Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 343 | Temmuz  2007

                   

 

 


İLKER KANOĞLU / ALMANYA

SORU 1: "Dilerse o rüzgarı durduruverir de (yelkenle giden gemiler) sırtı üzerinde durakalırlar. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için nice ayetler vardır" (42/33). Şimdiki teknolojiyle gemiler rüzgarsız da gidiyor bildiğimiz gibi, bu tür ayetleri nasıl anlamalıyız? İnanıyoruz ki Kur'an kıyamete kadar geçerliliğini kaybetmeyecektir. Bu ve benzeri ayetlere nasıl yaklaşmalıyız?

CEVAP 1: Bu ayetleri bulunduğu bağlamda bir bütünlük içinde düşünüp, vermek istediği mesaja bakarak değerlendirmeliyiz. Sureyi 31. ayetinden başlayıp 39. ayete kadar okuduğumuzda bize bir şeyi anlattığını görüyoruz. Yeniden dikkatlice okursanız göreceksiniz ki verilmek istenen, Allah'ın her şeye kadir olduğu ve inanmayanların O'nu asla aciz bırakamayacakları, dilerse gemilerini durduracağı, batıracağı ve dilediğini affedeceği… "Ta ki ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçıp sığınılacak bir yer olmadığını bilsinler"(42/35) buyurmaktadır. Burada teknoloji ile değişmeyen Allah'ın dilediğini yapacak güçte olması ve kainattaki ayetlerinin asla göz ardı edilmemesi gerektiğidir. O yaratılmışlar üzerinde hakimdir ve dilediğine dilediği şeyi yapmaya kadirdir. Bunun bilinmesi ve ona göre insanın Rabbine teslim olması, kul olması gerekir denilmektir. Devamında da kul olanların vasıfları verilmektedir.(42/36-39) Böylece insanlık ideal bir çizgiye getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu gibi durumlarda söylenene değil ne söylenmek istenene bakılması gerekir: Mesela "Savaş için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın"( 8/60) ayetinde söylenen, at beslemek iken sözün maksadı "savaş için güç hazırlamak"tır. Bu ise zaman ve zemine göre değişecektir ki bu işin teknoloji ile ve savaş araçlarıyla ilgili kısmıdır. Bu boyutu değişmekle beraber değişmeyen sözün amacıdır ve ne söylenmek istendiğidir. Yukarıdaki ayette de "Allah'ın asla karşı konulamaz bir gücün sahibi olduğu ve dilediğini yapacak bir güce sahip olduğu" vurgulanmaktadır. Rüzgarı durdurur, fırtına çıkartır, batırır, bitirir ve sonuçta O dilemedikçe yola devam edemezsiniz; sizi durdurur" demektir. Çünkü "Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur."

SORU 2: "Böylece Bizi gazaplandırdıkları zaman Biz de kendilerinden intikam aldık, hepsini birden boğuverdik." (43/55) Bu ayetteki Allah'ın gazaplanmasını sormak istiyorum. Gazaplanmak insani bir özellik gibi geliyor bana. Bu böyle midir? Allah da gazaplanır mı? Öç alma durumu da aynı şekilde. Bu tür özellikler Tevhid anlayışına uygun mu, yoksa tercümede bir eksiklik mi var?

CEVAP 2: Ayeti Kerime'de bu anlama gelen kelime "âsefe"dir. Bu kelimenin anlamı "kızdırmak, darıltmak, üzmektir". Ayetin bulunduğu yerdeki konumuyla alakalı olarak bakıldığında ise, emrine muhalefet edilen bir ortamda bu kelimeye verilecek en uygun mana Allah için "gazaplanmak" dır. Bu nedenle manalandırmada bir yanlışlık söz konusu değildir.
Ancak "gazaplanmak" insanın özelliğidir. Allah kızar mı, darılır mı, gazaplanır mı?" konusuna gelince, Allah zatı ve sıfatlarıyla elbette yaratılmışlara benzemez. O'nun rızasına uygun davranan kullarını sevmesi, dilediğine nimetlerini dilediği kadar vermesi, dilediğinden verdiklerini çekip alması, dilediğini aziz, dilediğini zelil ettiği gibi; haddini aşan kimselere de gazap etmesi O'nun adaletinin gereğidir. İnsana hitabeden Allah, elbette insanın seviyesinde ve onun anlayacağı bir üslupla hitap edecektir. İnsanın kullandığı kelimeleri kullanarak insana bir şeyleri anlatacaktır. İşin tabiatı böyledir. Bunların hudutlarını belirleyen, eğrinin ve doğrunun hükmünü koyan yine Allah'tır. O'nun azabı da gazabı da kendine özgüdür; nsanlarınkine asla benzemez: "O gün O'nun azabı gibi hiç bir kimse azab edemez. O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz." (89/25-26); "De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır."(5/60) Allah'ın gazabıyla ilgili diğer ayetlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz: 3/162, 8/16, 20/81, 24/9, 35/39.
Allah, inkar edenleri lanetlediği, gazap ettiği gibi onlardan intikam alacağını da bildirmektedir: "Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk."(7/136); "O halde sakın Allah'ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah her şeye galiptir, intikam sahibidir."(14/47)
Allah'ın kimsenin yaptığını yanına bırakmayacağını ve intikamını alacağını beyan ettiği diğer ayetlerden bazıları da şunlardır: 3/4, 5/95, 30/47, 32/22, 39/37, 43/25, 43/41. Böylece hükümlerini görmezden gelen, alaya alan ve inkar edenlerin yaptıklarının hesabının sorulacağını bildirmektedir.
Gazabında ve intikam alışında Allah, açıkça hükmünü ve hukukunu ortaya koyup ilan ettiği gibi adalet ölçüsü içerisinde yapacağını ve kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacağını vurgulamaktadır. İnsandaki tabiatı yaratan da kendisi değil midir? Suçlulara gerekli cezaların verilmesini takdir eden Allah, maktulün hakkının katilden alınmasını /kısas'ı da bu fıtratın gereği olarak bildirmiştir. Çünkü fıtratı yaratanla bu hükümleri koyan aynı İlah'tır. Bu ise Tevhid'e aykırı değil, yaratmada, yaratılanlara verilen fıtri özelliklerde ve bunlarla ilgili konulan hüküm ve yasalardaki tevhidi ortaya koyan bir durumdur.

SORU 3: Son olarak da Kur'an'ın üslubu hakkında bir şey sormak istiyorum. Kur'an da yer alan: "Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş; gözlerine de bir perde germiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır." (2/7); "Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah hastalıklarını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara pek acıklı bir azap vardır." (2/10) gibi ayetlerde geçen üslup ile ne elde edilmek istenmiştir? Tabii ki ben bunları anlıyorum ama başkalarına okuduğumda bu üslup yerine daha yumuşak şekilde yazılabilirdi diye cevaplar aldım. Nasıl cevaplamak gerekiyor bu tür soruları?

CEVAP 3: Bu üslubu iki açıdan değerlendirmek gerekir. Birincisi bu üslubun sahibi noktasından, diğeri de tebliğde bulunan insan açısından. Bu üslup her şeyi bilen ve her şeye kadir olan Allah'a aittir: "Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir."(40/19) Bu nedenle Allah herkesin durumunu bilmektedir. Kimin ne durumda olduğunu, gerçekten inanıp inanmadığını ve kalplerinde neleri gizleyip neyi açıkladıklarını eksiksiz olarak bilmektedir. Bu ancak Allah tarafından yapılabilecek bir şeydir. Kimsenin soyuna, mevkiine, kişisel çıkarlarına, toplumsal tepkilerine aldırmadan "kral çıplak" demek hakikatin bilinmesi için gereklidir. Böylece Allah'ın gizli ve açık her şeyi bildiğini, inanan ve inanmayan herkesin bilmesi işin tabiatı gereği elzemdir. Zahirde yalanlayanlar, şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman gerçekleri itiraf etmekten kendilerini alamıyorlar. Bu durum ise toplumun tercihlerinde belirleyici bir etkiye meydana getiriyor. Olaya tebliğ eden kimse açısından bakıldığında ise, o gerçeği anlatmak için bütün gücüyle çalışmasına rağmen olumlu bir tepki göremeyince, kendisiyle hesaplaşmalar, daralıp bunalmalar başlayacaktır. Başarısızlığın sebeplerini kendinde arayacak, sıkıntı ve stresle kendini bitirecektir. Bu durumla alakalı onlarca ayette Allah elçilerini teselli etmekle birlikte, karşı tarafın durumuyla ilgili bilgilendirme yaparak; kabullenilmeyişin sebeplerini açıklamaktadır. Bu da tebliğciye derin bir nefes aldırarak rahatlatmaktadır: "Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar."(2/6); "Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir."(26/136); "Onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar; onları çağırsanız da, sukût etseniz de sizin için birdir."(7/193); "Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)"(41/44); "Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana kesinlikle göstersek de yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek de muhakkak sana düşen tebliğ etmek, hesaplarını görmek ise bize aittir."(13/40)
Bu Allah'ın inanmayanlara karşı Kur'an'da ortaya koyduğu bir üslup olmakla birlikte; davetçinin izlemesi gereken üslup ve yöntemle alakalı olarak ise şöyle buyuruyor: (Ey Resulüm!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir."(16/125); "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur."(41/34); "(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir."(7/199); (Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım."(26/214-216); "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever."(3/159); "Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz."(23/96); "Her ümmete, yerine getirmeleri gerekli ibadetler koyduk. Öyleyse, bu konuda seninle çekişmelerine fırsat verme; Rabbine davet et, sen şüphesiz doğru yol üzerindesin. Seninle tartışırlarsa: 'Allah yaptığınızı çok iyi bilir; ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyamet günü aranızda Allah hükmedecektir' de."(22/67-69)
Ayetlerde takip edilmesi gereken yöntem ve üslup açıkça belirtilmektedir. Hiçbir davetçi davete başlarken "Ey kafirler..!" diye söze başlamaz; başlamaması da öğütlenmektedir. (Firavun için bile ) "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar."(20/44) buyurulmaktadır.
Yeri geldiği zaman böyle hitap etmek, Allah'ın hakkıdır ve yapar. Gerekçesini daha önce açıklamıştık. Fakat tebliğci muhatabına "ey kafirler, müşrikler, münafıklar, zalimler, facirler" diye söze başlamaz. Başlarsa sonu felaketle biten bir konuşma olacağı kaçınılmaz olacaktır. Allah müminlere: "Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verir."(6/108) buyuruyor. Bu nedenle davetçi doktorun hastasını tedavide uyguladığı gibi, önce doğru bir teşhis; sonra uygun bir tedavi ve yeterli bir süre devamı gibi ilkeler göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu konuda doğru bir tebliğ için Kur' anın nüzul/geliş sırasına göre okunması ile birlikte Ahmet ÖNKAL'ın "Rasulullah ın İslama Davet Metodu" isimli kitabının okunmasının faydalı olacağına inanıyoruz. Selam ve dua ile sizleri Allah'a emanet ediyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...