Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 343 | Temmuz  2007

                   

 

 


 

İsimsiz Sokak Öyküleri*

Naz Ferniba

"Bütün gemileri yaktım,
dönmek düşmesin aklıma diye."
1.
Çevresi yüksek duvarlarla çevrili bahçenin uç tarafına kondurulmuş tek katlı, basık, toprak evin bir kızı Lemine, en cılız haliyle döküntü dolu bahçenin kıyısında köşesinde dolaşıyordu yalın ayak. Sokağın en eski eviydi 3/A. Beyazdı. Çatısına yerleştirilmiş kiremitler yosun tutmuşluğundan siyah görünüyordu. Boyası çoktan dökülmüş pencere çerçeveleri ilkbaharın serin yağmurlarını pervasızca içeri davet ederdi. Lemine ıslak yatağında karın ağrısından kıvranırken bütün hayatların böyle olması gerektiğini düşünerek hiç şikayetlenmedi. Bir ufak bahçeden başka bir dünya da bilmezdi. Duvarın üzerinden başını uzatıp sokağa bakmaktan çoğu zaman boynu tutulur, bu yüzden eğik tutmak zorunda kalırdı başını. Ne Gorki girdi eşikten, ne Marquez, ne Gazali, ne Kafka...
On dört yaşındaydı. Üzerinde kırmızı çiçekli yırtık bir elbise vardı. Birgün sokakta siyah bisiklete binmiş bir adam gördü. Adam iki adım ötede durmuş Lemine'ye bakıyordu. "Ne var?" diye geçirdi aklından Lemine. Dönüp toprak eve, döküntü bahçeye, bir de portakal ağaçlarının kalın yapraklarına göz attı. Her şey olduğu gibi, hiç değişmeden, öylece ve hiç de değişmeyecekmişcesine duruyordu. Adam bekliyordu, Lemine merak ediyordu.
"Bu bahçenin dışında ne var?"
"Sokak."
"Sokağın ilerisinde ne var?"
"Başka sokaklar."
Lemine daha önce hiç yapmadığını bir anda, nasıl olduğunu anlamadan yapıverdi ve duvarın üzerine çıkıp sokağın tozlu yoluna hoplayıverdi. Kıvırcık sarı saçları karman çorman, hiç tarak yüzü görmemiş ve sıcak suyla hiç yıkanmamıştı.
Siyah bisiklete binip başka sokaklara gitti.
"Tutulursa dilin bu hengâmede
hoş gör, bırak lâl kalsın."

2.
Büyük fırından şöyle on adım beri gelince yola bakan balkonunda bastonuna yaslanarak ayakta durmaya çalışan Az Bekri, vücudunun titremesini durduramayışının öfkesini sokak kedilerinden çıkarıyordu. "Buraya gelen kediler ölüyor" diyordu ardından da.
"Gel pisi pisi, sana süt vereyim."
Kediler geliyordu. Sütü içiyordu. Az Bekri'ye bir baktıktan sonra şöyle mideleri kalkmış gibi, üç beş metre ileride yere yığılıveriyordu. Az Bekri hayatını biraz daha kirletiyordu sona bu kadar yaklaşmışken bile.
"Gökyüzünü feryat ile dolduranlara
ölüm gösterildiğinde yüzleri karardı."

3.
"Madam siz hiç konuşmaz mısınız?" diye sordu çocuk kadının başındaki pembe tüylü şapkadan gözlerini ayırmadan. "Madam" demişti, çünkü Madam'ın kendisine "Madam" denmesini istediğini bir keresinde annesinden duymuştu.
"Az konuşur" dedi Madam.
Çocuk sokağın kıvrımından ucu görünen evine bir göz attıktan sonra "neden?" diye soruverdi. Annesinin Madam'la konuştuğunu görmesini istemiyordu.
"Pek bilmez Türkçe" dedi Madam. Çocuk şaşırdı. Annesinin hiç pembe tüylü bir şapkası olmadığını, hatta hiç şapkası olmadığını düşündü. "Okula gitmediniz mi?" diye sordu. Aklından da büyüyünce annesine bir şapka alması gerektiğini geçiriyordu.
Madam cevap vermek ister gibi ağzını açtı, ama birden vazgeçti. "De hadi hadi, çok söz gerek yok. Ben gidiyor burda" dedi sözü değiştirerek.
Çocuk Madam'ın o gün nereye gittiğini anlayamadı. Bir daha da hiç karşılaşmayınca Madam'la, sokağın tek panjurlu evinden ayrıldığı aklına geldi. Sonraları annesi sokağın terzisine söylerken duydu Yunanistan'a gittiğini Madam'ın.
"Yalnız bırakılanlar dayandılar, yalnızlık onları
gitmelere mecbur edene değin."

4.
Deprem olduğunda herkes evinin bahçesinde uyumuştu dört gece. Cesaret eden içeri girip yastık almıştı, edemeyen kolunu kıvırıp yatmıştı. Hazirandı. Hava sıcaktı. Bağlı köpekler sürekli havlıyordu. Sabaha kadar sokağı mırıltılar dolduruyor, bu musibetin uzaklaşması için dua ediliyordu.
Semira hambalis kokusunun ne kadar güzel olduğunu o gecelerde aklına kazıdı. Zakkum çiçeklerinin pembe ve beyaz açtığını, yaz başı gecelerinin serin geçtiğini, arktaki suların sokağa taştığını, bekçilerin uyumadığını o deprem gecelerinde öğrendi.
Dört gün dört gece sallandı şehir içindekilerle beraber. Evler ve yollar ve ağaçlar ve duvarlar ve arabalar ve insanlar ve dağlar ile taşlar sallandı durdu. Semira, teyzesine sarılarak uyudu. Birisine sarılınca daha az korkuyordu, daha az deprem oluyordu sanki. O gecelerde bodrumda besledikleri tavşanlar da kayboldu. "Yerin altında büyük delikler açıldı da onlara mı düştüler acaba?" diye sordu Semira.
İşte o zaman öğrendi, hayvanların depremi önceden hissettiklerini ve korkup kaçtıklarını. "Keşke bize de haber verselerdi" diye düşündü.
"İnanmadılar dünyanın döndüğüne"
5.
Her gün batımı sonrası gökyüzünü saran karanlık, insanları evlerine sürüklerken, köşe başını geçtikten sonraki ilk sokak lambası biliyordu ki, bir de karanlık ile beraber dışarı süzülenler vardı. Sokak lambası biliyordu çünkü görüyordu her gece karanlığı siper edinenleri. Onlar lambanın neler gördüğünden habersiz en karanlık taraflarını döküyorlardı kaldırımlara. Siyah giyiniyorlar ve siyah bakıyorlar ve siyah duruyorlar ve siyah tokalar takıyorlar ve siyah izler bırakıyorlardı. Nadiren dökülen sözlerden siyah damlıyordu yerlere.
Lamba bir gece uyanır uyanmaz ışığının ne kadar sönük olduğunu farketti. Kaldırıma yansımadığını, etrafı aydınlatan şeyin yanında ışığının ne kadar cılızlaştığını gördü. Gökyüzünde büyük bir kandil yakılmıştı sanki. Tek bir nokta karanlık bile gezinmiyordu etrafta. "Bir garip gece" diye düşündü.
Sokak lambası şöyle bir silkeledi kendisini. Yerinde birkaç kere hoplayıp zıpladı. Ampülünün tozunu aldı. Gövdesini öne arkaya eğerek ısınma hareketleri yaptı. Uykunun mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışarak dikkatini işine toplamayı denedi. "Hep böyle olursa beni çürüğe alırlar" diye içine kocaman bir kurt düştü. Bu cılızlığını gören var mı diye de şöyle bir bakındı. Apartmanların tepesinde gölgeler, rüzgarın önünde koşturan tozlar, ara ara gözlerini açan kediler, park edilmiş arabalar dışında bir şeye rastlamadı. O siyah adamlar ve kadınlar da yoktu bu gece. Karanlık yerine bir huzur dolaşmadaydı semada. Bu gece bir kandil yakılmıştı belli. Kim içindi? Kimler içindi? Bu gecede bir başkalık vardı belli.
Sokak lambası bu sessizliğin ardındakini bulmak isterken birden karşı kenarda sıra sıra duran ıhlamur ağaçlarının yere eğildiğini gördü. Sonra diğer ağaçlar, otlar... O sıra aydınlık gökten bir nur indi yeryüzüne dolaştı her yeri. Her yer nur ile dolunca lambanın ışığı tüm gücünü kaybetti. Lamba buraya yerleştirildiğinden beri hiç böyle bir gece yaşamadığını düşündü. Her şey hiç bu kadar güzel görünmemişti gözüne. İnsanlar da görebilseydi de bu nurdan nur alabilselerdi keşke. Belki siyahlar beyaza dönerdi. Beyaz sözler dökülürdü dillerinden belki o zaman ve hiç siyah acılar yer bulamazdı kendilerine.
Gece bitti. Sokak dolup dolup boşalmaya başladı. Nurlu gece çekildi.
"İnsanlar kötülüğü yaydılar,
seyretmek için oturdukları yerden."

6.
"O evde bir deli kadın var, ona anlat derdini. Bir gözü öte alemlere çevrili imiş. Düz duvarda kapılar açıp giriyormuş. Bir keresinde çatıdan uçup gittiğini görenler olmuş. Sokaktaki kedi köpekle konuşuyormuş" dedi Maşka.
Hema inanmadı Maşka'nın bu söylediklerine, ama bu sözlerden sonra duvarlara bakmaktan da kendisini alamadı. Bir kapı açıldığını ve gerisinde kaybolduğunu hayal edip, hep öte alemlerin duvarların arkasında biryerlerde olduğunu düşündü gecelerce.
Çıkmaz sokağın en ucunda yıkık dökük evdeki deli kadının yanına gitmek için artık kendisini durduramadığı bir ikindi sonrasında kareli gömleğini üzerine geçirip rutubet kokulu evlerin arasında yürümeye başladı Hema. Saç örgüleri belinde dans ediyor, el parmakları birbirlerini çekiştirip duruyordu. Avuçları ter içinde kaldığında hararet bütün vücudunu çoktan kaplamıştı. Birden duvarın birinden kara bir kedi sıçradı önüne. Durdu Hema. "Bu o deli kadın mı acaba?" diye aklından geçirmeden edemedi. Kara kedi öylece bakıyordu Hema'ya. Kuyruğu havada bir sağa bir sola kıvrılıyordu.
"Sen osun" dedi fısıltıyla Hema.
"Ben oyum" dedi kara kedi.
İrkildi Hema. Bir adım geri attı. İçinden dönüp kaçmak geçti. Ama bir kedinin ondan daha hızlı olabileceğini iyi biliyordu. "Hem tırnakları var sivri sivri" diye düşündü.
Kara kedi bir başka duvarın üzerinden atlayarak gözden kaybolduğunda Hema rahatlamıştı. "Gitmemeliyim" dedi kendi kendine.
"Gitmelisin" dedi yine kendi kendine.
Evin önüne geldiğinde biraz beklemek istedi. Yıkık dökük evde birilerinin yaşıyor olma ihtimali bile saçma görünüyordu ona. Aklını dönmek düşüncesi kurcalarken bahçe duvarında bir delik açıldı. "Deli olan benim" diye düşündü Hema. Kara kedi arkasında belirmiş "gir içeri" diyordu ona. Hema çaresiz deliğin içinde sürünmeye başladı. Bir tünel gibiydi. İlerledikçe devam ediyordu.
Kara kedi arkasından garip sesiyle tekrar edip duruyordu: "Korkmuyorsun... korkmuyorsun..."
"Korkuyorum" diye bağırmak istedi Hema. "Çok korkuyorum. Her şeyden. Yürümekten. Durmaktan. Yemekten. Ağlamaktan. Uyumaktan. Böyle sürünmekten. Bir kediyle konuşmaktan. Yaşamaktan. Saksılardan. Merdivenlerden. Yıldızlardan. Salatalıktan. Bardaktan. Balonlardan. Çocuklardan. Soğandan. Sudan. Borudan. Bacadan. Her şeyden korkuyorum."
Hema sürüklenirken düşmeye başladı. Boşluğun farkına varamamış karanlıkta eli kayıvermişti. Düştü Hema. Düşerken bağırdı Hema. "Korkuyorum. Her şeyden korkuyorum. Düşmekten. Gözümden. Kolumdan. Terliklerden. Eskilerden. Köpeklerden. Kendimden. Her şeyden korkuyorum."
Kara kedi de düşüyordu onunla birlikte. Karşı karşıya düşmeye daha ne kadar devam edeceklerdi? "Sen korkularından kurtulana kadar" dedi kedi. "Hepsini içinden söküp atana kadar böye düşeceğiz." Hema gözlerini kapatıp kendisini yumuşak, beyaz, geniş bir yatakta düşünmeye başladı. Pencereden gün ışığı sıcaklığını veriyordu. Tavandan sarkan avizenin mora, kızıla, maviye, sarıya ve yeşile çalan kristallerinin yansımasıyla odanın içinde renkler dans ediyordu. Büyük bir huzur gezindi içinde. İşte tam bu sırada bir zemine değdi ayakları. Sert, soğuk, nemli, kaygan zeminde durmakta zorlandı Hema. Kedi de hemen yanıbaşındaydı. Bir kadın belli belirsiz bir göründü bir kayboldu.
"Neler oluyor?" diye sordu Hema.
"Olan bir şey yok" dedi kedi.
Hema sakinleşmiş, korku çekip gitmişti.
"Korkmuyorsun" dedi kedi.
"Korkmuyorum" dedi Hema.
Belli belirsiz bir görünüp bir kaybolan kadın "gidin artık" dedi.
Kedi ve Hema arkalarında açılan kapıdan yürüyerek çıktılar. Çıkmaz sokakta ilerlerken Hema, evlerin dökülen duvarlarına, kokan su birikintilerine bile gülerek bakıyordu. Bunu farkettiğinde durup kediye birşeyler söyleyecekti ki...
Kedi yoktu. Gitmişti. Yürümeye devam etti Hema. O kadar çok yürüdü ki çıkmaz sokağı geçti. "Balnaban" sokağı geçti. "Nişter hurafti" sokağını geçti. Sağa döndü "Hek muşfan" sokağını geçti. Gide gide daha temiz sokaklara, daha geniş soakaklara geldi. "Fa fine fetan" sokağındaki temiz havayı soludu. Düz gitti. Yokuştan inerken duvarda yazan "Dumate bayırı" yazısını okudu. Tam karşıda uzanan masmavi denizi görüp bir süre onu seyretti. Ona gidip mavi olmaya karar verdiğinde "Yumil" sokağına girmişti. Bu sokakta güzel görünen evler vardı. Bahçelerinde çiçekler, pencerelerinde tüller vardı. Hayran kalmıştı hepsine. O sokaktan tam karşıdaki sokağa geçtiğinde denizin kokusu ona kadar ulaştı. "Jemalika" sokağındaki büyük parkın kenarında durup kendi halindeki insanlara baktı. Hiçbiri rutubetten çıkmışa benzemiyordu. Hiçbirinin sokağında endişe verici gizemler yok gibiydi.
Hema yürümeye devam ederken bütün sokakların birbirinden çok farklı olduğunu anladı. "Slapki" sokak, "Uma yuma" sokak, "Dolga", "Cayve", "Ömer"... Bir sürü sokaktan geçip, bir sürü sokak adı okudu Hema. En çok "Ömer" sokak ilgisini çekti. "Acaba bu sokağın adı neden Ömer idi?" Diğer sokakların adının yanında bu isim ona garip, değişik geldi. "Ne demekti acaba? Kim bu ismi vermişti bu sokağa?" Birgün eğer yaşamaktan fırsat bulabilirse birilerine sorup öğrenme kararı aldı kendi kendine.
Tam karşısında deniz duruyordu. Hema hiç korkmadan denizin yanına kadar gitti. İlk kez oluyordu bu Hema'nın hayatında. İlk kez çıkmaz sokaktan dışarı çıkmış, ilk kez başka sokaklar görmüş, ilk kez denize ulaşmıştı. Sevindi. Hema çok sevindi. Öylece oturup denizi seyretti.
Sonra ne oldu? Bu da başka bir öykünün içinde.
"Kimsenin kimseden haberi yok."

0.
"İhtimal siz
bu sokaktan hiç
geçmediniz..."
Sağa sola kıvrılmadan dümdüz
yüz metre uzanan sokağın sağlı
sollu
evleri ne renk uyumlu, ne de
biçim benzeri idi. Bir tarafının bir köşesinde brikethane,
diğer köşesinde
küçük bir "Salkım Eşeli" bakkalı;
diğer tarafının bir köşesinde üç beş portakal ağacı
ve otlar, diğer köşesinde minicik
Kürekli Camisi...

• siraze.net/denemeler

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...