|

REY
Arapça bir
kelime olan re'y sözlükte, görmek, görüş, düşünce ve düşünerek bir
neticeye varmak anlamlarına gelmektedir. İslam hukukunun önemli bir
kavramı olan re'y, aynı zamanda düşünce tarihinde de büyük bir yere
sahiptir. İslam hukukçuları arasında kıyas kelimesi bazen re'y anlamında
kullanılmıştır.
Re'y, hayata ve meselelere ilişkin insanın görüş sahibi olması demektir.
Herhangi bir meselenin öyle değil de böyle olmasını istemek, neyin iyi
neyin kötü olduğuna karar vermek; faydalıyı zararlıdan ayırt etmek re'y
sahibi olmakla mümkündür.
İşte bu anlamda re'y insanî bir edimdir. Ancak insan re'y sahibi olur.
Re'y insan için vardır. Re'yin olması için insanın düşünme ve akletme
melekelerinin kâmil (noksansız) olması ve bu melekelerin tam
kullanılabilmesi için de, insanın sefeh (düşkünlük), sarhoşluk, akıl
noksanlığı, cinnet ve ölüm tehdidi gibi kısıtlayıcı şartlar altında
bulunmaması gerekir. Re'y sahibi olmak için reşid olmak gerekir. Çocuğun
reyi olmaz. Başkaları tarafından yanıltılıp kandırılmak da insanın
re'yini olumsuz etkiler, fakat insanın başkaları tarafından
kandırılmamasının yolu da, aklını kullanması, yani rey sahibi olmasıdır.
İslam düşünce tarihinde re'y tartışmaları çok önemlidir. Peygamberimiz
Muhammed (sav) zamanında mü'minler çok fazla ihtilafa düşmemişlerdi.
Cemaatin lideri olarak Rasûlullah'ın (sav) verdiği karar ihtilafı ya hiç
başlatmıyor, ya da varsa da hemencecik bitiriyordu. Çünkü Allah ve
Rasûlü bir işe hükmettiği zaman, mü'min erkek ve kadınların başka seçim
hakları yoktu.
Yalnız bu sözden, Peygamber (a.s) zamanında mü'minlerin re'y sahibi
olmadığı gibi bir anlam kesinlikle çıkartılmamalıdır. Bilakis mü'minler
o dönemde, rey sahibi nasıl olunurun en güzel örneğini oluşturuyorlardı.
Söyleyecek sözü olan bir Müslüman, bunu her halükarda söylüyor, fikrini
hem Peygamber'le, hem de diğer kardeşleriyle paylaşıyordu. Mesela
Peygamber (a.s) savaş karargâhını belirlerken veya savaşta nasıl bir
savunma taktiği uygulanacağını açıklarken sahabeden birileri çıkıyor ve
"Ey Allah'ın Rasulü! Bu size vahiyle mi geldi, yoksa tamamen sizin
kişisel kararınız mı?" diye soruyordu. Bu sorunun anlamı şuydu: O sahabi
demek istiyordu ki, "ey Allah'ın Rasûlü, eğer siz vahye müsteniden böyle
bir karar verdiyseniz, bize teslimiyet ve itaat düşer! Yok, eğer bu
tamamen sizin kendi kanaatiniz ise, bence isabetli bir karar değildir.
Size şunu şunu öneriyorum…" Rasûlullah'ın bu gibi durumlarda, kendi
teklifini terk edip, sahabenin görüşünü uyguladığı vakîdir.
Sahabe, Allah'a ve Rasûlüne kesin olarak itaat ediyordu. Fakat
Peygamber'in, tamamen kendi ictihadı olduğunu anladığı bir kararını
tartışmayı, kendi görüşünü de açıklayıp, kabul edilmesini teklif etmeyi,
İslam edebine aykırı görmüyordu. Çünkü onları eğiten Nebileri ve onun da
kendilerinin de Rabbi olan Allah, onlara körü körüne itaati değil, soru
sormayı, sorgulamayı öğretmişti. Ancak bir hükmün, Allah'ın ve
peygamberinin kesin emri olduğunu anladıktan sonradır ki, kayıtsız ve
şartsız teslim olmak gerekir ve onlar da öyle yapıyorlardı.
Rasûlullah vefat eder etmez, sahabe arasında ihtilaflar baş gösterdi.
Bilindiği gibi ilk ihtilaf mevzuu, halife seçimiydi. Allah,
Peygamber'den sonra kimin halife olacağını tayin eden bir hüküm inzal
etmemiş, Peygamber'in kendisi de bu konuda bir girişimde bulunmamıştı.
Artık ondan sonra Müslüman cemaati, kendi reyleriyle yollarını bulmak
zorundaydılar. Onlar da öyle yaptılar, fakat herkesin re'y sahibi
olması, daha Rasûlullah'ın cenazesi bile defnedilmeden, tartışmaları da
başlatmıştı.
Müslümanlar ilk halifeyi seçmişlerdi fakat hayat sadece halife
seçiminden ibaret değildi. Her gün karşılarına yeni bir sorun çıkacaktı.
Mesela Kur'an'ın derlenmesi, yeni bir olaydı ve tamamen, Müslüman (emir
sahiplerinin) reyleriyle girişilebilecek bir işti. Yani mesele tam bir
ictihad meselesiydi ve bu da re'y ile olurdu.
Sahabe, 23 sene Rasûlullah (sav)'le birlikte bulunmuş olmanın sonucu,
onun hangi konuda nasıl bir yol izleyeceğini az çok biliyor, Kur'an
bütünlüğünü de esas alarak, o meseleye bir çözüm tayin edebiliyordu.
Nihayetinde Peygamber (a.s) Yemen'e gönderirken, "ne ile hükmedeceksin?"
sorusuna, "Allah'ın kitabı ile; onda bulamazsam Allah'ın elçisinin
sünnetiyle; onda da bulamazsam reyimle ictihad ederim" cevabını veren
Muaz (r.a) onlardan biriydi. Fakat sahabe neslinin sonlarına doğru, genç
nesillerle beraber yeni meseleler de belirmeye başlamıştı. Tabiin
dediğimiz ikinci kuşak, bir mesele için önce Kur'an'a başvuracak,
aradığı cevabı onda bulamazsa, Rasûlullah'ın sünnetinde arayacak, onda
da bulamazsa, sahabeden görüş soracak ve en nihayetinde kendi reyi ile
karar verecekti.
Böylece tabiinle birlikte, yeni bir akım doğdu. Bu yeni akım mensupları,
her meselenin nasla çözüleceğini iddia ediyorlardı. Daha doğrusu, her
konuda ya bir ayet, ya da Peygamber'den bir hadis mevcut olduğunu var
sayıyor ve bu hadislere aykırı görüş belirtenlere de şiddetle tepki
gösteriyorlardı. Zaten bu akımın ekseriyetine göre, Rasûlullah'a (sav)
isnad edilen hadisler de tamamen vahye dayanıyordu. Gerçi Peygamber'e
izafe edilen her söz ve fiili kutsama eğilimi sahabe döneminde de
mevcuttu. Mesela Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, naslara sıkı sıkıya bağlılık
görüntüsü veriyordu; Peygamber'den gördüğü hareketleri aynen
tekrarlamayı dindarlık sayan bir anlayışa sahipti. Hâlbuki re'y sahibi
olmak, Peygamber'i harfi harfine taklit etmeyi değil, onun herhangi bir
konu hakkındaki tutum ve davranışının asıl amacını anlamayı gerektirir.
Aksi takdirde, Peygamber'in yaşadığı İslam'ı tam olarak yaşayabilmek
için, 610-632 yılları arasındaki Mekke ve Medîne hayat şartlarını ve o
günün araç gereçlerini her zamanda ve her mekanda yeniden oluşturmamız
gerekirdi.
Sahabe ve tabiin döneminde, bir hâdisenin Kitap ve sünnette açık hükmü
bulunamaması halinde, dinin genel ruhundan ve birtakım dinî ilkelerden
hareketle yeni bir hükme varmaya re'y denmiştir. Tabiunun sonlarına
doğru ise, haricilerin akîdesi gibi 'bid'at' olarak görülen inançlar
için re'y kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Böylece artık 're'y'
kavramı gelenek adına yıpratılmaya başlanmıştır.
Sahabe devri sonunda, yani hicri birinci yüzyılın sonu ile ikinci
yüzyılın başlarında hadisler derlenmeye başlanmıştı. Fakat birçok
hadisin Kur'an'ın açık hükümleriyle çeliştiği ve Peygamber (a.s)ın
sünnetine ters düştüğü de bir gerçekti. Bu nedenle, mesela İmam Ebu
Hanife gibi âlimler hadislere güvenmemişler, hadise rağmen kendi
reyleriyle hüküm vermişlerdir. Fakat bu âlimler ictihatlarını tamamen
kendi akıllarına değil, Kur'an'a ve Peygamber (a.s)ın sünnetine
dayandırıyorlardı. Gelenekçiler ise onları, Kur'anı ve sünneti
arkalarına atmakla itham ediyorlardı. Fakat ne olursa olsun, şu bir
gerçektir ki, İslam düşünce tarihinde 're'y ekolü' diye bir ekolün neşvü
nemâ bulmasında, hadis ekolünün dolaylı yoldan büyük katkısı olmuştur…
Bu yeni ekole ehli re'y, ashabur re'y denmiştir. Bununla da genellikle
Irak'lı fakihler kastediliyordu. Abdullah İbni Mes'ud gibi sahabî,
İbrahim Nehaî gibi tabiin ve Ebu Hanîfe gibi tebe-i tabiin nesli âlimler
re'yci olarak bilinirler. Re'y ekolünün genel özelliği, hadis
rivayetinden kaçınmaları ve rey ile fetva vermekten çekinmemeleridir.
Fakat re'y ekolünün aklı kullanarak re'y ile fetva vermesini, tamamen
seküler bir ideoloji olan rasyonalizmle karıştırmamak gerekir.
Rasyonalizm insan aklını putlaştıran, İslam karşıtı bir düşünce
sistemidir. İslamî düşüncede akla vurgu yapan her çizgi, rasyonalizmle
alakalandırılamaz. Esasında, rasyonalizme karşı en iyi cevabı da ancak,
re'yi esas alan İslamî düşünce ekolleri verebilir. Tepkisel olarak,
Müslüman düşünürlerin akıl vurgusu ile rasyonalizm arazında alaka kurmak
isteyenler, Kur'an'ın her fırsatta akla vurgu yapmasını açıklayamazlar.
Re'y ekolü deyince akla gelen ilk isim kuşkusuz İmam Ebu Hanife'dir. O,
usûlünü şöyle belirlemişti: Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim.
Onda bulamazsam Rasûlullah'ın sünnetiyle amel ederim. Onda da
bulamazsam, ashabından dilediğim kimsenin re'yini alırım. Fakat iş
İbrahim, Şa'bi, Hasan ve Atâ gibi zatlara gelince, ben de onlar gibi
ictihad yaparım.
Bu usule göre Ebu Hanife, sahabeyi (aslında bütün geleneği) sırf sahabe
olduğu için kutsayan anlayıştan ayrılıyordu. Onun yaptığı çok önemli bir
şey daha vardı. Peygamber'in sünnetini bağlayıcı görüyordu, fakat
'hadis' denilen rivayetlerin, Peygamber'in sünnetini yansıtan güvenilir
bir araç olduğunu kabul etmiyordu. Bu nedenle Ebu Hanife hadis
rivayetine neredeyse hiç yer vermiyor ve pek çok ahad haberi terk
ederek, re'y ile hüküm veriyordu. Onun bu tutumu ise re'y karşıtlarının,
selefîlerin ve birçok bağnaz kimsenin tepkisini çekmesine vesile
oluyordu. Artık Ebu Hanife, "Müslümanların tutundukları dini bağları
teker teker söküp atan biri" olarak itham ediliyordu. Kimisi (Kadı
Şureyk) onu küfürde görüp imana davet ediyor; kimisi (Buhari) de, âlim
sınıfına koymadığı için ondan hiç hadis rivayet etmiyor, adını bile
telaffuz etmiyordu. Üvey babası olduğu rivayet edilen İmam Cafer Sadık
dahi, kıyas yapmaması hususunda Ebu Hanife'yi uyarmış ve "kendi reyine
göre dinde ilk defa kıyas yapan İblis'tir" diyerek, aklın insanı Allah'a
yaklaştırmayıp, aksine uzaklaştıracağı uyarısında(!) bulunumuştu.
Sonraki asırlarda yaşamış bir şii müellif ise Ebu Hanife'nin usulünü
şeytandan ve cehenneme götürecek azgın hevadan neş'et etmiş olarak
tasvir etmiştir.
Başta Ebu Hanife olmak üzere, bütün re'y ehlini şiddetle tenkid eden
hadis ekolü, reycileri, "Allah'ın kitabını ve peygamberin sünnetini
arkalarına atmak ve kıyasa sarılmakla" suçlamışlardır. Tepkisini, çalgı
çalmayı reyiyle fetva vermeye tercih edeceğini beyan etmeye kadar
vardıran Şa'bî, re'y ehline amansız düşmanlığıyla bilinmektedir. Şa'bî
edep duvarlarını da aşarak, re'y anlamında kullanılan kıyâs yapmaya
sin-kaf harflerini kullanarak sövebilmiştir. Katâde ise, otuz yıldan
beri re'yiyle bir şey söylememiş olmaktan duyduğu gururu paylaşmıştır.
Kısa süre zarfında, re'y aleyhtarlığı hadis formuna bürünmüş ve
intikamını 'hadis' yoluyla almayı denemiştir. Bu cümleden olarak, hadis
mecmualarında Kur'an'ın re'y ile tefsir edilemeyeceğine dair hadislere
rastlamamız mümkündür. Tirmizi, Tefsir kitabına "Kur'an'ı kendi reyiyle
tefsir edenler hakkında gelen rivayetler" diye bir bab açarak başlamakta
ve İbni Abbas'tan rivayet ettiği, "Kim Kur'an hakkında kendi reyiyle söz
söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın." mealinde bir hadise yer
vermektedir. Cündeb b. Abdillah'dan gelen bir başka hadiste ise, "Kim
Kur'an hakkında kendi reyiyle söz söylerse, isabet etse bile hata
etmiştir!" denmektedir. Bu rivayetlerin zahirine bakılarak, Kur'an'ı
kendi fikirleri doğrultusunda bilgiye dayanmaksızın önyargılı biçimde,
heva ve hevesine alet ederek yorumlayanların, yani ayeti tahrif
edenlerin kastedildiği iddia edilebilir. Fakat gerçek böyle değildir.
Hadisçilerle re'y ehli arasındaki ezeli ihtilaflara ve re'y aleyhinde
irad edilmiş bulunan görüşlere bakıldığında, bildiğimiz anlamda reyin
kastedildiği anlaşılacaktır. Re'y aleyhtarlığı halen devam etmektedir.
Tasavvufçular re'y karşıtlığında hadisçileri yalnız bırakmamışlardır.
Bilindiği gibi tasavvuf 'ledün ilmi' tezine dayanır. Sufilerin ilmi,
çalışarak, kâğıtla, kalemle ve mürekkeple elde edilen bilgi değildir.
Onlarınki vehbîdir, ilahi vergiye(!) dayanır. Kesbî bilgiyi zahiri bilgi
diye küçümseyen sufiler, bilgilerinin nakle ve rivayete dayanmaması
nedeniyle Allah'a şükretmektedirler. Onlar, Kur'an'ın özünü aldıklarını
ve kabuğunu (zahiri anlamını) köpeklere (fıkıhçı / kelamcı / müfessir
v.b.) attıklarını söylemektedirler. İbnül Arâbî'ye göre, peygamberler
için firavunlar ne ise, veliler için de rusum uleması odur. Fukahâ ve
ashabı fikir, velilerin firavunları ve Allah'ın Salih kullarının
deccallarıdır. Kısacası sufiler de, Kur'an'ı tahrif eden kendi ilhadî
yorumlarını bu şekilde koruma altına almışlardır.
Tasavvufun ideal insan tipi, gassalın önünde yatan cenaze misali, şeyh
adı verilen kendisi gibi bir insana kayıtsız şartsız teslim olan
'mürid'dir. Bu açıdan bakıldığında, sufilerin reye ve re'y ekolüne tepki
göstermelerindeki tutarlılık daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü insanları
şeyhlere kul yapmanın başka yolu bulunamazdı.
Bütün bu tartışmalara baktığımızda, şu veya bu ekol adıyla ortaya atılan
fikirlerin hiçbirinin, Allah'ın inzal ettiği Kur'an İslamı'yla herhangi
bir alakasının olmadığı rahatlıkla görülebilmektedir. Re'y karşıtlığı
bağlamında öne sürülen görüşlerin ve akla, aklî bilgiye yapılan
hücumların hiçbiri İslami değildir.
Kitabımız Kuran daima akla ve akıllılara hitap eder. Aklı olmayanları
muhatap kabul etmez. Kur'an'ın emri, hadisçilerin de, tasavvufçuların da
dediklerinin tamamen zıddıdır. Kur'an hiçbir şeyi düşünmeden, tahkik
etmeden, akılla tartmadan dogmatik olarak kabul etmeyi emretmez. Öyle ki
onda, Allah'ın varlığı bile adeta tartışmaya açılmakta, insandan, O'nun
varlığına kalbi tamamen kanaat getirdikten sonra iman etmesi
istenmektedir.
İnsanın aklını kullanarak bilgi / kanaat edinmesini öngören tezekkür,
tefekkür, taakkul ve tedebbür kavramlarının geçtiği ayetlerin sayısı
bine ulaşmaktadır. Tezekkür, zikir ederek yani Allah'ın yaratıcı büyük
kudretini, gerek âfakta (kevnî ayetler), gerekse enfüsde müşâhede ederek
kesin / yakînî bilgiye ermek demektir. (A'raf, 57; Nahl, 17; Neml, 62
v.b.). Tefekkür, fikretme, fikir sahibi olma, fikir üretme demektir.
Yaratılış hakkında düşünmeden (Al-i İmran, 191), Allah'ın açıkladığı
temsillerle, gerçek hayat arasında bağ kurup düşünmeden (Bakara, 266;
En'am, 50; Haşr, 21 v.b.), fikir sahibi olmak, dolayısıyla gerçek bir
mü'min olmak mümkün değildir. Taakkul akletme, aklını kullanma demektir.
Allah'ın, kevnî, beşerî ya da toplum hayatına ilişkin ayetlerini
açıklamasının yegâne sebebi insanın akleder varlık olmasını sağlamaktır.
(Bakara, 242; Nur, 61 v.b.). Kur'an dilinde iman etmek neredeyse
akletmekle eşdeğerdir. Akletmeyenlere, Peygamber de söz dinletemez,
tesir edemez. (Yunus, 42). Akletmeyen kavmin üzerine Allah pislik
indirmekte, onları murdar kılmaktadır. (Yunus, 100). Bu ayetin ifade
ettiği acı gerçeği günümüzde, düşmanlarının maskarası olan, şeref ve
izzet adına neleri varsa, hepsi düşmanları tarafından tarumar edilen
'Müslüman' toplumlar bizzat yaşayarak tecrübe ediyorlar.
Tedebbür, sanki insanın kafasını iki eli arasına alıp inceden inceye
düşünmesi, ibret nazarıyla bakması demektir ve bilhassa Kur'an'ın
Allah'tan geldiği üzerinde kafa yormaya müşrikler bu kavramla davet
edilmektedirler. (Nisa, 82; Muhammed, 24; Mü'minun, 68). İ'tibar
(fa'tebirû) kavramı, yorum yapmak, tecrübe etmek, hayret etmek ve ibret
almak anlamına gelmektedir. Allah, mü'minlerden, hiç olmayacak sanılan
olağanüstü zor işleri kendileri için kolaylaştıran, bağışta bulunan
Allah'ın bu lütufları karşısında ibret almalarını, bundan bir ders /
yorum çıkarmalarını istemektedir. (Haşr, 2; Al-i İmran, 13; Yusuf, 111).
Reyin, insanı cehennemde oturacağı yere hasırlayacak kadar tehlikeli bir
şey olduğunu zannedenler, "onların kalpleri var, onlarla kavramazlar
(fıkhetmezler); gözleri var onlarla görmezler; kulakları var onlarla
işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar"
(A'raf, 179) ayetine nasıl bir açıklama getirirler acaba? Dikkat
edilirse bu ayet, insanın kalp/akıl, göz ve kulak gibi hassalarla Allaha
ait hakikatleri fıkhetmesini, görüp anlamasını ve işitip idrak ederek,
tasdik etmesini istemektedir. Fıkhetme, görme ve işitme eylemlerini bir
araya getirdiğimiz zaman, ortaya çıkan sonucun adı re'ydir. Allah, re'y
sahibi olmazsanız hayvanlardan farkınız kalmaz buyuruyor, aklın değerini
bilmeyenler ise, re'y sahibi olursanız cehenneme gidersiniz diyorlar.
Reyin zıddı, geleneği kutsamak, ataların yolundan gitmek, sürüleşmek
demektir. Hâlbuki Kur'an, insanların sürüleşmesini istememektedir.
(Bakara, 104). Sürüyü yaratan Allah insanı da yaratmıştır. İsteseydi
insanı da, akletme, 'görme' ve 'işitme' yeteneği olmayan hayvanlardan
bir hayvan yapabilirdi. İslam dini, atalar dininin bir 'kült' haline
getirilmesine şiddetle karşıdır. Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz
yola uyarız" (Bakara, 170; Maide, 104; Yunus, 78; Enbiya, 53; Şuara, 74;
Lokman, 21) diyerek geleneğe sığınan, sürüleşmek isteyen kimselere
Kur'an'ın çok sarsıcı bir sorusu vardır: "Ya atalarınız hiçbir şey
bilmiyor idiyseler?!" (Bakara, 170; Maide, 104); "Ya şeytan onları
alevli bir ateşin azabına çağırıyor idiyse?!" (Lokman, 21). Kur'an şu
ihtimalin her zaman göz önünde bulundurulmasını ister: "Doğrusu siz de,
babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz." (Enbiya, 54).
Atalar dinini terk etmesini istediği insandan Din ne istemektedir?
Aklını kullanan, düşünen, tefekkür eden, ibret alan, Allah'tan korkan,
Allah'a kul olması gerektiği bilincine eren, olayları, gücü yettiğince
yorumlayabilen, birtakım din ulularını, siyasi liderleri, kabile
reislerini, parti başkanlarını v.s. putlaştırmayan, tıpkı ekin meselinde
açıklandığı gibi iki ayağı üzerinde dimdik durabilen şerefli, izzetli
insanlar olmasını istemektedir.
İslam'ın insaniyet mektebinde tedrisat yapmamış, modernitenin tevhid
karşıtı kavram ve kelimeleriyle zihni kirletilmiş insanlar tabi ki re'y
sahibi olamazlar. Modernizm, aksini iddia eden bütün şaşalı telkinlerine
rağmen, insanların re'y sahibi, 'fikri hür' kişilikler olmasını asla
arzu etmez. Modernizmde en iyi insan, en sürüleşmiş insandır. Aslında bu
anlamda modernizmle gelenek arasında tam bir benzeşme vardır. Kendisine
dayatılan bütün modern hurafeleri hap gibi yutan, sorgulamayı bilmeyen,
kendini 'büyüklerimiz'e emanet eden ve hayvanî iştihalarını tatmin
etmeyi en büyük mücadele ve mücahede sayan insan, tam bir müşrik
namzedidir.
Modern batı ideolojisi, demokrasi üst şemsiyesi altında insan hakları,
özgürlük, hümanizm, muasır medeniyet seviyesi gibi tabularla bütün
toplumları büyülemek istemektedir. Bu büyü ile, "hakimiyet size aittir"
diyerek, birkaç yılda bir seçim oyunu oynatmakta; sandık başına
yolladığı insanları, "istediğinizi seçme hakkına sahipsiniz" masalına
inandırmaktadır.
Bir insanın, felsefî anlamda istediği seçimi yapabilmesi için, gerçekten
rey sahibi olması, yani fikir sahibi olması, fikrini açıkça izhar
edebilmesi ve fikrinden dolayı kınanma ya da cezalandırılma korkusu
taşımaması gerekir. Hâlbuki bu, demokratik düzenlerde kesinlikle böyle
işlememektedir. Her şeyden önce demokrasi, tarafsız değildir. Demokrasi,
Allah'ın nizamının karşısında bir taraftır. İnsanların bütün
düşüncelerini, dünya görüşlerini Din'den arındırmak için elinden gelen
her yöntemi kullanmaktadır. Demokratik toplumlarda saptırma, güdümleme,
yanıltma en kusursuz biçimiyle işlemektedir. Zaten, geçim sıkıntısı,
sağlık, işsizlik gibi sorunlar içinde bocalayan insanlar, düşünce
üretmek, uğruna ölmeye değer bir ideolojiye sahiplenmek gibi ciddi
işlere vakit bulamamaktadırlar. Buldukları anda da, toplumda
benimsetilmiş, dinî/geleneksel söylemlerle süslenmiş hamasî "iyi
vatandaşlık" kıstaslarına aykırı düşmek gibi bir tehlikeyi göze
alamadıkları için, kolayca hizaya gelmektedirler. Dolayısıyla,
demokratik düzenlerde, adeta dinî bir vecibe ayarında takdis edilen
seçme olayı, sanıldığı gibi hür iradeye dayanmamaktadır. Zihinler
kirletilmekte ve törpülenmektedir. Daha da olmazsa, sopa politikası
hazır beklemektedir.
Demokratik rejimlerdeki seçme olayı, test usulü sınavlardaki 'çoktan
seçme' işine benzemektedir. Soruların şıkları ya dört ya da beştir.
Velev ki yüz de olsa, doğru cevabı tayin eden, soruyu hazırlayanlardır.
Eğer sınavın özüne, yapılış amacına, soruların mantığına kökten
karşıysanız; cevaplar size göre tutarsız, asılsız, çelişik, yanlış ve
bâtıl ise, bu sınav sizin için, şerden başka bir anlam ifade
etmemektedir. Fakat sürü mantığı, bu sınava girmenin gerekliliğinden,
faziletinden, sınava katılmamanın Allah katında vebal oluşundan, sınava
katılmayıp meydanı başkalarına bırakmanın kötü sonuçlarından dem
vurmaktadır ve sizden de beklenen vatan, millet ve din adına, yurttaşlık
görevinizi yerine getirmenizdir!
İslam dışı bir vasatta herhangi bir seçim için oy kullanmak,
başkalarının belirlediği 're'y'e katılmak, oy vererek destek olmak
demektir. Gerçek re'y, dayatılan bu oylamayı reddederek, "hayır, benim
istediğim oylama şudur" diyebilmektir. Başkalarının projelerini
oylayanlar, kendi projelerini rafa kaldırmış sayılırlar.
Bir insanın rey sahibi olması için kişiliğinin gelişmesi, bilgi sahibi
olması, sağlıklı bir düşünme mekanizmasına sahip olması gerekir.
Kişiliği gelişmemiş insanların rey sahibi olmaları mümkün olamaz. Heva
ve hevesini din edinmiş, çıkarlarının kölesi olmuş, her türlü siyasi
ortama kolayca uyum sağlayan insanlar fikir sahibi olamazlar ki, rey
sahibi olsunlar. Bir insanın herhangi bir konuda reyi varsa, o insan,
her ne pahasına olursa olsun reyinin arkasında olur ve ucuz gerekçelerle
reyinden vazgeçmez. Hatta bazı reyler uğruna ölmek güzeldir ve insana
şeref kazandırır. |