Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 343 | Temmuz  2007

                   

 

 


                           

YİNE SEÇİM YENİ SEÇİM

Mustafa Bozacıoğlu

Az gittik, uz gittik, parlamenter sistem ile hedeflenenler açısından bir de baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz! Evet, gündemde yine ve yeni bir seçim var. Merhum Ercüment ağabeyin Mayıs sayısındaki yazısından sonra, başka söze hacet yoktu belki, ancak, tekrarda fayda olacağı gerçeğinden hareketle düşüncelerimizi paylaşmayı uygun gördük.
Olumsuz eleştirilerin daha fazla olacağı, 'bu da nereden çıktı, şimdi sırası mıydı, kimin ekmeğine yağ sürüyorsunuz?' itirazlarının yükseleceği de bir gerçektir. Zaten bu beklenti, bu yazının ana eleştiri noktasıdır. Aksi bir gerçeklikte bu yazıya gerek duyulmazdı.
Şunu da itiraf etmeliyim ki, bu konuda hiç çelişki yaşamadığımı söyleyemiyorum. Tabiri caizse kendimi Kelaynak gibi hissettiğim de olmuyor değil! Daha yeni, bir vekil adayı dostumu tebrik edip, yolunun açık olmasını dilemişken, bu yazıyı yazmak kolay da olmadı. Bu ikircikli yapı benden kaynaklanıyor olsa gerek. "Kayganlığım kendimden, kendi virüslerimi kendi çöplüğümde üretiyorum!.." O da benim söylemlerimden haberdar, ancak metod farklılığına yapılan atıf, dostluğumuza bir heder getirmeden, doğru olduğunu düşündüğümüz doğrularımızı, zann-ı galibimizi söylememize engel olmamalı, olmayacak... Doğrular paylaşıldıkça çoğalacak, çoğaldıkça sonuçlar daha güzel olacak..
Cari parlamenter sistemin ana unsuru olan sayısal/nicel çoğunluğun hiçbir sonuç devşiremediği, bir işe yaramadığı ortadadır. Yüzde onluk baraj, cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşananlar, mgk'yı sivilleştirme esnasında söylenen 'Burada kararlar oy çokluğu ile alınmaz!' sözü, yakın tarihte Cezayir'de yaşanan % 98'lik FİS olayı, RP-FP süreci, ürkekler beceremedi diyen erkeklerin(!) koalisyonu ve akabinde AKP'li hükümetler, HAMAS'ın şu an yaşadıkları…; nicel artışlarla süren bu süreç... Hükümette ama hükmetmekten uzak, iktidarda ama muktedir olamayan çoğunluklar... Göreceli temsil; oy'unun arkasında duramayıp oyuna alet olan kitle...
Aynı yılan deliğinden kaç kez ısırıldık, heyhat!.. İbret almadığımız için bu ısırılmalar devam edeceğe benzer... İbret almak gibi bir çaba, bir sa'y, bir çırpınış da görünmüyor ufukta... Hatalar tekrar ettiği için tabiidir ki tarih de tekerrür edecektir. Üzerimize ölü toprağı mı serpilmiş ne?! Mazoşistlik karaktere dönüşmeye başlamış halde!.. Yoksa, bunu sürgit sindirilmişlik söylemi ile izah etmek ne anlama gelmektedir? İmtihansız, sarp yokuşsuz, cennetamiz bir dünya ve sonucunda bedava bir cennet beklentisinde miyiz?..
Nerede hata yapıyoruz? Nelerde hata yaptık? Daha ne bekliyoruz? Gökten İsa'yı mı? Hem niye Hz. İsa?! Mehdi'yi mi? Mehdi nedir, kimdir? Mekke'nin cahiliye ortamında "Ne yapacağını bilmez halde..." hanif diye nitelendirilen (!) kitle gibi olabilmek artı bir değer midir bugün? Bu şartlarda, buna da şükredecek hale geliyoruz.
Nereye baksak, hangi meseleyi ele alsak aynı tablo… Aynı yılgınlık, aynı ezilmişlik, daha kötüsü aynı kabulleniş!…
Particilik anlayışı içinde parlamenter yapıya bakışımız, yaklaşımımız ve dahi sığınışımız!... Şimdilerde de ucube bir sıfatla "Müslüman + sol"... Daha isminde suçunu itiraf, kıpti gibi, hani övünmek için hırsızlığını anlatırmış ya!.. Müslüman ismi yeterli gelmeyen, takviye gerektiren bir olgu mudur? "Müslüman" kavramı isim olarak değil de bir sıfat gibi, içselleştirilemeyen ya da dışsallaştırılamayan (vicdandan ibaret!) bir halde algılandıkça, hiçbir şey değişmeyecek elbette... Sağ-sol kavramları, transferler, geçişkenlikler, eleme kriterleri, dayatılan listeleri onamaktan başka bir şey yapılamayan gûya seçme eylemi!...
O olmadı, bunu verelim; bu da olmadı şunu verelim; koalisyonla olmadı erkeklere, erkekler gerçekten çözerek çözdü(!) amma yetmedi, tek başına olmak lazım, alın onu da, o da yetmez vs. vs. sonu yok!... Aslında cumhurun oy'unun da bir kıymeti harbisi yok. Bunu, bu kulaklar, tekraren bakanlık da yapmış, seçim kararı alındığı için koltuğunu (geçici olarak!) meclis dışından birine devreden, bir etkili ve yetkili ağızdan, 'oy' avcılığı yaptığı bir piknik-toplantıda duymuştur. Bu oy'un bir oyun olduğunu gören yok!.. Demokrasi ağacına, kabı farklı da olsa su taşımaya devam!.. Bu oyun, oy'larla oynanacak, o kadar!.. İktidar olmakla muktedir olmak arasında doğru orantı yok!.. Sivil, askerî, malî seçkinler her zaman iktidar... Birilerinin gelmesi, gitmesi; isimlerin, amblemlerin değişmesi hiçbir şey değiştirmiyor.
Kendi oylarımızla oluşturduğumuz (kronik açlığımıza rağmen, bir türlü yiyemediğimiz') 'siyasi şeyhler'e itaate devam; şeksiz-şüphesiz, sorgusuz-sualsiz!.. Cumhurun, oyunu bozmak için oy'unun ardında duracak nitelik ve safiyeti göstermesi gerekmektedir, en azından... Hangi partinin, hangi oy oranı, safiliği ve ayniliği ifade etmektedir: Hiç !.. Tepki oyları, geleneksel oylar, kemik oylar, menfaat-çıkar oyları, beklenti oyları vs...
Milyonlarca imza, devasa boyutlardaki mitingler, el ele eylemleri, lokal eylemlilikler bir kararlılığı, bir azınlığın ciddiyetini gösterse de görece kazanımlar dışında ne sağladı şimdiye kadar... Devamlılığı, kararlılığı, olmazsa olmazlığı, reaksiyonerlikten uzak, doğal ve aynı saflıkta, pazarlıksız bir istemi gösteremedikten sonra....
Sivil itaatsizlik çağrıları boşa gitmedi mi? Bir yaptırımı mı oldu?
Şimdi bir yol kaldı aslında, bu yöntemi benimseyenler için; o da, birinci aşamada oyunu boşa çıkarmak için oy'unu boş kullanmak (Mevcut uygulamaya göre bu geçersiz oylar da aynı değerdedir ve sayılmakta, istatistiklere girmektedir), ikinci aşamada ise toptan bu yöntemi reddetmek...
Biz ise, zaten bu yöntemin yol olmadığını söylüyoruz... Bu arada rahmetli Ercüment ağabeyi de anmış olalım: O'nun ufkunu, tavizsizliğini, adanmışlığını bir kere daha teslim ederek... Kendisi ile aynı fikirleri paylaştığını söyleyen, adaylık teklifi almış kişilere söylediği: 'Yaa, bize niye teklif etmiyorlar, o zaman? O bahçenin etrafında dolaşıp durursan olacağı budur, bizim başımız kel mi!?' cevabını ve bu durumu 'inbat' yeteneğini yitirmiş olmakla ifade etmesini bir anekdot olarak sunalım...(Bu arada, başka bir dostun, başını açan kızlar ve özellikle onların velileri için: 'Bizim kızlarımızın başı kel mi?' sual-cevabını da hatırlatmış olalım.)
Bu paralelde şu özeleştiriyi de yapmak zorundayım, en azından iğneyi kendimize batırmış olmak için: Çeşitli mahfillerde mesajımızı iletmeye çalışırken, sohbetlerimiz, fikir teatilerimiz sırasında; 'Böyle diyorsunuz ama, etrafınızda kimse yok ve/veya aynı misyona sahip, beraber olduğunuz kişilerden, şu, şu, şu örnekler ne oluyor o zaman!?' cevabı da yukarıda bahsettiğimiz anekdotun kapsamına girse de, manidar değil mi?!..
Basından aldığım; M. Kaplan: "...Müslümanlar o çerçeve içinde birer dolgu malzemesinden başka bir şey mi ki? Öyle ise, 'Seçme-seçilme oyunundan bize ne?' dememiz gerekmez mi? Narkozcuların menfaat kavgasına ortak olmaya değer mi?", D.Kömürcü: "..Seni, beni özenti içine sokarak, sistemin bekçiliğini yaptırırlar. Biz de 'Kurtuluş burada!' diye çabalar dururuz. Onun verdikleri kötülükleri kurtuluş sanmaktayız. Sahi, selin önündeki kütükler bizi kurtarmak için mi?" ifadeleri ve yukarıda zikrettiğim aday dost için başka bir dosttan O'na iletilen; "Taş yerinde ağırdır, akademik ortamlarda hizmet daha önemlidir." mesajını da meramımıza destek olarak alabiliriz...
Böylece, oy'umuzun oyun aleti olmaktan çıkartılmasını sağlayabilir, matematik ve parmak hesabının hiçliğini gözler önüne sermiş olabilir, Pavlov'un deneylerinin sonucu olan 'şartlı refleks' hastalığından kurtulabiliriz...
O zaman denilebilir ki; sandığa gidenler istedikleri (körün istediği bir göz, bulduğu iki göz benzeri) çoğunluğu beleşten bulur, istedikleri gibi at koştururlar!.. İyi ya; ikiyüzlülükleri ortaya çıkar ve halk çoğunluluğunun hesaba alınmadığının ilanı, itirafı yapılmış olur... Bu, bir kere kaybetmeyi göze almaya değmez mi, şimdiye göre kuralına göre oynayıp kaybedilenler düşünüldüğünde?..
Tabi, burada iki açıdan söz konusu olabilecek tuzağa da dikkat çekmek gerekiyor: Birincisi; tüm bu oynanan ve de oy'lanan oyun sonucu, kitlenin, psikolojisi gereği ve mühendislik faaliyetleri sonucu, tepki oyları ile senaryonun tam içine çekilmesidir. İkincisi ise; yine aynı senaryo gereği, bizim gibi düşünen ve meydanı terk etmekle, alanı liyakatsizlere bırakmakla itham edilen, marjinallikle, radikallikle suçlanan kesimin, bile isteye, özellikle, bu oyunun devamı için dışarıda tutulmasıdır. Bu analizi iyi değerlendirmemiz, okumamız gerekmektedir...
"Alın atınızı verin tımarımızı" deme zamanı çoktan geçti de; olsun, zararın neresinden dönülürse kârdır... Ya da, 'Alın tımarınızı verin atımızı mı?' demeli idik.
Bu, "doğru düşünce"-"davranış" ilişkisi çerçevesinde izah edilmesi, yaklaşılması gereken bir durumdur... Doğru davranışlar doğru düşüncelerden kaynaklanır... Meşru hedeflere ancak meşru vasıtalarla, yöntemlerle ulaşılabilir...
Doğru düşünce metodu bir yap-boz oyunu değildir... Bilgide doğruluk, düşüncede doğruluk, amelde doğruluk...
Varsa yol budur, bilmiyorum başka çıkar yol!... Evet, artık sözün bittiği yerdeyiz: Haydi buyurun!....

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...