Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 338 | Şubat  2007

                   

 

 


MİT RAPORU NE SÖYLEMEK İSTİYOR?

MİT Müsteşarı Emre Taner'in, alışılmadık şekilde stratejik tahliller ve öneriler içeren raporu, kimilerince gündelik siyasetin bir aracı olarak algılanmakla birlikte, özellikle yeni gelişen 'küresel dinamikler'e dikkat çeken yönü itibarıyla, üzerinde bir değerlendirme yapmayı hak ediyor. Aslında Taner, bu metinde, siyaset gözlemcilerinin ve stratejistlerinin bilmediği hemen hiçbir 'yeni' konudan bahsetmiyor. Metnin temel konusu olarak tartışılan ve dünyanın değişmekte olduğu ve Türkiye'nin yeni ortama uygun yeni stratejiler benimsemesi gerektiği yönündeki tespit, zaten pek çok siyaset bilimci tarafından yaklaşık çeyrek asırdır dillendirilmektedir. Ancak bir siyaset bilimcisi veya gözlemcisinin üslubuyla yazılmış intibaı bırakan bir metnin, bugüne değin bu tarz 'analitik' bir değerlendirme yapmamayı adet edinmiş bir kurum tarafından 'resmen' deklare edilmesinin elbette bir anlamı olacaktır. Bu anlamı yakalamak için, küresel ölçekli yeni dinamikler üzerinde durmakta yarar vardır.
Bilindiği gibi, 'küreselleşme' olgusu, 1980'li yıllardan sonra, dünya siyasetine yön veren dinamikler arasında görülmektedir. Uluslararası siyaset uzmanları, özellikle ekonomik ve siyasal alanda kendini gösteren, malların, hizmetlerin ve fikirlerin küresel ölçekte yayılması vakıası nedeniyle törpülenen ulus-devlet kavramının, zaman içerisinde popülaritesini kaybedeceği yönünde değerlendirmeler yapmaktadır. Bu değerlendirmeler içerisinde, yeni 'ideolojik' (ya da 'kültürel') dinamikler üzerinde durulması gerektiğinin altını çizen Brzezinski ve Huntington teorileri, küresel siyasete yön veren odakların bakış açılarını yansıtması açısından burada zikredilebilir. Buna göre, önümüzdeki dönemde dünya siyasetine 'yerel' dinamikler değil, küresel ölçekte etkileri görülecek 'kültürel' dinamikler daha çok yön verecektir. Bu noktada, bu değerlendirmelerin yapılmasından yaklaşık 10 yıl sonra meydana gelen 11 Eylül hadisesinin, bir çok siyaset gözlemcisi tarafından yeni bir 'milad' olarak görülmesi manidar görülmelidir. Zira, dünya, yeni gelişen dinamiklerin artık farkındadır ve hadiseleri geleneksel gözlüklerle değil, başka ve daha dikkatli bir şekilde değerlendirmenin elzem olduğunu görmektedir.
Yeni gelişen dinamikler açısından bakıldığında, MİT Müsteşarı Taner'in de söylediği gibi, geleneksel kalıplarla düşünmek ve davranmak artık mümkün değildir. Milliyetçi kalıplar, elbiseler, bu yeni bedene dar gelmektedir. Yeni bedene uygun yeni elbiseler biçebilmek için ise, yeni bir zihniyet ve bu zihniyetin üreteceği yeni bir stratejiye ihtiyaç vardır. Peki bu ne demektir? En açık şekilde, Türkiye Cumhuriyeti'nin, örneğin kuruluşunun temelinde bulunan "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini (veya kendi kuruluş felsefesini, ilkelerini vs.) sorgulamak durumunda olduğudur. Taner'in, bir çok akademisyen ve siyaset gözlemcisinin altını çizdiği bu hususu, bir bürokrat olarak dillendirmesi, zorlayıcı dinamiklerin artık yadsınamaz bir biçimde etkilerini göstermeye başlamış olmasıyla ilişkilendirilebilir. Tarihteki örneklerine bakıldığında, bu tür sarsıcı etkilerin olduğu dönemlerde, yeni dinamiklerin önünü kesmek isteyenlerin 'siyasal elit' kesimler oldukları görülür ve genellikle bunlar ya zor kullanarak veya 'soft yöntemlerle' elimine edilirler. Devrimler ve reformlar tarihine bu açıdan şöyle bir bakmak bile yeterli olacaktır. Bu dinamiklerin etkisinin 'dayanılmaz' boyutlara ulaştığı dönemlerde, önceki siyasal sistemin kurucu babaları veya tabulaştırılmış liderleri de tarih sahnesinden silinirler. Bunun en yakın örneği Sovyetler Birliği'nin çöküşünde görülmüştür. Gorbaçov, artık karşı konulamaz yeni dinamiklere dikkat çektiği konuşmasında, gerekirse sosyalist devletin en temel kavram ve kurumlarından bile vazgeçilebileceğini söylemiş ve sözlerini "hatta Lenin'den bile…" diye tamamlamıştı.
İşte bu yüzden, içinde yaşadığımız dönemin dinamiklerinin gerçekten iyi bilinmesi gerekmektedir. Dünya, artık eski dünya değildir. 'Yeni' dünyayı tanımlamak için Batılı kavramlar ve söylemler de yetersiz kalmaktadır. Yeni dünyanın dinamikleri, artık Batı-merkezli olmaktan çıkmaya başlamıştır. Batı, ideolojik cazibesini çoktan yitirmiştir. Henüz askeri, mali, teknolojik ve siyasi üstünlüğü devam etmektedir ancak kültürel ve ideolojik üstünlüğünü kaybetmiştir. Batının ideolojik hegemonyası, esas itibarıyla II. Dünya Savaşı'ndan sonra post-modernizmin popülerleşmesi sonucu, ciddi manada törpülenmiştir. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler temelinde yürütülmeye çalışılan kampanyanın ise, dünya halkları üzerinde ciddi bir etki yapması söz konusu olamaz. Batı'nın insanlığa vereceği yeni bir ideolojik mesaj kalmamıştır. Özetle, bugün Batı, eskilerin tabiriyle, "hörgücünden yiyen deve" örneğine benzemektedir. Yani hızla birikimlerini tüketmektedir. Tarihteki pek çok örnekte de görüldüğü gibi, birikimlerini tüketen ve yerine yenilerini koyamayan medeniyet veya devletler, zaman içinde çökmeye mahkumdurlar.
Kaba bir gözlemle konuyu değerlendirdiğimizde ise, Batı'nın bu 'görece' gerilemesinin başlıca nedeninin, geçmiş birkaç yüzyılda sahip olduğu asli dinamikleri zaman içinde yitirmiş olması olduğunu söyleyebiliriz. Bunların en başında da, Batı insanının, artık eskisi kadar 'üretken' olmamasını gösterebiliriz. Bugün Batı insanı, Merkantalist değişim dönemi ve ardından sanayi inkılabı dönemlerinde 'çalıştığı' kadar çalışmamaktadır. Bir başka ifadeyle, Batı insanı, bugün, geçmiş birkaç asırda biriktirdiklerini 'tüketmektedir.' Batılıların, 20. yüzyılda yaşadıkları 'refah toplumu'nu bu şekilde izah etmek mümkündür. Refah toplumu seviyesine ulaştıktan sonra (ve belki de bu refahın şımartıcı etkisi dolayısıyla) Batı insanı, eskisi kadar 'üretmemektedir.' En basit ekonomi kanunu gereğince de, üretmediği için, orta ve uzun vadede, bugünkü konumundan daha 'geri'de olacağı aşikardır. Fakat burada elbette "Batı insanı niçin üretmiyor?" sorusu anlamlı hale gelmektedir. Bunun cevabı da, tabii ki, yaşadığı bir nevi 'anomi' durumunda aranmalıdır. Batı insanı, asırlardır peşinden koştuğu ideallerin boşa çıktığını fiilen görmüştür. 20. yüzyıl iki büyük dünya savaşına şahit olmuş ve Batı insanının, rasyonalist, seküler ve modern Batı medeniyetine olan güvenini sarsmıştır. İşte bu temel neden dolayısıyla, Batı insanının elleri yanına düşüvermiştir. Artık bir 'ideal' ve 'dava' uğruna, Batı insanını şuradan şuraya hareket ettirmek mümkün değildir. O, bugüne değin yapmış olduğu hareketlerin semerelerini tüketmekle meşguldür. Bu sürecin sonucu da, elbette kendisi için hayır olmayacaktır.
Son olarak, bu noktada, Müslümanların, tarihin bu yeni döneminde, mevcut potansiyelleri iyi değerlendirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, düşüncesin sistematik bir şekilde ortaya konulup, bunun zaman içerisinde program ve model önerme noktasına ulaşması için ciddi çalışmalar yapılması gerekmektedir. Her ne kadar, İslam dünyasında, entelektüel düzey giderek artış gösterse de, henüz, tarihsel süreç içerisinde fiili ve reel bir aktör olmayı hak edecek ölçüde bir ilmi birikim ortaya konulduğu söylenemez. Ancak bu yolda 'temel' sayılabilecek özellikte ciddi adımlar atıldığı da ortadadır. Müslümanlar, bugün bu düzeyi artırmak için gayret sarf etmelidirler. Bunu, layıkıyla yaptıklarında, hiç kuşkusuz, tarihte pek çok örneği görüldüğü üzere ve bu kez artık 'küresel' bir aktör olarak, dünya siyasetindeki yerlerini alacaklardır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::..

www.iktibas.info www.iktibas.info