|

İLKER
KANOĞLU / ALMANYA
SORU 1: "Dilerse o rüzgarı durduruverir de (yelkenle giden gemiler)
sırtı üzerinde durakalırlar. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok
şükreden herkes için nice ayetler vardır" (42/33). Şimdiki teknolojiyle
gemiler rüzgarsız da gidiyor bildiğimiz gibi, bu tür ayetleri nasıl
anlamalıyız? İnanıyoruz ki Kur'an kıyamete kadar geçerliliğini
kaybetmeyecektir. Bu ve benzeri ayetlere nasıl yaklaşmalıyız?
CEVAP 1:
Bu ayetleri bulunduğu bağlamda bir bütünlük içinde düşünüp, vermek
istediği mesaja bakarak değerlendirmeliyiz. Sureyi 31. ayetinden
başlayıp 39. ayete kadar okuduğumuzda bize bir şeyi anlattığını
görüyoruz. Yeniden dikkatlice okursanız göreceksiniz ki verilmek
istenen, Allah'ın her şeye kadir olduğu ve inanmayanların O'nu asla aciz
bırakamayacakları, dilerse gemilerini durduracağı, batıracağı ve
dilediğini affedeceği… "Ta ki ayetlerimiz hakkında tartışanlar,
kendileri için kaçıp sığınılacak bir yer olmadığını bilsinler"(42/35)
buyurmaktadır. Burada teknoloji ile değişmeyen Allah'ın dilediğini
yapacak güçte olması ve kainattaki ayetlerinin asla göz ardı edilmemesi
gerektiğidir. O yaratılmışlar üzerinde hakimdir ve dilediğine dilediği
şeyi yapmaya kadirdir. Bunun bilinmesi ve ona göre insanın Rabbine
teslim olması, kul olması gerekir denilmektir. Devamında da kul
olanların vasıfları verilmektedir.(42/36-39) Böylece insanlık ideal bir
çizgiye getirilmeye çalışılmaktadır.
Bu gibi durumlarda söylenene değil ne söylenmek istenene bakılması
gerekir: Mesela "Savaş için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın"( 8/60)
ayetinde söylenen, at beslemek iken sözün maksadı "savaş için güç
hazırlamak"tır. Bu ise zaman ve zemine göre değişecektir ki bu işin
teknoloji ile ve savaş araçlarıyla ilgili kısmıdır. Bu boyutu değişmekle
beraber değişmeyen sözün amacıdır ve ne söylenmek istendiğidir.
Yukarıdaki ayette de "Allah'ın asla karşı konulamaz bir gücün sahibi
olduğu ve dilediğini yapacak bir güce sahip olduğu" vurgulanmaktadır.
Rüzgarı durdurur, fırtına çıkartır, batırır, bitirir ve sonuçta O
dilemedikçe yola devam edemezsiniz; sizi durdurur" demektir. Çünkü
"Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur."
SORU 2: "Böylece Bizi gazaplandırdıkları zaman Biz de kendilerinden
intikam aldık, hepsini birden boğuverdik." (43/55) Bu ayetteki Allah'ın
gazaplanmasını sormak istiyorum. Gazaplanmak insani bir özellik gibi
geliyor bana. Bu böyle midir? Allah da gazaplanır mı? Öç alma durumu da
aynı şekilde. Bu tür özellikler Tevhid anlayışına uygun mu, yoksa
tercümede bir eksiklik mi var?
CEVAP 2:
Ayeti Kerime'de bu anlama gelen kelime "âsefe"dir. Bu kelimenin anlamı
"kızdırmak, darıltmak, üzmektir". Ayetin bulunduğu yerdeki konumuyla
alakalı olarak bakıldığında ise, emrine muhalefet edilen bir ortamda bu
kelimeye verilecek en uygun mana Allah için "gazaplanmak" dır. Bu
nedenle manalandırmada bir yanlışlık söz konusu değildir.
Ancak "gazaplanmak" insanın özelliğidir. Allah kızar mı, darılır mı,
gazaplanır mı?" konusuna gelince, Allah zatı ve sıfatlarıyla elbette
yaratılmışlara benzemez. O'nun rızasına uygun davranan kullarını
sevmesi, dilediğine nimetlerini dilediği kadar vermesi, dilediğinden
verdiklerini çekip alması, dilediğini aziz, dilediğini zelil ettiği
gibi; haddini aşan kimselere de gazap etmesi O'nun adaletinin gereğidir.
İnsana hitabeden Allah, elbette insanın seviyesinde ve onun anlayacağı
bir üslupla hitap edecektir. İnsanın kullandığı kelimeleri kullanarak
insana bir şeyleri anlatacaktır. İşin tabiatı böyledir. Bunların
hudutlarını belirleyen, eğrinin ve doğrunun hükmünü koyan yine
Allah'tır. O'nun azabı da gazabı da kendine özgüdür; nsanlarınkine asla
benzemez: "O gün O'nun azabı gibi hiç bir kimse azab edemez. O'nun
vuracağı bağı kimse vuramaz." (89/25-26); "De ki: Allah katında yeri
bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah'ın lânetlediği ve
gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar
çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru
yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır."(5/60) Allah'ın gazabıyla
ilgili diğer ayetlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz: 3/162, 8/16,
20/81, 24/9, 35/39.
Allah, inkar edenleri lanetlediği, gazap ettiği gibi onlardan intikam
alacağını da bildirmektedir: "Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve
onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları
denizde boğduk."(7/136); "O halde sakın Allah'ın peygamberlerine olan
vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah her şeye galiptir, intikam
sahibidir."(14/47)
Allah'ın kimsenin yaptığını yanına bırakmayacağını ve intikamını
alacağını beyan ettiği diğer ayetlerden bazıları da şunlardır: 3/4,
5/95, 30/47, 32/22, 39/37, 43/25, 43/41. Böylece hükümlerini görmezden
gelen, alaya alan ve inkar edenlerin yaptıklarının hesabının
sorulacağını bildirmektedir.
Gazabında ve intikam alışında Allah, açıkça hükmünü ve hukukunu ortaya
koyup ilan ettiği gibi adalet ölçüsü içerisinde yapacağını ve kimseye
zerre kadar haksızlık yapılmayacağını vurgulamaktadır. İnsandaki tabiatı
yaratan da kendisi değil midir? Suçlulara gerekli cezaların verilmesini
takdir eden Allah, maktulün hakkının katilden alınmasını /kısas'ı da bu
fıtratın gereği olarak bildirmiştir. Çünkü fıtratı yaratanla bu
hükümleri koyan aynı İlah'tır. Bu ise Tevhid'e aykırı değil, yaratmada,
yaratılanlara verilen fıtri özelliklerde ve bunlarla ilgili konulan
hüküm ve yasalardaki tevhidi ortaya koyan bir durumdur.
SORU 3: Son olarak da Kur'an'ın üslubu hakkında bir şey sormak
istiyorum. Kur'an da yer alan: "Allah, kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiş; gözlerine de bir perde germiştir. Bunların hakkı pek büyük
bir azaptır." (2/7); "Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah
hastalıklarını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara pek
acıklı bir azap vardır." (2/10) gibi ayetlerde geçen üslup ile ne elde
edilmek istenmiştir? Tabii ki ben bunları anlıyorum ama başkalarına
okuduğumda bu üslup yerine daha yumuşak şekilde yazılabilirdi diye
cevaplar aldım. Nasıl cevaplamak gerekiyor bu tür soruları?
CEVAP 3:
Bu üslubu iki açıdan değerlendirmek gerekir. Birincisi bu üslubun sahibi
noktasından, diğeri de tebliğde bulunan insan açısından. Bu üslup her
şeyi bilen ve her şeye kadir olan Allah'a aittir: "Allah, gözlerin hain
bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir."(40/19) Bu nedenle Allah
herkesin durumunu bilmektedir. Kimin ne durumda olduğunu, gerçekten
inanıp inanmadığını ve kalplerinde neleri gizleyip neyi açıkladıklarını
eksiksiz olarak bilmektedir. Bu ancak Allah tarafından yapılabilecek bir
şeydir. Kimsenin soyuna, mevkiine, kişisel çıkarlarına, toplumsal
tepkilerine aldırmadan "kral çıplak" demek hakikatin bilinmesi için
gereklidir. Böylece Allah'ın gizli ve açık her şeyi bildiğini, inanan ve
inanmayan herkesin bilmesi işin tabiatı gereği elzemdir. Zahirde
yalanlayanlar, şeytanlarıyla baş başa kaldıkları zaman gerçekleri itiraf
etmekten kendilerini alamıyorlar. Bu durum ise toplumun tercihlerinde
belirleyici bir etkiye meydana getiriyor. Olaya tebliğ eden kimse
açısından bakıldığında ise, o gerçeği anlatmak için bütün gücüyle
çalışmasına rağmen olumlu bir tepki göremeyince, kendisiyle
hesaplaşmalar, daralıp bunalmalar başlayacaktır. Başarısızlığın
sebeplerini kendinde arayacak, sıkıntı ve stresle kendini bitirecektir.
Bu durumla alakalı onlarca ayette Allah elçilerini teselli etmekle
birlikte, karşı tarafın durumuyla ilgili bilgilendirme yaparak;
kabullenilmeyişin sebeplerini açıklamaktadır. Bu da tebliğciye derin bir
nefes aldırarak rahatlatmaktadır: "Onları uyarsan da uyarmasan da onlar
için birdir, inanmazlar."(2/6); "Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen
de, vermesen de bizce birdir."(26/136); "Onları doğru yola çağırırsanız
size uymazlar; onları çağırsanız da, sukût etseniz de sizin için
birdir."(7/193); "Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık,
diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi?
Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru
yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların
kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki)
onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini
anlamıyorlar.)"(41/44); "Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana
kesinlikle göstersek de yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek de
muhakkak sana düşen tebliğ etmek, hesaplarını görmek ise bize
aittir."(13/40)
Bu Allah'ın inanmayanlara karşı Kur'an'da ortaya koyduğu bir üslup
olmakla birlikte; davetçinin izlemesi gereken üslup ve yöntemle alakalı
olarak ise şöyle buyuruyor: (Ey Resulüm!) Rabbinin yoluna hikmetle ve
güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz
Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete
kavuşanları da en iyi bilendir."(16/125); "İyilikle kötülük bir olmaz.
Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında
düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur."(41/34);
"(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz
çevir."(7/199); (Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve
cahillerden yüz çevir. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.
Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak
ki uzağım."(26/214-216); "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara
yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz,
etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları
için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık
Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri
sever."(3/159); "Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların
yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz."(23/96); "Her ümmete,
yerine getirmeleri gerekli ibadetler koyduk. Öyleyse, bu konuda seninle
çekişmelerine fırsat verme; Rabbine davet et, sen şüphesiz doğru yol
üzerindesin. Seninle tartışırlarsa: 'Allah yaptığınızı çok iyi bilir;
ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyamet günü aranızda Allah
hükmedecektir' de."(22/67-69)
Ayetlerde takip edilmesi gereken yöntem ve üslup açıkça
belirtilmektedir. Hiçbir davetçi davete başlarken "Ey kafirler..!" diye
söze başlamaz; başlamaması da öğütlenmektedir. (Firavun için bile ) "Ona
yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar."(20/44)
buyurulmaktadır.
Yeri geldiği zaman böyle hitap etmek, Allah'ın hakkıdır ve yapar.
Gerekçesini daha önce açıklamıştık. Fakat tebliğci muhatabına "ey
kafirler, müşrikler, münafıklar, zalimler, facirler" diye söze başlamaz.
Başlarsa sonu felaketle biten bir konuşma olacağı kaçınılmaz olacaktır.
Allah müminlere: "Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki,
onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete
yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O,
onlara ne yaptıklarını haber verir."(6/108) buyuruyor. Bu nedenle
davetçi doktorun hastasını tedavide uyguladığı gibi, önce doğru bir
teşhis; sonra uygun bir tedavi ve yeterli bir süre devamı gibi ilkeler
göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu konuda doğru bir tebliğ için Kur' anın nüzul/geliş sırasına göre
okunması ile birlikte Ahmet ÖNKAL'ın "Rasulullah ın İslama Davet Metodu"
isimli kitabının okunmasının faydalı olacağına inanıyoruz. Selam ve dua
ile sizleri Allah'a emanet ediyoruz. |