|

İsimsiz
Sokak Öyküleri*
Naz Ferniba
"Bütün gemileri yaktım,
dönmek düşmesin aklıma diye."
1.
Çevresi yüksek duvarlarla çevrili bahçenin uç tarafına kondurulmuş tek
katlı, basık, toprak evin bir kızı Lemine, en cılız haliyle döküntü dolu
bahçenin kıyısında köşesinde dolaşıyordu yalın ayak. Sokağın en eski
eviydi 3/A. Beyazdı. Çatısına yerleştirilmiş kiremitler yosun
tutmuşluğundan siyah görünüyordu. Boyası çoktan dökülmüş pencere
çerçeveleri ilkbaharın serin yağmurlarını pervasızca içeri davet ederdi.
Lemine ıslak yatağında karın ağrısından kıvranırken bütün hayatların
böyle olması gerektiğini düşünerek hiç şikayetlenmedi. Bir ufak bahçeden
başka bir dünya da bilmezdi. Duvarın üzerinden başını uzatıp sokağa
bakmaktan çoğu zaman boynu tutulur, bu yüzden eğik tutmak zorunda
kalırdı başını. Ne Gorki girdi eşikten, ne Marquez, ne Gazali, ne
Kafka...
On dört yaşındaydı. Üzerinde kırmızı çiçekli yırtık bir elbise vardı.
Birgün sokakta siyah bisiklete binmiş bir adam gördü. Adam iki adım
ötede durmuş Lemine'ye bakıyordu. "Ne var?" diye geçirdi aklından
Lemine. Dönüp toprak eve, döküntü bahçeye, bir de portakal ağaçlarının
kalın yapraklarına göz attı. Her şey olduğu gibi, hiç değişmeden, öylece
ve hiç de değişmeyecekmişcesine duruyordu. Adam bekliyordu, Lemine merak
ediyordu.
"Bu bahçenin dışında ne var?"
"Sokak."
"Sokağın ilerisinde ne var?"
"Başka sokaklar."
Lemine daha önce hiç yapmadığını bir anda, nasıl olduğunu anlamadan
yapıverdi ve duvarın üzerine çıkıp sokağın tozlu yoluna hoplayıverdi.
Kıvırcık sarı saçları karman çorman, hiç tarak yüzü görmemiş ve sıcak
suyla hiç yıkanmamıştı.
Siyah bisiklete binip başka sokaklara gitti.
"Tutulursa dilin bu hengâmede
hoş gör, bırak lâl kalsın."
2.
Büyük fırından şöyle on adım beri gelince yola bakan balkonunda
bastonuna yaslanarak ayakta durmaya çalışan Az Bekri, vücudunun
titremesini durduramayışının öfkesini sokak kedilerinden çıkarıyordu.
"Buraya gelen kediler ölüyor" diyordu ardından da.
"Gel pisi pisi, sana süt vereyim."
Kediler geliyordu. Sütü içiyordu. Az Bekri'ye bir baktıktan sonra şöyle
mideleri kalkmış gibi, üç beş metre ileride yere yığılıveriyordu. Az
Bekri hayatını biraz daha kirletiyordu sona bu kadar yaklaşmışken bile.
"Gökyüzünü feryat ile dolduranlara
ölüm gösterildiğinde yüzleri karardı."
3.
"Madam siz hiç konuşmaz mısınız?" diye sordu çocuk kadının başındaki
pembe tüylü şapkadan gözlerini ayırmadan. "Madam" demişti, çünkü
Madam'ın kendisine "Madam" denmesini istediğini bir keresinde annesinden
duymuştu.
"Az konuşur" dedi Madam.
Çocuk sokağın kıvrımından ucu görünen evine bir göz attıktan sonra
"neden?" diye soruverdi. Annesinin Madam'la konuştuğunu görmesini
istemiyordu.
"Pek bilmez Türkçe" dedi Madam. Çocuk şaşırdı. Annesinin hiç pembe tüylü
bir şapkası olmadığını, hatta hiç şapkası olmadığını düşündü. "Okula
gitmediniz mi?" diye sordu. Aklından da büyüyünce annesine bir şapka
alması gerektiğini geçiriyordu.
Madam cevap vermek ister gibi ağzını açtı, ama birden vazgeçti. "De hadi
hadi, çok söz gerek yok. Ben gidiyor burda" dedi sözü değiştirerek.
Çocuk Madam'ın o gün nereye gittiğini anlayamadı. Bir daha da hiç
karşılaşmayınca Madam'la, sokağın tek panjurlu evinden ayrıldığı aklına
geldi. Sonraları annesi sokağın terzisine söylerken duydu Yunanistan'a
gittiğini Madam'ın.
"Yalnız bırakılanlar dayandılar, yalnızlık onları
gitmelere mecbur edene değin."
4.
Deprem olduğunda herkes evinin bahçesinde uyumuştu dört gece. Cesaret
eden içeri girip yastık almıştı, edemeyen kolunu kıvırıp yatmıştı.
Hazirandı. Hava sıcaktı. Bağlı köpekler sürekli havlıyordu. Sabaha kadar
sokağı mırıltılar dolduruyor, bu musibetin uzaklaşması için dua
ediliyordu.
Semira hambalis kokusunun ne kadar güzel olduğunu o gecelerde aklına
kazıdı. Zakkum çiçeklerinin pembe ve beyaz açtığını, yaz başı
gecelerinin serin geçtiğini, arktaki suların sokağa taştığını,
bekçilerin uyumadığını o deprem gecelerinde öğrendi.
Dört gün dört gece sallandı şehir içindekilerle beraber. Evler ve yollar
ve ağaçlar ve duvarlar ve arabalar ve insanlar ve dağlar ile taşlar
sallandı durdu. Semira, teyzesine sarılarak uyudu. Birisine sarılınca
daha az korkuyordu, daha az deprem oluyordu sanki. O gecelerde bodrumda
besledikleri tavşanlar da kayboldu. "Yerin altında büyük delikler açıldı
da onlara mı düştüler acaba?" diye sordu Semira.
İşte o zaman öğrendi, hayvanların depremi önceden hissettiklerini ve
korkup kaçtıklarını. "Keşke bize de haber verselerdi" diye düşündü.
"İnanmadılar dünyanın döndüğüne"
5.
Her gün batımı sonrası gökyüzünü saran karanlık, insanları evlerine
sürüklerken, köşe başını geçtikten sonraki ilk sokak lambası biliyordu
ki, bir de karanlık ile beraber dışarı süzülenler vardı. Sokak lambası
biliyordu çünkü görüyordu her gece karanlığı siper edinenleri. Onlar
lambanın neler gördüğünden habersiz en karanlık taraflarını döküyorlardı
kaldırımlara. Siyah giyiniyorlar ve siyah bakıyorlar ve siyah duruyorlar
ve siyah tokalar takıyorlar ve siyah izler bırakıyorlardı. Nadiren
dökülen sözlerden siyah damlıyordu yerlere.
Lamba bir gece uyanır uyanmaz ışığının ne kadar sönük olduğunu farketti.
Kaldırıma yansımadığını, etrafı aydınlatan şeyin yanında ışığının ne
kadar cılızlaştığını gördü. Gökyüzünde büyük bir kandil yakılmıştı
sanki. Tek bir nokta karanlık bile gezinmiyordu etrafta. "Bir garip
gece" diye düşündü.
Sokak lambası şöyle bir silkeledi kendisini. Yerinde birkaç kere
hoplayıp zıpladı. Ampülünün tozunu aldı. Gövdesini öne arkaya eğerek
ısınma hareketleri yaptı. Uykunun mahmurluğunu üzerinden atmaya
çalışarak dikkatini işine toplamayı denedi. "Hep böyle olursa beni
çürüğe alırlar" diye içine kocaman bir kurt düştü. Bu cılızlığını gören
var mı diye de şöyle bir bakındı. Apartmanların tepesinde gölgeler,
rüzgarın önünde koşturan tozlar, ara ara gözlerini açan kediler, park
edilmiş arabalar dışında bir şeye rastlamadı. O siyah adamlar ve
kadınlar da yoktu bu gece. Karanlık yerine bir huzur dolaşmadaydı
semada. Bu gece bir kandil yakılmıştı belli. Kim içindi? Kimler içindi?
Bu gecede bir başkalık vardı belli.
Sokak lambası bu sessizliğin ardındakini bulmak isterken birden karşı
kenarda sıra sıra duran ıhlamur ağaçlarının yere eğildiğini gördü. Sonra
diğer ağaçlar, otlar... O sıra aydınlık gökten bir nur indi yeryüzüne
dolaştı her yeri. Her yer nur ile dolunca lambanın ışığı tüm gücünü
kaybetti. Lamba buraya yerleştirildiğinden beri hiç böyle bir gece
yaşamadığını düşündü. Her şey hiç bu kadar güzel görünmemişti gözüne.
İnsanlar da görebilseydi de bu nurdan nur alabilselerdi keşke. Belki
siyahlar beyaza dönerdi. Beyaz sözler dökülürdü dillerinden belki o
zaman ve hiç siyah acılar yer bulamazdı kendilerine.
Gece bitti. Sokak dolup dolup boşalmaya başladı. Nurlu gece çekildi.
"İnsanlar kötülüğü yaydılar,
seyretmek için oturdukları yerden."
6.
"O evde bir deli kadın var, ona anlat derdini. Bir gözü öte alemlere
çevrili imiş. Düz duvarda kapılar açıp giriyormuş. Bir keresinde çatıdan
uçup gittiğini görenler olmuş. Sokaktaki kedi köpekle konuşuyormuş" dedi
Maşka.
Hema inanmadı Maşka'nın bu söylediklerine, ama bu sözlerden sonra
duvarlara bakmaktan da kendisini alamadı. Bir kapı açıldığını ve
gerisinde kaybolduğunu hayal edip, hep öte alemlerin duvarların
arkasında biryerlerde olduğunu düşündü gecelerce.
Çıkmaz sokağın en ucunda yıkık dökük evdeki deli kadının yanına gitmek
için artık kendisini durduramadığı bir ikindi sonrasında kareli
gömleğini üzerine geçirip rutubet kokulu evlerin arasında yürümeye
başladı Hema. Saç örgüleri belinde dans ediyor, el parmakları
birbirlerini çekiştirip duruyordu. Avuçları ter içinde kaldığında
hararet bütün vücudunu çoktan kaplamıştı. Birden duvarın birinden kara
bir kedi sıçradı önüne. Durdu Hema. "Bu o deli kadın mı acaba?" diye
aklından geçirmeden edemedi. Kara kedi öylece bakıyordu Hema'ya. Kuyruğu
havada bir sağa bir sola kıvrılıyordu.
"Sen osun" dedi fısıltıyla Hema.
"Ben oyum" dedi kara kedi.
İrkildi Hema. Bir adım geri attı. İçinden dönüp kaçmak geçti. Ama bir
kedinin ondan daha hızlı olabileceğini iyi biliyordu. "Hem tırnakları
var sivri sivri" diye düşündü.
Kara kedi bir başka duvarın üzerinden atlayarak gözden kaybolduğunda
Hema rahatlamıştı. "Gitmemeliyim" dedi kendi kendine.
"Gitmelisin" dedi yine kendi kendine.
Evin önüne geldiğinde biraz beklemek istedi. Yıkık dökük evde
birilerinin yaşıyor olma ihtimali bile saçma görünüyordu ona. Aklını
dönmek düşüncesi kurcalarken bahçe duvarında bir delik açıldı. "Deli
olan benim" diye düşündü Hema. Kara kedi arkasında belirmiş "gir içeri"
diyordu ona. Hema çaresiz deliğin içinde sürünmeye başladı. Bir tünel
gibiydi. İlerledikçe devam ediyordu.
Kara kedi arkasından garip sesiyle tekrar edip duruyordu:
"Korkmuyorsun... korkmuyorsun..."
"Korkuyorum" diye bağırmak istedi Hema. "Çok korkuyorum. Her şeyden.
Yürümekten. Durmaktan. Yemekten. Ağlamaktan. Uyumaktan. Böyle
sürünmekten. Bir kediyle konuşmaktan. Yaşamaktan. Saksılardan.
Merdivenlerden. Yıldızlardan. Salatalıktan. Bardaktan. Balonlardan.
Çocuklardan. Soğandan. Sudan. Borudan. Bacadan. Her şeyden korkuyorum."
Hema sürüklenirken düşmeye başladı. Boşluğun farkına varamamış
karanlıkta eli kayıvermişti. Düştü Hema. Düşerken bağırdı Hema.
"Korkuyorum. Her şeyden korkuyorum. Düşmekten. Gözümden. Kolumdan.
Terliklerden. Eskilerden. Köpeklerden. Kendimden. Her şeyden
korkuyorum."
Kara kedi de düşüyordu onunla birlikte. Karşı karşıya düşmeye daha ne
kadar devam edeceklerdi? "Sen korkularından kurtulana kadar" dedi kedi.
"Hepsini içinden söküp atana kadar böye düşeceğiz." Hema gözlerini
kapatıp kendisini yumuşak, beyaz, geniş bir yatakta düşünmeye başladı.
Pencereden gün ışığı sıcaklığını veriyordu. Tavandan sarkan avizenin
mora, kızıla, maviye, sarıya ve yeşile çalan kristallerinin yansımasıyla
odanın içinde renkler dans ediyordu. Büyük bir huzur gezindi içinde.
İşte tam bu sırada bir zemine değdi ayakları. Sert, soğuk, nemli, kaygan
zeminde durmakta zorlandı Hema. Kedi de hemen yanıbaşındaydı. Bir kadın
belli belirsiz bir göründü bir kayboldu.
"Neler oluyor?" diye sordu Hema.
"Olan bir şey yok" dedi kedi.
Hema sakinleşmiş, korku çekip gitmişti.
"Korkmuyorsun" dedi kedi.
"Korkmuyorum" dedi Hema.
Belli belirsiz bir görünüp bir kaybolan kadın "gidin artık" dedi.
Kedi ve Hema arkalarında açılan kapıdan yürüyerek çıktılar. Çıkmaz
sokakta ilerlerken Hema, evlerin dökülen duvarlarına, kokan su
birikintilerine bile gülerek bakıyordu. Bunu farkettiğinde durup kediye
birşeyler söyleyecekti ki...
Kedi yoktu. Gitmişti. Yürümeye devam etti Hema. O kadar çok yürüdü ki
çıkmaz sokağı geçti. "Balnaban" sokağı geçti. "Nişter hurafti" sokağını
geçti. Sağa döndü "Hek muşfan" sokağını geçti. Gide gide daha temiz
sokaklara, daha geniş soakaklara geldi. "Fa fine fetan" sokağındaki
temiz havayı soludu. Düz gitti. Yokuştan inerken duvarda yazan "Dumate
bayırı" yazısını okudu. Tam karşıda uzanan masmavi denizi görüp bir süre
onu seyretti. Ona gidip mavi olmaya karar verdiğinde "Yumil" sokağına
girmişti. Bu sokakta güzel görünen evler vardı. Bahçelerinde çiçekler,
pencerelerinde tüller vardı. Hayran kalmıştı hepsine. O sokaktan tam
karşıdaki sokağa geçtiğinde denizin kokusu ona kadar ulaştı. "Jemalika"
sokağındaki büyük parkın kenarında durup kendi halindeki insanlara
baktı. Hiçbiri rutubetten çıkmışa benzemiyordu. Hiçbirinin sokağında
endişe verici gizemler yok gibiydi.
Hema yürümeye devam ederken bütün sokakların birbirinden çok farklı
olduğunu anladı. "Slapki" sokak, "Uma yuma" sokak, "Dolga", "Cayve",
"Ömer"... Bir sürü sokaktan geçip, bir sürü sokak adı okudu Hema. En çok
"Ömer" sokak ilgisini çekti. "Acaba bu sokağın adı neden Ömer idi?"
Diğer sokakların adının yanında bu isim ona garip, değişik geldi. "Ne
demekti acaba? Kim bu ismi vermişti bu sokağa?" Birgün eğer yaşamaktan
fırsat bulabilirse birilerine sorup öğrenme kararı aldı kendi kendine.
Tam karşısında deniz duruyordu. Hema hiç korkmadan denizin yanına kadar
gitti. İlk kez oluyordu bu Hema'nın hayatında. İlk kez çıkmaz sokaktan
dışarı çıkmış, ilk kez başka sokaklar görmüş, ilk kez denize ulaşmıştı.
Sevindi. Hema çok sevindi. Öylece oturup denizi seyretti.
Sonra ne oldu? Bu da başka bir öykünün içinde.
"Kimsenin kimseden haberi yok."
0.
"İhtimal siz
bu sokaktan hiç
geçmediniz..."
Sağa sola kıvrılmadan dümdüz
yüz metre uzanan sokağın sağlı
sollu
evleri ne renk uyumlu, ne de
biçim benzeri idi. Bir tarafının bir köşesinde brikethane,
diğer köşesinde
küçük bir "Salkım Eşeli" bakkalı;
diğer tarafının bir köşesinde üç beş portakal ağacı
ve otlar, diğer köşesinde minicik
Kürekli Camisi...
• siraze.net/denemeler |