|

YİNE SEÇİM YENİ SEÇİM
Mustafa Bozacıoğlu
Az gittik,
uz gittik, parlamenter sistem ile hedeflenenler açısından bir de baktık
ki, bir arpa boyu yol gitmişiz! Evet, gündemde yine ve yeni bir seçim
var. Merhum Ercüment ağabeyin Mayıs sayısındaki yazısından sonra, başka
söze hacet yoktu belki, ancak, tekrarda fayda olacağı gerçeğinden
hareketle düşüncelerimizi paylaşmayı uygun gördük.
Olumsuz eleştirilerin daha fazla olacağı, 'bu da nereden çıktı, şimdi
sırası mıydı, kimin ekmeğine yağ sürüyorsunuz?' itirazlarının
yükseleceği de bir gerçektir. Zaten bu beklenti, bu yazının ana eleştiri
noktasıdır. Aksi bir gerçeklikte bu yazıya gerek duyulmazdı.
Şunu da itiraf etmeliyim ki, bu konuda hiç çelişki yaşamadığımı
söyleyemiyorum. Tabiri caizse kendimi Kelaynak gibi hissettiğim de
olmuyor değil! Daha yeni, bir vekil adayı dostumu tebrik edip, yolunun
açık olmasını dilemişken, bu yazıyı yazmak kolay da olmadı. Bu ikircikli
yapı benden kaynaklanıyor olsa gerek. "Kayganlığım kendimden, kendi
virüslerimi kendi çöplüğümde üretiyorum!.." O da benim söylemlerimden
haberdar, ancak metod farklılığına yapılan atıf, dostluğumuza bir heder
getirmeden, doğru olduğunu düşündüğümüz doğrularımızı, zann-ı galibimizi
söylememize engel olmamalı, olmayacak... Doğrular paylaşıldıkça
çoğalacak, çoğaldıkça sonuçlar daha güzel olacak..
Cari parlamenter sistemin ana unsuru olan sayısal/nicel çoğunluğun
hiçbir sonuç devşiremediği, bir işe yaramadığı ortadadır. Yüzde onluk
baraj, cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşananlar, mgk'yı sivilleştirme
esnasında söylenen 'Burada kararlar oy çokluğu ile alınmaz!' sözü, yakın
tarihte Cezayir'de yaşanan % 98'lik FİS olayı, RP-FP süreci, ürkekler
beceremedi diyen erkeklerin(!) koalisyonu ve akabinde AKP'li hükümetler,
HAMAS'ın şu an yaşadıkları…; nicel artışlarla süren bu süreç...
Hükümette ama hükmetmekten uzak, iktidarda ama muktedir olamayan
çoğunluklar... Göreceli temsil; oy'unun arkasında duramayıp oyuna alet
olan kitle...
Aynı yılan deliğinden kaç kez ısırıldık, heyhat!.. İbret almadığımız
için bu ısırılmalar devam edeceğe benzer... İbret almak gibi bir çaba,
bir sa'y, bir çırpınış da görünmüyor ufukta... Hatalar tekrar ettiği
için tabiidir ki tarih de tekerrür edecektir. Üzerimize ölü toprağı mı
serpilmiş ne?! Mazoşistlik karaktere dönüşmeye başlamış halde!.. Yoksa,
bunu sürgit sindirilmişlik söylemi ile izah etmek ne anlama gelmektedir?
İmtihansız, sarp yokuşsuz, cennetamiz bir dünya ve sonucunda bedava bir
cennet beklentisinde miyiz?..
Nerede hata yapıyoruz? Nelerde hata yaptık? Daha ne bekliyoruz? Gökten
İsa'yı mı? Hem niye Hz. İsa?! Mehdi'yi mi? Mehdi nedir, kimdir?
Mekke'nin cahiliye ortamında "Ne yapacağını bilmez halde..." hanif diye
nitelendirilen (!) kitle gibi olabilmek artı bir değer midir bugün? Bu
şartlarda, buna da şükredecek hale geliyoruz.
Nereye baksak, hangi meseleyi ele alsak aynı tablo… Aynı yılgınlık, aynı
ezilmişlik, daha kötüsü aynı kabulleniş!…
Particilik anlayışı içinde parlamenter yapıya bakışımız, yaklaşımımız ve
dahi sığınışımız!... Şimdilerde de ucube bir sıfatla "Müslüman + sol"...
Daha isminde suçunu itiraf, kıpti gibi, hani övünmek için hırsızlığını
anlatırmış ya!.. Müslüman ismi yeterli gelmeyen, takviye gerektiren bir
olgu mudur? "Müslüman" kavramı isim olarak değil de bir sıfat gibi,
içselleştirilemeyen ya da dışsallaştırılamayan (vicdandan ibaret!) bir
halde algılandıkça, hiçbir şey değişmeyecek elbette... Sağ-sol
kavramları, transferler, geçişkenlikler, eleme kriterleri, dayatılan
listeleri onamaktan başka bir şey yapılamayan gûya seçme eylemi!...
O olmadı, bunu verelim; bu da olmadı şunu verelim; koalisyonla olmadı
erkeklere, erkekler gerçekten çözerek çözdü(!) amma yetmedi, tek başına
olmak lazım, alın onu da, o da yetmez vs. vs. sonu yok!... Aslında
cumhurun oy'unun da bir kıymeti harbisi yok. Bunu, bu kulaklar, tekraren
bakanlık da yapmış, seçim kararı alındığı için koltuğunu (geçici
olarak!) meclis dışından birine devreden, bir etkili ve yetkili ağızdan,
'oy' avcılığı yaptığı bir piknik-toplantıda duymuştur. Bu oy'un bir oyun
olduğunu gören yok!.. Demokrasi ağacına, kabı farklı da olsa su taşımaya
devam!.. Bu oyun, oy'larla oynanacak, o kadar!.. İktidar olmakla
muktedir olmak arasında doğru orantı yok!.. Sivil, askerî, malî
seçkinler her zaman iktidar... Birilerinin gelmesi, gitmesi; isimlerin,
amblemlerin değişmesi hiçbir şey değiştirmiyor.
Kendi oylarımızla oluşturduğumuz (kronik açlığımıza rağmen, bir türlü
yiyemediğimiz') 'siyasi şeyhler'e itaate devam; şeksiz-şüphesiz,
sorgusuz-sualsiz!.. Cumhurun, oyunu bozmak için oy'unun ardında duracak
nitelik ve safiyeti göstermesi gerekmektedir, en azından... Hangi
partinin, hangi oy oranı, safiliği ve ayniliği ifade etmektedir: Hiç !..
Tepki oyları, geleneksel oylar, kemik oylar, menfaat-çıkar oyları,
beklenti oyları vs...
Milyonlarca imza, devasa boyutlardaki mitingler, el ele eylemleri, lokal
eylemlilikler bir kararlılığı, bir azınlığın ciddiyetini gösterse de
görece kazanımlar dışında ne sağladı şimdiye kadar... Devamlılığı,
kararlılığı, olmazsa olmazlığı, reaksiyonerlikten uzak, doğal ve aynı
saflıkta, pazarlıksız bir istemi gösteremedikten sonra....
Sivil itaatsizlik çağrıları boşa gitmedi mi? Bir yaptırımı mı oldu?
Şimdi bir yol kaldı aslında, bu yöntemi benimseyenler için; o da,
birinci aşamada oyunu boşa çıkarmak için oy'unu boş kullanmak (Mevcut
uygulamaya göre bu geçersiz oylar da aynı değerdedir ve sayılmakta,
istatistiklere girmektedir), ikinci aşamada ise toptan bu yöntemi
reddetmek...
Biz ise, zaten bu yöntemin yol olmadığını söylüyoruz... Bu arada
rahmetli Ercüment ağabeyi de anmış olalım: O'nun ufkunu, tavizsizliğini,
adanmışlığını bir kere daha teslim ederek... Kendisi ile aynı fikirleri
paylaştığını söyleyen, adaylık teklifi almış kişilere söylediği: 'Yaa,
bize niye teklif etmiyorlar, o zaman? O bahçenin etrafında dolaşıp
durursan olacağı budur, bizim başımız kel mi!?' cevabını ve bu durumu
'inbat' yeteneğini yitirmiş olmakla ifade etmesini bir anekdot olarak
sunalım...(Bu arada, başka bir dostun, başını açan kızlar ve özellikle
onların velileri için: 'Bizim kızlarımızın başı kel mi?' sual-cevabını
da hatırlatmış olalım.)
Bu paralelde şu özeleştiriyi de yapmak zorundayım, en azından iğneyi
kendimize batırmış olmak için: Çeşitli mahfillerde mesajımızı iletmeye
çalışırken, sohbetlerimiz, fikir teatilerimiz sırasında; 'Böyle
diyorsunuz ama, etrafınızda kimse yok ve/veya aynı misyona sahip,
beraber olduğunuz kişilerden, şu, şu, şu örnekler ne oluyor o zaman!?'
cevabı da yukarıda bahsettiğimiz anekdotun kapsamına girse de, manidar
değil mi?!..
Basından aldığım; M. Kaplan: "...Müslümanlar o çerçeve içinde birer
dolgu malzemesinden başka bir şey mi ki? Öyle ise, 'Seçme-seçilme
oyunundan bize ne?' dememiz gerekmez mi? Narkozcuların menfaat kavgasına
ortak olmaya değer mi?", D.Kömürcü: "..Seni, beni özenti içine sokarak,
sistemin bekçiliğini yaptırırlar. Biz de 'Kurtuluş burada!' diye çabalar
dururuz. Onun verdikleri kötülükleri kurtuluş sanmaktayız. Sahi, selin
önündeki kütükler bizi kurtarmak için mi?" ifadeleri ve yukarıda
zikrettiğim aday dost için başka bir dosttan O'na iletilen; "Taş yerinde
ağırdır, akademik ortamlarda hizmet daha önemlidir." mesajını da
meramımıza destek olarak alabiliriz...
Böylece, oy'umuzun oyun aleti olmaktan çıkartılmasını sağlayabilir,
matematik ve parmak hesabının hiçliğini gözler önüne sermiş olabilir,
Pavlov'un deneylerinin sonucu olan 'şartlı refleks' hastalığından
kurtulabiliriz...
O zaman denilebilir ki; sandığa gidenler istedikleri (körün istediği bir
göz, bulduğu iki göz benzeri) çoğunluğu beleşten bulur, istedikleri gibi
at koştururlar!.. İyi ya; ikiyüzlülükleri ortaya çıkar ve halk
çoğunluluğunun hesaba alınmadığının ilanı, itirafı yapılmış olur... Bu,
bir kere kaybetmeyi göze almaya değmez mi, şimdiye göre kuralına göre
oynayıp kaybedilenler düşünüldüğünde?..
Tabi, burada iki açıdan söz konusu olabilecek tuzağa da dikkat çekmek
gerekiyor: Birincisi; tüm bu oynanan ve de oy'lanan oyun sonucu,
kitlenin, psikolojisi gereği ve mühendislik faaliyetleri sonucu, tepki
oyları ile senaryonun tam içine çekilmesidir. İkincisi ise; yine aynı
senaryo gereği, bizim gibi düşünen ve meydanı terk etmekle, alanı
liyakatsizlere bırakmakla itham edilen, marjinallikle, radikallikle
suçlanan kesimin, bile isteye, özellikle, bu oyunun devamı için dışarıda
tutulmasıdır. Bu analizi iyi değerlendirmemiz, okumamız gerekmektedir...
"Alın atınızı verin tımarımızı" deme zamanı çoktan geçti de; olsun,
zararın neresinden dönülürse kârdır... Ya da, 'Alın tımarınızı verin
atımızı mı?' demeli idik.
Bu, "doğru düşünce"-"davranış" ilişkisi çerçevesinde izah edilmesi,
yaklaşılması gereken bir durumdur... Doğru davranışlar doğru
düşüncelerden kaynaklanır... Meşru hedeflere ancak meşru vasıtalarla,
yöntemlerle ulaşılabilir...
Doğru düşünce metodu bir yap-boz oyunu değildir... Bilgide doğruluk,
düşüncede doğruluk, amelde doğruluk...
Varsa yol budur, bilmiyorum başka çıkar yol!... Evet, artık sözün
bittiği yerdeyiz: Haydi buyurun!.... |