Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 343 | Temmuz  2007

                   

 

 


Seçimler: Kime Yarar, Neye Zarar?!

Malum olduğu üzere, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan krizin ardından, gerek AKP ve CHP'nin gerginlik ortamını oya tahvil etme amaçlarını gerçekleştirmek için, gerekse ortamı yumuşatıp, 'rejim'in işleyişiyle ilgili meşruiyet tartışmalarının önünü almak için, hükümet erken seçim kararı aldı. Seçimlerin yaz ortasında, 22 Temmuz'da yapılacak olması, bizatihi bir 'olağandışı' durumun varlığını göstermeye zaten yetiyordu. Gerek demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları olan partilerin, gerekse 'e-muhtıra' yoluyla sürece müdahil olan zinde güçlerin 'hayır' demediği bu yeni durum, tansiyonun bir ölçüde azalmasına katkıda bulundu ancak gerginliği bütünüyle ortadan kaldıramadı. Tabir-i caizse, taraflar, gerginliği 'soğumaya bıraktılar.' Halihazırdaki tabloya bakılırsa, seçimlerin ardından, yarım kalan hamlelerin devamı gelecek gibi görünüyor.
Eğer bu beklenti doğruysa, bu durumda, öncelikle şu tespiti yapmak gerekiyor ki, seçimler, 'derde deva olmayacaktır.' Bir başka ifade ile, demokrasinin bilinen kurallarından bir şekilde sapılacağı söylenebilir. Örneğin 'sayısal değil, siyasal üstünlüğe' prim verilmesi yine söz konusu olabilir. Elbette ki bu durumun gerçekleşmesi için, alınacak oy oranları belirleyici olacaktır. Örneğin bir partinin ezici üstünlük sağlaması durumunda, sistemin asli sahiplerinin, hükümeti kurma görevini bu partiye vermemesi zordur. Çünkü böylesi bir durum, rejimin meşruiyetine ciddi hasar verir. Bu nedenle, seçimler öncesindeki manevralar, hep bir partinin ezici üstünlük sağlamaması esasına dayalı olarak yapılacaktır. Elbette ki burada hedefteki parti AKP'dir. Burada türlü taktikler uygulanabilir; ki bunların içinde 'kamuoyu yoklamaları' en çok denenenidir. Muhalefet partileri bu aracı kullanarak, AKP'nin oylarının mümkün olduğunca düşük çıkmasına çalışacaklardır. Tabii ki bununla da yetinilmeyecek ve başka taktikler de denenecektir. Nitekim Kuzey Irak'a operasyon yapılması konusundaki tartışmalar bu amaçla kullanılmaktadır ve bu konu, gerçekten de AKP'nin oy kaybına uğraması potansiyeli taşıyan bir husustur. Ayrıca belirli ölçüde bir 'irtica' kampanyasının başlatılması da ihtimal dahilindedir. Her ne kadar seçim sürecine girildikten sonra, bu tür taktiklerin çok fazla etkisi olmazsa da, görünen odur ki, bütün partiler AKP'yi zayıflatma esası üzerinden bir söylem benimseyecekler ve oylarını bu şekilde artırmayı düşüneceklerdir. Eğer amaç gerçekleşmez ve AKP tek başına iktidar olacak veya Meclis'e giren bir küçük partiyle koalisyon yapacak milletvekili sayısına ulaşırsa, bu durumda, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde izlenen politikanın bir benzerinin devreye sokulması beklenebilir. Buradaki senaryo, 4 ya da 5 partinin barajı aşması temeline dayanmaktadır. Şayet milletvekili aritmetiğinde böyle bir tablo oluşursa, AKP'nin yer almadığı bir koalisyon hükümeti kurulması hesapları yapılmaktadır.
Peki bu senaryo tutabilir mi? Bu soruya rejimin dinamikleri açısından bakılarak cevap aranmalıdır. Daha önceki yorumlarımızda da ifade ettiğimiz gibi, partiler, kendilerine biçilen rolleri oynadıkları veya kendilerine ihtiyaç duyulduğu sürece, aktüel siyasette varlıklarını sürdürebilirler. Partilerin sınırı, 'rejim'in kırmızı çizgileridir. Her ne kadar daha kuruluş aşamalarında rejim, bu konularda partilerden her bakımdan 'güvence'ler alıyorsa da, süreç içerisinde yaşanabilecek bazı gelişmeler nedeniyle, bu sınırların 'dünya aleme' tekrar ihsas ettirilmesi gerekebilir. Parti kapatma vakalarının bu ülkede sık yaşanıyor olması, zaten bunu kanıtlamaktadır. Burada bütün aktörlere rolleri hatırlatılmakta ve gelecekte rol üstlenmek isteyenlere de bir nevi 'tavsiyeler'de bulunulmaktadır. Yeni gelenler de, eğer siyasette ikbal görmek istiyorlarsa (ki bu siyaset arenasında başka türlüsü zaten olamaz!) bu kurallara uymaktadırlar. Ancak aktüel siyasetin bazı dinamikleri vardır ki, bunlar, her türlü güvenceyi verseler bile, partilerin (veya liderlerinin) siyasetten çekilmelerini gerektirebilirler. Bu dinamikleri, çoğunlukla küresel siyasetin banileri belirlerler. Örneğin Ortadoğu'da yeni bir politika benimsemişlerse, mevcut liderleri kendileri iş başına getirip desteklemiş olsalar bile, siyaset sahnesinden çekilmeye zorlarlar. Göbeklerinden küresel siyaset aktörlerine bağlı olan yerel liderlerin ise burada söyleyecekleri sözleri yoktur. Naçar takdire boyun eğeceklerdir!
Konuya bu açıdan bakıldığında, küresel aktörlerin AKP'yi harcama gibi bir belirgin arzuları olduğunu söylemek için yeterli veri yoktur. Aksine, AKP'nin ikinci dönemini görmesi, küresel ve yerel bir çok kesimin işlerine gelmektedir. Ne olursa olsun AKP'yi yeniden tek başına iktidar yapmama konusundaki kampanyayı, çoğunlukla, ülke içindeki statüko taraftarları yürütmektedir. Çünkü AKP iktidarı döneminde, bu kesimler bazı mevzilerinden taviz vermek durumunda kalmışlardır ve yenilerini de vermek istememektedirler. Küresel siyaset aktörleri, tabii ki bu kesimin talep ve kaygılarını da hesaba katacaktır ve siyasetini ona göre belirleyecektir. Çünkü 'denge politikası' küresel siyasetin temel özelliklerinden biridir. Burada 'çıkar' kavramı belirleyicidir; küresel güç, tabir-i caizse, kimseyi "kara kaşına kara gözüne hayran olduğu için" sevmez. O, kendi çıkarına bakar; çıkarı gerektirdiğinde de, dostlarını, uşaklarını, işbirlikçilerini harcamaktan çekinmez. Bu güç, şu an itibarıyla, AKP'nin 'hizmetleri'ni tamamlandığını ve 'görev süresi'nin bittiğini düşündüğüne dair açık bir sinyal vermemektedir. Fakat muhtemel bir senaryoya göre, küresel gücün, şu an itibarıyla, yanına bir koalisyon ortağı alarak AKP'nin iktidar olmasını tercih ettikleri söylenebilir. Burada amaç, hem uygulanan ekonomik politikalarının devamını sağlamak için hem de muhalefetin kaygılarını da bir nebze gidermek için AKP'yi dengelemektir. Bu ihtimal güçlüdür; çünkü demokratik ülkelerde genel uygulama da zaten bir 'denge siyaseti'dir. İstisnai dönemler olsa bile, tek parti iktidarlarının ikinci dönemlerinde oy oranları azalmakta ve muhtemelen de koalisyon hükümetleri kurulmaktadır. Bunun nedeni, demokratik siyasetin, çıkarların dengelenmesi esasına göre işlemesidir. Bu nedenle, farklı toplumsal çıkarların temsil edildiği partilerin ilanihaye tek başına iktidar olmaları, demokratik siyasetin doğasına aykırıdır.
Bu değerlendirmeler ışığında, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde izlenen gerginlik politikalarının muhtemel sonuçları ile yapılan kamuoyu yoklamalarının neticelerine bakıldığında, AKP'nin seçimlerden birinci parti olarak çıkacağı söylenebilir. Fakat yeni kurulacak hükümetin oluşmasında, muhalefet partilerinin performansı da belirleyici olacaktır. Eğer AKP ile CHP arasındaki fark az çıkarsa, ilk işaretler, bir AKP hükümetinden çok, CHP'nin liderliğinde bir koalisyon hükümeti kurulabileceğini göstermektedir. Bu hükümetin CHP-MHP koalisyonu veya barajı aşabilecek diğer partilerin de katıldığı çoklu bir koalisyon olabileceği de düşünülebilir. Zira bütün bu partilerin seçim hedefinde AKP'nin iktidardan indirilmesi hedefi birinci sırayı almış gözükmektedir. Seçimler sonrasındaki milletvekili aritmetiği de buna izin verirse, böylesi bir koalisyonun kurulması ihtimali söz konusudur.
Ancak, seçimler vesilesiyle sorulması gereken sorular vardır ve asıl önemli olan da bu sorulardır. Öncelikle bu seçimlerin neye yarayacağı ve ülkede neyi değiştireceği ciddi olarak sorulmalıdır. Türkiye'deki siyasetin neredeyse tamamen 'çıkar ilişkileri' üzerinden yürüdüğü ve her partinin kendi yandaşlarına servet ve statü sağlamak için çalıştığı gerçeğinin hemen herkes tarafından bilindiği bir vasatta, bu son seçimlerin de, oy kapma yarışını önde göğüsleyen partinin yandaşlarına imtiyaz ve gelecek sağlamaktan öte bir sonuç vermeyeceği açıktır. Ülkenin çıkarlarının küresel sistem içerisinde savunulması meselesinde ise zaten mevcut partilerin ne vizyonu ne de güçleri yetmemektedir. Bu partiler, bu işleri 'bir takım yerler'e havale etmişlerdir ve o yerlerden gelecek emir veya işaretlere göre hareket etmeyi 'siyaset' bellemişlerdir. Dolayısıyla Türkiye'de siyaset gerçekçi temeller üzerine işlememektedir. Türkiye'de siyaset 'sanal'dır. Bir başka ifade ile, geniş halk kesimleri, seçim süreçlerinde 'kandırılmakta' ve böylece imtiyazlı azınlıkların çıkarlarının korunduğu bir düzenin araçları olmaktadırlar. Bu düzenin sahiplerinin, seçimlere katılmayı ve oy kullanmayı bu derece yüceltmelerinin nedeni de zaten budur. Fakat insanlar, büyük ölçüde, oynanan oyunun farkında değildir. Attıkları oylarla ülkenin geleceğini belirlediklerini, yönetim üzerinde söz sahibi oldukları vs. sanmaktadırlar. Halbuki on yıllardır süren seçim dönemlerinin sonunda kaybeden hep geniş kesimler olmaktadır. Çünkü mevcut siyasi sistem, asla halkın arzu ve beklentileri doğrultusunda yürümemektedir. Halk sadece bu düzene, seçim dönemlerinde oylarıyla katkıda bulunmaktadır. Bir anlamda, insanlar, verdikleri oylarla sistemi meşrulaştırmaktadır. Gerisini, küresel güç sahipleri, onların yerel uzantıları, statükocular ve onların yerel işbirlikçileri kotarmaktadır.
Bu ahval ve şerait içerisinde, seçimlerden sonra ülkede hemen hiçbir ciddi değişikliğin olmayacağı söylenebilir. Çünkü mevcut partilerin dışında başka hiçbir siyasi oluşuma izin verilmemesi, seçimlerden sonra nasıl bir siyasi tablo çıkacağını ta baştan göstermektedir. Bu partilerle siyaset ancak bu kadar yapılabilir. Ve tabii ki bu partilerle, bu ülkede yaşayan insanların sahici sorunlarına gerçekçi çözümler bulabilmek de imkansızdır. Partiler, esas itibarıyla, halkın çıkarlarını temsil etmelidirler. Ve bunlar, öncelikle de ideolojik temele dayalı olmalıdırlar. Basit menfaatler üzerine yürütülen siyaset, dünyanın hiçbir yerinde çözüm üretemediği gibi, Türkiye'de de çözüm üretemez. Siyaset, ideolojik mücadeleden uzaklaştığı ölçüde bayağılaşır, yozlaşır ve sonunda da toplumsal çürümeyi doğurur. İnsanlar, yönetime, doğru bildikleri ilkeler uğruna talip olmalıdırlar. Milletvekili, bakan olmak için veya filanca ihaleyi almak için ya da oğluna-kızına iş-aş bulmak için yahut falanca yerde genel müdür vs. olmak için siyasete atılmamalıdırlar. Eğer bir ülkede siyaset bunlar için yapılıyorsa (ki Türkiye'de artık durum bu hale gelmiştir!), o ülkede 'yozlaşma' denilen şey çoktan gerçekleşmiş demektir. Bu zeminde yapılan siyasetten de, bırakınız hayır gelmesini, şerden başka bir şey hasıl olmaz. Bu nedenle, yapılacak seçimlerin, sahte gerginlik ortamını bir nebze yumuşatması söz konusu olsa bile, ülkenin ciddi meselelerini çözme yolunda hiçbir anlamı olmayacaktır. İnsanlar yine sahte ümitler peşinde koşacaklar ve yine bir süre sonra yanıldıklarını anlayacaklardır. Siyaset, ideolojik temelde yapılmadıkça, yandaş kayırmacılığından kurtulmadıkça, 'hak' üzerine bina edilmedikçe ve hak edene hak ettiği kadar verilmesi ilkesi fiilen cari kılınmadıkça, hangi parti gelirse gelsin, bir çözüm üretmesi mümkün değildir. Peki bunun olması için ne lazımdır? Bunun olması için, mevcut partilerin işleyiş mekanizmalarından tamamen bağımsız yeni bir siyasi zeminin oluşması gerekir. Ve bu zemin, eski düzenekten beslenmemelidir. Bu zemini hazırlayacak olanların, eski düzene gebe olmamaları, varlıklarını sadece ilkeli duruşlarından almaları gerekmektedir. Aksi taktirde, mevcut düzen, onları da kısa sürede diğerlerine benzetecektir. Bu zemini oluşturacak olanlar, geçmişteki siyasi eğilimi veya bağlantısı ne olursa olsun, görevleri işin ehli olanlara vermelidirler. Tek başına bu uygulamanın başarılması bile, Türkiye'deki siyasi sistemde büyük değişimler gerçekleştirecektir. Zira bu durumda, torpil, adam kayırma, rüşvet vb. çürütücü etkiler ortadan kalkacaktır. Bunlar ortadan kalktığında ise, iş zaten ehil olanların elindedir demektir ve kelimenin tam anlamıyla da, 'düzen' o zaman sağlanmış olacaktır.
Peki böylesi bir düzeni Türkiye'de hangi siyasi oluşum sağlayabilir? Sağcılar mı, solcular mı? (Gerçi her ikisinin de artık var olup-olmadığı bile sorgulanabilir!) Sistemden nemalanan muhafazakarlar mı? Hiç biri bu düzeni sağlayamaz. Çünkü hiç birinin kayırmacılık sicili temiz değildir. Yani hiç biri 'hak' üzerine bir siyaset veya iş yapmamıştır. Bu yüzden de iktidara geldiklerinde, ancak kendi taraftarlarının çıkarlarını savunmuşlardır. Türkiye'de bu düzeni sağlayacak olanlar, ancak ilkeli bir duruş sergilemeyi başarabilenlerdir. Her ne kadar aktüel siyasette bu ilkeli duruş sahiplerinin sözleri henüz geçmiyorsa da, ülkenin geleceği açısından başka bir umut da yoktur. Bu umut ne kadar küçük olursa olsun, sonuçta sahici bir değeri vardır. Bu umudu veren ilkeli siyaset sahipleri, uygun ortamı bulduklarında, reel siyasete damgalarını vurabilirler. Fakat eli kirli olanların siyaseten çözüm olabilmeleri mümkün değildir. O yüzden, bu seçim döneminde halka bin bir vaatte bulunan partiler, asla ülkenin asli sorunlarını çözemezler. Yapacakları tek şey, eski düzenin devamına katkıda bulunmak ve kendi çevrelerine makam ve statü dağıtmaktır. Bu olduğunda da, bu düzeneğin işlemesine katılan halkın da söyleyeceği bir şey yoktur. Çünkü onlar da suça ortaktırlar. Gönüllü veya gönülsüz bu düzeneğin işlemesine katkıda bulunmuşlardır. Bu düzenek, eğer sürece müdahil olunmazsa, bu şekilde devam edip gidecektir. Ta ki, ilkeli siyasetin gereklerini yerine getirenler, ülke için tek umut olarak kalıncaya kadar. O zaman, iş başa düşecek ve halk da, birikmiş sorunların çözümünü bir takım vekillere havale etme kolaycılığına kaçamayacaktır. Birikmiş köklü sorunların çözümü için, halkı ve ilkeli siyaset sahiplerini zorlu bir süreç bekleyecektir. Eğer insanlar, "hallerini değiştirme" konusunda ciddi iseler, Allah da onlara yollarını açacak, zorlukları kolaylaştıracak ve sonuç olarak da "verdiği nimeti değiştirecektir."

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info