|

Seçimler: Kime Yarar, Neye Zarar?!
Malum
olduğu üzere, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan krizin ardından,
gerek AKP ve CHP'nin gerginlik ortamını oya tahvil etme amaçlarını
gerçekleştirmek için, gerekse ortamı yumuşatıp, 'rejim'in işleyişiyle
ilgili meşruiyet tartışmalarının önünü almak için, hükümet erken seçim
kararı aldı. Seçimlerin yaz ortasında, 22 Temmuz'da yapılacak olması,
bizatihi bir 'olağandışı' durumun varlığını göstermeye zaten yetiyordu.
Gerek demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları olan partilerin, gerekse
'e-muhtıra' yoluyla sürece müdahil olan zinde güçlerin 'hayır' demediği
bu yeni durum, tansiyonun bir ölçüde azalmasına katkıda bulundu ancak
gerginliği bütünüyle ortadan kaldıramadı. Tabir-i caizse, taraflar,
gerginliği 'soğumaya bıraktılar.' Halihazırdaki tabloya bakılırsa,
seçimlerin ardından, yarım kalan hamlelerin devamı gelecek gibi
görünüyor.
Eğer bu beklenti doğruysa, bu durumda, öncelikle şu tespiti yapmak
gerekiyor ki, seçimler, 'derde deva olmayacaktır.' Bir başka ifade ile,
demokrasinin bilinen kurallarından bir şekilde sapılacağı söylenebilir.
Örneğin 'sayısal değil, siyasal üstünlüğe' prim verilmesi yine söz
konusu olabilir. Elbette ki bu durumun gerçekleşmesi için, alınacak oy
oranları belirleyici olacaktır. Örneğin bir partinin ezici üstünlük
sağlaması durumunda, sistemin asli sahiplerinin, hükümeti kurma görevini
bu partiye vermemesi zordur. Çünkü böylesi bir durum, rejimin
meşruiyetine ciddi hasar verir. Bu nedenle, seçimler öncesindeki
manevralar, hep bir partinin ezici üstünlük sağlamaması esasına dayalı
olarak yapılacaktır. Elbette ki burada hedefteki parti AKP'dir. Burada
türlü taktikler uygulanabilir; ki bunların içinde 'kamuoyu yoklamaları'
en çok denenenidir. Muhalefet partileri bu aracı kullanarak, AKP'nin
oylarının mümkün olduğunca düşük çıkmasına çalışacaklardır. Tabii ki
bununla da yetinilmeyecek ve başka taktikler de denenecektir. Nitekim
Kuzey Irak'a operasyon yapılması konusundaki tartışmalar bu amaçla
kullanılmaktadır ve bu konu, gerçekten de AKP'nin oy kaybına uğraması
potansiyeli taşıyan bir husustur. Ayrıca belirli ölçüde bir 'irtica'
kampanyasının başlatılması da ihtimal dahilindedir. Her ne kadar seçim
sürecine girildikten sonra, bu tür taktiklerin çok fazla etkisi olmazsa
da, görünen odur ki, bütün partiler AKP'yi zayıflatma esası üzerinden
bir söylem benimseyecekler ve oylarını bu şekilde artırmayı
düşüneceklerdir. Eğer amaç gerçekleşmez ve AKP tek başına iktidar olacak
veya Meclis'e giren bir küçük partiyle koalisyon yapacak milletvekili
sayısına ulaşırsa, bu durumda, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde izlenen
politikanın bir benzerinin devreye sokulması beklenebilir. Buradaki
senaryo, 4 ya da 5 partinin barajı aşması temeline dayanmaktadır. Şayet
milletvekili aritmetiğinde böyle bir tablo oluşursa, AKP'nin yer
almadığı bir koalisyon hükümeti kurulması hesapları yapılmaktadır.
Peki bu senaryo tutabilir mi? Bu soruya rejimin dinamikleri açısından
bakılarak cevap aranmalıdır. Daha önceki yorumlarımızda da ifade
ettiğimiz gibi, partiler, kendilerine biçilen rolleri oynadıkları veya
kendilerine ihtiyaç duyulduğu sürece, aktüel siyasette varlıklarını
sürdürebilirler. Partilerin sınırı, 'rejim'in kırmızı çizgileridir. Her
ne kadar daha kuruluş aşamalarında rejim, bu konularda partilerden her
bakımdan 'güvence'ler alıyorsa da, süreç içerisinde yaşanabilecek bazı
gelişmeler nedeniyle, bu sınırların 'dünya aleme' tekrar ihsas
ettirilmesi gerekebilir. Parti kapatma vakalarının bu ülkede sık
yaşanıyor olması, zaten bunu kanıtlamaktadır. Burada bütün aktörlere
rolleri hatırlatılmakta ve gelecekte rol üstlenmek isteyenlere de bir
nevi 'tavsiyeler'de bulunulmaktadır. Yeni gelenler de, eğer siyasette
ikbal görmek istiyorlarsa (ki bu siyaset arenasında başka türlüsü zaten
olamaz!) bu kurallara uymaktadırlar. Ancak aktüel siyasetin bazı
dinamikleri vardır ki, bunlar, her türlü güvenceyi verseler bile,
partilerin (veya liderlerinin) siyasetten çekilmelerini
gerektirebilirler. Bu dinamikleri, çoğunlukla küresel siyasetin banileri
belirlerler. Örneğin Ortadoğu'da yeni bir politika benimsemişlerse,
mevcut liderleri kendileri iş başına getirip desteklemiş olsalar bile,
siyaset sahnesinden çekilmeye zorlarlar. Göbeklerinden küresel siyaset
aktörlerine bağlı olan yerel liderlerin ise burada söyleyecekleri
sözleri yoktur. Naçar takdire boyun eğeceklerdir!
Konuya bu açıdan bakıldığında, küresel aktörlerin AKP'yi harcama gibi
bir belirgin arzuları olduğunu söylemek için yeterli veri yoktur.
Aksine, AKP'nin ikinci dönemini görmesi, küresel ve yerel bir çok
kesimin işlerine gelmektedir. Ne olursa olsun AKP'yi yeniden tek başına
iktidar yapmama konusundaki kampanyayı, çoğunlukla, ülke içindeki
statüko taraftarları yürütmektedir. Çünkü AKP iktidarı döneminde, bu
kesimler bazı mevzilerinden taviz vermek durumunda kalmışlardır ve
yenilerini de vermek istememektedirler. Küresel siyaset aktörleri, tabii
ki bu kesimin talep ve kaygılarını da hesaba katacaktır ve siyasetini
ona göre belirleyecektir. Çünkü 'denge politikası' küresel siyasetin
temel özelliklerinden biridir. Burada 'çıkar' kavramı belirleyicidir;
küresel güç, tabir-i caizse, kimseyi "kara kaşına kara gözüne hayran
olduğu için" sevmez. O, kendi çıkarına bakar; çıkarı gerektirdiğinde de,
dostlarını, uşaklarını, işbirlikçilerini harcamaktan çekinmez. Bu güç,
şu an itibarıyla, AKP'nin 'hizmetleri'ni tamamlandığını ve 'görev
süresi'nin bittiğini düşündüğüne dair açık bir sinyal vermemektedir.
Fakat muhtemel bir senaryoya göre, küresel gücün, şu an itibarıyla,
yanına bir koalisyon ortağı alarak AKP'nin iktidar olmasını tercih
ettikleri söylenebilir. Burada amaç, hem uygulanan ekonomik
politikalarının devamını sağlamak için hem de muhalefetin kaygılarını da
bir nebze gidermek için AKP'yi dengelemektir. Bu ihtimal güçlüdür; çünkü
demokratik ülkelerde genel uygulama da zaten bir 'denge siyaseti'dir.
İstisnai dönemler olsa bile, tek parti iktidarlarının ikinci
dönemlerinde oy oranları azalmakta ve muhtemelen de koalisyon
hükümetleri kurulmaktadır. Bunun nedeni, demokratik siyasetin,
çıkarların dengelenmesi esasına göre işlemesidir. Bu nedenle, farklı
toplumsal çıkarların temsil edildiği partilerin ilanihaye tek başına
iktidar olmaları, demokratik siyasetin doğasına aykırıdır.
Bu değerlendirmeler ışığında, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde
izlenen gerginlik politikalarının muhtemel sonuçları ile yapılan kamuoyu
yoklamalarının neticelerine bakıldığında, AKP'nin seçimlerden birinci
parti olarak çıkacağı söylenebilir. Fakat yeni kurulacak hükümetin
oluşmasında, muhalefet partilerinin performansı da belirleyici
olacaktır. Eğer AKP ile CHP arasındaki fark az çıkarsa, ilk işaretler,
bir AKP hükümetinden çok, CHP'nin liderliğinde bir koalisyon hükümeti
kurulabileceğini göstermektedir. Bu hükümetin CHP-MHP koalisyonu veya
barajı aşabilecek diğer partilerin de katıldığı çoklu bir koalisyon
olabileceği de düşünülebilir. Zira bütün bu partilerin seçim hedefinde
AKP'nin iktidardan indirilmesi hedefi birinci sırayı almış
gözükmektedir. Seçimler sonrasındaki milletvekili aritmetiği de buna
izin verirse, böylesi bir koalisyonun kurulması ihtimali söz konusudur.
Ancak, seçimler vesilesiyle sorulması gereken sorular vardır ve asıl
önemli olan da bu sorulardır. Öncelikle bu seçimlerin neye yarayacağı ve
ülkede neyi değiştireceği ciddi olarak sorulmalıdır. Türkiye'deki
siyasetin neredeyse tamamen 'çıkar ilişkileri' üzerinden yürüdüğü ve her
partinin kendi yandaşlarına servet ve statü sağlamak için çalıştığı
gerçeğinin hemen herkes tarafından bilindiği bir vasatta, bu son
seçimlerin de, oy kapma yarışını önde göğüsleyen partinin yandaşlarına
imtiyaz ve gelecek sağlamaktan öte bir sonuç vermeyeceği açıktır.
Ülkenin çıkarlarının küresel sistem içerisinde savunulması meselesinde
ise zaten mevcut partilerin ne vizyonu ne de güçleri yetmemektedir. Bu
partiler, bu işleri 'bir takım yerler'e havale etmişlerdir ve o
yerlerden gelecek emir veya işaretlere göre hareket etmeyi 'siyaset'
bellemişlerdir. Dolayısıyla Türkiye'de siyaset gerçekçi temeller üzerine
işlememektedir. Türkiye'de siyaset 'sanal'dır. Bir başka ifade ile,
geniş halk kesimleri, seçim süreçlerinde 'kandırılmakta' ve böylece
imtiyazlı azınlıkların çıkarlarının korunduğu bir düzenin araçları
olmaktadırlar. Bu düzenin sahiplerinin, seçimlere katılmayı ve oy
kullanmayı bu derece yüceltmelerinin nedeni de zaten budur. Fakat
insanlar, büyük ölçüde, oynanan oyunun farkında değildir. Attıkları
oylarla ülkenin geleceğini belirlediklerini, yönetim üzerinde söz sahibi
oldukları vs. sanmaktadırlar. Halbuki on yıllardır süren seçim
dönemlerinin sonunda kaybeden hep geniş kesimler olmaktadır. Çünkü
mevcut siyasi sistem, asla halkın arzu ve beklentileri doğrultusunda
yürümemektedir. Halk sadece bu düzene, seçim dönemlerinde oylarıyla
katkıda bulunmaktadır. Bir anlamda, insanlar, verdikleri oylarla sistemi
meşrulaştırmaktadır. Gerisini, küresel güç sahipleri, onların yerel
uzantıları, statükocular ve onların yerel işbirlikçileri kotarmaktadır.
Bu ahval ve şerait içerisinde, seçimlerden sonra ülkede hemen hiçbir
ciddi değişikliğin olmayacağı söylenebilir. Çünkü mevcut partilerin
dışında başka hiçbir siyasi oluşuma izin verilmemesi, seçimlerden sonra
nasıl bir siyasi tablo çıkacağını ta baştan göstermektedir. Bu
partilerle siyaset ancak bu kadar yapılabilir. Ve tabii ki bu
partilerle, bu ülkede yaşayan insanların sahici sorunlarına gerçekçi
çözümler bulabilmek de imkansızdır. Partiler, esas itibarıyla, halkın
çıkarlarını temsil etmelidirler. Ve bunlar, öncelikle de ideolojik
temele dayalı olmalıdırlar. Basit menfaatler üzerine yürütülen siyaset,
dünyanın hiçbir yerinde çözüm üretemediği gibi, Türkiye'de de çözüm
üretemez. Siyaset, ideolojik mücadeleden uzaklaştığı ölçüde bayağılaşır,
yozlaşır ve sonunda da toplumsal çürümeyi doğurur. İnsanlar, yönetime,
doğru bildikleri ilkeler uğruna talip olmalıdırlar. Milletvekili, bakan
olmak için veya filanca ihaleyi almak için ya da oğluna-kızına iş-aş
bulmak için yahut falanca yerde genel müdür vs. olmak için siyasete
atılmamalıdırlar. Eğer bir ülkede siyaset bunlar için yapılıyorsa (ki
Türkiye'de artık durum bu hale gelmiştir!), o ülkede 'yozlaşma' denilen
şey çoktan gerçekleşmiş demektir. Bu zeminde yapılan siyasetten de,
bırakınız hayır gelmesini, şerden başka bir şey hasıl olmaz. Bu nedenle,
yapılacak seçimlerin, sahte gerginlik ortamını bir nebze yumuşatması söz
konusu olsa bile, ülkenin ciddi meselelerini çözme yolunda hiçbir anlamı
olmayacaktır. İnsanlar yine sahte ümitler peşinde koşacaklar ve yine bir
süre sonra yanıldıklarını anlayacaklardır. Siyaset, ideolojik temelde
yapılmadıkça, yandaş kayırmacılığından kurtulmadıkça, 'hak' üzerine bina
edilmedikçe ve hak edene hak ettiği kadar verilmesi ilkesi fiilen cari
kılınmadıkça, hangi parti gelirse gelsin, bir çözüm üretmesi mümkün
değildir. Peki bunun olması için ne lazımdır? Bunun olması için, mevcut
partilerin işleyiş mekanizmalarından tamamen bağımsız yeni bir siyasi
zeminin oluşması gerekir. Ve bu zemin, eski düzenekten beslenmemelidir.
Bu zemini hazırlayacak olanların, eski düzene gebe olmamaları,
varlıklarını sadece ilkeli duruşlarından almaları gerekmektedir. Aksi
taktirde, mevcut düzen, onları da kısa sürede diğerlerine benzetecektir.
Bu zemini oluşturacak olanlar, geçmişteki siyasi eğilimi veya bağlantısı
ne olursa olsun, görevleri işin ehli olanlara vermelidirler. Tek başına
bu uygulamanın başarılması bile, Türkiye'deki siyasi sistemde büyük
değişimler gerçekleştirecektir. Zira bu durumda, torpil, adam kayırma,
rüşvet vb. çürütücü etkiler ortadan kalkacaktır. Bunlar ortadan
kalktığında ise, iş zaten ehil olanların elindedir demektir ve kelimenin
tam anlamıyla da, 'düzen' o zaman sağlanmış olacaktır.
Peki böylesi bir düzeni Türkiye'de hangi siyasi oluşum sağlayabilir?
Sağcılar mı, solcular mı? (Gerçi her ikisinin de artık var olup-olmadığı
bile sorgulanabilir!) Sistemden nemalanan muhafazakarlar mı? Hiç biri bu
düzeni sağlayamaz. Çünkü hiç birinin kayırmacılık sicili temiz değildir.
Yani hiç biri 'hak' üzerine bir siyaset veya iş yapmamıştır. Bu yüzden
de iktidara geldiklerinde, ancak kendi taraftarlarının çıkarlarını
savunmuşlardır. Türkiye'de bu düzeni sağlayacak olanlar, ancak ilkeli
bir duruş sergilemeyi başarabilenlerdir. Her ne kadar aktüel siyasette
bu ilkeli duruş sahiplerinin sözleri henüz geçmiyorsa da, ülkenin
geleceği açısından başka bir umut da yoktur. Bu umut ne kadar küçük
olursa olsun, sonuçta sahici bir değeri vardır. Bu umudu veren ilkeli
siyaset sahipleri, uygun ortamı bulduklarında, reel siyasete damgalarını
vurabilirler. Fakat eli kirli olanların siyaseten çözüm olabilmeleri
mümkün değildir. O yüzden, bu seçim döneminde halka bin bir vaatte
bulunan partiler, asla ülkenin asli sorunlarını çözemezler. Yapacakları
tek şey, eski düzenin devamına katkıda bulunmak ve kendi çevrelerine
makam ve statü dağıtmaktır. Bu olduğunda da, bu düzeneğin işlemesine
katılan halkın da söyleyeceği bir şey yoktur. Çünkü onlar da suça
ortaktırlar. Gönüllü veya gönülsüz bu düzeneğin işlemesine katkıda
bulunmuşlardır. Bu düzenek, eğer sürece müdahil olunmazsa, bu şekilde
devam edip gidecektir. Ta ki, ilkeli siyasetin gereklerini yerine
getirenler, ülke için tek umut olarak kalıncaya kadar. O zaman, iş başa
düşecek ve halk da, birikmiş sorunların çözümünü bir takım vekillere
havale etme kolaycılığına kaçamayacaktır. Birikmiş köklü sorunların
çözümü için, halkı ve ilkeli siyaset sahiplerini zorlu bir süreç
bekleyecektir. Eğer insanlar, "hallerini değiştirme" konusunda ciddi
iseler, Allah da onlara yollarını açacak, zorlukları kolaylaştıracak ve
sonuç olarak da "verdiği nimeti değiştirecektir." |