|

Hak
Davası İle Kan Davasını Karıştırmak
İbrahim Karagül/ 27.06.2007/Yeni Şafak
Şimdi bazıları buna askeri savunma yazısı
diyecek. Ya da daha ileri gidip, demokrasiden, hukuktan, özgürlüklerden
nasiplenmemiş statükocu bir kişinin reaksiyonu diyecek. Bunları
önemsemiyorum.
Türkiye'nin içinde bulunduğu derin siyasi kriz ve kamplaşma, her iki
taraftan yana tavrını koyanları da çok ciddi bir savrulmaya doğru
sürüklüyor. İki keskin cephe alabildiğine çatışırken, bu ülkenin,
insanlarının nasıl zarar gördüğüne pek kimsenin dikkat ettiği yok.
Birileri ülke kurtarma adına, birileri de demokrasi ve özgürlük adına
çatışmada yerini alırken, büyük iktidar savaşının ve bölgesel projenin
şaşkın taraftarları olmanın ötesinde hiçbir idraki olmayan bazıları da
kendince bu savaşta saf tutmaya, kurgulanan senaryoda rol kapmaya
çalışıyor. Nasıl olsa, demokrasi ve özgürlük dediğinizde hiçbir
hareketiniz sorgulanmıyor. Nasıl olsa demokrasi ve özgürlük söylemiyle
yola çıktığınızda ulaşmak istediğiniz hedefi kimse sorgulamıyor.
Hudson tartışması birkaç haftalık. Ben 2003'ten beri benzer senaryoları
gündeme taşıyorum. Her biri birbirinden dehşet, darbe ve iç savaşı
içeren bölge ve Türkiye senaryolarına ilişkin çağrılarıma nedense
kimsenin dikkatini çekemedim. Hatta Ak Parti'yi hedef alan şiddetli
kampanyaya dikkat çektiğim zamanlar Ak Parti'den bile bir reaksiyon
gelmedi. Bunun üzerine "Ak Parti neden bu adama haddini bildirmiyor"
diye yazı yazmak zorunda bile kaldım. Çünkü söz konusu kampanya
Türkiye'yi derinden bölmeyi, iç çatışmalara sürüklemeyi hedef alıyordu.
Yine kimseden ses çıkmadı.
Ama Hudson olayı bir şekilde deşifre edildi ve ilk kez böyle bir şey
oluyormuş gibi kıyamet koparıldı. Söz konusu toplantılar üzerinden
Türkiye'deki iç çatışma şiddetlendirildi. 2007-06-19 tarihli "Aptal
yerine konulmak" başlılığı altında oldukça sert cümleler kullanmama
rağmen kendimi, bir gelişmeyi sorgulamaktan alıkoyamadım. O da şu:
Mazlum-Der, Türkiye'ye ilişkin senaryoların konuşulduğu toplantıya
katılan Tuğgeneral Süha Tanyeli ve Washington Büyükelçiliği Askeri
Ataşesi Tuğgeneral Bertan Nogaylaroğlu ile diğer kişiler hakkında suç
duyurusunda bulundu.
Dilekçede, bu kişilerin tutumunun, "ülkenin düzenini bozmaya, kargaşa
oluşturmaya, halk iradesiyle işbaşına gelmiş hükümeti işlevsiz kılmaya,
toplumu kaosa sürükleyerek terörist faaliyetlere zımni destek anlamına
geldiği" öne sürüldü. Tanyeli ve Nogaylaroğlu ile toplantıya Türkiye'den
katılan diğer kişilerin, eylemlerinin Türk Ceza Kanunu'nun 311. ve 312.
maddelerinde düzenlenen "Yasama organına ve hükümete karşı suç"
kapsamında değerlendirilerek, cezalandırılmaları talep edildi.
Buraya kadar bir şey yok. Herkes söz konusu toplantıyı Türkiye'nin
aleyhine bir çalışma görüp şikayet edebilir. Bana göre de burada garip
bir ilişki var ve sorgulanması gerekiyor. Ama sormadan edemiyorum:
Acaba söz konusu toplantıya sadece siviller katılsaydı ve aynı senaryo
tartışılsaydı Mazlumder o toplantı için de suç duyurusunda bulunacak
mıydı? Mesela SAREM yetkilileri katılmasaydı, gazeteciler, yazarlar,
Kuzey Irak'tan temsilciler, siyasi partilerden isimler katılsaydı,
Mazlumder yine de bu olayın üzerine gider miydi? Eğer cevap "evet"se
daha önceki benzer toplantılar, iç savaş ve etnik çatışma senaryoları,
yeni harita taslakları, askeri darbe provokatörlükleri sırasında neden
ses çıkarılmadı? O toplantılara da Türkiye'den insanlar, "Türkiye
uzmanları" katıldı. Neden hiç biri hakkında suç duyurusunda bulunulmadı?
Burada mesele senaryo değil de, sadece asker katılımcı olması mı? Mesela
sadece üniforma giymesi bir insanın suçlu olduğu, potansiyel tehlike
olduğu anlamına mı geliyor? Neden bu tür 'STK'lar, hep belli çevrelerin
ortak çıkarlarıyla aynı paralelde hareket eder? Onların dostlarıyla
dost, düşmanlarıyla düşman olurlar? Bu sadece özgürlük ve hak mücadelesi
midir?
Mazlumder bir araştırma yapmalı. Türkiye'den katılımcıların olduğu
benzer toplantıları incelemeli. Madem konu Türkiye için kötü senaryolar,
o zaman teröre destek çıkan, bu ülkeyi iç çatışmalara sürükleyen, etnik
kavgayı hedefleyen ve Türkiye'den de katılımcıların olduğu toplantıları
deşifre edip suç duyurusunda bulunmalı.
Yaptığım bir niyet okuma değil. Birilerini savunma da değil. Hak davası
ile kan davasının karıştırılmasından endişe ediyorum. Ve bir çok
çevrenin hak ve özgürlük adı altında kan davası güttüğünü, bu durumun da
en az o toplantıda konuşulanlar kadar tehlikeli olduğunu belirtmek
yerinde olur sanırım.
Meramım Mazlumder'i tartışma konusu yapmak değil. Bunu daha önce yaptım.
O tartışmadan sonra yayınlanan basın bildirisinde, PKK için "silahlı
muhalif grup" ifadesini gördüğümde; "PKK ve PJAK'ın bölge ülkelerine
karşı koz olarak kullanan ABD bile, en azından görüntüde bu örgütü
terörist örgütler listesinde gösterirken Mazlumder'in bu söylemini nasıl
anlamalıyım" diye sordum kendi kendime.
Endişem şu gerçekten: Tek taraflı bakmak, sadece bir tarafı mahkum
etmek, etnik milliyetçiliğin sadece bir tarafını sorgulamak tehlikeli.
Mazlumder'den beklentimiz, Türkiye'yi, insanlarını, geleceğini, refahını
ve özgürlüğünü, kardeşliğini bütün boyutlarıyla desteklemesi. Askerin
katılmadığı ancak Türkiye'yi bölmeye, etnik savaşa ve bunalımlara
sürükleyen senaryolara katılanlar hakkında da suç duyurusunda bulunması.
Gerçekten iyi niyetle soruyorum: Askerler katılmasaydı yine de suç
duyurusunda bulunulur muydu? |