
açılarını yansıtması açısından burada zikredilebilir. Buna göre,
önümüzdeki dönemde dünya siyasetine 'yerel' dinamikler değil, küresel
ölçekte etkileri görülecek 'kültürel' dinamikler daha çok yön
verecektir. Bu noktada, bu değerlendirmelerin yapılmasından yaklaşık 10
yıl sonra meydana gelen 11 Eylül hadisesinin, bir çok siyaset gözlemcisi
tarafından yeni bir 'milad' olarak görülmesi manidar görülmelidir. Zira,
dünya, yeni gelişen dinamiklerin artık farkındadır ve hadiseleri
geleneksel gözlüklerle değil, başka ve daha dikkatli bir şekilde
değerlendirmenin elzem olduğunu görmektedir.
Yeni gelişen dinamikler açısından bakıldığında, MİT Müsteşarı Taner'in
de söylediği gibi, geleneksel kalıplarla düşünmek ve davranmak artık
mümkün değildir. Milliyetçi kalıplar, elbiseler, bu yeni bedene dar
gelmektedir. Yeni bedene uygun yeni elbiseler biçebilmek için ise, yeni
bir zihniyet ve bu zihniyetin üreteceği yeni bir stratejiye ihtiyaç
vardır. Peki bu ne demektir? En açık şekilde, Türkiye Cumhuriyeti'nin,
örneğin kuruluşunun temelinde bulunan "yurtta sulh, cihanda sulh"
ilkesini (veya kendi kuruluş felsefesini, ilkelerini vs.) sorgulamak
durumunda olduğudur. Taner'in, bir çok akademisyen ve siyaset
gözlemcisinin altını çizdiği bu hususu, bir bürokrat olarak
dillendirmesi, zorlayıcı dinamiklerin artık yadsınamaz bir biçimde
etkilerini göstermeye başlamış olmasıyla ilişkilendirilebilir. Tarihteki
örneklerine bakıldığında, bu tür sarsıcı etkilerin olduğu dönemlerde,
yeni dinamiklerin önünü kesmek isteyenlerin 'siyasal elit' kesimler
oldukları görülür ve genellikle bunlar ya zor kullanarak veya 'soft
yöntemlerle' elimine edilirler. Devrimler ve reformlar tarihine bu
açıdan şöyle bir bakmak bile yeterli olacaktır. Bu dinamiklerin
etkisinin 'dayanılmaz' boyutlara ulaştığı dönemlerde, önceki siyasal
sistemin kurucu babaları veya tabulaştırılmış liderleri de tarih
sahnesinden silinirler. Bunun en yakın örneği Sovyetler Birliği'nin
çöküşünde görülmüştür. Gorbaçov, artık karşı konulamaz yeni dinamiklere
dikkat çektiği konuşmasında, gerekirse sosyalist devletin en temel
kavram ve kurumlarından bile vazgeçilebileceğini söylemiş ve sözlerini
"hatta Lenin'den bile…" diye tamamlamıştı.
İşte bu yüzden, içinde yaşadığımız dönemin dinamiklerinin gerçekten iyi
bilinmesi gerekmektedir. Dünya, artık eski dünya değildir. 'Yeni'
dünyayı tanımlamak için Batılı kavramlar ve söylemler de yetersiz
kalmaktadır. Yeni dünyanın dinamikleri, artık Batı-merkezli olmaktan
çıkmaya başlamıştır. Batı, ideolojik cazibesini çoktan yitirmiştir.
Henüz askeri, mali, teknolojik ve siyasi üstünlüğü devam etmektedir
ancak kültürel ve ideolojik üstünlüğünü kaybetmiştir. Batının ideolojik
hegemonyası, esas itibarıyla II. Dünya Savaşı'ndan sonra
post-modernizmin popülerleşmesi sonucu, ciddi manada törpülenmiştir.
Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler temelinde yürütülmeye çalışılan
kampanyanın ise, dünya halkları üzerinde ciddi bir etki yapması söz
konusu olamaz. Batı'nın insanlığa vereceği yeni bir ideolojik mesaj
kalmamıştır. Özetle, bugün Batı, eskilerin tabiriyle, "hörgücünden yiyen
deve" örneğine benzemektedir. Yani hızla birikimlerini tüketmektedir.
Tarihteki pek çok örnekte de görüldüğü gibi, birikimlerini tüketen ve
yerine yenilerini koyamayan medeniyet veya devletler, zaman içinde
çökmeye mahkumdurlar.
Kaba bir gözlemle konuyu değerlendirdiğimizde ise, Batı'nın bu 'görece'
gerilemesinin başlıca nedeninin, geçmiş birkaç yüzyılda sahip olduğu
asli dinamikleri zaman içinde yitirmiş olması olduğunu söyleyebiliriz.
Bunların en başında da, Batı insanının, artık eskisi kadar 'üretken'
olmamasını gösterebiliriz. Bugün Batı insanı, Merkantalist değişim
dönemi ve ardından sanayi inkılabı dönemlerinde 'çalıştığı' kadar
çalışmamaktadır. Bir başka ifadeyle, Batı insanı, bugün, geçmiş birkaç
asırda biriktirdiklerini 'tüketmektedir.' Batılıların, 20. yüzyılda
yaşadıkları 'refah toplumu'nu bu şekilde izah etmek mümkündür. Refah
toplumu seviyesine ulaştıktan sonra (ve belki de bu refahın şımartıcı
etkisi dolayısıyla) Batı insanı, eskisi kadar 'üretmemektedir.' En basit
ekonomi kanunu gereğince de, üretmediği için, orta ve uzun vadede,
bugünkü konumundan daha 'geri'de olacağı aşikardır. Fakat burada elbette
"Batı insanı niçin üretmiyor?" sorusu anlamlı hale gelmektedir. Bunun
cevabı da, tabii ki, yaşadığı bir nevi 'anomi' durumunda aranmalıdır.
Batı insanı, asırlardır peşinden koştuğu ideallerin boşa çıktığını
fiilen görmüştür. 20. yüzyıl iki büyük dünya savaşına şahit olmuş ve
Batı insanının, rasyonalist, seküler ve modern Batı medeniyetine olan
güvenini sarsmıştır. İşte bu temel neden dolayısıyla, Batı insanının
elleri yanına düşüvermiştir. Artık bir 'ideal' ve 'dava' uğruna, Batı
insanını şuradan şuraya hareket ettirmek mümkün değildir. O, bugüne
değin yapmış olduğu hareketlerin semerelerini tüketmekle meşguldür. Bu
sürecin sonucu da, elbette kendisi için hayır olmayacaktır.
Son olarak, bu noktada, Müslümanların, tarihin bu yeni döneminde, mevcut
potansiyelleri iyi değerlendirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda,
düşüncesin sistematik bir şekilde ortaya konulup, bunun zaman içerisinde
program ve model önerme noktasına ulaşması için ciddi çalışmalar
yapılması gerekmektedir. Her ne kadar, İslam dünyasında, entelektüel
düzey giderek artış gösterse de, henüz, tarihsel süreç içerisinde fiili
ve reel bir aktör olmayı hak edecek ölçüde bir ilmi birikim ortaya
konulduğu söylenemez. Ancak bu yolda 'temel' sayılabilecek özellikte
ciddi adımlar atıldığı da ortadadır. Müslümanlar, bugün bu düzeyi
artırmak için gayret sarf etmelidirler. Bunu, layıkıyla yaptıklarında,
hiç kuşkusuz, tarihte pek çok örneği görüldüğü üzere ve bu kez artık
'küresel' bir aktör olarak, dünya siyasetindeki yerlerini alacaklardır. |