|

Muhammed(A.S.)’ın Ümmiliği Meselesi
Mehmed Durmuş
Rasûlullah
Muhammed (sav)in okuma yazma bilmediği, Müslüman ilim adamları ve
düşünürlerin büyük ekseriyeti tarafından genel kabul görmüş bir konudur.
Biz bu yazıda, Peygamber (a.s)ın ümmîliği meselesini iki yönden ele
alacağız. İlkin, içinde ümmî kelimesi bulunan ayetleri tahlil edip,
'ümmî' kavramının Kur'an dilinde ne anlama geldiğini tespit etmeye
çalışacağız. İkinci olarak ise, Muhammed (a.s)ın okuma yazma bilmediğine
dair öne sürülen delillerin sıhhatini tartışacağız. Bu yazının asıl
amacı, ümmî kavramının okuma yazma bilmeyen anlamına gelmediğini ortaya
koymaktır. Bunu yaparken, Peygamber (a.s)ın okuma yazma bilmediği
yönündeki geleneksel ısrarın tutarsızlığına da dikkat çekmek istiyoruz.
Ümmî kelimesinin geçtiği her yerde, vahyin ilahî menşeli olduğunun
kanıtı olması adına, Muhammed (a.s)ın okuma yazma bilmediğini söylemek
adet haline gelmiştir. Kur'an üzerine kitaplar yazmış bir ilim adamı,
"…Muhammed'in okuma yazma bilmediği hususu kesinlik kazanmış
bulunmaktadır. Aksini ispata matuf bütün gayretler, bu gerçeği
sarsamayacak kadar zayıftır."(1) demektedir. Acaba bu kalıp yargı ne
derece doğrudur? Hiç sarsılmaması istenen bu 'gerçek' nedir? Bu sorunun
cevabını bu yazıda bulmayı ümit ediyoruz. Hiç şüphesiz ki, gayret
bizden, muvaffak kılmak Allah'tandır…
KUR'AN'DA ÜMMÎ KAVRAMI
Kur'an'da 'ümmî' kelimesi şu ayetlerde geçmektedir: Bakara, 78; Al-i
İmran, 20, 75; A'raf, 157-158; Ankebut, 48 ve Cuma, 2. Biz bu ayetleri
teker teker gözden geçirerek bir sonuca varmaya çalışacağız. İlk önce
ayetlerin mealini vereceğiz, ardından müfessirler tarafından ayetlerin
nasıl anlaşıldığını ortaya koymaya çalışacağız ve en sonunda da kendi
görüşümüzü belirteceğiz.
1. Bakara, 78
"Onlardan ümmîler vardır ki, Kitab'ı [Tevrat'ı] bilmezler. Bütün
bildikleri, birtakım kuruntulardan ibarettir. Onların bilgileri zan ve
tahminden ibarettir."
Bakara suresinin 40-75. ayetleri kesintisiz olarak İsrailoğulları'nı
kritik etmektedir. Bu pasajda İsrailoğulları eleştirilmekte, Musâ'ya
olan itaatsizlikleri, Allah'ın ihsan ettiği nimetlere nankörlük
etmeleri, Allah'ın emrettiği sığırı kesmemeleri, mü'minlerin inandığı
dine inanmamaları ve bilinen kibirleri konu edilmektedir. 78. Ayetten
sonra da, Yahudilik eleştirileri, neredeyse bütün sureye damgasını
vurmaktadır. 75-78. ayetlerde şöyle denmektedir:
75: "Şimdi siz bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa
onlardan öyle bir grup var ki, Allah'ın kelamını dinler ve iyice
anladıktan sonra onu, bile bile tahrif ederler."
76: "Onlar iman edenlerle karşılaştıklarında 'biz iman ettik' derler;
birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise 'yoksa siz, Allah'ın size
açtığı bilgileri Rabbinizin katında size karşı delil getirsinler diye
onlara söylüyor musunuz, sizin aklınız ermiyor mu?' derler."
77: "Peki onlar, gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allah'ın
kesinlikle bildiğini bilmiyorlar mı?"
78: "Onlardan bir kısmı ümmîdir; Kitab'ı bilmezler, ancak birtakım
kuruntulara sahiptirler ve sadece zanda bulunurlar."
Okuduğumuz bu ayetlere dikkat edilirse, Yahudiler içindeki, İslam'a
kalplerini tamamen kapatmış, önyargılı bir gruptan bahsedilmektedir.
Bunlar, Allah'ın sözünü tahrif eden, mü'minlere ikiyüzlü davranan, kendi
bazı hıyanetlerini mü'minlerden gizlemeye çalışan bir zümredir. Gerçi
onların bu temkinleri bir işe yaramamaktadır. Çünkü Allah onların bütün
gizli veya açık oyunlarını bilmektedir. İşte 78. ayetteki 'ümmîlik'
meselesi böyle bir vasatta gündeme gelmektedir.
Burada 'ümmî' tabiriyle İsrailoğulları kastedilmektedir.(2) Taberî'ye
göre ümmîler, Allahu Teala'nın bu ayetlerde kıssalarını anlattığı ve
Rasûlullah ashabının, iman etmelerinden ümitlerini kestiği, Yahudiler
içinden bir gruptur. Ayetler, söz konusu bu Yahudi zümresinin iman
etmelerini beklemenin beyhude olduğunu ortaya koymaktadır.(3)
Taberî, Araplar arasında ümmî teriminin "y azı yazmayan kimse" anlamına
geldiğini kabul etmekte, en-Nehaî'nin kelimeye bu şekilde anlam
vermesini de yerinde bulmaktadır.(4) Taberîye göre, ümmî kelimesi okuma
yazma bilmeyenin yanı sıra, "Kitab'ı (Tevrat'ı) okumayanlar" anlamlarına
da gelir.(5) Müfessir ümmî anlamını biraz daha açıyor ve şöyle diyor:
Allah'ın gönderdiği hiçbir rasûlü, indirdiği hiçbir kitabı tasdik
etmeyip kendileri bir kitap yazıp, sonra da cahil, aşağılık kavimlerine:
"Bu Allah katındandır" diyen kimselere de ümmîler denir.(6)
El-Ferra'ya göre, bu ayetteki 'ümmîler', kitapları olmayan
Araplardır,(7) fakat bu yorum, ayetin muhatabının Yahudiler olduğu
iddiasıyla tezat teşkil eder. Zemahşerî'ye göre ise bunlar, kitapları
yazamayan kimselerdir ve bu ayette, Tevrat'ı okuyup mütalea ve
içindekileri tahkik edemeyen kimseler kastedilmiştir.(8)
Fahreddin Râzî, bu ayette zikredilen ümmîlerin, okuma ve yazmayı
bilmeyen, kendilerine söylenenleri kabul etmekten başka bir özelliği
olmayan mukallit tabakası olduğu kanaatini taşımaktadır.(9) Razî'nin
görüşüne şöyle itiraz edilebilir: taklitçilik o gün de, bugün de,
okuma-yazma bilmemekle alakalı değildir. Okuma-yazma bilen insanlar da
en az bilmeyenler kadar taklitçi olabilirler. Râzî, âlimler arasında
ümmî kelimesine iki anlam verildiğini, birincisinin, bir Peygamberi ya
da bir kitabı benimsememiş kişi, ikincisinin de, okuma-yazma bilmeyen
kimse demek olduğunu belirttikten sonra, doğru olanın ikincisi olduğunu
ileri sürmektedir. Kanıt olarak ise Buhari'nin Abdullah İbni Ömer'den
rivayet ettiği şu hadise dayanmaktadır:
"Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu(10): Biz ümmî bir toplumuz. Yazı ve
hesap nedir bilmeyiz. Ay şöyle şöyledir… Yani bir defasında 29,
diğerinde 30'dur."(11)
Ümniyye: Ayette İsrailoğulları'ndan bir grubun Kitab'ı [Tevrat'ı]
bilmedikleri, bildiklerinin sadece 'emaniyye' olduğu ifade edilmektedir.
Bu kelimenin ne anlama geldiğine kısaca değinelim.
'Ümniyye' insanın kendi içinde taşıdığı temenniler, arzu ettiği şeyler
demektir. Zemahşerî, "onlardan ümmîler var" sözünü, "onlar kitapları
bilmezler, Tevrat'ı mütalea edemezler, içindekileri inceleyemezler"
şeklinde açıklamaktadır. Bilmedikleri söylenen Kitap, kuşkusuz
Tevrat'tır. Din hususunda bildikleri ise şunun gibi kuruntulardır: Allah
onları affedecek, onlara merhamet edecek, işledikleri hatalar yüzünden
onları hesaba çekmeyecek; Peygamber babaları onlara şefaat edecek.
Ruhbanları onlara, kendilerine sayılı birkaç günün dışında ateş
dokunmayacağı safsatasını telkin ettiler. Yalancı âlimlerinden buna
benzer yalanları işitip kabul ettiler ve taklitçi oldular.(12) Kısacası
bu ayette, Tevrat'ı kabul ettikleri halde, gereği gibi amel etmeyenleri
Kur'an'ın 'kitap yüklü eşekler'e benzetmesi (Cuma, 5) misali bir
eleştiri söz konusudur.(13)
Râzî, Hac suresinin 52. ayetindeki 'ümniyye' kelimesiyle Bakara suresi
78. ayetteki 'emaniyye' kelimesinin kıraat anlamına geldiğini belirtiyor
ve diyor ki, "ümmî Kur'an'ı mushaftan okumayı bilmez, o sadece okunduğu
zaman, onun kıraat edildiğini anlar."(14) Buharî'nin bir rivayetine
göre, okumayı bilip, yazmayı bilmeyenlere 'emâniyye' denmektedir.(15)
Razi'nin açıklamasına göre, Peygamber (a.s)ın 'ümmîliği' şu anlama
gelmektedir: bizzat kendisinin yazdırdığı Kur'an ayetlerini
okuyamamakta, ancak okunduğunda bunun Kur'an olduğunu anlayabilmektedir!
Müfessir Alûsî, İbni Abbas ve Mücahid'in Bakara suresi, 78. ayetteki
'emânî' kelimesini 'ekâzîb' yani 'birtakım yalanlar' olarak tercüme
ettiklerine değinmektedir. Yahudiler, tahrifci şeytanlarından taklit
yoluyla aldıkları yalanlara uyuyorlar, peygamber babalarının kendilerine
şefaat edeceğine inanıyorlardı.(16) İşte bunlar, Yahudilerin kuruntuları
ve yalanlarıdır, bunlara 'emânî' adı verilmiştir.
Kurtubî'nin bir yaklaşımına göre 'Ümmül Kitab'ı tasdik etmeyenlere
'ümmî' adı verilmiştir. Fakat yine de o, Bakara, 78. ayetteki
'ümmîler'in, "yazamayan ve okuyamayan" kimseler anlamına geldiği
kanaatindedir.(17) Ebu Ubeyde de 'ümmîler'i 'ümmül kitap'la
alakalandırır. Buna göre, kendilerine Ümmül Kitap (Kitabın anası) inmiş
olan kimselere 'ümmîler' denmiştir. Ebu Ubeyde, İkrime ve Dahhak'ın,
ümmîlerin, Arap Hristiyanlar olduğuna ilişkin yorumuna da yer verir.(18)
Mevdudî'ye göre ise bu ayette, "kendi kutsal kitaplarının öğretilerinden
habersiz olan sıradan Yahudiler kastediliyor. Onlar ne dinin temel
kuralları, ne ahlakla ve günlük hayatla ilgili düzenlemeleri ve ne de
ebedi kurtuluş veya azaba neden olan prensipleri biliyorlardı. Ve ne
yazık ki bu bilgiye sahip olmaksızın kendileri bir din uydurmuşlar ve
boş ümitler besliyorlardı."(19) Mevdudî'nin bu izahlarının, ayetin
mesajını en iyi yansıtan yaklaşım olduğuna inanmaktayız.
Özetlemek gerekirse, Bakara suresi, 78. ayetindeki 'ümmî' kelimesi okuma
yazma bilmeyen anlamına gelmemektedir. Bu anlam ayetin genel dokusuna
uygun düşmemektedir. 'Ümmî' kelimesine 'okuma-yazma bilmeyen' anlamını
vererek ayetin mealini yeniden yazmak suretiyle, bu uygunsuzluğu test
edebiliriz:
"Onlardan [İsrailoğulları'ndan] bir kısmı okuma-yazma bilmeyendir;
Kitab'ı bilmezler, ancak birtakım kuruntulara sahiptirler ve sadece
zanda bulunurlar."
Bu meale göre, İsrailoğulları'nın okuma-yazma bilmemeleriyle Tevrat'ı
bilmeleri arasında ters bir orantı kurulmuş olmaktadır. Bu demektir ki,
okuma-yazma bilenler Tevrat'ı bilirler, dolayısıyla birtakım kuruntulara
ve zanna tabi olmazlar. Okuma yazma bilmeyenler ise -Tevrat'ı bilmeleri
mümkün olmadığı için- kuruntulara ve zanna tabi olurlar! Kısacası,
İsrailoğulları'nın, (burada zikredilen) bütün kabahatlerinin temelinde,
okuma yazma bilmemeleri yatmaktadır!
Böyle bir yorumun ciddiyetsizliği bir tarafa, ilk başta Muhammed (as)ın
ümmî oluşuna yüklenen anlamla çelişmeye hazırdır. Eğer ümmî terimi
Kur'an'ın her yerinde aynı anlamda kullanılmış ise -ki, nüans farkları
dışında öyle olması gerekir,- Muhammed (a.s) için 'iyi' ve övgüye değer
olan okuma-yazma bilmemek, İsrailoğulları için 'kötü' olmaktadır!
Atalardan devralınan kuruntulara tabi olmak, zanna uymak, dini tahrif
etmek okuma yazma bilip bilmemekle alakalı değildir. İsrailoğulları'na
inen kitap, okuma yazma bilmeyenler değil, bilakis bilenler eliyle
tahrif edildi, birtakım kuruntular uyduruldu ve halk onlara tabi
kılındı.
Eğer 'ümmî' okuma-yazma bilmeyen demekse bu, Bakara suresini, 78.
ayetinin okuma-yazma bilmemeyi şiddetli bir şekilde kınadığı anlamına
gelecektir. Bu durumda, okuma-yazma bilmemenin kınanmasını, Muhammed
(a.s)ın okuma-yazma bilmediği teziyle nasıl bağdaştırabiliriz? Şu halde,
'ümmî' kelimesinin başka bir anlamı olması gerektiği üzerinde kafa
yormamız icap etmektedir. Bunu da, diğer ayetleri de tedkik ettikten
sonra yapabiliriz.
2. Âl-i İmran, 20
“Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: Bana uyanlarla birlikte ben
kendimi Allah'a teslim ettim. Ehli Kitab'a ve Ümmilere de de ki: Siz de
Allah'a teslim oldunuz mu? Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular
demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır.
Allah kullarını çok iyi görür."
Ayetin muhatapları genel olarak Medîne'deki müşrikler ve ehli kitaptır.
19. Ayette "Allah katında Din İslam'dır" denmekle, Yahudilerin ve
Hristiyanların hak dine mensup oldukları iddiaları geçersiz kılınmakta;
aralarındaki azgınlık ve taşkınlık sebebiyle ihtilafa düştükleri,
Allah'ın ise bu hesabı hemencecik göreceği, tehdit üslubuyla
bildirilmektedir. 20. Ayette ise, Muhammed (sav)in peygamberliğini kabul
etmeyen ehli kitaba, onun ve ona uyanların Allah'a teslim olmaktan başka
bir iş yapmadıkları, eğer hakikati elde etme iddiasındaysalar, ehli
kitabın da Allah'a teslim olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır. Eğer
teslim olsaydılar zaten Muhammed (a.s)ın peygamberliğine iman
edeceklerdi, aksi takdirde, Peygamber'in görevi sadece duyurmaktır. 21.
Ayette, Allah'ın ayetlerini inkâr etmenin yanı sıra, peygamberleri ve
adaletten yana olan nice (salih) kimseleri öldürmüş bulunan azgın
kimselere atıf yapılmakta ki, bunlar ehli kitaptan başkası değildir.
Al-i İmran suresinin ilk 80 ya da 89 ayetinin, Rasûlullah'ın, Medine'ye
gelen Necran Hristiyanları ile yaptığı münazara münasebetiyle indiği
zannedilmektedir.(20) Biraz sonra inceleyeceğimiz 75. ayetin de bu
ayetlerden biri olduğu unutulmalıdır.
Bazı müşrik Arap kabileleri, İslam'a tavır koyma bakımından Yahudiler ve
Hristilyanlarla siyasî bir dayanışma içindeydiler. 20. Ayet, hem
Yahudileri, hem Hristiyanları ve hem de söz konusu putperest Arap
kabilelerini hedef seçerek, Rasûlullah Muhammed'le tartışmalarının
tutarsızlığını sorguluyor ve 'Müslüman olma' manasında teslim
olmadıkları sürece, bu tartışmalara girişmelerinin anlamsızlığını
yüzlerine vuruyor.
Ayetteki 'ümmîler'in (ümmiyyûn) kimler olduğu, Bakara suresi, 78.
ayetteki kadar müşkil değildir. En azından müfessirlerin bunu tespitte,
Bakara, 78. ayetteki kadar zorlanmadıkları gözlenmektedir. Pek çok
müfessir ümmilerin, 'kitapsız Arap müşrikleri' olduğunu söylemekte bir
sakınca görmemektedir.(21) Zeki Duman'ın tanımı daha da açıklayıcıdır:
"Kur'an'dan önce atalarına ve kendilerine ilahi/semavi bir kitap
indirilmemiş olan Araplardır."(22)
Geleneksel tefsirciliğin çelişkilerinden bir türlü kurtulamayan
Fahreddin Râzî, ümmilerin, belli bir kitabı olmayan Arap müşrikleri
olduğunu teslim ettikten sonra, bunların özelliklerinin okuma-yazma
bilmemeleri olduğunu belirterek,(23) sanki, ne olursa olsun, ümmî
kavramı içinde bir yerde, okuma yazma bilmeme anlamı baki kalsın der
gibi telifçi bir yol izlemektedir. Ebu Ubeyde Razi'den daha erken
davranarak, ümmileri, "Peygamberlerin kendilerine kitap getirmediği
kimseler" olarak tanımlamakta, 'ümmî nebî' deyince ise, yazma bilmeyen
Peygamber anlamamız gerektiğini ihsas ettirmektedir.
Şu halde, Al-i İmran suresinin 20. ayetinde bahsi geçen 'ümmîler', okuma
yazma bilmeyen insanlar değil, herhangi bir ilahi kitaba sahip olmayan,
kitapsız Araplar'dır. İlk ayette yaptığımız gibi burada da, ümmî
kelimesi yerine 'okuma yazma bilmeyen' sözleri yerleştirilerek okunursa,
anlatmak istediğimizin isabetliliği teslim edilir.
3. Âl-i İmran, 75
"Ehli Kitap'tan öylesi var ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu
sana noksansız iade eder. Fakat öylesi de var ki, ona bir dinar emanet
bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların,
'ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur'
demelerinden dolayıdır. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar."
Bu ayette eleştiri konusu edilenlerin Ehli kitap olduğunu, ayetin
kendisi zaten söylemektedir. Üstelik surenin başından beri ehli kitabın
eleştirisi yapılmaktadır. Bilhassa 64. ayetten itibaren, Yahudiler ve
Hristiyanlar ciddi şekilde tenkid edilmekte, hatta 61. ayette,
Rasûlullah'a (sav) gelen 'İlim'den sonra hala, kendi sapık itikadlarının
doğruluğunu ispatlamak maksadıyla cidâl yapmaya devam ederlerse
Peygamber'in onlara (Necran heyetine), lanetleşme teklifini götürmesi
istenmektedir. Bu nedenle ayete 'mübâhale' ayeti denmiştir.
Ayette "ehli kitaptan öyleleri var ki" denirken muhtemelen, Yahudi
toplumundaki belli bir zümre kastedilmiştir. Yahudilerin bu gayrı ahlakî
tutumu Hristiyanları da etkilemiş olmalıdır.
Ehli Kitab'ın Küçümsediği Ümmiler
Acaba ehli kitabın (Yahudilerin) küçümsediği ümmîler kimlerdi? Onlar,
kavim ve kabilesi kim olursa olsun, okuma azma bilmeyen insanları mı
hakir görüyorlardı, yoksa bu terimle bir toplum mu kastediliyordu?
Taberî'ye göre buradaki ümmîler, Kitap ehli olmayan Araplar'dır.
Yahudiler, Araplar'a ihanet etmeyi ve onların hakkını yemeyi mübah
sayıyorlardı. Kendilerine emanet bırakan bir Arab'ın emanetini, gidip
gelip istemedikçe vermezlerdi. "Arab'ın malından dolayı bize isabet
edenlerden bir günah terettüb etmez; çünkü (Arab'ın) hakkı diye bir şey
söz konusu olmaz!" diye inanıyorlardı. Çünkü Araplar müşrikti…(24)
Zemahşerî'nin yorumu da bu doğrultudadır. O da, Yahudilerin, kendilerine
muhalif olanlara zulüm yapmayı mübah saymalarına, "onlar hakkında
kitabımızda bir yasak konmamıştır" kanaatlerine dikkat çekmektedir.(25)
Fahreddin Râzî'ye göre, Yahudilerin, alacaklarını inkâr edip vermeyi
reddettikleri kimseler muhtemelen, yeni Müslüman olmuş Araplar'dır. Zira
bu kimselerin Yahudilerde, cahiliyye döneminden kalma bazı alacakları
vardı ve Müslüman oldular diye Yahudiler zorluk çıkartıyorlardı.(26)
Fakat Razi bu açık ve anlaşılır bilgilere rağmen yine de, "ümmî
kelimesinin manası 'ümm'e (ana, asıl, kök, anne…) mensup olan" demektir
girişinden sonra, Peygamber (a.s)la ilgili şöyle bir yorum yapmaktadır:
"Hz. Peygamber (sas)in yazı yazmadığı için 'ümmî' diye adlandırıldığı
söylenmiştir. Bu böyledir, çünkü el-Ümm bir şeyin aslı ve temeli
demektir. Binaenaleyh, yazı yazamayan birisi, aslolan yazı yazamama
işini sürdürmüştür demektir."(27) Fahreddin Razi'nin bu cümlesine göre,
kendisi de 'aslolan hali' sürdürmemiş, yazmayı ve okumayı öğrenmek
suretiyle 'aslolan hal'den uzaklaşmıştır. Acaba bu uzaklaşma doğru bir
karar mıdır?...
Bu ayetteki ümmîlerin, ehli kitabın dışındaki milletler (Arap
müşrikleri) olduğu fikrine birçok müfessir iştirak etmektedir.(28)
Bununla beraber, konuyu en iyi açıklayan, Mevdudî'nin izahlarıdır.
Mevdudi şöyle diyor: "Onlardan sadece Yahudi olanlarla ilişkilerinde
adaletli olmaları isteniyor ve Yahudi olmayan birinin mülkünü
gaspetmekte bir beis görülmüyordu. Bu inanç sadece cahil Yahudi
yığınları arasında yaygın değildi. Bilakis bütün dinî sistem,
İsrailliler ve İsrailli olmayanlarla kurulan ilişkilerde tamamen farklı
davranmaya müsaade edecek bir şekilde yoğrulmuştu. Onların ahlakî
değerleri belli bir tür davranışı İsrailoğulları'ndan birine karşı
yapmayı yasaklıyor, fakat Yahudi olmayan birine karşı o şekilde
davranmaya izin veriyordu. Aynı şey bir İsrailli için doğru oluyor,
fakat İsrailli olmayan biri için ise yanlış kabul ediliyordu. Örneğin
Kitab-ı Mukaddes şöyle der: 'Her yedi yılın sonunda… komşusuna bir şey
ödünç veren kişi onu bağışlasın…', fakat 'eğer bir yabancı(ya borç
vermiş) iseniz onu geri isteyebilirsiniz."(29)
Mevdudî devam ederek, Kitabı Mukaddesin, bir yabancıya faizle borç
vermeyi mübah, kendi kardeşine ise yasaklayan sözlerine dikkat
çekmektedir.(30) Talmud'da yazdığına göre, bir İsrailli'nin boğasını
İsrailli olmayan birinin boğası yaralarsa, İsrailliye tazminat vermek
zorundadır; tersi olursa, İsrailli tazminat vermek zorunda değildir!
"İsmail'in rabbi diyor ki: Eğer bir ümmî ile bir İsrailli arasında
anlaşmazlık çıkmışsa, mahkemedeki hâkim, kardeşinin lehine bitmesi için
uğraşsın. Mümkün değilse ümmilerin kanunlarına göre, kardeşinin lehine
bir sonuç almaya çalışsın. Ve bu sizin kanununuza göredir desin. Her iki
kanundan da yararlanamıyorsa, hangi yolla olursa olsun, İsrailli
kardeşini kazandırsın. İsmail'in Rabbi, İsrailli olmayanların
zaaflarından yararlanın diyor."(31)
Yahudiler kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgilileri (ebnâullah ve
ehıbbâuh) sayıyor (5/Maide, 18) ve kendileri dışında kalanları
kendilerinin kölesi kabul ediyorlardı. Kölelerin mallarını yemekten
hesaba çekileceklerine ise inanmıyorlardı.(32)
Yahudilerin, kendi soydaşları dışında, 'gentile' olarak adlandırdıkları,
kendilerinden olmayanlara karşı acımasız, çifte standartlı ve düşmanca
tutum ve davranışları, (şu anki) Tevrat'tan esinlendiği doğrudur.(33)
Fakat eldeki Tevrat'ın muharref olduğu, gerçeğine uymadığı da doğrudur.
Reşid Rıza da buna dikkat çekiyor ve diyor ki, Yahudiler Tevrat'ın,
insanların malını bâtıl yollarla yemekten men eden hükümlerini tahrif
ettiler, Kitab'ın sadece kendi Yahudi kardeşlerine hıyaneti
yasakladığına inandılar. Bu bâtıl kanaate, Yahudi kavminin kibiri ve
dindeki taşkınlıkları yol açtı. Rıza, bu konuda üstadı Muhammed Abduh'un
görüşlerine de yer vermekte onları şöyle özetlemektedir: Yahudiler'e
göre, kim ki Allah'ın bu seçkin halkından ve onun dinine mensup
olanlardan değilse o, Allahın nazarından sâkıt olmuş, O'nun nazarında
gazaba uğramıştır. Ne o kimselerin bir hukuku olur, ne de hürmeti
kalmıştır! İmkân bulunca onların malını yemek helaldir! Yahudiler, bu
'ümmilere hıyânet' fikrini kendi kitaplarından (Tevrat) değil, ruhban
sınıfının görüşlerinden almışlardır. (34)
Bu inceliğe M. İzzet Derveze de katılmaktadır. Derveze'ye göre Tevrat,
düşmanlarına dahi ihtiyaçları olduğu zaman, yardım etmelerini
emretmiştir. Aksi yönde bir muamelenin tavsiye edildiği sözler sonradan
uydurulmuş olup, tahrifatlar cümlesindendir.(35)
Yahudilerin, adeta Allah'a meydan okuyan çıkarcı, bencil ve çifte
standartlı ahlakı insanilikten tamamen uzaktır. Geçtiğimiz çeyrek yüzyıl
içinde, bazı 'müslüman' kesimler, yanlış bir dârul harp(36) yorumunu
esas alarak, harbî olduğuna hükmettikleri kimselerin mallarını yemeyi,
onlardan faiz almayı, kumar oynamayı mübah saydılar, kadınlarının da
cariye hükmünde olduğuna hükmettiler. Hâlbuki Müslümanlar, Nahl
suresinin 116. ayetini okuyorlar(!) ve bunun Allah'ın bir emri olduğuna
da inanıyorlardı. Yahudi geleneğine dayanan bu batıl (haram yiyici)
inanış kısa sürede, otobüslere biletsiz binmek, elektrik, su ve telefonu
kaçak kullanmak gibi 'cihadî eylem'lerle kendini göstermeye başladı. Bu
tür sapmaların, geçtiğimiz yüzyılda Mısır gibi 'İslamî' ülkelerde de
görüldüğünü, Reşid Rıza'nın eleştirilerinden anlamaktayız. Rıza,
Müslüman olmayanların ve hatta dârul harpteki Müslümanların bile
mallarını yemeyi mübah sayan 'müslüman' tiplerden bahsetmekte ve Al-i
İmran suresinin 75. ayetinde, Yahudi bilginlerine yapılan ilahi tehdidin
onlar için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.(37)
Şu halde bu ayetteki 'ümmîler', Yahudiler ve Hristiyanlar dışında kalan
müşrik Araplardır. Yahudiler, herhangi bir ilahi kitaba mensup
olmadıkları için onları 'ümmî' (gentile) diye adlandırıyorlardı.
'Kitapsız' Arapları değersiz gördükleri için, onlara karşı her türlü
yolsuzluğu yapmayı mübah sayıyorlardı. Demek ki, Âl-i İmran suresinin
75. ayetinde okuma yazma bilmeyenlerin bahsi geçmemektedir.
4. A'raf, 157-158
"Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî
Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara mârufu emreder,
onları münkerden meneder; onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram
kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e
inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen
Nûr'a [Kur'an'a] uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır."
"De ki, ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin
mülkü tamamen kendisine ait olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka ilah
yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise, Allah'a ve O'nun ümmî Nebî olan
Rasulü'ne iman edin. O da, Allah'a ve O'nun kelimelerine inanmaktadır.
Ona tabi olun ki, hidayete eresiniz."
Ümmî Nebî Rasûl Ne Demektir?
Bu iki ayette Muhammed (sav) için hem nebî hem de rasûl isimleri
birlikte kullanılmış ve onun 'ümmî nebî rasûl' (er-Rasûl en-Nebî
el-Ümmî) olduğu vurgulanmıştır. Bu ayetle birlikte müfessirler,
Peygamberimiz Muhammed (sav)in okuma-yazma bilmediği kanaatine yeniden
dönmüşlerdir. Müfessir Beyzavî, 'ümmî nebi'nin akabinde 'yani' dedikten
sonra, "okuması ve yazması olmayan" notunu eklemekte ve Peygamber'in
okuma-yazma bilmemesine rağmen, ilminin (getirdiği vahyin) kemalinin,
mucizelerinden birisi olduğuna değinmektedir.(38)
Fahreddin Râzî, Zeccac'ın "ümmî kelimesi, Arap milletinin özelliklerini
taşıyan kimse" demektir görüşünü, Hz. Peygamber'e atfedilen "Biz yazı ve
hesap bilmeyen ümmî bir toplumuz." sözüyle desteklemektedir. Razi de
tıpkı Zeccac gibi düşünmekte ve "Arapların çoğu okuma ve yazma
bilmiyorlardı. Hz. Peygamber (sas)in kendisi de böyle idi."
demektedir.(39)
Râzî'ye göre, okuma-yazma bilmeyen Muhammed (a.s)ın, kendisine
vahyedilmiş olan Kur'an'ı manzum olarak, hiçbir kelimesini değiştirip
bozmadan, hiçbir ziyade ve eksiltme yapmadan tekrar tekrar okuması bir
mucizedir. Râzî devam ediyor ve diyor ki, eğer Peygamber (a.s)
okuma-yazma biliyor olsaydı, ara sıra da olsa önceki ümmetlerin
kitaplarını okuduğu için, Kur'an ayetlerinin o okumalar neticesinde
meydana geldiği hususunda itham edilirdi. Ama hiçbir öğretim ve okumada
bulunmaksızın, bu yüce Kur'an'ı getirmesi onun mucizesidir. (Burada
Ankebut, 48'e atıf yapmaktadır). Râzî diyor ki, en az zeki olanlar bile
yazıyı kolayca öğrenebilmektedirler. Peygamber (a.s), Allah kendisine
hiçbir insanın ulaşamadığı bilgiler verilmiş olmasına rağmen, yazıyı
öğrenmemiş, öğrenmesine ihtiyacı olmamıştır. Bu da onun mucizesidir.(40)
Hz. Peygamber herhangi bir hocadan ders görmemiş, hiçbir kitabı okumamış
ve hiçbir ilim sahibinin meclisinde de bulunmamış olan ümmî bir kimse
idi. Böyleyken büyük ilimlerin kendisinde görülmesi, mucizelerin en
büyüklerindendir.(41)
Müfessir Hâzin, Peygamber'e atfedilen "biz (Araplar) ümmî bir toplumuz,
yazı yazmayız, hesap bilmeyiz" hadisine yer veriyor ve Nebînin ümmî
oluşunun, onun en büyük mucizesi olduğunu, Peygamber'in yazmayı bilmesi
halinde, Kur'an'ı başkasından yazarak nakletmiş olmakla itham
edilmesinin kaçınılmaz olacağını ileri sürüyor. (42)
Rivayet tefsirlerinin Kur'an'la bizim aramızda bir perde oluşturduğunu
söyleme cesaretini gösteren Muhammed Abduh,(43) her ne kadar "Allah'ın
ümmîlere yani Arab'a gönderdiği Ümmi Nebî" sözüyle, İslam öncesi
Araplar'ın 'ümmi' olarak adlandırılması gerektiğine parmak basıyorsa da,
yine de sonuçta Peygamber (a.s)ın okuma-yazma bilmediğini söyleyenler
kervanına katılmaktadır. O da klişeleşmiş gerekçeyi benimsemiştir: Ümmî
oluşu, Peygamber (a.s)ın davasının sahih olduğuna delalet eder!(44)
Muhammed İzzet Derveze, Peygamber'in okuma-yazma bilmediğine
inananlardan biri olmakla birlikte, Peygamber'in okuma-yazma
bilmediğini, A'raf suresinin bu iki ayetinden çıkarmanın mümkün
olmadığını kabul etmektedir. Derveze, ümmî kavramının Kur'an ayetlerinin
tamamında "Ehl-i kitap olmayanlar" anlamında kullanıldığını teslim
etmekte, ümmiliğin, "kitap ehli olmayan Arapların bir niteliği olarak
kullanıldığını;"(45) ümmî teriminin "yazılı eseri olmayan topluma nisbet
edildiğini" (46) ifade etmektedir.
Öyle görünüyor ki, 'ümmî nebî rasûl' terimini en iyi çözümleyen, olayın
künhüne vakıf olmuş olan Mevdudî'dir. Mevdudî şöyle diyor: "Burada Hz.
Peygamber (s.a) için ümmî kelimesinin kullanılmış olması oldukça
anlamlıdır. Bu lakap burada, kendilerinin dışındakilere 'ümmîler'
(gentile) diyen Yahudilerin bu kavmî gurur ve küstahlıklarını kırmak
için kullanılmıştır. Bu konuda o kadar küstah idiler ki, bir ümmîyi
kendilerine lider olarak tanımak şöyle dursun, bir millet olarak
kendilerinden olmayan kimselere en temel insan haklarını bile tanımaya
hazır değildiler. 'Ümmîlere karşı bizim herhangi bir sorumluluğumuz
yoktur…' (3/75) diye iddiada bulundular. Bundan dolayı 'Nebî'
sözcüğünden önce 'ümmî' kelimesini kullanmış olmakla sanki Allah şöyle
demek istemiştir: Şimdi sizin kurtuluş ve selametiniz ancak bu ümmî
Peygamber'e uymanıza bağlıdır. Eğer siz ona uyarsanız, rahmetimden
nasibinizi alırsınız, aksi halde, içinde bulunduğunuz dalaletten ötürü
asırlar boyunca müstehak olduğunuz gazap sürer gider."(47)
Mevdudi'nin bu izahı, ümmî kavramının tarihi arka planını
açıklamaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, Kur'an'ın Muhammed (a.s)ı
ümmî olarak nitelemesi tamamen siyasi amaçlıdır. Yahudilerin, 'ümmî'
diye küçümsedikleri, hor ve hakir gördükleri bir toplum (Araplar)
içinden, kendilerinin de dâhil olduğu, bütün insanlığa bir Peygamber
gönderilmiş, bu ümmî, yani 'gentile' içinden seçilmiş Peygamber'e tabi
olmaları emredilmiştir. Üstelik de kendilerini Allah'ın sevgilileri ve
oğulları sayan bu kibirli kavmin değer kazanmasını da o ümmî Peygamber'e
tabi olmaları şartına bağlamıştır.
Kısacası, A'raf suresi, 157-158. ayetlerde geçen ümmî nebi rasûl,
"okuma-yazma bilmeyen Peygamber Muhammed" (a.s) değil, kendilerine
herhangi bir ilahi kitap gelmemiş ve Yahudilerin 'gentile' manasında
'ümmî' diye küçümsediği bir toplumdan çıkmış Nebî-Rasûl-Muhammed (sav)
demektir. Bu anlam aşağıda gelecek olan Cum'a suresinin 2. ayetinde daha
da netleşmektedir. Bir kez daha, geleneksel yaklaşımın tutarsızlığını
anlamak için, bu iki ayetteki 'ümmî' kelimesi yerine 'okuma yazma
bilmeyen' sözlerini getirerek okumamız kâfi gelecektir.
5. Cum'a, 2
"Ümmîler arasından kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen,
onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderen O'dur. Bundan
önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler."
Cum'a suresinin 2. ayeti, yukarıda işlediğimiz A'raf suresinin 157-158.
ayetlerinin oldukça açık ve seçik bir tefsiri mahiyetindedir. Bu ayet
açıkça, Muhammed (a.s)ın içinden çıktığı toplumu 'ümmî' olarak
nitelemektedir. Bu ümmî toplum, Muhammed (a.s) kendilerine elçi gelmeden
önce apaçık bir sapıklık içindeydiler. A'raf, 157-158'de açıklandığı
üzere, Muhammed (a.s) onlara Allah'ın ayetlerini okudu, onları arındırdı
(tezkiye etti), onlara kitabı ve hikmeti öğretti.
Bu ayetle Yahudiler dinî-siyasî açıdan adeta kuşatma altına alınmıştır.
Üçüncü ayette Hz. Muhammed'in, ümmîler dışındaki insanlara da Peygamber
gönderildiği belirtilmektedir ki, Yahudiler bu toplumların başında
gelmektedir. 4. Ayette risaletin, Allah'ın bir lütfu olduğu ve Allah'ın,
lütfunu dilediğine vereceği ifade edilmiştir. 5 ve 6. Ayetlerde
eleştirinin dozu daha artırılarak, Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla
amel etmeyen Yahudiler 'kitap yüklü eşeğe' benzetilmiş; diğer insanların
değil de yalnız kendilerinin Allah'ın has kulları (evliyâullah)
oldukları iddialarını, ölümü temenni etmek suretiyle ispatlamaları
istenmiştir.
Eğer ümmî kelimesi, okuma-yazma bilmeyen demek olsaydı, bu ayete,
"okuma-yazma bilmeyenler arasından bir Peygamber gönderen…" anlamını
vermemiz gerekirdi. Bunun ise isabetsizliği ortadadır. Çünkü
'okuma-yazma bilmeyen bir kavim içinden seçilen Peygamber' vurgusunun,
herhangi bir hikmeti görünmemektedir. 'Kitapsız Araplar' içinden
Peygamber gönderildiğine dikkat çekilmesi ise oldukça anlamlıdır. Kaldı
ki, Mekke halkının tamamı okuma yazma bilmiyor da değildi.
İzzet Derveze buradaki ümmîlerin, Allah katından gelmiş bir kitaba sahip
olmayan Araplar olduğunu kabul eder.(48) Mevdudî'nin ümmî terimine
getirdiği yorum bu ayette bir kez daha muhkemliğini göstermekte ve
şüpheleri gidermektedir. Mevdudî şöyle diyor:
"Ümmî ifadesi burada, Yahudi literatürüne göre kullanılmıştır ve bu
kullanımda gizli bir alay söz konusudur. Yani Yahudilere şöyle
denilmektedir: Sizler Araplara hakaret amacıyla ümmî diyor ve güya
kendinizle mukayese ederek onları hakir görüyorsunuz. Ancak azîz ve
hakîm olan Allah, onlar arasından bir Peygamber çıkarmıştır. O Peygamber
kendiliğinden gelmemiş, bilakis kâinatın sahibi Allah tarafından
gönderilmiştir…"(49) Mevdudî, ümmî kelimesinin İbranice'deki 'goyim'
kelimesinin müteradifi olduğunu, Kitab-ı Mukaddes'in İngilizce
çevirilerinde 'goyim'in 'gentile' (centile) ile karşılandığını
belirtmektedir.(50) Goyim, 'goy' kelimesinin çoğuludur ve İbranicede
millet anlamına gelmektedir. Kültürel anlamda, Yahudi olmayanları
tanımlamada kullanılır. Nohri kelimesinin ise 'yabancı' demek olup,
İngilizcede 'gentile' olarak ifade edildiği belirtilmektedir.(51)
Gentile kelimesi yerine zaman zaman putperest kelimesi de
kullanılmıştır.(52)
Mevdudî'nin verdiği bilgilere göre, 'goyim' kelimesi aslında 'kavimler'
anlamına geliyordu, Yahudiler bu kelimeyi zamanla kendileri dışındaki
kavimler için kullanmaya başladılar ve bununla o kavimlerin gayri
medeni, dinsiz, soysuz ve zelil olduklarını anlatmak istediler.
Yunanlıların 'barbar' kelimesine yükledikleri anlamın daha ağırını
Yahudiler 'goyim'le ifade ediyorlardı. "Yahudi literatüründe 'goyim'
kelimesinin vasfettiği kitle, o derece nefret edilecek bir şeydir ki,
Yahudiler onların insan yerine bile konmayacağı, onlarla yolculuk
yapılmayacağı, hatta 'goyim'e mensup birinin boğulması durumunda, onun
kurtarılmaya dahi değmeyeceği düşüncesindedirler. Ayrıca Yahudiler,
gelmesi beklenen Mesih'in Goyim'e mensup herkesi helak edeceğine
inanırlar."(53) Babil Talmudu'na dayanan, Halacha adındaki klasik
dönemdeki Yahudi hukuk sistemi, gentile kadınlarını, önüne gelen
herkesle yatıp kalkan (fahişe) saymaktaydı ve bu kadınların bedenini
eşek bedeni kabul etmekteydi. (54)
Kur'an'ın Yahudi seçkinciliğine ilişkin kimi haberleri, onların
goyim/gentile yaftasıyla kendilerinden olmayanları aşağıladıklarını
doğrulamaktadır. Yahudiler Ahiret yurdunun sadece kendilerine ait
olduğunu, başkalarına ait olmadığını iddia ediyorlardı. (2/Bakara, 94).
Muhammed (a.s) Kitap Ehli denilen Yahudiler içinden seçilmiş bir
Peygamber değildi; Hristiyanlardan seçilmiş bir Peygamber de değildi. O,
bilhassa Yahudilerin küçümsediği, 'goyim' (gentile) diye aşağıladığı bir
kavmin, putperest/kitapsız Arap toplumunun içinden gönderilmiş bir
peygamberdi. Cum'a suresi bilhassa şunu vurgulamaktadır, Yahudilerin
küçümsediği bir toplumdan seçilmiş olan, onlara göre, ırk ve sınıf
itibariyle imtiyaz sahibi olmayan bu 'ümmî' / sıradan Peygamber,
kendilerini de hidayete çağırıyordu. Arındırıp tezkiye etmesi, kitabı ve
hikmeti öğretmesi gereken kavimler listesine Yahudiler de dâhildi. Bir
başka deyişle, bir hiç olarak gördükleri Muhammed, tutmuş onlara din
öğretmeye kalkışıyordu! Kendilerini dev aynasında gören kibirli bir
kavmin ise bunu kabul etmesi ne kadar da zordu...
Arabistan Araplarının Ümmî Oluşu
Kur'an'da, Mekke Arapları ve onların şahsında belki bütün Arabistan
halkı, Muhammed (a.s)'dan önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş
(28/Kasas, 46; 32/Secde, 3); "ataları uyarılmamış, kendileri de gaflet
içinde kalmış" (36/Yasin, 6); kendilerine, okuyacakları bir kitap
verilmemiş, Muhammed (a.s)'dan önce kendilerine bir peygamber
gönderilmemiş (34/Sebe, 44) bir kavim olarak anılır.
Mevdudî, Hz. İsmail ve Hz. Şuayb'dan (a.s) sonraki iki bin yıl içinde
Arabistan'da hiçbir peygamber çıkmadığını belirtmektedir.(55) Bununla
beraber, diğer birçok peygamberin mesajının Arabistan'a ulaştığı da bir
gerçektir. Fakat onların, Tevrat ve İncil gibi bir kitapları yoktu ve bu
yüzden 'ümmî' olarak anılmışlardı.
C) ÜMMÎ KELİMESİNİN GEÇMEDİĞİ AYETLERDEN GETİRİLEN DELİLLER
Ümmî kelimesinin geçtiği altı ayetin dışında, konuyla alakalı bazı
ayetler, geleneksel yorumcular tarafından, Peygamber'in okuma-yazma
bilmediği tezini güçlendirici deliller olarak ele alınmaktadır. Hâlbuki
bu ayetler de tıpkı 'ümmî' ayetleri gibi, ya tam tersine, Rasûlullah'ın
okuma-yazma bildiğine dair bir delil içermekte, ya da hiç değilse,
okuma-yazma bilip bilmediğini konu etmemektedir. Bu cümleden olarak en
fazla, Peygamber (a.s)ın daha önce bir kitap okumadığını ve yazmadığını
açıklayan Ankebut suresinin 48. ayeti üzerinde durulmaktadır.
1. Peygamber (a.s) Daha Önce Bir Kitap Okumamış ve Yazmamıştır
Ankebut suresinin 48. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:
"Sen bundan önce ne bir kitap okuyor, ne de onu elinle yazıyordun. Öyle
olsaydı, iptal ediciler (batıl kılıcılar) kuşku duyarlardı."
(29/Ankebut, 48)(56)
Mekke devrinde ve muhtemelen Müslümanların en şiddetli işkencelere maruz
kaldıkları bir dönemde inen Ankebut suresi genel olarak, mü'minlere,
kâfirlerin yaptıklarına karşı dayanıklı ve cesur olmak gerektiğini
telkin etmektedir.(57) Bilhassa İbrahim (a.s)ı, kendi kâfir kavminin
yakmak istemesinin örnek verilmesi (24. ayet) çok güçlü bir mesaj
içermektedir. Çünkü hem Araplar İbrahîm'e sahipleniyorlar, hem de Yahudi
ve Hristiyanlar kendilerini ona nisbet ediyorlardı. Bu örnekle bir
taraftan Muhammed (a.s)a metanetli olması, atası İbrahim'i örnek alması
öğretiliyor, diğer taraftan da, o günkü müşriklere ve Yahudilere
İbrahim'e kendi kavmi ne yaptıysa siz de Muhammed'e onu yapmaktasınız,
fakat sizin de sonunuz onlar gibi hüsran olacaktır mesajı veriliyordu.
Ankebut suresinin 46-51. ayetlerinden oluşan pasaj, Ehli Kitab'ın
Muhammed (sav)'in peygamberliğini kabul etmemesinin hiçbir haklı sebebe
dayanmadığını açıklamakta ve onları Kur'an vahyine iman etmeye davet
etmektedir. Mevdudî'nin dediği gibi, bu ayetlerin, Habeşistan hicreti
sırasında nazil olmuş olması kuvvetle muhtemeldir ve bunun için 46.
ayet, ehli kitapla en güzel bir biçimde mücadele etmeyi öğütlemektedir.
Müslümanlara, Kur'an'ın yanı sıra, Tevrat ve İncil'e de inandıklarını,
Müslümanların Allah'ı ile onların inandığı Allah'ın aynı olduğunu
söylemeleri emredilmektedir. 47. Ayette, Ehli Kitabın hepsi değilse de,
sağduyu sahibi bir kısmının(58) Kur'an'a iman ettiği belirtilmektedir.
Bu ifadeden, Ehli Kitabın Kur'an'a birtakım ön kabulleri ve siyasî
şartlanmaları nedeniyle iman etmedikleri anlaşılmaktadır.
İşte tam bu noktada 48. ayet, Kur'an'a iman etmeyen 'kafirler'e, onları
ilzam edici bazı deliller sunmakta ve şöyle demektedir: Muhammed, bundan
(risaletten) önce herhangi bir kitap okumadı, bir kitap da yazmadı! Eğer
o, kitap okumuş ya da yazmış olsaydı, Muhammed (a.s)'ın peygamber
olduğunu inkar edenler, -yine de tamamen asılsız ve haksız olmakla
birlikte- ileri sürebilecekleri bir gerekçe edinmiş olurlar ve derlerdi
ki: Sen bu bilgileri, başka kaynaklardan edindin! Bunları sana Allah
vahyetmedi!
Ayette müşriklerin, bu doğrultudaki muhtemel akıl yürütmeleri
çürütülüyor, onların önü alınıyor. Kur'an'ın kitap tedkik etmekle,
yazmakla oluşturulacak bir kitap olmadığı anlatılmak isteniyor.
Bu ayetin, Hz. Muhammed'in okuma-yazma bilmediğini açıkladığı
zannedilmekte ve ayetle ilgili açıklamalar tamamen bu doğrultuda
yapılmaktadır. Peygamber'in okuma yazma bilmediği önkabulünü sürdürmek
adına, ayetin gerçek anlamı göz ardı edilerek öyle aşırı yorumlar
yapılmaktadır ki, mesela Taberî, İbni Abbas'dan rivayet edilen, Katade
ve Mücahid gibi âlimlerin de paylaştığı anlaşılan şu rivayete yer
vermektedir: "Rasulullah ümmî idi. Hiçbir şey okumadı ve hiçbir şey
yazmadı."(59) Zemahşerî, Rasulullahın bir kitap okuduğunu ve bir satır
olsun yazı yazdığını hiç kimsenin bilmediğini ileri sürmektedir.(60)
Halbuki, peygamberliğinin herhangi bir safhasında, bir satır olsun yazı
yazmak ve bir sayfa olsun okumak, onun peygamberliğine halel getirici
değildir.
Elmalılı M. Hamdi Yazır, tam olarak öyle denmediği halde, ayetin ilgili
kısmını "hâlâ da elinde yazı yazmazsın" diye tercüme etmektedir.
Yukarıda değindiğimiz gibi, ümmî terimiyle ilgili en ufuk açıcı
açıklamaları yapmış olan Mevdudî bile, Rasûlullah (sav)'ın hiç
okumadığını ve yazmadığını ileri sürme ihtiyacı hissetmektedir: "Onun
doğumundan yaşlılığına dek tüm hayatını oralarda geçirdiği çağdaşları ve
akrabaları, onun hiç kitap okumadığını, hatta eline kalem dahi
almadığını çok iyi biliyorlardı." (61)
Acaba Ankebut suresinin 48. ayeti tam olarak neden bahsetmektedir?
Kanaatimizce, bu ayet Peygamber'in o an fiilen yazı yazma işini
beceremediğini değil, nübüvvetten önce, Kur'an'a kaynaklık ettiği
iddiasına yol açabilecek bir kitap okuma ve yazma işiyle uğraşmadığını
bahis konusu etmektedir. Konu, Rasûllah'ın okuma-yazma bilip bilmediği
değil, herhangi bir kitap okumadığı ve kitap yazmak gibi bir işle
uğraşmadığı(62) meselesidir. Yani o, böyle bir tedrisat yapmamıştı. Bu
kanaatimizi paylaşan ilim adamları da yok değil. M. İzzet Derveze,
peygamberimizin semavî kitapları okuyup-yazmak gibi bir alışkanlığının
olmadığının vurgulandığını teslim etmektedir.(63) Derveze, ümmî
kavramının okuma-yazma bilmeyen anlamına geldiğine katılmamakla
birlikte, Ankebut suresinin 48. ayetinin "Peygamberimizin okur yazar
olmadığının açık ve kesin kanıtı" olduğuna da inanmaktadır. (64)
Peygamber'in okuma yazma bilmediğini söylemekle, bir kitap okuma ve
yazma işiyle uğraşmadığını söylemek, birbirinden tamamen farklı
şeylerdir. Her okur yazarın kitap okuma ve yazma zorunluluğu yoktur.
Günümüzde, okuma-yazma bildiği halde kitap okumayan, hele de kitap yazma
işiyle hiç ilgisi olmayan yığınlarca insan bulunmaktadır.
Aslında bu ayet bilakis, Peygamber'in okuma-yazma bildiğine ışık
tutmaktadır. Şöyle ki, ayet, Peygamberimize, "Sen bundan önce (yani bir
ömür boyu: 10/Yunus, 16) ne bir kitap okuyor, ne de yazıyordun" dediğine
göre, okumak ve yazmak Peygamber (a.s)da mevcut olan bir yetenekti. Yani
o, potansiyel olarak okuma-yazmayı biliyor olmalıydı. Peygamber'in okuma
yazma pratiğinin olmaması, okuyacak bir kitabın ya da yazmayı
gerektirecek bir işin bulunmaması, okuma yazmayı bilmediğini iddia
etmeyi gerektirmez. Eğer Rasûlullah (sav) okuma-yazmayı hiç bilmiyor
olsaydı, doğrudan o şekilde ifade edilebilirdi. Mesela, bir cinayetle
suçlanan zanlının, "benim hiç silahım olmadı ve elime hiç silah almadım"
türü savunması ile, "o silahı ben kullanmadım" demesi, çok farklı
durumları anlatır.
İleride geleceği gibi, bazı müfessirler (mesela Kurtubî) Rasûlullah'ın
en azından Hudeybiye'de birkaç kelime de olsa yazdığını kabul
etmekteler, fakat bunun 'öğrenmek yoluyla elde edilen yazı' değil de,
harikulade bir yazı olduğunu, Allah tarafından Hz. Peygamber'in (sav)
parmaklarının uçlarına gönderildiğini ileri sürmektedirler. Bu
müfessirlere göre Rasûlullah, öğrenme yoluyla elde edilmiş yazıyı iyi
yazamaz durumda kalmıştır. Bu da onun peygamberliğinin gerçek oluşunun
fazladan bir delildir! (65)
2. 'Ümmî' Peygamber, Kur'an ve 'Ders Almışsın' Suçlaması
"Okuması yazması olmayan bir Peygamber'in tilavet ettiği Kur'an'ın
mucize olduğundan kimse kuşku duyamaz!" Müslüman ilim adamlarının,
Peygamber'in okuma-yazma bilmediği hususundaki ısrarlarının temelinde bu
sav yatmaktadır. Ankebut, 48 gibi ayetler, bu önkabulü destekleyen kanıt
niyetine okunmaktadır. Bir şey okuyamayan ve bir şey yazamayan bir
Peygamber'in getirdiği ayetlere hiç kimsenin, "bunları sen yazdın" ya da
"uydurdun" demesinin mümkün olamayacağı zannedilmektedir. Acaba gerçek
durum böyle midir?
Geleneksel yaklaşımın iddia ettiği gibi, Peygamber (a.s)ın okuma-yazma
bilmediğini bir an için kabul edelim. Bu durumda, Mekke müşriklerinin ya
da Medine'de başta ehli kitap olmak üzere diğer inanç gruplarının,
Kur'an'ın ilahi kaynaklı oluşuna hiçbir itirazda bulunmamaları gerekmez
miydi? Hâlbuki vâkıa böyle değildir.
Mekke kâfirleri, Peygamber (a.s)ı ders almakla suçlamışlardır. Onlara
göre Hz. Muhammed, bir insandan ders alıyordu. Kur'an, o insandan aldığı
derslerin bir neticesi idi, yani Kur'an beşerî kaynaklıydı:
"Böylece biz ayetleri evire çevire açıklıyoruz ki, 'sen ders almışsın'
desinler de, biz de, anlayan bir toplum için onları iyice açıklayalım."
(6/En'am, 105).
Bu ayette kullanılan "dereste" kelimesi ders yaptın, ders aldın, ders
çalıştın anlamlarına gelmektedir. Kur'an'ın başka ayetlerinde (6/En'am,
156; 34/Sebe, 44; 68/Kalem, 37) 'ders' fiili farklı kiplerle
kullanılmıştır. Bu ayetlerde sözü edilen, mahiyeti belirsiz bir 'ders
alma' değil, İlahi bir kitaptan ders öğrenme, tedrisât anlamında
kullanılmıştır. Mesela En'am suresi, 156. ayette, 'kitapsız' [ümmî]
Mekke Araplarının, "Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi,
biz ise onların okumalarından (an-dirâsetihim) gerçekten habersizdik"
diye bir mazeret ileri sürmelerine meydan vermemek için kendilerine
Kur'an'ın inzal edildiği açıklanmaktadır. Buradaki dirâse/tedrisât,
ilahî bir kitabın okunması anlamındadır. Sebe suresinin 44. ayetinde,
Kur'an için "uydurulmuş bir iftiradır (ifk)", "açık bir sihirdir"
diyerek inkâr eden aynı Araplara, Allah'ın, Muhammed'den önce
okuyacakları bir kitap vermediği (min kutübin yedrusûnehâ) beyan
edilmektedir. Kalem suresinde ise, aynı Araplar, Kur'an'a niçin
inanmadıkları bağlamında sorgulanırken, "Yoksa size ait bir kitap var
da, onda okuyor / tedrisat mı yapıyorsunuz?" (em lekum kitâbun fîhi
tedrusûn?) denilmektedir.
Şu halde Mekke Arapları Peygamber (a.s)a "sen ders almışsın" derken,
Tevrat ve İncil gibi semavî bir kitaptan dinî bilgiler edindiği ve
bunları yeni bir vahiy (Kur'an) diye kendilerine okuduğu, onları
kandırdığı şeklinde suçlamış oluyorlardı. Fakat müşriklerin zannına göre
Peygamber (a.s), söz konusu kitapları tek başına okumuyordu. O kitapları
bilen bir 'din adamı'ndan yardım alıyordu. Kısacası Peygamber, ehli
kitaptan ders alıyordu.(66) Müşrikler, Peygamber (a.s)ın Kur'an'ı
Allah'dan vahiy yoluyla almadığı hususunda daha da ileri gidiyorlar ve
şöyle diyorlardı:
"İnkâr edenler: Bu (Kur'an), olsa olsa onun (Muhammed'in) uydurduğu bir
yalandır. Başka bir zümre de bu hususta kendisine yardım etmiştir,
dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya
başvurmuşlardır. Yine onlar dediler ki: (Bu âyetler), onun, başkasına
yazdırıp da kendisine sabah-akşam okunmakta olan, öncekilere ait
masallardır." (25/Furkan, 4-5).
Furkan suresinin bu iki ayetinde, Kur'an hakkında kullandıkları 'iftira
(ifk)'; 'başka bir kavim ona yardım etti'; 'onu yazdırdı'; 'sabah akşam
kendisine okunmaktadır' gibi suçlamalar öne çıkmaktadır. Bunlar,
Kur'an'ın Muhammed (a.s)a Allah tarafından vahiy yoluyla geldiğine, yani
Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna inanmayan kâfirlerin kuruntularıdır. Bu
ayetlerde Kur'an'ı öğrettiği ve yazdırdığı iddia edilen kimseler
hakkında çoğul eki kullanılmıştır. Başka bir ayette ise, mevhum 'kaynak'
tekil olarak ifade edilmektedir:
"Şüphesiz biz onların: 'Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor'
dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancı
[a'cemî]dir. Hâlbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır." (16/Nahl, 103).
"Ona bir beşer öğretiyor" (innemâ yuallimuhû beşerun) sözüyle, Mekke'de
yaşayan bazı kölelerin kastedildiği rivayet edilmekte ve bu cümleden
olarak Yaîş,(67) Addas, Yesâr ve Cebr gibi kölelerin adları
zikredilmektedir.(68) Fakat bu hususta verilen isimlerin hemen hepsi
spekülâsyondan öte bir anlam taşımamaktadır.(69) Esasen, bu ismin kim
olduğu önemli de değildir. Önemli olan, Muhammed (sav)in bir kişiden
Kur'an'ı öğrendiğinin iddia edilmesidir.
Müslüman müelliflerin siyer kitaplarında, Peygamber (a.s)ın henüz çocuk
yaşta iken amcası Ebu Talip'le gittiği bir ticari yolculukta Rahip
Bahira ile görüşmesi anlatılmaktadır. Müslüman müellifler, bir taraftan
Peygamberi okuma yazma bilmekten şiddetle sarfı nazar ettirirken, diğer
taraftan son dönemlerde Bahira olayını kullanıp, Kur'an'ın Hristiyan
kaynaklı oluşu yönünde kuşkular uyandıran müsteşriklerin ideolojik
yorumlarını savuşturmaya çalışmaları, trajikomik bir hal almaktadır.
Fakat şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, Mekke müşriklerinin gerek
Furkan suresi, 4-5. ve gerekse Nahl suresinin 103. ayetinde yer verilen,
'Peygamber (a.s)a Kur'an'ı öğreten insan' iddiası, Rahip Bahira olayını
kapsamamaktadır. Onların bâtıl iddiaları, vahyin indiği döneme tekabül
ediyordu, Muhammed (a.s)ın çocukluğunu kastetmiyorlardı.(70)
Kur'an, indiği toplumun diliyle, apaçık Arapça olarak indiği halde onu
inkâr ettiler. Eğer o, arapça bilmeyen (a'cemîlerden) birine
indirilseydi de, onlara okusaydı yine inanmazlardı. (26/Şuara, 198-199).
Müşriklerin itirazları, Kur'an'ın Arap diliyle nazil olmasına değildi.
Kur'an başka bir dilde inseydi yine itiraz ederler, "Hiç Arab'a a'cemî
Kur'an olur mu?!" (41/Fussilet, 44) derlerdi.
[Devamı Var] |