|

Rejimin “in”leri ve
“out”ları
Mümtaz’er Türköne/23.06.2007/Zaman
27 Nisan 2007 Cuma gecesi saatler 23.00'ü geçtiği
sırada, Genelkurmay Başkanlığı'nın web sitesinde yayımlanan bildiri şu
cümle ile başlıyordu:
"Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel
değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir
kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede
edilmektedir." Bildiri, "artırılan bu gayretler"den örneklerle devam
ediyordu. Kutlu Doğum Haftası kutlamalarından alınan "irtica" örnekleri,
bildirinin gerekçesi olarak uzun uzun tadat ediliyordu. Ve bu bildiri,
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "laikliğin tartışılması" konusuna odaklanmış
"Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci"nden duyulan rahatsızlığı vurguluyor ve
"laikliğin kesin savunucusu" olarak TSK'nın "gerektiğinde tavrını ve
davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacağı" uyarısı ile son
buluyordu. Kamuoyu bu uyarıyı "bir darbe uyarısı" olarak kayıtlarına
geçirdi. Bildirinin bir muhtıra olup olmadığı uzun uzun tartışıldı.
Türkiye, hâlâ darbe tehditlerinin yapılabildiği "geri" bir ülke olarak
uluslararası kamuoyunun ilgi odağı haline geldi. Ekonomi, küçük bir
sarsıntı geçirdi. Genç nesiller, "Genç Siviller"in ifade ettiği üzere
darbe konusunda ilk defa "millî" olmanın mahcubiyetini yaşadılar.
Bugün itibarıyla, aradan iki aydan az bir zaman geçti. Neden uzunca bir
zamandır "laikliğin tehdit altında olduğu"na dair herhangi bir ses ve
itiraz duymuyoruz? 27 Nisan günü var olan tehditler nereye kayboldu? Bu
soru üzerinde uzun uzun düşünmemiz ve bir cevap bulmamız gerekmiyor mu?
Sahi ne oldu "laikliği aşındıran"lara? "Kutlu Doğum Haftası"
kutlamalarını "laiklik karşıtı" olarak 23 Nisan'a alternatif bir
kutlamaya dönüştürenler nereye saklandılar? Türkiye'yi sarsan bu
bildirinin gerekçeleri bugün nerede? Daha ötesi, bu bildirinin ne için
verildiğini hatırlayan var mı?
Bu bildiri ile Türkiye, sahip olduğu en değerli hazinesini, istikrarını
kaybetti. Cumhurbaşkanı seçilemedi. Türkiye hâlâ, bırakın
cumhurbaşkanını, 22 Temmuz seçimleri ile oluşacak Meclis'in başkanını
nasıl seçeceğini bile bilmiyor. Bugün girdiğimiz seçim atmosferi bile
doğrudan bu bildirinin sonucu. Türkiye, her biri ilgisiz yerde duran
taşları yerli yerine oturtabilmek için genel seçimlerin sona ermesini
bekliyor. Ama biz yine de merak ediyoruz: 27 Nisan günü Genelkurmay'ın
web sitesinde yer alan bildirinin gerekçelerine ne oldu?
Bugün, bitmek tükenmek bilmeyen rejim tartışmaları "irtica" yerine
"bölücülük"ten besleniyor. Siyasî tartışmalarda "irtica tehdidi" "out",
"bölücü tehdit" "in". Sonuç değişmiyor. Her hal ve şartta rejim sürekli
olarak "Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdidi" altında bulunuyor.
Tablo açık değil mi? Mayıs ayı ile birlikte artan şehit cenazeleri,
"bölücü terör" tehdidini yakıcı bir sorun olarak gündemimize soktu.
Böylelikle, hükmünü rejime yönelik tehditlerle sürdürenler, yeni bir
gerekçeye kavuştu. "İrtica tehdidi" bir anda gözlerden kayboldu.
Aslında "rejime yönelik bir irtica tehdidi var mı?" sorusuna, en doğru
cevabı koskoca bir tehdidin bu kadar kısa zamanda gaybubeti veriyor.
Demek ki yokmuş. Şimdi "bölücülük tehdidi" için de aynı şeyleri neden
düşünmeyelim?
"Bölücülük tehdidi" üzerinden verilen devlet içindeki iktidar
mücadelesi, "irtica" üzerinden sürdürülen mücadeleden daha tehlikeli.
Çünkü ülke, tam da bu tehdit üzerinden girişilen güç çatışmasının çözücü
ve dağıtıcı etkisi ile ağır bir baskı altında kalıyor. Rejim herhangi
bir tehdit altında bulunmuyor. Ama, devlet içinde güç mücadelesini
sürdürenlerin aradıkları meşruiyet, -bunun adı bazen "irtica" bazen de
"bölücülük" oluyor- Türkiye'nin birliğine ve bütünlüğüne büyük zararlar
veriyor.
Soruyu tekrar soralım. Devlete yönelik tehditlerin "in"ler ve "out"lar
şeklinde modası olur mu? Bundan iki ay önce demokrasiye yönelik ağır bir
askerî müdahaleye gerekçe teşkil eden tehdit bugün nereye kayboldu? |